İşim beni tüketiyor, maaşımın çoğu kiraya gidiyor – Vaka Çalışması

İnternette viral olan bir videoda, genç bir kadın şunları söylüyor:

“Belki TikTok üzerinde biri, şu soruyu benim için cevaplayabilir. Çünkü ben bir cevap bulamıyorum ve yılmış durumdayım.

“Haftada 40 saat çalıştıktan sonra neden sadece başımı sokacak bir yere gücüm yetiyor? Haftada 40 saat çalışarak 2,000 Dolar kazanıyorum ve kiram 1,660 Dolar! Yani haftada 40 saat çalıştıktan sonra, 2 odalı apartman dairesi kiramı ödüyorum ve bana sadece 300 Dolar kalıyor. Bu para telefon faturası, internet faturası ve yemek giderlerine bile yetmiyor.

Sadece hiç param kalmadığı gibi, iş beni tamamen tüketiyor ve işten başka bir şey yapmaya vaktim bile yok. Saat 5:30’da kalkıyorum, işten eve geldiğimde ise çok yorgun oluyorum. O kadar yorgum oluyorum ki, yapmam gereken diğer her şeyi hafta sonuna erteliyorum.

Cumartesi gününe birikmiş o kadar çok şey oluyor ki, tüm bu ertelenmiş işleri 2 güne yaymam gerekiyor. Yani haftasonu bile kendime zaman ayıramıyorum, dinlenmeye hiç vaktim olmuyor. Bu gerçekten de haftanın 7 günü çalışmak gibi bir şey.

Bu şekilde daha fazla devam etmek istemiyorum ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Ben bunun için yaratılmamışım. Hayatın tadını çıkarmak için param yok, zamanım yok, enerjim yok. Çok yorgunum.”

Bunu izleyen birçok insanın tepkisi, “yani ne bekliyordun ki, hayatını devam ettirmek için haftada 40 saat çalışman gerekiyor” şeklinde oluyor. “Bundan daha fazlasını hak ettiğin fikri nereden geliyor?”

Kendi büyük annemi düşünüyorum da. Bunu anlamak bizim için çok zor ve neden böyle olduğuna değineceğiz ama büyük annemin gençliğinde, hayatta kalmak garanti değilmiş. Ay başında ceplerine para girermiş ve bu para ayın 25’ine doğru tamamen bitermiş. Yemek veya başka hayati şeyler için bile paraları kalmazmış. Unları kalmazmış, şekerleri kalmazmış.

Yani daha 100 sene önce, ölmeden hayatta kalabilmeniz bile garanti değildi. Hayatta kalmak bile başarıydı çünkü birçok insan bunu başaramıyordu. Örneğin bebek ölüm oranları %20 seviyesindeydi.

Yani bu serzenişi izleyen birçok insan, “yani ne bekliyordun ki” diyor. “Hayat zor. Haftada 40 saat çalışmak zorundasın ve bunu her hafta yapmak zorundasın”. “Eğer paran yetmiyorsa bir ev arkadaşı bulman lazım.” Bence tüm bu söylenenlerde haklılık payı var ama gelin bu duruma nasıl geldiğimizi hatırlayalım. Haftada 40 saat çalışmasına rağmen, kirayı bile zorla ödeyen ve ilerleyebilecekleri bir yol olmayan nesle nasıl geldik?

Bazı insanlar bu kız gibi gençlere bakıp, “bu çocuklar çok şımarıklar ve bunun nedeni boomer (1946-64 yılları arasında doğanlar) anne ve babaları” diyorlar. Bu insanları suçlamıyorum ama anlamanız gereken bazı şeyler var.

Bir insan “haftada 40 saat çalışıyorum ama bu anca günü kurtarmama yetiyor” dediğinde ona “o zaman daha fazla çalış” tavsiyesi verebilirsiniz ama bu düşünce yapısı, 50 sene öncesinden kalma. 50 sene önce haftada 40 saat çalıştığınız bir işinizin olması, finansal olarak ilerlemek için yeterliydi. Bu kadar çalışma ile ev almanız, kira ödemeniz ve hatrı sayılır miktarda artan paraya sahip olmanız mümkündü. Aynı zamanda dünya fırsatlarla doluydu ve biraz daha fazla çalıştığınızda, işinizde yükselebiliyordunuz, yan iş yapıp daha fazla para kazanabiliyordunuz.

1950 – 2005 yılları arası, bence tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik zenginlik dönemiydi. O dönemde büyümüş bir neslin varsayımları ile, günümüz dünyasının dinamikleri arasında büyük bir uçurum var.

