Röportaj: Robert Greene

Robert Greene

— “İnsan Doğasının Yasaları” için insan doğası üzerine on yıllarca çalışıp araştırma yaptınız. İnsan doğası üzerine daha önce anlamadığınız veya insanların anlayamadığını düşündüğünüz neler öğrendiniz?

Yazması eziyet verici bir kitaptı, çünkü insanlar o kadar anlaşılması güç ve kompleks ki, ne zaman bir şey yazsam veya bir fikir bulsam derhal istisnalar aklıma gelir – “bu böyledir ama şu şekilde de olabilir” gibi. Her şeyin algoritma ve formüllerden ibaret olduğu bir bilgisayar çağında yaşıyoruz, fakat insanlar herhangi bir makina veya bilgisayardan çok daha komplekstir. Reaksiyonlarını öylece hesaplamaya başlayamazsınız. Her insan birbirinden farklı ve komplekstir fakat onları basitleştirmeye meylederiz. İnsan davranışını basite indirgeriz. Her şeyin tek bir sebebe dayandığını düşünürüz – “şunu yapmalarının sebebi budur” gibi.

Kendi davranışlarımıza baktığımız zaman, “kötü davrandım çünkü şartlar beni buna zorladı” demeye istekliyizdir. Fakat diğer insanlara bu hakkı vermeyiz. Sadece kötü biri olduklarını söyleyemeye eğilimliyizdir. İnsanları çizgi filmlere ve karikatürlere dönüştürürüz, fakat herkes hayatta son derece kendine özgü bir konumdan gelir. Bütün değişkenleri hesaba katarsanız, tarihin belirli bir anında, belirli bir sosyal tabakada, onların da kendi ailelerinden devraldıkları tuhaflıkları olan belirli bir ailede doğmuşlar ve kendi hayatları üzerinde etkileri olan farklı insanlarla karşılaşmışlardır. İki insan birbirinin aynı değildir.

Sonuçta insan doğasının yasaları üzerine bir kitap yazmak neredeyse beyhude bir uğraş ve ümitsiz bir görevdir. Kalkıştığım şeyi perçinlemeye çalışmıyorum, fakat tam da bu yüzden çok dikkatli davranmak ve her şeyi derinlemesine düşünmek zorundaydım. Benim bile insanları basite indirgediğimin farkında olduğum bir yolculuktu bu. Verdikleri tepkinin sebebinin bu olduğunu her zaman söylüyorum. Ama bu huyum değişti. Bu keşfettiğim temel şeydi.

Kitap benim için oldukça yorucuydu çünkü sadece basit konular üzerinde durmak istemedim. Sebepleri gerçekten anlamak istedim. Örneğin, narsisizmi ele alalım, narsistleri belli bir kalıba oturturuz. Onların kendilerine âşık veya sadece kendi dünyalarında yaşayan insanlar olduklarını düşünürüz. Sonra onlar hakkında teşhisler koyarız. Fakat bunlar doğru değil, konu bundan çok daha karmaşık. Her insan, doğamız gereği, narsisttir. Bununla savaşamayız. Sonuçta neden böyle olduğunu ve narsisizmin köklerini görmek istedim. Narsisizm herkes için aynı şekilde geçerli değil. Fakat bir özbenlik bilincinin olması, kendinle olan ilişkin ve bu ilişkinin seni nasıl tanımladığı, insanları yüzeysel şekilde narsist olarak etiketlemekten çok daha karmaşık bir konudur.

Stocılar, muhakeme yeteneği ve mantığın önemi, akla başvurmak ve akılcılığın önemi gibi şeylerden bahsediyorlar, fakat bariz şekilde kitabınızın teması insanların nasıl da irrasyonel ve akılsız oldukları üzerine. Bunu nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Kitabım insanların, basitleştirilmiş bir ifadeyle, bir “alt benlik” bir de “üst benlik” taşıdıkları varsayımı üzerine kurulu. Stoacıların da benzer şekilde bunu ifade ettiklerine inanıyorum. Alt benlik bizim hayvani ve ilkel doğamız. Şempanzelerle ortak bir atadan türedik. Gözümüzün önünde olan şeye derhal reaksiyon göstermeye meyilliyiz, tıpkı bir inek veya bir köpek ya da başka bir hayvanın yaptığı gibi. Sadece havlıyoruz ve biz buyuz. Ve en az direnç gösterecek yolu seçmek için her şeyin her zaman daha kolay olmasını istiyoruz. Hepimizde doğamızın bu alt parçası var ve çok daha güçlü, fakat aynı zamanda ulaşmak için büyük çaba harcadığımız bir üst benlik var. Belki optimist bakıyorum ama herkeste üst benliğine ulaşma arzusu bulunmaktadır.

Hepimiz zaman zaman rasyonelizdir. Fakat hayatta genel olarak duygularımızın kölesiyiz. Çünkü insan beyni bu şekilde tesis edilmiştir. Mantık ve idrak kabiliyeti, beynin duyguları işleyen kısmından tamamen farklı bir yerdedir. Öfkeli olduğumuzda, bu, beynimizin düşünceleri işleyen kısmına kaydedilmiyor. Neden gerçekten öfkeli olduğumuzu hiçbir zaman bilemeyiz. Bu bilinçdışı bir yerden geliyor ve bu yüzden bunu analiz etmemizin bir yolu yok. Her zaman duygularımıza tepki veriyoruz. Sonuçta duygular önce geliyor ve düşünceler onu takip ediyor, düşündüklerimizin çoğu duygularımızı destekleme işlevi yürütüyor. Bir durumu veya insanı sevmediğimizde, bunu desteklemek için sebepler buluyoruz.

Rasyonel olmak bir idealdir. Bunun için, duygularınızdan bir adım uzaklaşabilmek ve onları analiz edebilmek gerekir, “bu şekilde hissetmek zorunda değilim ve belki de dünyada neler olup bittiği benim düşündüğüm gibi değildir” diyebilmek gerekir. Meditasyon yaparken, hissettiğim şeylerin dünyada gerçekten olan bitenle bir ilgisi olmadığı düşüncesine kapılırım. Dünya dediğimiz, milyonlarca, milyarlarca yıldır var olan bu yerdir. Hayat devam etmektedir. Her şey değişir ve hiçbir şey kalıcı değildir, ve duygularımın gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. Duygular ve gerçeklik iki ayrı dünyadır. Sokrates bilgisizlik varsayımıyla başladı. Merak ediyor ve sorguluyordu, Sokratesçi bilgeliğin ve Sokratesçi metodun kaynağı budur.

Gerçek hayatta böylesi bir rasyonelliğe başvuran, bilgisizlik varsayımından başlayan kaç kişiyi şahsen tanıyorsunuz? “Bu fenomeni tam olarak anlamıyorum. Aslında yanılıyor olabilirim. Tüm fikirlerim yanlış olabilir. Her birinde kendimi eğitmem gerekiyor.” diyen kaç tane insan var? Son derece nadir. İnsanlar bin tane andan sadece birinde böyle bir rasyonelliğe başvurur. Bu şekilde düşünenlere örnek gösterebileceğimiz, Abraham Lincoln gibi insanlar, tarihte çok nadir bulunur. Sonuçta, rasyonel olduğumuzu sandığımız fakat aslında öyle olmadığımız, yine de rasyonelliğin ulaşmayı arzuladığımız bir ideal olduğu fikriyle konuya başlamak istiyorum.

Marcus Auerlius
Marcus Auerlius

Marcus Aurelius’un sıklıkla bahsettiği şeylerden biri de sizi çıldırtan insanları anlamaya çalışmak. Onların doğasını ve motivasyonlarının ne olduğunu kavramak. Biri size bir şey yaptığı zaman, aynı şeyi sizin de daha önce başkalarına yaptığınızı düşünmenizden bahsediyor. Kitabınızda buna benzer bir yorumla empati kavramından bahsediyorsunuz. Bu kavram neden bu kadar önemli? Size nasıl bir faydası var?

İnsan doğasının temel yasasından başlayalım. İnsan doğasının temel yasasının ne olduğunu söylemem gerekseydi, insan doğasının temel yasasının insan doğasını inkâr etmek olduğunu söylerdim. Bu yasalara tabi olduğumuzu inkâr etmek. Daima aksi yönden düşünür ve “Ben mantıksız değilim, ben saldırgan değilim, kıskanç değilim, narsist değilim” deriz. Sorun Cumhuriyetçilerdedir, Spartalılardadır ya da Ethiopyalılardadır, saldırgan ve mantıksız olanlar onlardır. “Ben? Hayır.” Bu içimizde kökleşen pis huydan kurtulmanız için uğraşıyorum aslında.

Gerçek şu ki aynı kaynaktan, ufak sayıda bir grup insandan evrimleştik. Beyinlerimiz temel olarak aynı, birbirine benzer şekilde kodlanmış durumda. Duygusal düzlemde, dünyayı, avcı-toplayıcıların algıladığına benzer şekilde algılıyoruz. Bu açıdan çok az şey değişti. Eğer aynı kaynaktan geliyorsak, neden insanların sadece az bir kısmı mantıksız veya saldırgan olsun ki? Hepimiz aynıyız. Stoacılar bundan bahsediyor, logos’tan. Logos “her şeyi birleştiren (anima mundi)” anlamına gelir. Bu da insan doğasının logos’udur. Marcus Aurelius’un favori deyişlerimden biri de şudur: “Kovana zarar veren şey arıya da zarar verir.”

Hepimiz birbirimize bağlıyız ve hepimiz aynı doğaya sahibiz. İşin uygulama kısmı bunu diğer insanlarda da görebilmek. Örneğin, onların şartlarında bulunsaydınız, onların anne-babasına, onlara has yaşam tecrübelerine sahip olsaydınız, muhtemelen onların davrandığı gibi davranıyor olacaktınız. Bu farkındalık size bir nebze alçak gönüllülük katacaktır.

Kolay değil. Bunu anlamak çaba gerektirir, çünkü doğal olarak kendimizin üstün olduğunu var sayarız. Kendimizi başkalarından ayırırız. “Ben daha zekiyim, ben daha ahlâklıyım, ben daha rasyonelim, ben daha iyi görünüyorum, ben doğru kişiye oy veriyorum” diye düşünürüz. Bu o kadar kökleşmiş ve fena bir şey ki, kendim şahsen bundan dolayı suçluyum; bu daha önce bahsettiğim üst benliğe giden yoldaki başlıca engeldir.

— Birkaç hafta önce bir sürpriz yaşadınız, ölümcül olabilecek bir felç geçirdiniz. Bu muazzam bir engel. Ve tam da kitabınızı yayımlamaya başlarken. Engellenmek, hayal kırıklığı ve korkuyla nasıl başa çıktınız?

Elbette kolay değil ve bunu yaşayanlar muhtemelen anlayacaktır. Sabırsızlık ve engellenme hissi çok kuvvetliydi. Sol elimin serçe parmağını kımıldatmayı öğrenmek 200 pound bench-press yapacak kadar bir efor gerektiriyor gibiydi, şaka yapmıyorum. Serçe parmağımı kaldırmaya çalışıyorum ve ter içindeyim, o kadar zor ki gittikçe sabırsız, yılgın, kızgın bir hale geliyorsunuz ve kendinizi suçluyorsunuz. Neden bu benim başıma geldi? Veya eğer böyle bir şey olmasaydı diyorsunuz. Ama hayat böyle değildir.

Ve kitabımın açısından bakarsak, okuyucuyu suçladığımı söylemiyorum. Okuyucunun narsist veya kötü biri olduğunu söylemiyorum. Belli durumlara belli tepkiler vermenin doğal olduğunu söylüyorum. Toksik bir insanla veya benimki gibi kötü bir durumla uğraştığınız zaman, kendinize acımak, neden ben demek, yılgın ve sabırsız hale gelmek doğaldır. Fakat tüm kitaplarımda bahsettiğim süreç, bunun ötesine geçip kendinizi analiz etmeniz ve “böyle olmak zorunda değil” diyebilmenizdir, böylece başka bir yüksek gaye edinmenize ön ayak olabilirim.

Muazzam miktarda bir sabırsızlığa karşı mücadele ediyorum, çabalıyorum ve bazen onun karşısında mağlup oluyorum. Daha önce hiç böyle bir şeyle uğraşmak zorunda kalmamıştım çünkü her zaman sağlıklı ve fiziksel olarak aktif bir insan oldum. Bu yüzden bu oldukça can sıkıcı ve aşağılayıcı, bu tür bir sorunla başa çıkmakta sandığım kadar iyi değilmişim.

Felç geçirdiğimde hastanedeydim ve gayet pozitif bir tutumum vardı, başlangıçta iyi yönde tepki veriyordum. Fakat sonra haftalar geçtikçe, yürüyemedikçe veya kendi kendime idrara çıkamadıkça, bu oldukça aşağılayıcı bir hal aldı. Halen bunun üzerinde çalışıyorum.

— Kitabınızda ölüm hakkında bir bölüm var; ölümü ya tümden inkâr edişimiz ya da ona son derece kaygılı bakmamızdan söz ediyorsunuz. Marcus Aurelius, Seneca ve Epictetus’un bahsettiği şeylerden biri de faniliği kabullenmek ve böylece onunla tanımlanmamak. Kitapta bunun hakkında neler söylüyorsunuz, neden bunu yapmamız gerekiyor?

Orası kitabımın son bölümü. Bütün kitaplarımda son bölüm en önemli bölümdür. Ölüm korkumuzun sadece bir ölüm korkusu olmadığını söylemeye çalışıyorum. Bu, olduğumuz her şeye sirayet ediyor. Yaşam korkusuna yol açıyor. Bu gizli, kronik anksiyete faniliğimizle yüzleşebilme acziyetimizden kaynaklanıyor. Ölümü inkâr etmenin had safhada olduğu bir kültürde yaşıyoruz. Ölümden korkmak insanlar için tabiidir, kim korkmaz ki?

Fakat ilkel insanların bu korkuyla başa çıkabilme yöntemi dinleri icat etmekti. Dinleri alçaltmıyorum, öyle biri değilim, dinlere büyük saygım var, fakat ölümden sonra hayat, mitoloji ve ritüeller bu şoku yumuşatma amacını taşır. Eğer bir cennetin var olduğuna veya ölümden sonra bir şeyler olacağına inanırsanız, ölüm daha az nahoş bir hal alır.

Son derece insani bir dürtü olan ölüm korkusu ezici derecede korkunç bir düşüncedir, fakat biz rasyonel ve modern insanlar bu tür batıl şeyleri artık geçmişte bıraktığımızı düşünürüz. Gerçekte yaptığımız tek şey ise inkârın başka bir türlüsünü yaratmaktır, süper kahramanın 30 kişiyi öldürdüğü bir filmdeki gibi ölümü karikatürize etmek ve böylece ölümü anlamsızlaştırmak. Adeta bir çizgi film gibi, öldürdüğümüz hayvanları veya sokaklarda ölen insanları asla görmeyiz.

Bütün hayatımı göz önüne alırsam, 60’ıma yaklaşırken, sadece tek bir insanı ölürken gördüm, o da babamdı. Geçmiş çağlarda ise, ölüm her taraftaydı. Bütün ailenizin ölümünü görürdünüz, sokaklarda ölümü görürdünüz, ölümün farkındaydınız. Şiddetli bir inkâr içindeyiz, ölümü reddettiğinizde yaşamı da reddedersiniz çünkü ikisi birbirine eşlik ederler. Söylemeye çalıştığım şey şu ki, böyle bir engele sahibiz. Ölüm korkunuz onun ötesine geçmemize engel oluyor. Kendinizi ölümün ötesine geçebilecek şekilde hazırlamak ve ölümün gözünün içine bakmak olağanüstü derecede özgürlük verici bir his.

Death
Memento Mori

Bu, devasa bir okyanusun kıyısında durmaya benziyor. Karanlık okyanusa duyduğunuz korkudan dolayı geri çekiliyor ve ona sırtınızı dönüyorsunuz. Bense sizden küçük teknenize binip okyanusa açılarak onu keşfetmenizi istiyorum. Ve nasıl keşfedeceğinizi söylüyorum. Kendi faniliğinize bakın. Ölüm ile derinde yatan bir bağ hissedeceksiniz.