90’ların sonunda bir adet internet sitesi açıp sonra bunu milyonlarca dolara satabiliyordunuz. Ya da 60’larda, liberal bir üniversitede gayet rahat, eğlenceye ve maddeye boğulmuş bir hayat sürdükten sonra, bankada bir işe girip yükselerek iyi paralar kazanabiliyor, sonra da emekli olup emekli maaşı ile ölene kadar yaşayabiliyorlardı.

Bu dönemin yarattığı nesil, kendi çocuklarına ne aşıladılar? Eğer çalışırlarsa, çok çok çalışmaya gerek kalmadan, yükselebileceklerini öğrettiler çünkü kendileri için durum buydu: çalıştıktan sonra yukarı doğru momentum kazanmak çok zor değildi.

Günümüz nesli çalıştıktan sonra yükselmeyi hak sanıyor ama bunu bir önceki nesilden öğrendiler. Bir önceki nesil neye sahipse, ona sahip olmamız gerektiğini, bunun bir hak olduğunu düşünüyoruz, onlardan miras aldığımız algı bu. Ama gerçeklik değiştiği için, bu algı gerçeklik altında eziliyor.

Gerçeklik şu ki dünya artık eniyilenmiş (optimize) durumda. Eniyileme, muhtemelen başımıza gelen en kötü şey. Günümüz dünyasında iş verenler, bir insana ödeyebilecekleri en asgari ücreti, ev sahipleri alabilecekleri en yüksek kirayı eniyilemiş durumdalar.

Ben antikapitalist değilim ama oyunun eniyilemesi yapıldığında, tüm fırsatlar, sizin sırtınızı yaslayabileceğiniz tüm rastgele şanslar ortadan kalkar.

Bir yere özgeçmişinizi gönderip işe başlayabildiğiniz günler geride kaldı. İnternet binlerce işe başvurmayı kolaylaştırınca, dengenin yeniden sağlanması, sizin de binlerce işe başvurmadan iş bulamadığınız noktada oldu. İnternetin sağladığı bir avantaj gibi görünen şey, bir dezavantaja, uyumsuzluğa dönüştü.

Bence yüzleşmemiz gereken bazı çok zor gerçekler var. Şimdi içinde bulunduğumuz durum bu ve bu konuda şikayet etmemizin hiçbir faydası yok. Yani şikayet edemezsiniz demiyorum ama şikayet ederek bir şeyleri değiştirebileceğiniz bir dünyada yaşamıyoruz.

Peki siz de günümüz dünyasının optimizasyonu altında ezilen biriyseniz, bu durumu düzeltmek için ne yapabilirsiniz?

Burada size bazı tavsiyeler vereceğim ve bu diyeceklerim size empati yoksunu gelecekler.

Bu konuda bir şeyler yapmanız kolay bir iş olmayacak. Anlamanız gereken şey, hayat denilen oyunu, dezavantajlı bir şekilde oynadığınız yani kötü çözümler arasından en az kötü olan çözümü bulmanız gerekiyor. Bu sorunu çözmenin iyi bir yolu yok maalesef.

İlk tavsiyem, yorgunluk konusunda çok dikkatli olmanız. Yorgunluğun nereden geldiğine bakalım, yorgunluğu nörolojik perspektiften anlamaya çalışalım.

Yorgunluk, ilerleme yolu olmayan, umut hissi olmayan bir yaşam ile karşı karşıya kaldığımızda ortaya çıkar. “Eğer haftada 10 saat daha fazla çalışsanız, ne olur?” sorusuna bir cevap veremediğinizde ortaya çıkar.

Ek çaba harcamanızın hayatınızda hiçbir değişikliğe neden olmayacağını düşündüğünüzde, vücudunuz ve zihniniz daha yorgun hissetmeye başlar. Yorgunluk, bir enerji tasarruf stratejisidir.

Ayılar kış uykusuna yatarlar zira kışın dışarı çıkıp 10 saat yiyecek arasalar bile, yiyecek bulamazlar. Enerjilerini dışarı çıkıp yiyecek aramaya yatırmaları nafiledir çünkü kış aylarında harcadıkları enerjinin geri dönüşü çok düşüktür. Ayıların bunu öznel olarak, büyük bir yorgunluk olarak hissederler.

Yorgunluk, fırsatların olmadığı zaman enerji tasarrufu yaparak, fırsatlar ortaya çıktığında harcayacak enerjiye sahip olmak için gelişmiş bir koruyucu mekanizmadır.