Meditasyon yaparken şunu düşünürüm, Samuray savaşçılarının yaptığı gibi: Onlar ölümün yerinin Hara(miğde) olduğunu düşünmüşlerdir ve bu Seppuku’nun bir parçasıdır. İntihar ederlerken, ölümün yeri miğdedir, böylece kendi ölümünüzü tam manasıyla kendi bedeninizde hissedersiniz. Bazen de uyuyakaldığınız veya bilincinizi yitirdiğiniz anlarda bunu hissedersiniz. Böyle anlarınız vardır. Sizden, korkmamanızı, gözünün içine bakmanızı ve o okyanusu keşfetmenizi istiyorum. Ve bunun için alıştırmalar veriyorum. Bu temel korkuyu aşmak için kendinizi zorlamak olağanüstü bir güç ve terapidir, çünkü ölüm korkusu yüzbinlerce yıldır insanlığa azap veren şeydir. Bizi sapkın bir şeye dönüştürmüştür ve bunun üstesinden gelmek özgürlüğün nihai formudur. Kitabın sonunda Montaigne’den yaptığım bir alıntı var: “Ölüm korkusunu yenmedikçe özgürlüğün anlamını bilemezsiniz.”

Ölüme yakın tecrübeler yaşamış insanların yazdıkları kitaplar vardır ve ben onları büyüleyici bulmuşumdur. Fakat hepimiz kendi yaşamımızda buna benzer tecrübeler yaşamışızdır. Bir insana elveda derken, bu da biraz ölüme benzer çünkü onu bir daha hiç göremeyebilirsiniz.

Öte yandan, ölüm empatiyi geliştirmek için nihai vasıta olmalıdır. Böyle bir alıştırmam var. New York’tayken yapmıştım ve oldukça güçlüydü. Her tarafta birçok farklı yerden gelen yığınla insanın olduğu New York’ta yürürken herkesin ölümünü hayal ettim, onları kendi ölüm korkularıyla yüzleşen biri gibi gördüm. Tıpkı Xerses’in kendi ordusuna bakarak “Şu insanlara bak, hiçbiri yüz yıl sonra hayatta olmayacak.” demesi gibi.

Kalabalığın ortasında insanlara bakmak onlarla entelektüel seviyede olmayan derin bir bağ kurmanızı sağlar ve bu çok güçlüdür. Böylece, faniliği bir realite olarak görmek (memento mori), onu midenizde ve derinde bir şey olarak addetmek, insanlarla ve hayatla daha derin bir bağ kurmanızı ve hayatın ne kadar kıymetli olduğunu anlamanızı sağlar.

— Ölümden olabildiğince kaçınmak veya onu tamamen ortadan kaldırmak şeklindeki günümüz Silikon Vadisi saplantısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence bu aptallık ve buna yıllardır karşı çıkıyorum. Bu var olan tek gerçeklikten kaçmaya benziyor. Gerçekliğin ne olduğunu tartışabiliriz. Kendi gerçekliğimiz vardır. Bizim gerçekliğimiz bir yarasanın veya sineğin gördüğü gerçeklik değildir. Yankıya dayanarak yer-yön belirleyemeyiz. Her yaratığın kendi gerçekliği vardır. Fakat söyleyebileceğimiz tek bir şey varsa, o da nasıl doğduysak öyle öleceğiz. Bunu inkâr etmek ve buna karşı savaşmak insan aptallığının nihai formudur ve insan doğasına hakarettir, sanki doğanın üstesinden gelebilecekmişiz gibi. Doğayı aşamazsınız, doğa sizi tanımlar.

Kitapta sizi tanımlayan 18 tane yasa var. Sen busun ey okuyucu. Bundan kaçamazsın. Kıpırdayıp kaçmak istiyoruz, “ben saldırgan değilim, ben mantıksız değilim” demek istiyoruz. Hayır, kusura bakma, unut bunu. Biz buyuz. Bundan kaçış yok. Tıpkı bir koyunun veya keçinin belli durumlarda belli şekilde davranması gibi, biz de kendi hayvani doğamızla tanımlandık. Biz daha komplikeyiz, ama bundan kaçamayız. Biz buyuz.

Yani ölümden kaçma ve yaşamı uzatma konusu – öncelikle, kim 150 yıl yaşamak ister ki? Hayat zorluklarla dolu. Ölmek istemiyorum, ama tanıdığım herkesin yok olduğunu görmeyi ve bir yığın yabancının arasında yapayalnız olmayı da istemiyorum. Bir ailem var, öyleyse neden 100 yıl, 500 yıl yaşamayı isteyeyim? Bu bir kâbus olurdu. Ölüm bir gerekliliktir, bir senettir. Ölürsünüz çünkü sizden sonra başka insanlar yaşayacaktır.

Daha fazla enerji tüketmeye, yeryüzünde daha fazla yer kaplamaya devam mı edeceksiniz? 8 milyar yerine, şimdi yeryüzünde 15 milyar insan mı olacak? Bu ne tür bir çılgınlık? Bu aptallığın ve çılgınlığın son raddesidir. Bundan nefret ediyorum, beni daima öfkelendirmiştir.

— Kitaplarınıza yöneltilen eleştirilerden biri de, etik dışı olmaları, güç, başarı ve baştan çıkarıcılığın peşinde koşmanın felsefi, iyi ve ahlaki bir yaşamla uyumsuz olduğu savı. Bu eleştiriler hakkında ne diyorsunuz?

Bu yeni kitabımda işleniyor. Biz buyuz. Bu kitap Gücün 48 Yasası kadar Makyavelist değil, bu nedenle insanlar “Robert, biraz yumuşadın” diyebilirler. Hayır. İnsanlar güç ister.

İnsanlar, kontrol edebilme gücünden yoksun hissetmeyi sevmezler. Dolayısıyla kitaplarımın etik olmadığını düşünebilirsiniz, veya güce sahip olma ve insanları manipüle etme dinamiğinden kendinizi her nasılsa kurtarmışsınızdır. Ama bundan kaçamazsınız çünkü kendi doğanıza hapsolmuş durumdasınız. Olduğunuz kişiye hapsolmuş haldesiniz. Yaratıldığınız halin kapanına kısılmış durumdasınız.

İnsanın en temel gereksinimlerinden birinin başka insanlara etki etmek olduğunu söyleyen psikologlar vardır. Çocuklarınıza, eşinize, meslektaşlarınıza ve etrafınızdaki dünyaya etki edememe hissi büsbütün bir ızdıraptır. Güce sahip olmak isteriz. İnsanları etkilemek isteriz. İnsanları baştan çıkarabilmek isteriz. Bir eş bulmak ve onu büyülemek isteriz. Kaderimize hükmetme gücü isteriz. Dolayısıyla kitaplarım etik dışı değildir. Gerçeği anlatır. Kitaplarım gerçekçidir ve ben bu tür eleştirileri bir kompliman veya onur nişanı sayarım.

Red Pill & Blue Pill

Bu gibi inkâr ve saçmalıklarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Televizyon izlediğinizde ya da televizyondaki şovlar ve reklamlarla dünyayı tüketen insanlara baktığınızda gördüğünüz şey koca bir saçmalıktır. Her şey hakikati, gerçeği reddetmek üzerine kuruludur. İnsanlar dünyada gerçekten neler olup bittiğinden kaçmakla meşguldür. İnsanların kendi güce aç, manipülatif, saldırgan hayvani doğalarının gözünün içine bakmalarını istiyorum. İnsanların içlerinde iyi kalpli bir melek var olduğuna ve aydınlanmış olduklarına inanarak bu gerçekten kaçmalarını istemiyorum.

— Lafı ağzınıza tıkmak gibi olmasın ama 48 yasanın hepsini uygulamamız gerektiğini söylemiyorsunuz. Düşmanlarımızı yok etmek zorunda olmasak da bu dinamiğin farkında mı olmak zorundayız?

Evet bu eleştirinin farkındayım, “düşmanını tamamen yok et” mevzusu. Herkes bunu öne sürebilir. Bunun bir licentia poetica olduğu bariz. Çıkıp size düşmanınızı tamamen yok etmenizi söylemiyorum. Bu sadece belli bir durum için geçerlidir.

Açıklamam gerekirse, örneğin Facebook, Amazon veya diğer Silikon Vadisi şeylerine bakın. Öncelikli motivasyonları nedir? Rakiplerini tamamen ortadan kaldırmak ve düşmanlarını tamamen yok etmek. Böylece rekabet edebilecekleri hiçbir şey kalmaz. Büyük işlerin arkasındaki monopolcü güdü budur. İnsanlık adına üzgünüm ama bunun adı “düşmanını tamamen yok et”tir. Bu iş dünyasındaki asıl unsurdur.

Bunu savunmuyorum. Sadece dünya böyle bir yerdir diyorum ve bunu anlamak zorundasınız. Sıfır toplamlı bir oyunun adamı olduğumun farkındayım, ama size çıkıp bu yasaları kullanın demiyorum. Bunların farkında olun diyorum. Bu, inkâr içinde olmamakla, kendi doğanızı reddetmemekle ilgilidir.

Zihnimde taşıdığım belirli bir “ideal insan” vizyonu var. Bu kendisiyle barışık olan bir insandır. Bu insan, bir melekmiş gibi davranmaya, her şeyi biliyormuş, şu veya bu konuda üstünmüş gibi davranmaya ihtiyaç duymayan insandır. Kendi hataları, zaafları ve kusurlarıyla barışık olan insandır. Bunlar, bu ideal insanın tamamlayıcı unsurlarıdır. Lincoln ve Pericles gibilerini bunu bünyesinde taşıyan kişiler olarak düşünebilirim.


Daily Stoic – The Laws Of Human Nature: An Interview With Robert Greene, çeviri: Yin

Robert Greene: 1959 doğumlu Amerikalı yazar. Gücün 48 Yasası, Baştan Çıkarma Sanatı, 33 Stratejide Savaş, 50.Yasa, Ustalık kitaplarının yazarıdır. 6 yıldır üzerinde çalıştığı son kitabı İnsan Doğasının Yasaları'nı yayınlamadan önce 2018 Eylül'ünde ağır bir felç geçirdi ve sol kolu ile sol bacağı geçici olarak paralize oldu.

Çevirenin notu: U.G. Krishnamurti, Alan Watts, Jaggi Vasudev, Richard Feynman videoları, konu üzerinde farklı açılardan derinleşmek isteyenler için röportajı çevirirken eklediğim bonuslardır.

Share this...
Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Author: Yin

🔴 "ɪғ ᴛʜᴇ ᴛʀᴜᴛʜ sʜᴀʟʟ ᴋɪʟʟ ᴛʜᴇᴍ, ʟᴇᴛ ᴛʜᴇᴍ ᴅɪᴇ." - - - - - - - - - - - - - - - - - - ➡️twitter: LiberMagnus_ -

42 thoughts on “Röportaj: Robert Greene”

    1. Öncelikle Yin çok teşekkürler
      Robert Grene çevirilerine yer vermek lazım.Her problemi rasyonelce ve insan doğasının incelikleriyle çözerek açıkıyor

      Robert Greene kitaplarında temel olarak ölümden korkmamız gerektiğini ifade eder bunun da bize bir farkındalık katacağını ve hayatımızda bir aciliyet duygusuna sahip olacağımızı söyler.

      İnsan olmanın gerekliliği olarak karanlık tarafımızdan kaçmamız gerektiğini ve ona sahip çıkmamız gerektiğini söylüyor ve burada da söyledi.

      Diğer kitaplarında da temel mentalite bu.

      Robert Greene nin gücün 50.yasasında ve Ustalık kitaplarında da bahsettiği gibi
      “Karakterimizi meydana getiren olay ritimler , Genetik özelliklerimis tarihte tekrar etmedi ve etmeyecek.Kendi yeniden benliğini kucaklamalısın ve başkalarının dediklerini daha az umursamalısın”

      Bu cümlenin mantığını oturtmak lazım…

      “Duygular ve gerçeklik 2 farklı dünyadır “ dediği anda şimşekler çaktı
      Röportaj aslında video ve tam 1 saat
      Çokça yazıları var özellikle medium sitesinde kendi yazıları var RG nin

      Son olarak şunu söylemeliyim

      C.Jung ,Marcus Aurelius,Sokrates, gibi çok sayıda insanın fikirlerinin birleştiği bir bütün Robert Greene .

      İnsan doğasını en iyi anlamış yazarlardan.Belki de en iyisi…

      Robert Greene kitapları muhteşem.,18 yaşına basan her genç okumalı
      Trpden önce hayatımı büyük oranda değiştirmişti

      Son olarak
      Bu yazınyı okumaktan aciz ve düşünmekten yoksun çokça genç saçma sapan yorumlar yapmaya devam edecek yine.
      Belki de sitenin en az yorumlanan diğer yazıları gibi.
      Düşünmekten aciz adam Değişim beklemesin 👍🏻

      İllimitable Man gibi hazır cümle istiyorsunuz biliyorum ama bu mantıklı bir yol değil

        1. RG ye başlamadan önce Baltasar Gracian Kitaplarını oku ve Napolyonun hayatını araştır
          Talleyrand,Abraham Lincoln,Roosvelt gibi adamları da araştır
          Kitaplarının hepsinde bu adamlardan alıntı yapıyor çünkü

          Neyse
          Kitapları sıralı Liste yapayım

          İktidar
          Gücün 50.Yasası
          33 stratejide savaş
          Baştan Çıkarma Yasası(isteğe bağlı)

          (Rg Monk Modda okunacak bir yazar bence )

          Bunları okuduktan sonra değişmek için kolları sıvayacaksın

          En son da

          USTALIK adlı eseri okuyacaksın

          Altın Kitaplar RG nin yayıncısı türkiyede, çevirileri onlar yapıyor.

          Acaba son kitabı ne zaman yayınlanır ?

          Arayıp sormak lazım

          1. “Hep kızlar konuşuluyor abi bu sitede yhaaa “ diyenler böyle iyi çevirilerin altına uğramıyor bile çakallığın daniskası harbiden

            Bunca emekleri görmezden gelen tembel ezik sürüleri !!

      1. Son 2-3 haftadır, duygusal imajlama yaptığım düşünüşlerim daha sonra beynin rüya yansıması ile aktive olmaya başladı…
        Sonra sorguladığım yeni bir alan açıldı. Aslında beyin oldukça basit bir işleyişle yönetilebilirliğini bazı trafik ışığı gibi sinyaller vererek zaten size gösteriyor!
        Şu konu , yazarında bahsettiği gibi iyi anlaşılmalı.kötü, noksan, vahşi, hatalı olabiliriz oluruz ve aslında dibine kadar öyleyiz çoğu kez ve ‘bok gibi hayatlar’ tezimizi perçinlemek için bir meleğe ihtiyaç duyarız ve o melek elbette biziz değil mi? Aşırı anlam yüklememek , olan olumsuzluğu/ sarsılmadan bir başka level a geçebilme potansiyel i de elbette bizde mevcut ve o denli güçlüyüz. AN’ ın içindeki gerçek `ŞİMDİ’ zamanında olabilmek, içimizdeki eleştirmeni susturmanın ve öz’ deki gerçek ve hakiki olan sessizlikteki sesi duyabilmek ! Anladığım kadarıyla`beyin, bilinç, ve maddesel formun en farklı huzura eriştiği an benim için şu soru ile başlıyor; PEKİ YA SONRA ? dikkat edin uzunca bir sessizlik olacaktır çünkü içinizdeki eleştirmen için bu zor bir denklemdir ve-ve aslında sonrası yoktur…
        Sevgiyle ve an’da kalın

  1. ”Hepimiz zaman zaman rasyonelizdir. Fakat hayatta genel olarak duygularımızın kölesiyiz. Çünkü insan beyni bu şekilde tesis edilmiştir.”