Günümüz dünyasındaki problem ise, enerji tasarrufuna değecek bir mevsimsel değişimin olmamasıdır. Yani günümüz dünyasında, yorgunluğa göre hareket edemeyiz, başka mekanizmaları harekete geçirmek zorundayız. Neyse ki vücudumuzun, başka adaptif mekanizmaları var. Sizin için zor şeyleri ne kadar çok yaparsanız, o şeyler o kadar kolaylaşmaya başlar.

Yorgunluğun ikinci özelliği, yorgunluğa neden olan davranışlar gösterdiğinizde, yorgunluğa karşı direncinizin artmasıdır. Spor yaptığınızda tükenirsiniz ama ikinci gün spor yaptığınızda, daha tükenmiş hissedersiniz. Üçüncü gün, ikinci güne göre daha az tükenmişlik hissedersiniz.

Bugüne kadar, tükenmiş hisseden insanlarda, her zaman bir iki başka problem olduğunu gördüm. Bunlardan birincisi, bir çeşit, teşhisi konulmamış rahatsızlıklarının olması. Kansızlık, hipertiroidizm, depresyon gibi fizyolojik ya da psikolojik rahatsızlıklardan bahsediyorum.

Yani tükenmişliğin temelinde, tıbbi bir neden oluyor. Ve siz bu dezavantaj ile yaşadığınız sürece, işler çok zor bir hale geliyor.

İkincisi, ekranlı teknoloji kullanımı. İnsanların bunu duymak istemediklerini biliyorum ama, haftada 40 saat çalışan ve tükenmiş insanlarla çalıştığımda, bu insanların iş dışında hemen hiçbir şey için enerji bulamadıklarını görüyorum. Onlara sorduğum sorulardan biri, telefonuna bakıp, bana günlük telefon kullanımını söyleyebilir misin diye soruyorum.

İnsanlar, ekranlı teknolojilerin kendilerini yorduğunun farkında değiller. Bunun mekanizmasını açıklayayım.

Enerji ve motivasyonumuzun çoğu, duygusal devrelerimizden geliyor. Örneğin sizi kızdıran ya da size kaygı veren bir şey olduğunda, bu konuda bir şeyler yapmak için büyük bir motivasyonunuz oluyor.

Duygular, en büyük motivasyon kaynakları. Mantık mesela, davranışlar için büyük motivasyon yaratmıyor. Bir insana mantıklı bir şekilde “sağlıksız yiyecekler yememelisin, bu senin için zararlı” dediğinizde bile, sağlıksız yemekler yemeye devam ediyorlar çünkü sağlıksız beslenme davranışının altında, güçlü duygusal motivasyon var.

Duygular en güçlü motivasyon kaynakları ama günümüzde bu motivasyon bizim erişim alanımızda değil. Çünkü sosyal medya ve cep telefonları, bizi duygusal olarak tüketiyorlar.

Burada bahsettiğimiz TikTok videosu sizi derinden yakalıyor. “Aman Tanrım, bu benim” ya da “evet içinde yaşadığımız dünya aynen bu şekilde” diyorsunuz. “Bu çok büyük bir haksızlık” diyorsunuz. Haklı bir öfke hissediyorsunuz, kullanılmış hissediyorsunuz. Ama bu duygular sakinleştiğinde, duygusal olarak tükeniyorsunuz.

Bizden önceki nesil bizi yanlış programladı çünkü onların zamanında her şey daha kolaydı. Bize nasıl daha fazla çalışacağımızı öğretmediler, başarıları tembel ve şanslı olmalarına rağmen geldi. Bize ciddi bir çalışma ahlakı miras bırakmadılar. Tek yaptıkları, “daha fazla çalışırsan başarırsın” demek oldu.

Daha fazla çalışıp başarılı olma stratejisi onlar için çalışıyordu ama bizim için çalışmıyor. Çünkü günümüzde, milyar dolarlık şirketler, ev fiyatlarını optimize ediyorlar, her pazarı kontrolleri altında tutuyorlar. “Kira 1880 Dolar olsa apartman dairesi boş kalır ama 1660 Dolar olunca insanlar bir şekilde kirayı ödeyebiliyorlar” gibi hesaplamalar yapıyorlar.

Evet dünya böyle ve bu dünyada dezavantajlı durumdasınız. Ama bu durumu birileri sizin için düzeltmeyecek. Bu arada söylemeden de geçmeyeyim, kesinlikle oy vermeye devam etmelisiniz zira günümüz dünyasında insanlara oylarının hiçbir etkisi olmadığı da öğretiliyor. Ama en son ABD’de gördüğümüz gibi, durumdan memnun olmayan birçok genç erkek, gidip oy verdiler ve Donald Trump yeniden başkan oldu.