  2. Dünya’da insanın varoluşunun iki ana sebebi vardır:
    1- Ölüm ötesi sonsuz hayatın değişik boyutlar hâlinde devam edecek şartlarına, biyolojik beyni en iyi şekilde değerlendirmek suretiyle hazırlanmak…
    2- “Nefs”ini tanıyarak “RABB”ini bilmek ve böylece hakikatin olan ALLÂH’a ermek!..
    Dostlarım,
    Lütfen elinizden geldiğince hakikati araştırınız ve yarın size hiçbir faydası olmayacak “dedi-kodu”yu “gıybeti” derhal terk ediniz!..
    Neyinize gerek insanların hâlleri, yaşamları!.. Siz, geleceğinize ışık tutacak fikirlerle, düşüncelerle ilgilenin!..
    Siz bu dünyaya başkalarının neler yapıp neler yapmadığıyla uğraşmak ve onları yargılamak üzere gelmediniz!..
    Zaten hepimiz bu dünyada yaptıklarımızın cezasını tam hakkıyla göreceğiz!.. Bundan kesinlikle kuşku duymayın!..
    Çünkü sistem, bir mekanizma olarak yürürlüktedir.
    Herkes yaptığının sonucuna katlanacaktır!..
    Öyle ise, bırakın insanların yaptıklarıyla kafanızı meşgûl etmeyi!.. Başkalarının kulvarlarıyla ilgilenip yol almaktan geri kalacağınıza; kendi kulvarınızda olabildiğince ileriye gitmeye çalışın!..
    Biliniz ki, İNSANLAR FİTNEDİR; yani imtihan vesilesidir!..
    “İNSANLARIN hakikati olan ALLÂH’ı” göremeyerek, onlara kötü davranmak, hakkını yemek, dedi-kodu ve gıybetini yapmak, iftira etmek; kısacası, yüzünü çevirdiğin her mahalde ALLÂH’ı değil İNSANLARI görmek, Allâh’a sığınılması gereken en önemli belâdır!..
    İnsanlar uykudadır… Ölünce, uyanırlar!.. (Hadis)
    Ölmeden önce, ölünüz!.. (Hadis)
    “Allâh” de, sonra bırak onları daldıklarında oynayıp dursunlar! (6.En’am: 91)
    Ölüm, tadılacak bir olaydır!
    Bilgi insanı paklaştırmaz!..
    Bilgi, insanı saflaştırmaz!..
    Bilgi, gereği uygulanmak içindir!..
    Gerçekleri görmene ve değerlendirmene engel olan tüm şartlanmalarından, huylarından, bağımlılıklarından, dünyaya ait seni kendine esir eden tüm ilgilerinden arınacaksın!..
    Ne var ki her iki ayaklı yapı mutlaka “insan” olmayıp, “insansı”da olabilir!..
    Hazinenin üstünde, aç olarak ömrünü tüketir, geçer gider nice ve niceleri gibi!.. Oysa, oturduğunuz koltuğun altında, dünyanın bütün değerlerine değişilmeyecek bir hazine yatıyor!..
    Yani, sizin “Ben” dediğiniz bu varlığın derinliklerinde, “Kozmik Bilinç”in tüm ilmi ve sırları mevcut!..
    Fakat siz önce, KENDİNİZİ TANIYIN!..

    1. Eskiden kanıtlı şekilde araştırarak inanan aydın bir müslümandım ama ileri gittikçe ve sorguladıkça (sorgulamam yaklaşık 2 yıl sürdü) dinden soğudum, bir dönem deist kaldım fakat derine indikçe Tanrı kavramına olan inancım da kalmadı ve ateist oldum. Bana göre bu dünyada olma amacımız sınav değil. Hayatı ciddiye alıp derinden sorgularsak intihara gideriz. Bu yüzden hayatı değil hayatı unutturacak şeyleri seviyorum, bunlar alkol değil yanlış anlaşılmasın. Ne de olsa ölümden sonra yaşam yok ve ne yaparsak burada kalacak bu sebeple doya doya her şeyi deneyimleyerek yaşayacağım, hayat felsefem bu.

      1. Bravo!…. Saygı duyarım.
        İlim, iradeyi tahrik eder; ancak birçok insan, baz ı şeyleri bilir, fakat tatbik etmez! İşte bu da kendisindeki irade noksan lığı, irade zafiyetidir!..
        “İNSAN İÇİN YALNIZCA ÇALIŞMALARININ (kendisinden açığa çıkanların) SONUCU OLUŞACAKTIR! ONUN ÇALIŞMASININ SONUCU DA YAKINDA GÖRÜLECEKTİR!” (53.Necm: 39-40)
        “KİM BU DÜNYADA ÂMÂ (hakikati göremeyen) İSE O, GELECEK SONSUZ YAŞAMDA DA ÂMÂDIR (kördür)!..” (17.İsra’: 72)
        İnsan doğası nı ve sebepleri ni araştıran yazar Robert Greene dindar bir yaklaşım göstermeden araştırmacı ve felsefeci bir yaklaşım ile
        -insan doğasının temel yasasının insan doğasını inkâr etmek olduğunu söylerdim. Bu yasalara tabi olduğumuzu inkâr etmek. Daima aksi yönden düşünür ve “Ben mantıksız değilim, ben saldırgan değilim, kıskanç değilim, narsist değilim” deriz.
        -tüm kitaplarımda bahsettiğim süreç, bunun ötesine geçip kendinizi analiz etmeniz ve “böyle olmak zorunda değil” diyebilmenizdir, böylece başka bir yüksek gaye edinmenize ön ayak olabilirim.
        -Eğer bir cennetin var olduğuna veya ölümden sonra bir şeyler olacağına inanırsanız, ölüm daha az nahoş bir hal alır.
        -Kendinizi ölümün ötesine geçebilecek şekilde hazırlamak ve ölümün gözünün içine bakmak olağanüstü derecede özgürlük verici bir his.
        -Zihnimde taşıdığım belirli bir “ideal insan” vizyonu var.
        Bunlar yazarın söyledikleri ve röportajın tamamında İnsan doğası hakkında bir sonuca ulaşamadığını görüyoruz. Varsayımlarla ve gözlemlerinin sonucunda inanmak zorunda olduğu şeylerle başbaşa kalışını görüyoruz ki. Bizlerde Hangi inanç veya inançsızlık durumunda olursak olalım herhangi bir şeye inanmak gibi bir şeyle karşılaşıyoruz.
        Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki kendi doğalarında yaşamış bulunan birçok sevdiğim insan, Ölüm gerçekliği ile dünyadan ayrılmış bulunmaktadır. Ölümü bir gün bende tadacağım. Onlarla güzel bir ortamda tekrar buluşacağım düşüncesi beni bu hayatın gerçekliğini daha kolay karşılamamı sağlıyor. Bu hayatı biraz daha kolaylaştırıyor.
        Sahip olduğunu sandığın her şeyden kopmanın ızdırabını tadacaksın!
        Yaşam; öğrenmek ve öğrendiklerini yaşayabilmek içindir!
        Ölümsüzlüğün çaresi, ölmektir!

        1. Hangisi daha saptırıcı bilemiyorum:
          Red Pill’i “Abi bir kız var” seviyesine indirgemek mi?
          Politika, din, ırk vs. bağlamında genişletmek mi?

          Birincisi için zaten öteden beri PUA oluşumu var.
          Fakat, PUA taktikleri, bu taktiklerin gerçekte neden işe yaradığı üzerine yeterli açıklamalar sunamayarak (aslında sunmakla da pek ilgilenmeyerek) çizgiyi “kadın tavlamak”tan ötesine çizemedi.

          Şu sözü bilirsiniz: “Her şey seks ile ilgilidir, seks hariç. Seks güç ile ilgilidir.”
          Çağımızda, her çağda olduğu gibi bir güç savaşı var; fakat bu çağdaki güç savaşı sadece erkekler arasında değil, kadınlar da bu savaşa dahil oldu.
          Ve bu savaşta galip gelmenin yolunun, erkeğin elindeki gücü yok etmek, en azından kendi buyrukları ve çıkarları doğrultusunda kullanmak olduğunu anladılar.
          Günümüz dünyasında erkeği erkek olduğundan utandırmak, büyük bir kısmını pasifize ederek feminen buyruğun hizmetine sunmak, feminen buyruğun çıkarlarına aykırı olan her şeyi “kadın nefreti” olarak etiketlemek, kadının başına gelen (kendi hatalarından kaynaklansa bile) her şeyin sorumlusunu erkek olarak göstermek, gynocentrist düşüncenin ve feminizmin ana çerçevesidir. Ve gynocentrism (kadın merkezli düşünce), medya, eğitim sistemi, seçilmişler tarafından parlamentoda yapılan hukuk kuralları tarafından gün geçtikçe güçlendirilmektedir.

          Red pill gerçeklerini kadınlara kabul ettirseniz bile (bunu yapmaya asla çalışmayın), “Tamam, doğamız konusunda bizi ikna ettiniz, şimdi bu bildiklerinizi bize daha iyi hizmet etmek ve bizi memnun etmek için kullanın.” şeklinde bir taleple size gelirlerse şaşırmayın.
          Çünkü bu durumda olacak olan budur. Solipsizmin doğası budur.

          Erkekler, içine düştükleri bu tuzağı ve çemberin daraldığını yavaş yavaş fark etmeye başladılar. Bu yüzden, PUA jargonu ve mentalitesinin yetersizliği karşısında, Red Pill gibi bir akım doğdu ve bu akım daha eskilere dayanan erkek hakları hareketini de etkiledi. Red Pill’in çeşitli spin-off’ları doğdu, MRA ve MGTOW gibi. Böylece özünde “interseksüel-dinamikler”in öğretisi olan Red Pill, daha geniş çaplı sorunlara değinmekten kaçınamayacak bir pozisyona ulaştı.

          Redpill’i mümkün mertebe interseksüel dinamiklerin çerçevesinde tutmaya çalışan Rollo bile, son yazısında, şimdiye kadar daima politika, din ve ırk eksenli tartışmalardan uzak durmaya çalıştığını ve bu konulara ancak interseksüel dinamikler ile kesiştikleri zaman değindiğini, ama artık aslında çok fazla kesişim noktası olduğunu gördüğü söylüyor.

          Red Pill alegorisi, geniş manada, blue pill yalanlarından uyanmayı ve kabul edilmesi zor gerçekleri temsil ediyor.

          Gerçeğin kime göre neye göre gerçek olduğunun cevabını sadece objektif ve ölçülebilen şeylere ve gözlemlere dayanarak verebiliriz.

          Din kimine göre başka bir bluepill masalıdır, fazlası değil. Bana göre de öyle.
          Kimine göre de dünya hayatına odaklanıp var oluşuna sadece bu dünyada bir anlam aramak bir blue pill masalıdır, bir çeşit körlüktür.

          Ama red pillin çapını bu derece genişletmek, oraya gelmeden önce yürümesi gereken çok yolu olan erkeklerin kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.
          O çapta konuşabilmek için ancak o çapta bir birikime sahip olmak gerekiyor.
          Fakat en çok ilgi gören başlıklardan gördüğümüz üzere, genç erkekler böyle bir bilinç düzeyinde değiller ve olmaları da pek mümkün değil.
          Yine de, “erkek olmanın” güç sahibi olmakla yakın ilişkisini göz önüne aldığımızda, Red Pill öğretisinde, cinsel gücün ve baştan çıkarma sanatının yanında, fiziksel, maddi, zihinsel/psikolojik güçle ilgili konulara ve günümüzde maruz kaldığımız gynocentrist manipülasyona sıklıkla değinildiğini görmekteyiz. Bunları Red Pill’den çıkartırsak geriye zaten sadece PUA öğretileri kalıyor.

          Bu yüzden, Red Pill, PUA mentalitesinin aksine, tavşan deliğinin ne kadar derine gittiğini görmemizi sağlıyor.

          Gördüklerinizle ne yapacağınız ve hangi yolu tercih edeceğiniz ise size (gerçeklerle başa çıkma kabiliyetinize) kalmış.

          Bu sitede, gerçekler hakkındaki farkındalığınızı artırırken, gerçeklerle başa çıkma kabiliyetinizi de artırmaya çalışmazsak, bu iş sadece bir yakınmadan öteye gitmeyecektir.

          1. Yin mükemmel diyon da hacı
            “şimdi bu bildiklerinizi bize daha iyi hizmet etmek ve bizi memnun etmek için kullanın.” şeklinde bir taleple size gelirlerse şaşırmayın.
            demişsin. Buradan sana bir soru, solipsizmle nasıl başa çıkacağız? Aylardır cevap arasam da hala tatmin edici bir cevap bulmuş değilim
            Aydınlatırsan bizi seviniriz 🙂

          2. “Solipsizmle nasıl başa çıkarım?”
            Güzel bir soru.
            Şu soruya çok benziyor:
            “Okyanusu nasıl yenerim? Rüzgarı nasıl yenerim?”

            Doğada var olan ve yok edilemeyecek bir fenomeni, yenmeye mi çalışıyorsunuz, yoksa ortadan kaldırmaya mı?

            Okyanusun ve rüzgarın gücünü, dünya dönmeye devam ettikçe, yok edemezsiniz.

            Ama bu gücün yıkıcılığından korunmanın, hatta bu gücü kendi lehinize kullanabilmenin yollarını ararsınız.

            Yelkenleri açıp, küreklere asılıp okyanusun uçsuz bucaksız ve tehlikeli sularında istediğiniz rotaya doğru gitmek için çalışacaksınız.
            Aklınızı kullanmazsanız rüzgâr sizi nereye isterse oraya savuracak.
            Ya da okyanusa hiç adım atmayacaksınız.

      1. Ben de bir an AhsenTv muhabirleri burayı mı keşfetti diye düşünmedim değil, ama konuyla kelâlaka bir yorum yapmamış sonuçta. Tabii ki eşşeğin damına su kaçırmazsak daha iyi olur. Hadisten girip tefsirden çıkmaya gider bu iş. Manosphere’de sözü geçen bir figürden birşey olsun sitede istedim, sakız gibi uzatıp iyice dağıtmayalım.

  3. Güzel yazı. Aslında ne kadar “hiç bir şey bilmiyorum” diyebilirsek öğrenmeye algılarımız o kadar açılıyor. Sorgulamak, sonu gelmez bir merakla dideklemek, çok zaman ve emek isteyen ama yeni yerler gezip görmek gibi de keyifli bir uğraş. Bir baş koyunca da ufak hesapları bünyede kabul etmeyen bir bakış açısı (en basitinden öğrenciysen “vize 70 finalden 50 alsam geçerim rahatım” gibi yetinmeci hesaplar, böyle hedef odaklı bir sistemde kabul görmez).
    Evet bu bakış açısıyla okursam baya bir şeyler alabilirim 🙂

  4. Robert Greene’in iki kitabını okudum şu ana kadar. Kendisine saygım sonsuz. Sayenizde yeni kitap çikardığını gördüm, alacağım. Bakalı. yine ne haltlar yemişim:)

    1. Blue Pill, hayatı her iki tarafa da böyle zehir eder.
      Oradaki AFC tipin Redpill farkındalığı olsaydı, zaten böyle bir video da hiç var olmazdı.
      Başka bir şey söylemeye gerek yok.

    2. İkisi de birbirinden çöp insan … Çocuğa acıdım. Aile babası oyun yayıncısı nedir yahu? Sünepe, hatuna aynı cümleyle (“I will be at soon” diyor sanırım) diye yalvaracağına sanal bir ekranı bırakıp o evden çıkıp hava alacak kadar bile iradeye sahip değil. Tam bağımlı AFC. Hatuna bir şey fırlatıyor diye kızabilirsiniz ama olayın geçmişini bilmiyoruz. Adam orda 2 saat oyun bağımlısı bir bok yapmadan oturuyorsa, ailesini besleyecek ve kendi gelirini arttıracak işler peşinde koşmak yerine oyun dünyasına dalmış bir zavallı ise, kusura bakmayın kafasına yediği her boku hakediyor.

      Erkeğin fiziksel şiddeti toplumca ve yargı tarafından cezalandırılırken kadının duygusal şiddeti tamamen es geçiliyor. Evet de durum buyken “devletin buna bir şey yapması lazım” demek yerine ortamda kendini koruyacaksın.