Hayatınız zor değil, avantajsız durumdasınız, yaşadığınız dünya adaletsiz değil demiyorum.  Hayat daha zor, avantajsız durumdasınız ve dünya çok adaletsiz. Ama hayatınızı düzeltmek için yapabileceğiniz şeyler olduğunu söylüyorum.

Dış dünyadan gelen dezavantajın yanında, kendi hayatımıza birçok dezavantajı kendimizin yerleştirdiğimizin farkında değiliz.

Haftada 40 saat çalışıyorsunuz, eve geldiğinizde tükeniyorsunuz ve hafta sonu da çalışmanız gerekiyor. Ama ben burada, çalıştığına defalarca şahit olduğum alternatif bir senaryo da biliyorum.

Öncelikle cep telefonunuzu daha az kullanın. Sonra, eve geldiğinizde her akşam, 15 dakika ekstra iş yapmaya başlayın ya da spor salonuna gidin. Hafta sonu yapmak zorunda olduğunuz işi, hafta içi akşamlara yaymaya başlayın. Yapabildiğiniz kadar, ne kadar küçük olursa olsun.

Zaman içerisinde, toleransınız artar ve daha fazla iş yapmaya başlarsınız. Bunun sonucunda ise harika bir şey olur: hafta sonu tamamen size ait bir gün olur.  Hafta içi bir günün size ait olması, sizi ertesi hafta daha kuvvetli yapar. Ertesi hafta daha fazla kuvvet, sizin 15 değil 20 dakika ekstra iş yapmanızı sağlar. Hafta sonu biraz daha fazla boş olursunuz.

Birçok insanın çalış – tüken – çalış döngüsünde hapsolduğunu görüyorum. Bu döngüden az önce bahsettiğim şekilde çıkabileceğinize defalarca şahit oldum.

Bu kolay ya da adil demiyorum ama ilerlemenizin bundan daha etkili bir yolu yok.

İş, yapmak zorunda olduğunuz bir şey haline geldiğinde, çalışmaya devam etmek çok zor çünkü bu perspektifte iş, sizin pilinizi bitiren bir şey haline geliyor. Bu kolay demiyorum ama iş konusuna bakışınızı değiştirmeniz lazım.

İşinden zevk alan insanlar ya çok şanslılar ya da işlerine çok emek harcayıp, işten zevk alacakları noktaya ulaşıyorlar. Yani bilinçli bir şekilde, haftada 50 saat, 60 saat belki de 70 saat çalışacakları bir yola giriyorlar ve bir süre böyle çalışıyorlar.

Bu adil ya da doğru demiyorum. Sadece, insanların işte mutlu olmalarına giden yolun genellikle bu olduğuna şahit olduğumu söylüyorum.

Daha iyi bir yaşam için nöron bilimi ve psikoloji temelli pratik ipuçları setinde derlediğimiz Dr.K’nın sette olmayan son yayınlarından birini çevirdik.

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Notify of

Yazıyla alakasız veya 500 kelimeyi geçen yorumlar cevaplanmıyorlar. "Yazıyla alakasız ama ..." ya da "en son yazı bu olduğundan buraya yazdım" diye başlamanız kurtarmıyor. Mahmut Abi ile özel görüşme yapmak isterseniz Erkek Adam Sanal Görüşme sayfasından sanal görüşme ayarlayabilirsiniz. Not: Burada soru sırası çok yüksek, Patreon destekçilerini, Patreon'da cevaplamaya öncelik veriyorum.

guest
5 Comments
Inline Feedbacks
View all comments
Kağan
Kağan
5 months ago

Mahmut abi, genel olarak nesiller arası çatışma ve iş dünyası konusunda fikirlerine katılıyorum ancak bir yandan antikapitalist değilim deyip diğer yandan milyar dolarlık şirketlerin yönlendirilmesiyle bu durumun etkili olduğunu söylemen kafamı karıştırdı. Buna düz mantıkla bakmak istemedim o sebeple sana sormak istedim. Şöyle ki asıl sebep bir başkası ya da başka bir kurum değil elbette kendimiz yani benliğimiz. Yaşanılan sorunlardan kendimiz sorumluyuz. Bunu artık kabullendim ve buna göre davranıyorum ancak küresel ve yerel dış etkenler konusunda kafam hâlâ karışık. Aydınlatabilir misin?

Utku
Utku
5 months ago

Haftada 77 saat çalışıyorum 18 im arkadaş biraz fazla ağlamış

Umut
Umut
5 months ago

O kadar okuduk çözüm olarak pek bir şey sunulmayınca tatmin etmedi.