      Hatun sana bir şeyler fırlatmaya başladığı zaman, ekranı bırakamayacak kadar zavallı olmak yerine, kavga etmeden “ben bir hava alacağım sen de sakinleş” deyip evden çıkacaksın. Dışarda bir hatunu yeyip gelsen geçecek süre kadar kalıp geri döneceksin. Vurursan ödül bu hatunlara, zaten seni vurman için tahrik ediyor. İstediğini vermenin neresi erkeklik anlamıyorum. Çıkıp uzun süre dışarda kalıp geri dönmek daha iyi bir ceza.

      Yin’in dediği gibi adam AFC olmasa idi bunlar yaşanmaz idi. Çocuk babası olmuş adam ama hayatı video streaming ve muhtemelen de aile babası olmanın sorumluluklarının çoğunu üstüne almayan bir ezik. Kadını da kendisini yansıtıyor.

      Duymak isteyeceğiniz yorum bu değil ama söyleyeceğim. Burada adam suçlu.

      1. Sapla-samanı birbirine karıştırmamak lazım, burada adamın karakterini, neyle hayatını kazandığını tarrtışıyor olsaydık, aynı çizgide olurduk.

        Adam oyunu paraya çevirecek kadar oyun bağımlısı bi ezik olabilir fakat
        , mahkeme adamı gamer olmasıyla yargılamadı muhtemelen.

        Ortam buyken kendini koruyacaksın demişsin doğru, ama
        , bu hukukun ne kadar boktan bir hale evrildiğini de her fırsatta dile getirmek lazım ki, cinsiyet farketmeksizin insanların biraz gözü açılsın, bu işin yarın-birgün erkekler kadar kadınlara da zararı dokunacak.

        Ayrıca, kusura bakma ama, adam gayet sabır gösterdi, adam bunu yapmasa bu sefer de diyecektik ki, “birazdan geleceğim” de ve odadan çıkar.

        adam karısıyla ilgilenir, ilgilenmez, doğrudur-yanlıştır, oradaki sürtüğün adama psikolojik ve hatta fiziksel şiddet uyguladığı ortada, adam kalkıp muhtemelen tokadı aşk edince de zırlıyor, zamanında tanıdığım bir kadının hiç unutmadığım bir sözü vardı, “erkek dövmez, kadın kendini dövdürür” diye, işte bu da o hesap…

        Ha ikisi de evet çöp insan buna katılıyorum, biri Avusturalyalı bi kamil, diğeri de aynı memleketin bizdeki kezban sürümü.

        1. Adamın hayatını neyle kazandığının konuyla alakası büyük o nedenle konudan ayıramazsın.

          Adamın takipçi sayısına baktım ve internetten biraz araştırınca bu işten pek para kazanmadığı halde oldukça zaman ayırdığını hesapladım. Ortalama oyun yayıncısı zaten pek kazanmaz (kazansa hatunun böyle davranmayacağını da tahmin edebilirsiniz). Bu nedenle herifin 26 yaşında 2 çocuk yapmış olmasına rağmen hala hayal peşinde koşup ailesini finansal olarak iyi bir durumda tutamayan biri olma ihtimali var. Böyle bir adamın her akşam bir babanın görevi olmasi gereken çocuklarıyla akşam yemeğini de sallamadığını düşünün. Birgün iki gün 3 gün derken sonunda yer kafasına kartonu.

          Yani kusura bakma da olayın içyüzünü bilmiyorsun yani adam sabır taşırmış da olabilir. Profil zira pek sabredilecek birine benzemiyor. Ailesini saçma sapan ve çocukça bir oyun merakı ve onu rasyonelleştirmek için kullandığı “para kazanıyorum” ayağına ihmal eden bir herif var. Bu adamı savunan kişi sonra gidip “babam bana hiçbir şey öğretmedi” diyen adama hak vermesin ya da öyle şeyler söylemesin. Gidip ailesi ile bir akşam yemeği yemeyi bile sallayacak kadar bağımlı. 30 dakika alt tarafı.

          Kusura bakmayın da, böyle bir ortamda kafaya alt tarafı karton yiyen adamı işaret edip “ayyy kadın şiddeti ayyy psikolojik şiddet” diye de bağırmayın. Kolu sertçe tutulunca “ayyy beni dövüyor” diyen kadınlardan ne farkınız kalır o zaman? Erkek dediğin bu kadar çıtkırıldım kar tanesi değil.

          Pipisi var diye çocuklarını ihmal eden, 26 yaşında 2 çocuk yapmış ama 16 yaşında gibi yaşamaya çalışan, bağımlı hıyarın teki olması muhtemel birini savunmam. O kartonu kafaya haketti. Utanmadan bir de gidip hatunu dövüyor.

          1. Çıt kırıldım değiliz diye, domalalım belden bağlama’lıyla becersinler o zaman.

            Adam götün teki olabilir, hatta muhtemelen göt falan değil sünepenin biri, bunla evlenen mal evlenirken görmedimi ne olduğunu? memnun değilse boşanıp, defolup gitsin, böyle bi gerzekle evlenmesi hata zaten, solipsizmine tükürdüklerim de sorumluluk almayı öğrensin bizahmet biraz.

            Orada sadece adama kartonla vurmuyor, başka şeylere de vuruyor anladığım bilgisayara falan, ayrıca, biraz da show yaptığı bariz, bi an kendini binlerce insan izlerken bunlarla muhattap olduğunu düşün, rezillik duygusu adama herşeyi yaptırır, en kırmızı haplı adam bile etten-kemikten insandır neticede, ki adam göstermesi gereken sabrın fazlasını gösteriyor, bana yapsa, o utançla nasıl bir tepki verirdim bilmiyorum.

          2. Adam suçlu. Tam bir lavuk, oyun bağımlısı götoğlanı, soyboyluğa evrilecek bir budala.
            Feministlerin herşeyde erkeği suçlaması gibi biz de burda herşeyde kadını suçlarsak, işin içinden çıkamayız. Belli ki adam zeka sorunlu, aynı cümleyi yüz defa tekrarladı. I will be at soon. Çocuğuyla bir yemek masasına oturmaktan aciz, evli ve baba olmasına rağmen götünü PC oyun masasına kilitlemiş bir embesil, yetişkin ergen. Kadın ne yapsın böyle bir arızayı. Muhtemelen sinirlerine yenik düşüp inatlaşmış. Neyse, erkekleri ezen Batı’nın hukuk sistemi bir nebze işe yarayıp bu gavat soya oğlanını cezaya çarptıracaktır.

          3. @Alphaisloading
            Sitedeki kaç tane yazı yayınlandı? 600 küsür mü?
            Böyle bir vahanın içine düştükten sonra nasıl hâlâ bu kafada olabiliyorsun anlaması güç.

            Aslında anlaması güç değil.
            Güç olan öfkeyi aşmak ve gerçeği tamamen kabul etmek. Öyle ki, öfkenin son zerresini de yok ettiğinde hiçbir bahanen, tutunacak hiçbir dalın kalmayacak.
            Bizim bahanemiz ne? Kadınlar solipsist. Kadınlar hipergamik. Vs.
            Gerçekleri bilmek ile gerçekleri bahane etmek arasındaki ayırımı yapabilmeniz gerek.
            Bakın, bir elinizdeki parmağı başkalarına çevirirken, diğer elinizdeki parmağı da kendinize çevireceksiniz.
            Ne sadece kendinize, ne sadece başkalarına.

            Kadınlar doğaları gereği edilgen varlıklardır, aksiyon almaktan çok sadece tepki verirler ve çoğu zaman ayna vazifesi görürler.
            Sizde ne görebiliyorlarsa size onu yansıtırlar.

            Her zaman kendinize şu soruyu sorun “Benim yerimde (sallıyorum) Kıvanç Tatlıtuğ / James Bond / Hugh Jackman olsa yine aynı tepkiyi mi verirdi?”
            Ya da “Ben James Bond olsaydım idiot gibi 20 kere üst üste ‘birazdan bitiriyorum’ diye tekrarlayıp ancak kafama bir cisim fırlatıldığında mı gözümü salak bir bilgisayar oyunundan ayırabilirdim?”

            Yüksek statülü ve çerçevesi sağlam bir adam, hele Red pill farkındalığı da varsa, kendini asla böyle rezil bir pozisyona düşüremez. İster kısa ister uzun olsun bir ilişkinin kaderini daha baştan çizmiştir ve o kaderde böyle bir senaryonun var olması mümkün değil arkadaşlar. Kavga olabilir ama bu şekilde saçma salak bir formda değil.

            Kendini bu pozisyona ancak blue pill bir “Ortalama Hâsir Kaşkaval / AFC” düşürebilir.

            Kadın sizin nasıl erkek adam olacağınızı size anlatamaz, söyleyemez, söyleyemedikçe de çıldırır, çıldırdıkça da duygusal tepkiler verir.
            AFC’nin “sabrı taşar”, öfkelenir (bu da başka bir duygusal tepkidir) ve kendi sözde gururunu kurtarmak için bu yangına benzinle koşar.
            Sonuç işte bu.
            Sonrası “kadın dayanışması”, “erkek şiddeti” vs.
            Dünyaya redpill lensiyle baktığınız zaman her yerde bu senaryonun tekrar tekrar yaşandığını göreceksiniz.

  5. şuanda temiz, ahlaklı, düzgün bir insan olmamın nedeni amerikan mapushane dizileridir. kim gitse tecavüz edilip, dönüyor. bunları izleye izleye tırstım. suç muç işleyemiyorum.
    İnsan sıçarken geleceğini sorguluyor.

  6. Biz ne zaman korksak, bütün bu uyuşuk halimize rağmen gazeteciler kalkıp kaygılarımızı dağıtmaya çalışırlar: onların vaatlerinden bir Düzenbazlık Antolojisi yapabiliriz. Günün birinde kutupların suyunu içeceğiz, buzullar ihtiyacımızı karşılayacak: günün birinde elimizi attığımız her şey leziz yiyeceklere dönüşecek :günün birinde atıklar, okyanus dibindeki kırık çizgilerine yığıldıktan sonra toprağın derinlerine gömülecek :günün birinde yaşamak için çalışmak zorunda kalmayacağız ve vaktimizi eğlenerek geçireceğiz: günün birinde gezegenlere birbiri ardına koloniler kuracağız. Ayakta uyutan bu masalları, insan türünün dörtte üçü köpeklerimizden ve kedilerimizden bile daha berbat koşullarda yaşarken yayımlıyorlar. Hemde sınırsız bolluk vadedilen en kötü durumdaki dörtte birlik nüfusun kendi aşağılık durumlarından çıkma umudu yokken ve bu mucizelerin gerçekliğinden şüphe duyacak gerekçeleri varken yapıyorlar bunu. Çünkü, sorun yerkürenin yüzeyine dalga dalga ve şimşek hızında yayılması için, mutlak dehşetten hayatta kalanların kadim yoksulluğun sultası altında acılar ve sıkıntılar çekerek sürünmesi için tek savaş yeterlidir. (Albert Caraco – Kaosun Kutsal Kitabı)
    Robert Greene’e şunu sormak isterdim : Gerçekten gelişmiş bir medeniyet kurduğumuza inanıyor musunuz? Bütün çabamız yazıda bahsedilen “üst ben” e ulaşabilmek mi yoksa alt benin isteklerini doyurabilmek adına hoş masallar uydurup bunlara inanmayı mı tercih ediyoruz.
    Attığımız her adım ölümden uzak durmak için olsa da (hedonizm veya kendi kabuğuna çekilmek uç noktaları dahil) eninde sonunda onunla yüzleşeceğiz.
    Bu harika çeviri için teşekkürler.

  7. Muhteşem bir yazı…

    bir ateist olarak anlam aramayı bırakalı yıllar oluyor zaten ama tekrar karşıma çıkınca varoluşsal krizlere girip her gece yastığın ıslandığı aklıma geldi

    Bu korkuları bir şekilde yenip hayatı dibine kadar istediğimiz şekilde güle oynaya yaşamak yapabileceğimiz yegana şey sanırım…

  8. Hocam madem TRP’nin felsefi kısmına girdik gelin şunları da tartışalım nasılsa o potansiyel fazlasıyla var burada
    1) Yarın taciz iftirası yedik diyelim ne halt edecez? Bir de başka “kızlar” da biz şahidiz falan dese? Kadın beyanı esas ya hani? O durumda ne yapardık? Çevremde taciz olarak olmasa da başarılı elemanların ayağını kaydırmak için bunları yapanların olduğunu görüyorum. Bundan korunma yolu nedir? Gelin her şeyden önce buna ciddi ciddi kafa patlatalım.

    2) Yine kendi bir halt edemeyip, sizin de yapmanızı istemeyen kızlara ve onların kuklası olan betalara karşı ne yapacağız?

    3) Bu yazı hakkında ne düşünüyorsunuz; http://www.cocukaile.net/kadin-lobisi-ve-yarginin-bagimsizligi/

    Gözünüzü seveyim sürece adapte olun demeyin be 😀

  9. Mahmut abi,Konu kitaplara gelmişken
    Nietzsche hakkında ne düşünüyorsun abi kendisi kırmızı haptan öncede dikkatimi cekmisti.
    Hâlâ okurum baya kitabını okumuslugum var. Kırmızı hap felsefesine hakim biri gibi. Lao salome olayı nekadar doğru bilemem ama bana göre kırmızı haplı. Hiç aklımdan çıkmayacak 2-3 sözü var niçenin.

    “Şu erkeklere de bakın; gözlerinden, dünyada bir kadınla yatmaktan daha iyi bir şey olmadığı okunuyor.
    Ruhlarının dibi bataklık.”

    “Yalnız sana bir sorum var kardesim: Derinliğini anlamak için, sana sorarım: Gençsin, çocuk ve evlilik istersin. Ama sana sorarım: Sen çocuk istemeye yeterli bir kişi misin? Sen yenen misin, boyun eğdiren misin, duygularına buyruk veren misin, erdemlerin üstüne egemen misin?
    Yoksa istediğinde dile gelen hayvan mı, gereksinme mi? Yoksa yalnızlık mı? Yoksa tedirginliğin mi?
    İsterim ki zaferine ve özgürlüğüne çocuk özensin. Zaferine ve kurtuluşuna canlı anıtlar dikesin”

    “Ama önce sen kendini inşa etmelisin dimdik bir beden ve dimdik bir ruh ile”

    Böyle buyurdu zerdüşt adlı kitaptan .

  10. Mükemmel bir yazı olmuş. Emeği geçenlerin eline sağlık. Hayat bize hiçbir zaman çek , senet sunmaz. Tüm hayatını yoluna koydum derken ölüp tahtalı köye gitmek de vardır ; sorumluluklarını yerine getirmediğin için 70 sene sikimsonik bir hayat yaşamak da vardır. Hayatı gerektiği kadar ciddiye almak gerekir. Özellikle ideal insan diye tasvir ettiği kendisi ile barışık insan modeli çok önemli. En önemli şey tartışmasız “zaman”dır. Zamanı kazanan istediğini de kazanır. Kırmızı hapı tanıdıktan sonra hayata daha umutla bakıyorum çünkü mavi hap masalları ve uyuşukluğu yerine zamanla gelen kırmızı hap zaferleri daha çok cezbediyor beni. Durma, koş , çalış, zamanı geldiğinde kazanacaksın! Özellikle bizim gibi 20li yaşlarda olan insanların karamsar olmaya bile vakti olmamalı. Zamanınızı çalışarak doldurmalıyız. Dolu fikirler ve dolu eylemler …

  11. Yin.

    Ben yukarıda da yazdığım gibi adamı savunulur bulmuyorum, fakat söylediğim; kezbanın işine gelmiyorsa, adamdan boşansın v ve söylediğim diğer şey de bariz tahrik var, bunun dışında adam gamer’dır, otuzbircidir-değildir, sünepedir bilemem, bu ayrı 1şey.

    Feminaziler nasılki duyarlılık konusunda tek vücut olabiliyorsa, biz de yanlış birşey gördüğümüz zaman politik duyarlılık oluşturursak ancak bu faşizanlıkla baş edebiliriz, savum budur ve politik mücadelenin önemini birgün çok geç olmadan umarım hepimiz anlarız.

    Bu arada ekşisözlükte ki entry’lerini ve favorilerini oturup tek tek okumuş biriyim, gamer konusunda aynı fikirde olamasak da, yazı için emeğine sağlık.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *