Gerçekten herkes bozuldu mu, yoksa beynin seni kandırıyor mu?

Merhaba Mahmut abi. Yıllardır yazılarını okuyorum ve kadınları bazı konularda çok iyi anlıyorsun gerçekten empati yapabiliyorsun hayat tecrüben de var. Abi bende 20 yaşında bir genç kız olarak sana danışmak istiyorum. Evlilik istiyorum ama okumadan zor ve beğendiğim aday da yok.

Erkekler de, kadınlar da genellikle kendi eğitim durumlarının altında insanlarla evlenmezler. Hangi eğitim seviyesinde erkek istiyorsan, o eğitim seviyesinde olman gerekli.

Çok utangacım ama, herkes çok güzel olduğumu, hatta insanların yaklaşamadığını söyler.

Benim hayallerim var ama evlenmeden de yapmak istemiyorum. Bu yaşıma kadar düzgünce yaşadım ama birine güvenme konusunda zorlanıyorum. Ya da geçmişlerini görünce soğuyorum. Yaşıtlarım o kadar kötü durumda ki abi. Üniversiteye saçma sapan şeyler yapmak için gidiyorlar, hayırlı bir iş için değil. Hayatımın aşkını nasıl bulabilirim? Böyle yapmayanlar bile evlenince yapıyor ya da hayallerinde. Herkes bana her erkek aldatmak ister diyor. Beni iyice korkuttular, evlilikten soğuttular. Yalnız hissediyorum kafam karıştı.

Senin durumunda olan, kendi narsist mağaralarında, kendilerini çöpe dönmüş ortamın nadir bulunan pırtlantası olarak kurgulayan gençler buraya çok düşüyorlar. Objektif gözlem sandığınız şeyler, tamamen sizin çarpık algıda seçicilik süzgecinizden geçmiş, gerçek dışı fanteziler. Sizi bu zihin yapısına ne getirdiyse artık o sebeple çarpık bir algınız var.

Aslında algıda seçiciliğinizin sebebi o kadar gizemli değil. Bunu senin durumundaki erkek ve kadınlar için anlatayım, bazılarınıza bir yararı olur belki.

Senin gibi kaygı seviyesi yüksek, fazla duyarlı (tehdit sistemi sürekli aktif yani sürekli psikolojik tehdit altında yaşayan) bir insan, tehditlere aşırı odaklanır ve görüş alanı at gözlüğü takmış gibi bu tehditlerle sınırlanır. “Yaşıtlarım o kadar kötü durumdaki abi üniversiteye saçma sapan şeyler yapmak için gidiyorlar”, “herkes bana her erkek aldatmak ister diyor beni iyice korkuttular evlilikten soğuttular” senin kaygı bozukluğun ya da yüksekliğin nedeniyle odaklandığın dar bir alan. Aslında üniversiteye normal okumaya ve mezun olmaya giden insanlardan çok daha fazla var ama senin sürekli tehdit hisseden beynin, bunlara odaklanmıyor, odaklanamıyor.

Senin üniversitedeki insanlardan bağımsız, muhtemelen çocukluktan gelme, ailenden ya da 12 yaş öncesi deneyimlerinden kalma bir kaygı yükün var. Sıradan insan topluluğu içinden sürekli tehdit algılayıp, bu tehditlere odaklanarak, sürekli tetikte olarak hayatta kalmayı öğrenmişsin. Sen bunu alıp üniversitede gördüğün öğrencilere yansıtıyorsun. Bundan kurtulmazsan yarın iş yerine de yansıtacaksın.

Buraya gelip tüm kızlar bozdu abi diye ağlayan erkeklerle aynı soruna sahipsin. Takipçilerimin önemli bir kısmı, bu durumun kızlarda da yaygın olduğunu bilmiyor maalesef (bu erkekler de kendi yüksek kaygılarından sadece en avcı, en pırıltılı kızlara odaklanıyorlar ve diğer kızları görmüyorlar).

Senin durumundaki genç insanlara, bu kaygı yükünden, sürekli tetikte olma durumundan kurtulmalarını öğütlerim. Bunun için ilk adım asosyal medyadan ve ” herkes bana her erkek aldatmak ister diyor” gibi doom scrolling (berbat haber ve dedikodular peşinde koşma durumu) uzak durmak. Herkes bunu asosyal medyadan öğreniyor, sen asosyal medyadan uzak dursan bile gerçek hayattaki diğer insanlardan sana akmasını engellemen lazım.

İkinci ve en önemli adım, ortalamanın üstünde bir pırlanta olduğunu düşünmeyi bırakıp gerçeği görmek. İstediğin kadar güzel ol, kendi kaygılı ruh halin yüzünden ortalamanın altındasın ve bu kaygılı durumdan kurtularak ortalamanın bir tık üstüne çıkmalısın.

Senin yaptığını yapan erkekler üzerinden anlatsam, ne demek istediğimi daha kolay anlarsın. Buraya gelen ve senin gibi kaygı yüklü erkekler uzun bir “ben yetersizim” geçmişine sahipler. Bu yorucu bir psikoloji. Bu insanlar bir yerden sonra asosyal medyadan ya da başka kaynaklardan, “sen yetersiz olduğundan değil, çivisi çıkmış kadınlar ortalama erkeğe bakmadığından yalnızsın” propagandasını öğrenip içselleştiriyorlar. Bu adamlar internette “kadınlar ortalama erkeğe bakmıyor” derken “ben yetersiz değil ortalamayım ve bana bakmamaları kadınların suçu” demeye çalışıyorlar.

Sen de bu erkekler gibi yetersizliğini kabul edip ortalama veya bir üst seviyeye çıkmak zorundasın. Yani kaygını sürekli kendini pırlanta – başkalarını dejenere bir yığın olarak görme gibi sağlıksız başa çıkma mekanizmaları ile yönetmeyi bırakıp, daha sağlıklı mekanizmalar ile yönetmeyi öğrenmelisin. Üniversite revirinde varsa bir psikolog ile konuşmalısın. Ailenle yakınsan onlardan psikolog için yardım isteyebilirsin.

Bu zor zira bazı güvensiz ve kaygılı insanlar narsistik özellikler geliştirebilir. Az önce bahsettiğim gibi telafi (compansation) mekanizması ile narsist birine dönüşebilir. Derinlerdeki “ben yeterince iyi değilim” inancı acı verici olduğundan, “hayır aslında ben üstünüm, sorun bende değil diğer insanlar yetersiz” hikayesine sarılabilir.

Senin kendi kaygı bozukluğunu iyileştirmeye çalışman. Terapi mi alırsın, bizim burada önerdiğimiz gibi teknikleri kendin mi uygularsın bilemem ama bu senin işin.

Eğer kaygın soğursa, tehdit – tetik durumundan çıkıyorsun ve daha sağlıklı insanlarla daha sağlıklı ilişkilere zaten doğala yakın bir şekilde giriyorsun.

Hayatımın aşkını nasıl bulabilirim? Asıl sorun yukarıda bahsettiğim şeyken, bu tür süpermen – beyaz atlı prens fantezileri ile bir yere varamazsın.

Sizce hem kriterleri yüksek olup hemde aldatmayan iyi eş olacak sıkılmayacak biri beni bulabilir mi? Genç kızlara ne önerirsiniz eş bulma konusunda?

Senin durumundaki genç erkek ve kadınlara, yetersizlik hissinin içsel olduğunu, dışarıdaki insanları yetersiz ya da kıymet bilmez dejenere mahlukatlar olarak tasarlamayı, kendilerini bu berbat ortamda soylu eşini arayan bir nadide pırlanta olarak görmeyi bırakmalarını tavsiye ederim. Kendi yetersizlik inancınızı dışarı yansıtıp ruhsal mastürbasyon yapmak yerine, yetersizlik inancı ile başbaşa kalıp acı çekerken, bundan kurtulup gerçekten rahatlamayı hedefleyin.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Aşk bombardımanına neden düşüyorsunuz?

Sizi tanışır tanışmaz tamamen anlıyor gibi görünen biriyle hiç karşılaştınız mı?

Bu kişi ile aranızdaki bağın daha ilk günden çok güçlü olduğunu hissettiğiniz mi?

Bu kişi başından itibaren size büyük bir ilgi gösteren, çok sıcak davranan ve ilişkinize büyük bir yatırım yapıyor gibi görünen biri miydi?

Bu insan ile aranızdaki bağın çok hızlı kurulduğunu hissetiniz ama sonra aynı hızda, sanki bir düğmeye basılmış gibi işler değişti. Bu kişi kendini geri çekti, size karşı enerjisi değişti. İstikrar kayboldu ve siz de ondan kopacağınıza, onu daha çok düşünmeye, aranızdaki konuşmaları kafanızda oynatıp durmaya, ne olduğunu anlamak için düşünüp durmaya ve başlardaki ilişkiye dönmek için çabalamaya başladınız.

Bu deneyim sizin kafanızı karıştırdıysa, bunun bir nedeni var. Aşk bombardımanını bu kadar istikrarsızlaştırıcı yapan şey, sadece bağlantının çok güçlüymüş gibi hissettirmesi değil, bu güçlü bağın, beyniniz gerçekte olanları anlamaya fırsat bulamadan çok hızlı bir şekilde güçlenip zayıflaması.

Bu bölümde aşk bombardımanına popüler kültür kavramı olarak ya da bir kişilik etiketi olarak değil, bazı beyinlerin özellikle zaafının olduğu bir ivmelenmiş bağlanma örüntüsü olarak, nöron bilimi gözlüklerinden bakacağız.

Çoğu insan aşk bombardımanını, bir ilişkinin başında görülen aşırı yakınlık olarak tanımlar ama bu tanım, altta çalışan mekanizmayı pas geçen bir tanım. Gerçek problem, aşk bombardımanı yapan kişinin ilgi ve yakınlık yoğunluğu değil. Gerçek problem, aşk bombardımanını yiyen kişinin beyninin, bu yoğun yakınlığın, stabil temeli olup olmadığını görecek zamanı vermeden bağ kurmaya başlaması. Aşk bombardımanını asıl güçlü yapan şey bu. Beyniniz kasıtlı olarak bir fanteziye bağlanmıyor. Normalde bağlantı gösteren, ilgi, hemen cevap verme, duygusal açıklık, sık iletişim ve güçlü onay dili gibi davranışlara tepki veriyor. Bunlar nötr sinyaller değiller, beyin için önemliler ve insanların bağlanma sistemlerinin farkına varacağı sinyaller.

Bu nedenle bir insan size bu sinyalleri çok erken ve çok yüksek miktarda verdiğinde, beyniniz bu insanı önemli biri olarak kodluyor. Oksitosin hormonu, bir bağ ve güven yaratıyor. Dopamin hormonu bu insanla deneyiminizi göze çarpan ve dikkat vermeye değer bir deneyim olarak işaretliyor.

Bunlar irrasyonel mekanizmalar değiller ve sinir sisteminiz, yapmak için yaratıldığı şeyi yapıyor. AMA problem şu ki bağ, zamanla oluşması beklenen bir şey. Sağlıklı bir bağ kurulması sürecinde beyin, zaman içerisinde bu sinyallere tekrar tekrar maruz kalıyor.

Bu davranışları değişik durumlarda gözlemleme, bu insanın duygusal olarak stabil, gerçekten güvenilir ve uzun süreli bağ kurabilen biri olup olmadığını anlayabilme şansı buluyor.
Sağlıklı bağ kurma sürecinde verinin yavaş yavaş akması, beynin daha stabil ve gerçek dünyada sağlam temelleri olan bir bağ kurmasını sağlıyor. AMA aşk bombardımanı, bu süreci çok kısa bir süreye sıkıştırıyor, gerçekliğine dair deliller ortada olmadan bir yakınlık hissi yaratıyor. Beyin “bu insanı tanıyorum” demek yerine, “bu insan önemli, bağ gerçek” sonucuna atlıyor. Bu gerçekleştiğinde ise, beynin deneyimlediği bağ gerçek olsa da, bu bağ gerçek hayatta sağlam temellere dayanmıyor.

Aşk bombardımanı ile başlayan ilişkiler bittiğinde, insanların “bunu görebilmem lazımdı” ya da “çok hızlı bağlandım” diye utanmasının sebebi de bu. Ama olaya böyle bakmak, gerçekte olan şeyi anlamanıza engel. Ama olay sağlıksız değerlendirme ya da kötü karar olayı değil. Olay, düşünen beyin olan biteni anlamasına fırsat vermeden, bağlanma sisteminin aktif hale gelmesi.

Aşk bombardımanının ardından ise, bütün bu süreci aşırı ve orantısız yapan şey, aşk bombardımanı yapan kişinin kendisini geri çekmesi geliyor. Bu noktada nöron bilimi özellikle önemli bir hal alıyor.
Yoğun bağlantı birdenbire kesildiği zaman, beyniniz bunu küçük bir hayal kırıklığı olarak işlemiyor. Bunu sosyal bir acı olarak işliyor ki sosyal acı kelimelerini şiirsel olsunlar diye kullanmıyorum. İnsan beyninde fiziksel acı sistemi ile reddedilme, dışlanma ve bir ilişkinin kaybı gibi durumlarda aktif olan sistem arasında kesişme var. Bu ortak paydada anahtar beyin bölümlerinden birisi anterior singulat korteks alanı. Bu bölge sosyal bağlarla ilgili kaygı tepkisinde aktif hale geliyor ve aynı zamanda fiziksel acıyı da işleyen bölgelerden birisi. Yani “ayrılık canımı acıtıyor”, “reddedilmek yaraladı” sözlerinin nörolojik temelleri var. Beyin anlamlı bir bağ aniden kaybedildiğinde, beyin buna önemsiz bir şeymiş gibi bakmıyor. Beyin bunu tehditkar ve acı verici bir şey olarak algılıyor. Bu önemli çünkü beyin acı hissettiğinde, bu durumu çözmeye çalışıyor. Açıklamalar, kapanış, rahatlama ya da çözüm aramaya, dikkatini karşısındakine daha çok vermeye başlıyor.

Yani aşk bombardımanı ardından gelen zihni meşguliyet sadece duygusal toyluktan ya da takıntıdan gelmiyor. Sıklıkla, beynin bağlantının çok hızlı kurulmasına ve birdenbire kopmasına bir açıklama bulmaya çalışmasından geliyor. Bu nedenle de insanlar duruma verdikleri tepkiye şaşırıyorlar. “Bu beni neden bu kadar etkiledi, bu insanı tanıyalı ne kadar zaman oldu ki?” diye düşünüyorlar.
Sorun şu ki beyniniz ilişkiyi takvim üzerinde geçen süre ile ölçmüyor, bağlanma sinyallerinin yoğunluğu ve sıklığı ile ölçüyor. Eğer bağlanma sinyali güçlü ise, bu sinyalin ortadan kalkması güçlü bir etki yaratıyor.
Burada önemli bir konuya değinmemiz gerekiyor. Bazı insanların bu tür davranış kalıplarına, başka insanlara göre daha fazla zaafları var. Bu onların daha zayıf olmalarından ziyade, beyinlerinin hızlı bağlanma sinyallerini çok güçlü algılayacak şekilde organize olmasından kaynaklanıyor.

Bunun nedenlerinden biri, kişinin erken çocukluğunda tutarsız bağlanmaya maruz kalması. İnsanın sinir sistemi erken çocukluk döneminde yakınlığın öngörülemez olduğunu öğrenirse, örneğin bu yakınlık bir yoğun bir tamamen kopuk ise, böyle bir davranış kalıbı kişi için rahatlatıcı olmasa da bilindik bir örüntü haline gelir. Bu durumda beyin bağın yoğunluk kısmına kilitlenmeye daha meyillidir çünkü öngörülemezlik zaten bağlantının bir “parçasıdır”.

Başka bir yatkınlık sebebi de, içsel istikrar ve bağlantının düşük olmasıdır. Siz zaten duygusal olarak aç, görünmez ve belirsiz hissediyorsanız, birdenbire gelen yoğun ilgiyi normalden çok daha güçlü hissedebilirsiniz. Bu sadece iyi değil aynı zamanda yatışmış, ferahlamış hissetmenizi de sağlayabilir. Bir şey size kronik bir kötü hisse karşı ferahlama veriyorsa, o şeyi kaybetmek sizi normalde olması gerekenden çok daha kötü vurabilir.

Burada bir başka problem de kendini kaybetmekle ilgili. Yakınlık çok hızlı bir şekilde başladığında, bu bağ bu seviyede bir etkiyi zerre hak etmese de, benlik algınızın merkezi olabilir. Başka bir deyişle, “ben” henüz yeterince stabil değilken, “biz” oluşmaya başlayabilir. Bu durumda diğer insan kendini geri çekmeye başladığında, bu sadece hayal kırıklığı olarak değil, yönünü kaybetmek gibi, ayağınızın altından koca bir halı çekilmiş gibi hissedilebilir. Bu da bize aşk bombardımanı kalıbının neden sıklıkla aynı adımları izlediğini açıklayabilir.
Birinci adımda, hızlı bir aşk (ve seks) bombardımanı vardır. Çok erken ve çok fazla miktarda etkileşim, onay ve yoğun duygusal yakınlık vardır. Sonrasında ise karşınızdaki kişinin araya mesafe koyması gelir. Karşınızdaki istikrasızlaşır, daha az ulaşılır, daha az etkileşime geçer ve duygusal olarak daha az yakın olmaya başlar. Üçüncü adımda ise, yoğun arzu ve kafa karışıklığı gelir. Siz neyin değiştiğini anlamaya çalışmaya, başlangıçtaki bağı yeniden tesis etmeye çalışmaya başlarsınız. Kendinizi, tam olarak ne olduğunu anlamadığınız bir şeyi tamir etmek zorunda gibi hissetmeye başlarsınız.

Bu acelenin güçlü bir başlangıçtan çok kader ya da kesinlik gibi hissedilmesinin psikolojik bir sebebi de var. Vücudunuz yüksek derecede aktive olduğunda ve bağlantı sinyallerine boğulduğunda, beyninizin bu hissin anlamına karar vermesi lazım. Klasik iki faktörlü duygu kuramına göre, yükselme önce, yorumlama sonra gelir. Önce sinir sisteminiz tepki gösterir ve sonra zihin bu reaksiyon etrafında bir hikaye yazar. Aşk bombardımanı bağlamında, bu hikaye “bu bağ çok özel olmalı, çok derin olmalı” gibi bir şeydir. Ama çoğu zaman zihninizin kaydettiği şey, zamanın testine meydan okumuş bir ilişki değil, sel altında kalmış bir sinir sistemi.
Burada çok önemli olan şey, aşk bombardımanı ile hissettiğiniz şeyin, yakınlık ile aynı şey olmadığı. İki insan arasında yakınlık zaman içerisinde ve yavaş bir tempo ile kurulur. İki insanın birbirlerinin karakterlerine, tutarlılıklarına ve duygusal güvenilirliklerine defalarca maruz kalma sonucunda oluşur.

Aşk bombardımanındaki yoğunluk, yakınlık gibi hissedilebilir ama aslında alakaları yoktur. Yoğunluk hızlıdır, yakınlık ise zaman içerisinde kazanılır. Yoğunluk sinir sisteminizi bunaltır, yakınlık ise sinir sisteminizi istikrarlı bir hale getirir.

Bu ayrım önemli çünkü birçok insan yoğun hisleri, anlamlı bir şeyin kanıtı olarak kullanmaya çalışıyor ama yoğunluk her zaman derinliğe işaret etmez. Yoğunluk bazen bağlanma sisteminizin olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde aktif hale geldiğine işaret eder.
Aşk bombardımanı ile karşılaştığınızda yapmanız gereken ilk şey, bundan anlam çıkarma işini yavaşlatmanız. Eğer aranızdaki bağ, başlarda anormal derecede güçlü görünüyorsa, kendinize şu basit soruyu mutlaka sormalısınız:
Bu insana olan duygularımın gücü, bu insanı tanıma seviyem ile orantılı mı?
Bu soru duygularınızı geçersiz kılmaz, sadece düşünebilen beyninizi yeniden işin içine sokar. Mesela, “bu insanı yıllardır tanıyor gibiyim ama aslında tanıyalı çok kısa bir süre oldu ve bu sürenin çoğu da sadece mesajlaşmadan ibaret” diyebilirsiniz.

İkinci yapmanız gereken ikinci şey, duygusal yoğunluğu davranışsal kanıtlardan ayırmak olmalı. Bu insanı size düzenli bir şekilde nasıl davranışlar gösterdi? Duygusal zirvelerde ya da ilk haftanızda ne dedi ya da ne yaptı değil, zaman içerisinde tekrarlanan davranışlarında ne gördünüz? Bu insan istikrarlı mı? Bu insan tutarlı mı? İlk günlerin balayı havası sönmeye başladığında, sizinle etkileşim seviyesi pek değişmeden devam ediyor mu? Beyninizin doğru bağlantıyı kurması için bu verilere ihtiyacınız var.

Üçüncü yapmanız gereken şey, karşınızdaki kendisini uzaklaştırmaya başladığında, uzaklaşma tepkisinin başladığını fark etmek olmalı. Eğer bu süreçte bağlantıyı korumak, daha yakınlaşmak, işleri düzeltmek zorunda hissediyorsanız, bunun ne olduğunu söze dökün. “Beynim bu soğumayı kayıp olarak kaydediyor.” Bu küçük ama önemli bir adım çünkü, hissettiğiniz yoğun duyguların beyin acı merkezi tarafından abartıldığını anladığınızda, bu acil bir şeyler yapmalıyım hissinin ilişkinin sağlıklı ve değerli olmasından kaynaklanmadığını da anlayabilirsiniz.

Evet, bunu şöyle tekrar edeyim: beyninizdeki acı merkezi, bu ilişkinin yoğunluk hissini abartıyor. Bu nedenle de aranızdaki bağın seviyesi hakkında gerçekçi bir algınız yok. Bu bağın gerçek seviyesi hakkında düşünmek, sinir sisteminizi yatıştırabilir, bu soğumaya gösterdiğiniz aşırı tepkinin, bu insanın biricik, çok önemli olduğuna dair bir delil olmadığını, reaksiyonun gücünün aranızdaki bağlantının gücünden değil, hissettiğiniz ızdıraptan kaynaklandığını anlayabilirsiniz.

Bu yazıdan çıkarmanızı istediğim ders, beyninizin yapmak üzere evrimleştiği şeyi yaptığı için aşk bombardımanının çalışıyor olması. Beyniniz bir bağa tepki veriyor, bir sıcaklık kaynağına bağlanıyor ve acıdan kaçış arıyor. Bunlar kendi başlarına yanlış şeyler değiller ya da sizi muhtaç ya da enayi yapmıyorlar.

Aşk bombardımanının mekanizmasını anlamanız, çekim hissetmeyeceksiniz anlamına gelmiyor. Çekimin aslında neyden ibaret olduğunu bilmeniz anlamına geliyor. Bu mekanizmayı bilmek, sizin hem yoğun duyguyu hissedip hem de işin hızı ile ilgili soruları sorabilmeniz anlamına geliyor. Uzaklaşmanın acısını yaşasanız da, bunun o kişiye geri dönmeniz gerektiğine değil bir nörolojik sürece işaret ettiğini bilmeniz anlamına geliyor.

Kaynak: Why love bombing hurts so much?

İlişkilerde aşırı verici olmak – İyilik değil tehdit tepkisi

Sürekli olarak verdiğiniz, sürekli olarak fedakarlık yaptığınız ve sürekli olarak işleri karşınızdaki kişi için kolaylaştırmaya çalıştığınız, ama bütün bunlara rağmen güvende hissetmek yerine daha fazla kaygı hissettiğiniz bir ilişkide bulundunuz mu?

Düşüncelisiniz, cömertsiniz ve belki de herkesin “gönlü geniş” diye tanımladığı o kişisiniz. Ama ilişkideyken işler sizin için hiç de kolay ve sakin değil. Karşınızdakinin ihtiyaçlarını önceden tahmin ediyorsunuz, hayal kırıklığını önlemeye çalışıyorsunuz ve aranızdaki bağı stabil tutmak için uğraşıyorsunuz. Bir an bile olsa böyle davranmayı bıraktığınızda, çok önemli bir şey yanlış gidecek gibi hissediyorsunuz.

Peki hiçbir şeyi düzeltmeniz gerekmediğinde, çözmeniz için bekleyen bir problem olduğunda hissettiğinizden daha tedirgin hissediyor musunuz? Sanki sakin bir zaman dilimi, alışık olduğunuz kaostan daha tedirgin hissettirir gibi.
Eğer bunlar size tanıdık geliyorsa, bunlar sizin sandığınız gibi sevgi ile ilgili değil, tehlike agısı ile kendini düzenlemeye çalışan beyninizle ilgili olabilir.

Bugün neden bazı insanların aşırı seviyor gibi göründükleri, bu aşırı verici davranış kalıplarının cömertlikle alakalı değil de kaygı, bağlanma ve kaybı önleme ile alakalı olduklarını konuşacağız.

Fazla verici dediğimde aklınıza çok önemseme ve fedakarlık gelebilir ama ben burada bunlardan bahsetmiyorum. Fazla verici olmak, basitçe gönlünden koparak çok fazla vermek değil, bunu durdurmanın çok zor olacağı şekilde verici olmak demek. Bu seviyede verici olmak karşınızdakini önemseme ile alakalı olmaktan çıkıyor. İlişkinizi stabil tutmak, kaygı seviyenizi azaltmak ve verici olmazsanız olacaklardan kendinizi korumak için kullandığınız bir yol olmaya başlıyor.

Fazla verici olmak bir sevgi dili değil. Sevgi gibi görünen bir tehdit tepkisi. Bu dışardan adanmışlık, dikkat ya da gönül zenginliği gibi görünebilir ama bu davranışın altında, ipleri elinde tutan başka bir şey var.

Şimdi size fazla verici olmanın gerçeğini tanımlayacağım. Fazla verici olmak, başka insanların ihtiyaçlarını, çoğu zaman kendine zararlı bir şekilde kompulsif ve önceden tahmin etmeye çalışır bir şekilde karşılama ve eğer bu şekilde davranmazsanız yüksek derecede kaygı ve panik hissetme kalıbıdır.
Burada anahtar kelime “kompulsif”. Gerçek gönül zenginliği gerçek ihtiyaçlara karşılık verir ve yapan tarafından kolayca sonlandırılabilir. Fazla vericilik ise sonlandırılamaz ve temelde karşınızdaki insan ve onun ihtiyaçları ile alakalı değildir. Sizin kendi sinir sisteminizi yatıştırmak için kullandığınız bir stratejidir.

Fazla verici olmak kaygı seviyenizi, ilişkiyi gerçekten düzelttiği için yatıştırmaz. Size partnerinizin durumu üzerinde bir control hissi verdiği için yatıştırır. Siz gerçek bir sorunu çözmek için böyle davranmıyorsunuz, tamamen sizin zihninizde olan bir tehdit sinyalini egale etmek için böyle davranıyorsunuz.

Yani fazla verici olmak bir kendini yatıştırma stratejisidir, ilişki stratejisi değil. Bu nedenle fazla verici davranan kişi ne kadar çok verici davranırsa davransın, ilişkide stabilite hissetmez. Çünkü yaptıkları zaten başından beri ilişkiye değil kendi korkularına yöneliktir.

Bu davranışın nedeni, beyinde bulunan ve birbirleri ile alakalı olsalar da birbirlerinden ayrı olan iki sistemin birbirine dolanmasıdır. Bu sistemlerden biri bağlanma sistemi ve diğeri de bakıcı sistemi.

Bağlanma sisteminiz sizinle alakalı. Sizi yakınlaşmaya ve güvenliğe, sizin ihtiyaçlarını için koşulluyor, siz bağlantının güçlü olduğu konusunda güvence, rahatlık ve onay istediğinizde aktif hale geliyor.

Bakıcı sistemi ise, başka bir insanın ihtiyaçları ile aktif hale gelen bir sistem. Bu, sizin yardım eden, ihtiyaçlara tepki veren ve işleri düzelten tarafınız.

Sağlıklı bir dinamikte, bu iki sistem de gerçek sinyallere tepki verirler. Siz stres hissetiğinizde, bağlanma sistemi sizi bağlantı kurmaya çeker. Sevdiğiniz bir insanın yardıma ihtiyacı olduğunda, bakıcı sisteminiz devreye girer. Her iki sistem de, gerçekte olan şeylere tepki vermeleri gerektiğinde aktif hale gelirler.

Aşırı verici bir insanda, bakıcı sistemi tehdit tepkisi tarafından ele geçirilir. Bu durumda sistem, sahici ihtiyaçlara değil, algılanan tehlikeye tepki vermeye başlar. Bunu, bir noktadan sonra yanlış ayarlandığı için gerçek dumana değil de, odanın fazla sıcak olması gibi şeylere tepki olarak harekete geçen bir yangın sistemi gibi düşünebilirsiniz. Siz de gerçek bir ateşe tepki olarak değil de, tepkisiz kalmak harekete geçmekten daha tehlikeli hissettirdiği için yangın söndürme tüpünü elinize alırsınız.
Peki bu yanlış ayarlama nereden geliyor? Burası, tehdit karşısında ortaya çıkan yaltaklanma tepkisinin devreye girdiği yer.

Tehdit karşısında bir insanın verebileceği üç temel tepkiyi biliyorsunuzdur: savaş, kaç ya da don. Bunlara ek olarak bir de yaltaklanma tepkisi var. Sinir sistemi tehdit hissettiğinde – bu tehdit fiziksel bir tehlikeden değil de onaylanmama, reddedilme, soğuma, çatışma veya terk edilme tehdidi olabilir – kişi karşısındakini memnun etmeye, ona yardım etmeye, aralarındaki bağı düzeltmeye veya karşısındaki için kullanışlı olmaya çalışabilir. Aşırı vericilik, ilişkinin kopma ihtimalini düşürmenin bir yolu haline gelebilir.

Eğer belirsizliklerle dolu ve sevginin koşullu olduğu bir çevrede büyüdüyseniz, aşırı verici davranış kalıpları erken yaşlarda başlayabilir. Vericilik, algılanan tehdidi savuşturmanın en hızlı ve güvenilir yolu haline gelebilir. Sıcaklık yok, kelimeler yok. Bunlar yerine, daha problem bile olmadan ihtiyaç karşılama var.

Beyniniz sadece bu davranışları hatırlamıyor, aynı zamanda bağlantılar kuruyor. Verici olmak güvenlik ile ilişkilendirilirken, verici olmamak tehlike ile ilişkilendiriliyor. Bu tür ilişkilendirmeler ise daha sonra çocukluktan yetişkinliğe geçiyor. Yetişkin ilişkilerinde, artık gerçek tehlikeler çoktan ortadan kalkmış olmasına rağmen, neyin acil neyin tehlikeli hissettirdiğini şekillendiriyor.

Bu kalıbın kişiyi bu kalıba kilitleyen bir katmanı daha var: oksitosin. Oksitosin bağlanma hormonu olarak bilinir ama oksitosin sadece sağlıklı ve dengeli bağları güçlendirmez, arka planda aktif olan bağlanma kalıbı ne ise onu da güçlendirir.

Çoğu insanda oksitosin sahici bağlantıları, fiziksel yakınlığı ve karşılıklı önemsemeyi güçlendirir. Fazla verici insanlarda ise oksitosin, verici davranışa, özellikle de bu davranışın getirdiği yatıştırıcı etkiye koşullanabilir. Ödül bağın kendisi değil, kaygı seviyesindeki düşme olur. Kişi zaman içerisinde, anlaşılmaktan çok ihtiyaç duyulmaya bağımlı hale gelir. Buna oksitosin paradoksu denir. Bağlanmayı destekleyen biyoloji, gerçek bir bağlanma yerine kendi kendini yatıştırma döngüsünü güçlendirir.
Aşırı verici insanın karşısısındaki insanın bir şeye ihtiyacı olmadığında ortaya çıkan sükunet, aşırı verici insan için iyi bir şey olmayabilir. Böyle bir insan tam tersine, kendisini tehdit altında hissedebilir çünkü sıklıkla kullandığı duygusal düzenleme stratejisi aktif değildir.

Karşılanacak bir ihtiyacın olmaması, uygulanabilecek bir kontrol mekanizmasının olmaması yani tehdit sisteminin üstesinden geleceği bir şeyin olmaması demektir. Bu durumda sükunet, krizden daha kaotik bir duruma dönebilir.

Fazla verici olmak, gündelik hayatta nasıl görünür? Bu genellikle, başkalarının ihtiyaçlarını, onlar daha ihtiyaçlarını dile getirmeden öngörmek şeklinde ortaya çıkar. Karşınızdaki söylemeden onun stres altında olduğunu, işleri karşısındaki için nasıl daha kolay ve rahat hale getirebileceğinizi bilirsiniz. Bu kabiliyetiniz ile gurur bile duyabilirsiniz.

Bunları önceden görebilmek gerçekten de bir kabiliyet ama problem kabiliyetin kendisi değil. Problem, bu kabiliyeti sürekl kullanmanız gerektiğini hissetmeniz.

Aşırı verici davranış, gündelik hayatta aşırı fonksiyonel olmak şeklinde de ortaya çıkabilir. İlk önce siz mesaj atarsınız, ilk siz özür dilersiniz, çatışma sonrası işleri ilk siz düzeltmeye çalışırsınız.

Aşırı verici davranışlar aynı zamanda alıcı olmakta güçlük şeklinde de ortaya çıkabilir. Aşırı verici bir insan, kendisi için bir şeyler yapıldığında, kendisini rahatsız hissedebilir. Aşırı verici insan desteğe ihtiyacı olduğunu söyleyebilir ama destek aldığında, durumunu alttan almaya, kabul etmemeye çalışabilir. Destek almak açıklık gerektirir ve açıklık ise böyle bir insanı kırılgan ve kontrolü kaybediyormuş gibi hissettirebilir.
Bütün bunlara paralel olarak sürekli bir duygusal gözetleme mekanizması vardır. Aşırı verici kişi sürekli olarak başkalarının ses tonlarını, davranış hızlarını, ruh hallerini, enerjilerini gözlemler. Kişi sadece ilişkide değildir, ilişkiyi sürekli gözlemler haldedir. İlişkideki değişimleri sürekli gözlemleyip, kendisini süreli olarak bu değişimlere göre ayarlar. Bu şekilde sürekli olarak tetikte olmak, kişi dışarıdan sakin görünse bile oldukça tüketici bir şeydir.

Bu davranış kalıplarının maliyeti çok yüksek. Böyle yaşamak, her şeyden önce tüketici bir şey. Karşınızdaki insanı ne kadar çok severseniz sevin, lişkiler stabil hissetmeniz için bu tür bir aşırı vericiliğe ve aşırı fonksiyonel olmaya ihtiyaç duymazlar. İkincisi, bu şekilde davranmanız, karşılıklı alıp verme ilişkisini yok eder. Bir insan verici, stabilize edici, diğer insan ise yönetilen ve kontrol edilen kişi olur. Üçüncüsü, bu davranışlar sizin öz değer algınızı çarpıtır. Siz sağladığınız şeyle değerli hissetmeye başlarsınız, olduğunuz kişi ile değil. Bu noktadan sonra da aşırı verici olmak acı vermeye başlar. Kişiliğiniz faydalı olmaya bağlandıktan sonra, aşırı verici davranışları azaltmak sadece hayal kırıklığına uğratmak gibi değil de, daha az sevilir olmak, sanki yok olmak gibi hissedilir.

Burada şunu da belirtmem lazım ki tüm verici davranışlar aşırı vericilik değildir. Sağlıklı vericilik esnektir, gönüllülük üzerine kuruludur ve tüm ilişki tehlikeye girmiş gibi hissetmeden sonlandırılabilir.

Aşırı vericilik büyük bir yük gibi hissedilir ve yoğun duygular içerir. Vermemek riskli gibi hissedilir, vermek ise bakım tutum.

“İlişkide aşırı verici biri miyim?” diye sorabilirsiniz ama bu sorunun cevabı bağlama göre değiştiği için, sorunun kendisi pek faydalı bir soru değil. Daha faydalı soru, ilişkide vermenin size ne yaptığı sorusudur. Bağlanmanıza mı yardım ediyor yoksa kaygınızı yönetmeye mi? Karşı tarafa verdiğiniz şefkati mi yansıtıyor yoksa uzaklaşma, hayal kırıklığı ya da çatışma gibi şeyleri önlemek için mi veriyorsunuz? Bunlar rahatsız edici sorular ama kendinize dürüst davranırsanız, bazen cevabın her ikisi de olduğunu görürsünüz. Ve bunun farkına varmak bile gerçek bir ilerlemedir.

Peki sadece “bundan sonra fazla verici olmayacağım?” demekle kalmadan, gerçek bir değişimi nasıl başlatabilirsiniz?
Burada size ilişkide güvende hissetmeyi yeniden ve doğru şekilde öğrenmenizi sağlayacak bazı somur deneylerden bahsedeceğim. İlk deney, “eskiden ve şimdi” çıpası dediğim bir deney. Burada, verici davranmanın aciliyetinin şimdiki ilişkinizden mi yoksa geçmiş ilişkilerinizden mi kaynaklandığını kontrol ediyorsunuz. Bundan sonra verici olmak için atlamadan önce, kendinize sadece tek bir şey sorun: bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum yoksa yapmazsam olabilecek şeylerden korktuğum için mi? Bu soruyu sorduğunuzda korku hissetmeye başlarsanız, biraz daha spesifik sorular sorun.

“Bu durum bana neyi hatırlatıyor?”
“Daha önce böyle bir baskıyı ne zaman hissetmiştim?”

Burada kendinize tam bir terapi seansı yapmaya çalışmıyorsunuz. Tek yaptığınız, bu verme dürtüsünü “geçmiş – şimdi” şeklinde etilketliyorsunuz.

“Bu aciliyet, şu anda olmakta olan şeyle uyumlu mu yoksa geçmişte olmuş bir şeyle mi uyumlu?”

Bu tür bir ufak etiketleme bile, şu anki partnerinizi geçmiş deneyimlerinizden ayrıştırır. Beyin prefrontal korteksinizin öne atılıp “bu o zaman olan şeye benziyor ama şu an o zaman değil” diyebilir. Ve sonuçta verici davranışı yapmaya karar verseniz bile, bunu daha çok farkındalık ve daha az dürtü ile yaparsınız. Burada zaten anahtar, aşırı verici davranışın kompulsif doğasını kırmak.

İkinci deney, “alıcılık testi”. Bu rahatsız edici ama aşırı vericilik durumunuzu gözler önüne seren bir test. Çok verici olduğunuz, çok önemli olmayan bir alan seçin. Mesela süreli ilk mesajı siz atıyor olabilirsiniz ya da sessizliği ilk bozup tatlıya bağlamaya çalışmanız gibi. Sonra daha önceden kararlaştırdığınız sabit bir süre boyunca bunu yapmayın ve olanları izleyin. Örneğin ilk hep siz mesaj atıyorsanız, “önümüzdeki bir hafta boyunca günün ilk mesajını ben atmayacağım” deyin. Ya da partneriniz kötü bir modda olduğunda bunu sürekli olarak düzeltmek zorunda hissediyorsanız, “bu akşam orada öylece sessizce oturacağım ve onun ruh halini düzeltmek için bir şey yapmayacağım” deyin. Burada ilişkiye sırt çevirmiyorsunuz, basit bir deney yapıyorsunuz. Siz sürekli olarak mesafe kapamak için çabalamadığınızda, ilişkinin size yaklaşma kapasitesini test ediyorsunuz.

Bunu yaparken, içsel durumunuza dikkat edin. Muhtemelen kaygı, suçluluk, korku ya da bencillik yapıyormuşsunuz gibi bir şey hissedeceksiniz. Bu hisler bir şeyleri yanlış yaptığınızın ispatı değiller. Sinir sisteminizin verici olmak ile ilişkide güvenliği ilişkilendirdiğini ispat ediyorlar.

Siz küçük bir ihtiyacı karşılamak için ortaya atılmadığınızda bile – burada gerçekten küçük bir ihtiyaçtan bahsediyoruz – dürtülmeden ya da yönetilmeden kimin size yaklaşıp yaklaşmayacağını görme fırsatınız olacak.

Böyle davrandığınızda ilişkiniz çöküyor mu?

Partneriniz ortadan kayboluyor mu?
Ya da siz sadece eski bir davranış kalıbını kırdığınız için mi kaygılı hissediyorsunuz?

Bu farklar önemliler.

Eğer bu süreci daha sistemli takip etmek isterseniz, kafanızdakileri bir günlüğe yazmanız oldukça etkili olacaktır. Bu şekilde neyi sevgiden neyi korkudan verdiğinizi, her iki durumda da vücudunuzun nasıl tepkiler verdiğini görmeye başlayabilirsiniz. Ve bu şekilde beyninize, sükunetin hayatta kalabileceğiniz bir durum olduğunu, bir şey yapmamanın bencillik olmadığını, partnerinizin kendi ihtiyaçlarını kendi başına karşılayacağı mesafenin daha tehlikeli değil daha güvenli olduğunu öğretebilirsiniz.

Kendinizi fazla verici olduğunuz ilişkilerde buluyorsanız, bunu çok sevdiğiniz için yaptığınız ve çok seven doğanızın problem olduğu sonucunu çıkarmayın. Çünkü burada olan bu değil. Sorununuz, beyninizin verici olmayı bir savunma mekanizmasına dönüştürmesi, sevgiden değil korku ve kaygıdan yapması. Yani daha az sevmekten değil, daha çok karşılıklı sevgiden bahsediyoruz. Daha az önem vermekten değil, daha az tehdit kaynaklı önem vermekten bahsediyoruz.

Gerçek bağ, onu “hak etmek” için çok caba harcamanızi gerektirmez. Sizin her zaman her şeyi bir arada tutmak için sürekli fedakarlık yapmanızı gerektirmez.

Bağlanma stilleri ve kaygılı bağlanma stili gibi güvensiz bağlanma stillerinden nasıl kurtulacağınız konusundaki ayrıntıları, İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında bulabilirsiniz.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz.

Kaynak: overgiving isn’t kindness – it is a threat response

Kadın – erkek kutuplaşması ve ızdırabı paraya çeviren makine

Duydunuz mu bilmiyorum ama, uzun süredir devam etmekte olan bir savaş var?
Bu savaş Ortadoğu’da değil, yorum köşelerinde, asosyal medya zaman akışınızda ve az önce birinin Jordan Peterson klibi yollayıp birilerinin buna çıldırdığı grup muhabbetlerinde devam ediyor.

Bahsettiğim savaş, cinsiyetler arasındaki savaş. Bu oldukça yorucu savaşta bombalar değil, bitmek bilmeyen yorumlar ve cevaplar kullanılıyor. Bu savaş, modern erkeklerin mağdur olduğunu düşünen bir taraf ile, bu önermenin dünyanın en defansif cümlesi olduğunu düşünenler arasında devam ediyor.

Hangi tarafta olduğumu anlamanız için size bu konuda ne düşündüğümü, daha konuya girmeden söyleyeceğim: bence birileri iki tarafı da fena oyuna getiriyor. Aslına bakarsanız bu rahatlatıcı bir gerçek çünkü insanları aynı güç tarafından düzüldüklerini, karşı tarafın kendilerini düzdüğünü sanan grupların, birbirlerini düzmediklerini ama bu düzüşten tonlarca para kazanan başka bir grup tarafından düzüldüklerini anlamaları kadar onları bir araya getirecek başka bir gerçek var mı?

Ben burada bunu size bilimi, kanıtları ve gerçekleri kullanarak ispatlayacağım. Kanıtlar ve gerçekler dememden ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsiniz çünkü kanıtlar ve gerçekler kelimeleri, ruh halinizi mahvetmek üzere olduğuma işaret. Ama neyse ki herkesin ruh hali zaten boktan.

Şimdi size bazı rakamlar vereceğim. Bu rakamlar benim yargılarım değiller, gerçekleri yansıtıyorlar. Bu rakamları vererek başlamamın bir nedeni var ve bu bölümün sonunda bu rakamlara geri döneceğim.

Erkek intihar oranları, kadın intihar oranlarının yaklaşık olarak 3 katı. Erkeklerde her 100 bin kişide 17.4 ve kadınlarda her 100 bin kişide 5.7. Bu rakamlar Ulusal İstatistik Ofisinden geliyorlar, manosphere sitelerinden değil. İngiltere’de 50 yaş altındaki erkeklerin en büyük ölüm nedeni intihar.
2024 yılında, üniversiteye giren kadınların sayısı, erkeklerin sayısının 44 bin fazlasıymış. Yüksek Eğitim Politika Enstütüsü geçen on yılda, doğum oranlarını da dikkate alarak, üniversiteye gitmesi gereken yarım milyon erkeğin üniversiteye giremediğini hesaplamış. Bu dönemde de çalışmayan ve okumayan genç erkek oranı %13’ten %17’ye çıkmış.

Bu rakamları size, bir şeylerin gerçekten yanlış olduğunu göstermek için okuyorum.

Burada nöron biliminin anlatacak bir hikayesi var. UCLA’dan Naomi Eisenberger, sosyal olarak dışlanmanın ve ekonomik belirsizliğin, fiziksel acı ile aynı nöron ağlarını tetiklediğini gösteren çalışmalar yapmış:

“Beyin reddedilmeyi nasıl işler? Bu konuyu araştırmak için denekleri fMRI makinesine soktuk ve Cyberball denilen bir bilgisayar oyunu oynattık. Bu sanal oyunda denekler başka bir insanlara karşı oynadıklarını sanıyorlardı ama aslında bilgisayara karşı oynuyorlardı. Oyunda bir noktada bilgisayarın kontrol ettiği iki oyuncu, artık deneğe top atmamaya yani onu oyundan (sosyal olarak) dışlamaya başlıyor. Biz de tam bu durumda beyinde ne olup bittiğini görüntüledik.

Ben veriyi analiz ederken, yan masada oturan bir meslektaşım da, kronik fiziksel acı ile ilgili beyin görüntülerini inceliyordu. Bir zaman sonra, ekrandaki verilerin birbirlerine ne kadar da benzediklerini fark ettik. Aslında veriler o kadar benzerlerdi ki, hangi çalışmanın sonucuna baktığımız belli bile olmuyordu.

Bu bize, sosyal reddedilmenin, fiziksel acı işleme merkezlerini tetiklediğini düşündürdü. Aslına bakarsanız, evrimsel açıdan baktığımızda bu pek de şaşırtıcı değil.”

Sosyal bağların insanların ve aslında memelilerin hayatta kalmaları için ne kadar önemli olduğunu düşünürseniz, sosyal ağın içinde olmamızı garantilemeye çalışan sistemin, fiziksel acı sisteminin üzerinde çalışması son derece mantıklı. Yani fiziksel bütünlüğümüz tehdit altındayken hissettiğimiz acı sinyalleri, sosyal ilişkilerimiz tehdit altındayken de kullanılmak üzere ödünç alınıyorlar.
Bunu biraz düşünelim. Birine “erkek ol” demek, ayağı kırık birine “koş” demek ile neredeyse aynı şey. Bir insan işini, statüsünü, amaç hissini kaybettiğinde, bunu sadece zayıflık ya da kırılganlık olarak değil, fiziksel ızdırap gibi hissediyor.

Herhangi bir tarafın yandaşı olmadan şunu söyleyebilirim ki, manosphere denilen şey, gerçek bir probleme tepki veriyor. Acı gerçek, kriz gerçek. Ama manosphere denilen şeyin bu gerçeklerle ilgili açıklamalarına gelirseniz, işler gerçekten ilginçleşiyor.

Sosyal psikolog Henri Tajfel’in 1970’lerin sonlarında yayınladığı araştırmalar, grup kimliğinin, nasıl ön yargıya dönüştüğünü anlamamızı sağlıyorlar. Tajfel’in araştırmaları, insanların doğal olarak nasıl da kabilesel olduğunu gösteriyorlar.
Bu bir defo değil, bir hayatta kalma mekanizması. Çünkü insanlık tarihi boyunca kabile içine kabul edilmek güvenlik, dışlanmak gerçekten ölüm demekti. Bu nedenle de beyin, grup aidiyeti konusunda aşırı duyarlı olacak şekilde evrimleşti.

“Biz ve onlar.”
“Benim grubuma mı dahilsin yoksa şu ya da bu gruba mı?”

Şimdi rahatsız edici tarafa gelelim.

Henri Tajfel, aşiret tepkisi oluşturmak için bir tarihçeye, ideolojiye ya da gerçek bir çatışmaya gerek olmadığını gösterdi. Tamamen rastgele ve anlamsız şeyler üzerinden insanları gruplara bölse bile, grup aidiyetinin kurulduğunu gördü. Grupları ayıran özellik anlamsız ve küçük olsa bile, insanların kendi gruplarına ait insanları, diğer gruplara ait insanlara göre kayırdıklarını gördü:

“Her sene sınıfıma 20 kadar öğrenci gelir ve hep aynı deneyi yaparım. Öğrencilerden, bir kavanozdaki fasulye sayısını tahmin etmelerini isterim ve sonra da öğrencileri “fazla tahmin edenler” ve “az tahmin edenler” diye iki gruba ayırırım. Gerçekte kavanozda kaç fasulye var bilmiyorum. Sayıyı tamamen kafadan sallıyorum. Aslında sınıfı rastgele ikiye ayırıyorum ama öğrenciler gerçek bir şeye göre ayrım yapıldığını sanıyorlar.

Ama ayrım gerçek olsaydı bile oldukça minimal. Irk değil, cinsiyet değil, ayakkabı numarası bile değil. Tamamen anlamsız ve gereksiz bir ayrım.

Bundan sonra öğrencilere bazı kaynakları sınıf içinde dağıtmalarını söyledik. Herkes kimin kendi fasulye grubundan olduğunu biliyordu. Sonuçta öğrencilerin %90’ı, kaynakları kendi gruplarında olan öğrencileri kayırarak dağıttılar.”

Aslına bakarsanız, kendi grubunuzu kayırmanız kötü bir şey olmak zorunda değil. Sonuçta grubunuzun dışındakiler kıt kaynakların acısını çekebilirler ama siz bunu onlara saldırmak için yapmıyorsunuz. Fakat uygun koşullar altında bu grup kayırma, başka gruplara karşı düşmanlığa dönüşebiliyor. Bu noktada ön yargı, sözel saldırı, alay, hakaret gibi şeyler başlıyor. Beyniniz sırf sizi bir gruba atadığı için, o grubu kurtlar gibi savunmaya başlıyorsunuz. Bu da insanların kendi taraflarını online dünyada, Ortaçağ’da kalelerini savunan askerler gibi savunduğunu açıklıyor.

Kimliğiniz, aidiyetiniz tehdit edildiğinde, beyniniz karmaşık mekanizmalara başvurmuyor. Basitçe bir düşman yaratıyor.

Şimdi 2026 yılında genç bir erkek olduğunuzu düşünün ve belki de öylesiniz. Ekonomik olarak oldukça belirsiz bir durumdasınız. Hayat pahalılığı krizi var. Kültürel olarak görünmez hissediyorsunuz. Ana akım politikada kimse sizinle konuşmuyor, deneyimlerinize uygun bir dile sahip değil.

Şimdi online dünyada toplumda dışlanmış, sorunlarına sırt çevrilmiş bu erkeklerin oluşturduğu bir gruba girdiğinizi düşünün. Bundan sonra harekete geçecek olan süreç hiç de tesadüfi değil.

NYU Sosyal Medya ve Politika Merkezinden araştırmacılar, algoritma tarafından içerik tavsiye etme mekanizmasının, insanların radikalleşmesi konusunda içeriğin kendisinden bile daha önemli, tek başına en önemli ateşleyici olduğunu bulmuşlar. Tekrar söyleyeyim, sosyal medya algoritmaları, radikalleştirme konusunda içeriğin kendisinden daha önemliler.

İnternete giriyorsunuz ve “neden zorluk çekiyorum?” diye arama yapıyorsunuz. Algoritma size, erkeklerin harcanabilir cinsiyet olduğu hakkında bir video sunuyor. Siz bu videoyu atlamayıp izlediğinizde, algoritma size biraz daha radikal bir video sunuyor. Bunu da izlediğinizde, algoritma size biraz daha radikal bir video sunuyor.

Her adımda bir 30 saniye daha fazla kalıyorsunuz, biraz daha öfkeleniyorsunuz, biraz daha ikna oluyorsunuz, spesifik bir düşmana biraz daha odaklanıyorsunuz. Bu, komplo teorisi değil, optimizasyon. Bu, bilinçaltı bir seviyede, sizin ızdırabınız üzerinde çalışan, gerçek zamanlı bir A/B testi (bölünmüş test).

Bu tünelin ucunda ise, Bugatti’sine kıçını dayamış bir şekilde Andrew Tate ya da ona benzer biri, sizi ve ızdırabınızı anladığını söyleyerek, kolları açık bir şekilde sizi bekliyor.

Andrew Tate, ismini sonradan Gerçek Dünya (Real World) olarak değiştirdiği, Hustler Universitesini kurdu (hustler kelimesi hem girişken hem de dolandırıcı demek). Bir insanın başkalarına milyoner olmayı öğreten dersler satması ile milyoner olması her zaman çok ilham verici (!) bir şey değil mi? “Ayda 50 dolar verirseniz size nasıl erkek olacağınızı ve size karşı kurulmuş düzende nasıl kazanacağınızı öğreteceğim!” Bu online eğitim sisteminin en tepe noktasında 200 bin abonesi vardı. Evet, küçük bir ada ülkesinin gayrı safi milli hasılası kadar para, nemlendirici kremlerin feminist komplosu olduğunu düşünen bir adama gidiyordu. Yanlış anlamayın, nemlendirici kremler elbette feminist komplosu.

Bütün bunlar olurken de sosyal medya, izlenen her kayıtlı yayın saatinden kendi payını alıp durdu. Milyarlarca görüntülemeden kazanılan para ve dolandırıcı ile sosyal medyanın simbiyotik varoluşu! Biri acı çeken kitleyi sağlıyor ve diğeri de bu kırılgan kitlenin emeceği öfkeyi. Sonuçta her ikisi de kazanıyor.

Ama burada da bitmiyor. Bundan sonra ne başlıyor? Andrew Tate’in ne kadar aşağılık biri olduğu ile ilgili reaksiyon videoları, podcastlar, feminist tepki videoları, vs. vs. Milyonlarca saat izlenme üreten yüz binlerce video. Hepsi para üreten ve karlı bu videolar, aynı algoritmaların tıpatıp aynı etkileşim sinyallerine servis ediliyorlar. Tarihte her iki tarafın da HelloFresh tarafından finanse edildiği ilk savaş bu.

Molly Crockett adlı bir nöron bilimci, 2017 yılında Nature Human Behavior adlı prestijli bir yayında, Dijital Çağda Ahlaki Öfke (Moral outrage in the digital age) bir araştırma yayınladı ve bu araştırmada, sosyal medya platformlarının, ahlaki öfkeyi insanların doğal olarak göstereceklerinin çok üstünde bir seviyede, sistematik bir şekilde abarttığını gösterdi.

Dijital medyanın, öfkeyi tetikleyen uyarıcıları nasıl etkilediğine bakalım. Ahlaki öfke, sosyal normların ihlal edildiğinin algılanması üzerine ortaya çıkar. Gelişmiş demokrasilerde, sosyal normların ihlal edildiğine direkt şahit olma ihtimaliniz neyse ki düşük. Gündelik Hayatta Ahlak (Morality in everyday life) adlı bir araştırmada Wilhelm Hoffman ve ekibi, insanlardan şahit oldukları ve duydukları ahlaksız eylemleri cep telefonu kullanarak bildirmeleri istemişler. Araştırma sonucunda ise insanların gün içinde gerçek hayatlarında maruz kaldıkları veya şahit oldukları ahlak dışı eylemlerin, toplam bildirilen ahlak dışı eylemlerin %5’i olduğu ortaya çıkmış. İnsanların bildikleri ahlak dışı eylemlerin çoğu, duydukları eylemler. Peki bunları nereden duyuyorlar? Bu duyumların ezici çoğunluğu, internetten geliyor ve az bir kısmı da diğer medya yayınlarından. Dijital medya ahlaki öfke tetikleyen uyaranlara maruz kalma oranımızı önemli ölçüde artırıyor.

Aynı zamanda ahlaki öfkenin tarihte ve günümüzde ne için kullanıldığını da karşılaştırmamız lazım. İnternet öncesi tarihte, sosyal ağlar içerisinde güvenilir veya güvenilmez haberler, dedikodu ile yayılıyordu. Bu dedikodu bilgisi, insanların kendi toplulukları içinde kime güvenip kime güvenmeyecekleri konusunda değerli bilgiler içeriyordu.

Günümüzde ise sosyal medya platformları, bilgi dağıtımından reklam geliri elde ediyorlar ve haber besleyici algoritmaların temel amacı, insanlar arasında güven ve işbirliği sağlayıp sağlamadığına bakılmadan, en çok paylaşılacak ve etkileşim yaratacak bilgiyi yaymak. Peki bir online içeriği viral yapan özellik nedir?

Jonah Berge ve Katy Milkman, Online İçeriği Viral yapan nedir? (What Makes online Content Viral?) adlı çalışmalarında, New York Times makalelerini incelemişler ve bir makalenin yarattığı öfke seviyesinin, o makalenin viral olup olmayacağını tahmin eden en büyük gösterge olduğunu bulmuşlar.

Başka araştırmalar da aynı şeyi gösteriyorlar. Öfke viral olma potansiyelini arttırıyor ve viral içerik de çok paylaşıldığı için kazanılan parayı.

Sosyal medya algoritmaları, insanların gerçek hayatta doğal bir şekilde deneyimlemeyecekleri kadar yüksek öfke yaratıyorlar ve sosyal medya şirketleri de bundan para kazanıyorlar. Sosyal medya platformunun cinsiyeti yok, ahlaki ve toplumsal değerleri yok. Tek bir amacı var o da daha fazla para kazanmak. Bunun için de sizin ızdırabınızın en iyi yatay içerikle mi dikey içerikle mi sömürüleceği üzerine 17 değişik A/B testi var.

Sosyal medya ne kimin öfkeli olduğu ile ilgileniyor ne de neden öfkeli olduğu ile ilgileniyor. Sosyal medyanın tek ihtiyacı olan şey öfke. Öfkenin kendisi, sosyal medya için sadece ve sadece, para kazandığı bir ürün.

Manosphere olayında da elimizde olan bu. Ekonomik olarak gelecek güvencesi olmayan ve bunu kronik fiziksel ızdırap gibi hisseden bir erkek nesline, öfke yakalamak ve yükseltmek üzere en iyilenmiş algoritmalar tarafından, hazır düşman veriliyor. Aynı algoritmalar, kendi cinsiyetlerine özgü ızdıraplar yaşayan kadınlara da, acılarını yakalamak ve yükseltmek üzere hazır düşman veriyor. İki taraf da birbiri ile çatışıyor ve kendilerinin haklı olduğunu düşünüyor. Bütün bu klavye savaşları sürerken de sosyal medya platformları, tonlarca para kazanıyor.

Platformun kendisi nötr. Ne kadınların geleceği ile, ne de erkeklerin geleceği ile, ne de abartı paralar kazanmak için abarttığı öfkenin bu insanlara ne yaptığı ile ilgileniyor. Ama bu klavye savaşlarını yapan kadınlar ve erkekler, savaşı sürdürerek kazanılan karı görmüyorlar ya da görseler bile bu haber akışlarında pek görünmüyor. Sizin sömürülmenizi durduracak gerçekler pek karlı değiller.

Bu arada da platformlarla simbiyotik ilişkide olan, erkeklerin ızdırabını gerçekten dindirmekte finansal çıkarları olmayan bazı erkekler, gerçek erkek ızdırabından gerçek paralar kazanıyorlar.

Bu insanların amacı kendileri için daha fazla para kazanmak. Sistemin içindeki herkes, platform sağlayıcılarının ve içerik üreticilerinin hepsinin, savaşın sonsuza dek sürmesinden kazanç sağlıyorlar. Siz, içerik tüketicileri ve klavye savaşının piyonları hariç tabi ki.

Bu noktada size, psikolog ve ekonomist Anne ve Angus Deon çiftini tanıtmak istiyorum. Bu ikili Princeton üniversitesinden, nobel ödüllü bilim adamları ve çaresizlik ölümlerindeki artışın kadın ve erkeklerde paralel olduğunu bulmuşlar.

Kadınların uyuşturucudan, alkolden ve intihardan ölüm oranları, erkeklerin ölüm oranlarına göre daha az tarih boyunca hep daha azdı. Ama son yıllardaki artış paralel. Belki erkeklerde ve üniversite mezunu olmayanlarda artış biraz daha fazla ama artış hemen hemen paralel.

İkili kitaplarında, Amerikan kapitalizminin, 4 yıllık üniversite mezunu olmayan Amerikalılar için çalışmadığını söylüyor ki bu, 25-64 yaş grubundaki Amerikalıların %23’ü demek. İkili antikapitalist olmadıklarını, kapitalizme inandıklarını ama kapitalizmin rayından çıktığını söylüyor.

Maaşların reel olarak artmaması, endüstrinin yurt dışına çıkması, toplulukların çökmesi, her türlü ekonomik güvenliğin yavaşça ortadan kalkması gibi ortak nedenlerle güdülenen cinsiyetler arası savaşın iki tarafı var. Sınıflar arası savaşta ise cinsiyetler aslında aynı taraftalar. Ve sınıflar arası savaşın cinsiyetler arası savaşa dönmesinden kar edenler, bu savaşın içinde değiller.

Bu online platformları işletenler, araştırmaları bilmiyor değiller. Bu platformların davranışlar konusunda uzman, insan algısını en üst seviyede anlayan bilim adamları ile dolu departmanları var. Ve bu bilim adamları tüm zekalarını, daha fazla HelloFresh ya da o günün VPN’i neyse o VPN’in reklamını görmeden platformdan çıkmamızı garantilemek için kullanıyorlar.

VPN demişken tam da bu nedenle ben de bu günün sponsoru Otomatik Portakal VPN’i kullanıyorum. Algoritmanın sosyal medya ana sayfama kustuğu aşırı korku ve öfke içeriğini tüketirken gözü mü bile kırpmamak için, hangi zaman diliminde ya da ülkede olursam olayım, bu zehire sülük gibi yapışmamı sağlayan Otomatik Portakal VPN’ kullanıyorum.

Platform sağlayıcıları, bu savaşı bitirmemenin, bitirmekten daha karlı olduğuna karar verdiler. Ve haklılar da. Bu kazara vardıkları bir karar değil. Bu, kendileri ve yaşadıkları fildişi kule hariç herkes üzerinde nasıl sonuçları olduğunu çok iyi bilen, bu konuda araştırmaları okuyabilen bir çalışan ordusuna sahip platform sağlayıcılarının, ekonomik bir iş tercihi.

Cebinizden zihninize akan bu korku ve öfke hattını manosphere inşa etmedi. Manosphere’in tek yaptığı şey, bu hat üzerinde size bir şeyler satmak. Bu hat, hattın ürettiği lağımın kesinlikle etkilemeyeceği insanlar tarafından üretildi, en iyilendi ve işletiliyor.
Durumun çok karanlık olduğunu biliyorum ama bununla mücadele etmenin bir yolu var. Nobel ödüllü Daniel Carnean, 1970’li yıllarda beyinde 2 düşünce modunun olduğunu buldu.

Sistem 1, hafızanıza otomatik olarak gelen şeyler. Size annenizi belirttiklerinde ortaya çıkan otomatik duygu gibi. Bu sistem üzerinde kontrolünüz yok. Sistem 1 istemsiz ve otomatik.

Sistem 2 ise yavaş, emek isteyen ve istemli düşünce sistemi.
Karar verirken genellikle Sistem 2 çalışıyor deriz. Çoğumuz yaptığımız şeylerin nedenleri olduğunu düşünürüz. Ama yaptığımız şeylerin çoğunu, farkında olmadığımız nedenlerle yapıyoruz. Bize neden yaptığımız sorulduğunda, buna cevap olarak nedenler söylüyoruz ama söylediğimiz nedenler, yaptıklarımızın sebepleri olmak zorunda değil.

Sistem 1 duygusal, otomatik ve kabilesel. Bir Andrew Tate ya da Jordan Peterson videosu görünce anında öfke ya da saygı hisseden tarafınız sistem 1. Asosyal medyada bir yorum okuyunca öfkelenip bununla çatışmak isteyen tarafınız da sistem 1. Ve en önemlisi, algoritmanın sizi içerde tutmak üzere kullandığı, kullanmak için tasarlanıp en iyilendiği tarafınız da sistem 1. Sistem 1, paranın kazanıldığı yer.

Sistem 2 ise yavaş, analitik, çaba harcayan ve çok paylaşılmayan içeriklerin çoğunu üreten, kullanıcıları platformda tutma konusunda berbat bir sistem. Sistem 2 viral olmuyor, trend olmuyor ve kimse tarafından kesilip biçilip TikTok’a konulmuyor. Sistem 2’nin tıklanma oranının yanında, kurumakta olan boya videosu sansayonel haber gibi.

Ama sistem 2 aynı zamanda bütün bu sosyal medya lağım hattından kimin çıkar sağladığını soran, algoritmaların arkasındaki yapısal gücü sorgulayan ve “şu an bu içerik bu platform tarafından neden önüme çıkıyor?” diyebilen taraf. Sistem 1, o sonradan yüzünüzü kızartan yorumu yazdıran taraf. Sistem 2 ise daha sonra o yorumu okuyup “ben en iyisi estetik yaptırıp başka şehre taşınayım” diye utanan taraf.

Manosphere ve ürettiği her şey, sistem 1 için üretilmiş ve tasarlanmış şeyler. Aynı zamanda manosphere’in ne kadar berbat olduğunu anlatmak için üretilmiş her şey de sistem 1 ürünü. Çünkü ancak bu tür ürünler algoritma tarafından ödüllendirilip dolaşıma sokuluyorlar. Sistem 2 moduna geçtiğiniz anda, savaş meydanının kimin olduğunu, savaştan kimin çıkar sağladığını, sizin öfke dolmanız ile kimin ekonomik çıkarlarının karşılandığını sorduğunuz anda, karşı cinsten öfkelendiğiniz kişinin değil ikinizi de o meydanda savaştıran gücün düşman olduğunu görüyorsunuz. Bu sizi “makine” için daha az kullanışlı yapıyor. Siz platformdan çıktığınız için değil, daha az manipüle edilir olduğunuz için daha az kullanışlı yapıyor.

Manosphere bir erkek nesline düşmanın kadınlar, feminizm ya da modernlik olduğuna dair bir sürü içerik üretti. Feminizm ve modernlik de kadınlara düşmanın erkekler, maskülenite ve manosphere olduğunu anlatan bir sürü içerik üretti. Ama tüm bu zaman boyunca asıl haber maaşların erimesi, endüstrinin yurt dışına kaçması, çalışan sınıf kimliğinin içinin boşaltılması ve sosyal medya platformlarının insan ızdırabından devasa miktarda para kazanmasıydı. Asıl hikaye her zaman gözümüzün önündeydi.

Bu yayını yapma sebebim, kadınlarla ve erkeklerle aynı kalp kırıcı konuşmayı defalarca yapıyor olmam.

“Erkeklerden nefret etmeyin.
Kadınlardan nefret etmeyin.
İnsan ızdırabının inanılmaz derecede etkileşim alan bir içerik olduğunu kazara fark eden, ve o günden beridir de tamamen kar motivasyonu ile, sizin üzerinizde ve size ne olduğunu zerre umursamadan çalışan algoritmadan nefret edin.”

Kaynak: The Manosphere Isn’t About Men. Or Women

Kadınlar neden bir ruh ikizi bulamazlar?

“Kaygılı bağlanma stiline sahipseniz, aşık olduğunuz bir insan değil, bir fantezidir.”

Bir kadın takipçi:

“Femcel olmaktan korkan, yalnız bir kadınım. Çok yalnızım ve femcel olmanın kıyısındayım. Bir kadın olarak internette gezinirken, kadın düşmanlığının mayın tarlasında yürüyor gibi hissediyorum. Her alan incellik lağımına ve empati çölüne dönüşüyor. Bu lağımın bir kısmı beynime akıyor. YouTube’da pembe hap (pinkpill) videoları, romantik komedilerin pop kültürü analizlerini ve Jung psikolojisinin anime yansıtması içeriklerini tüketiyorum.

Aslında mesleğim ve bilgisayar oyunu gibi erkek egemen ilgilerim nedeniyle çok fazla erkek ilgisi alıyorum ama hiçbir zaman gerçekten görünüyor gibi hissetmiyorum. Beni olduğum gibi sevecek birini bulamıyorum. Her zaman arzulandım ama hiçbir zaman sevilmedim. Her zaman bir seçenek oldum, hiçbir zaman “o kişi” olmadım.

Arkadaşım olan erkekler, bu kadar çok ilişki yaşamama ve Bumble’da 37 bin beğeniye sahip olmama rağmen, nasıl olup da femcel olduğuma anlam veremiyorlar. Bir kişi sırf çekici biri diye, reddedilme ve izolasyon yaşamaz sanıyorlar ki ben çekici biri bile değilim, ortalama biriyim. Ama profilim oldukça eğlenceli.

Çekicilik, ilişki inşa etmenin tek faktörü değil ve ilişkileri sadece çekiciliğe indirmek, asıl olayı tamamen görmezden gelmek demek. İncel kelimesini ilk kez bir kadın ortaya attı ve bu kadın bugünkü looksmaxxer inceller gibi tipe odaklı değildi. Amacı, anlamlı bağlar kurmanın zorlukları hakkında konuşmaktı. Günümüzde ise bu, tip, cinsel organlar ve yatılan insan sayısı, alfa – beta – sigma erkek gibi yüzeysel tartışmalara indirgendi.

Bir erkeğin bana çekim duyması konusunda hiçbir zorluk çekmiyorum ama aramızdaki bağ her zaman çok sığ oluyor. Sanırım erkekler beni değil, bana yansıttıkları fantezilerini görebiliyorlar. O fantezi tükendiğinde ise, ben sevilemez birine dönüşüyorum.

Bazen o kadar çok intikam duygusu ile doluyorum ki, beraber olduğum tüm erkekle beni seviye atlamak için kullanıp sonra da sanki aptal bir erkek merkezli romantik komedideki manyak peri – rüya kızı gibi çöpe atıyorlar gibi hissediyorum.

Erkekleri hayatımın merkezinden çıkarmam gerekiyor ama aynı zamanda sevilmek, görülmek ve anlaşılmak istiyorum. Sürekli kutuplaşan duygular arasında yaşanan çatışmanın arasında kalmışım gibi hissediyorum. Her sabah, bugün hangi duygunun öne çıkacağından ve beni tükenmiş ve kafası karışmış bir şekilde bırakacağından emin olmadan uyanıyorum.

Şu an, 17 yaşından beridir en uzun bekar dönemimi yaşıyorum ve bu yıl, hem romantik hem de cinsel olarak tam bir enkaz oldu. Geçenlerde benden yaşça büyük bir kuzenimin düğününe gittim ve bu bende bazı çocukluk yaralarını kaşıdı. Çocukluğumda, hep onlar gibi güzel, feminen, zarif, gamsız ve mutlu olmak isterdim ama kendimi hiçbir zaman böyle bir hayata ait hissedemedim.

Neden normal, mutlu biri olamıyorum diye çok düşündüm. Ergen yaşlarımda, başa çıkma mekanizması olarak, onlardan daha iyi olduğum için anormal ve mutsuz olduğumu düşünürdüm. Bu düşünce maalesef hem arıza hem de tamamen yanlış ama o zamanlar, bugün bundan utansam da, “beni alın” modunda bir erkek Fatmaydım.

Onlardan tavsiye istedim ve bana, çenemi kapamamı ve tüm iyi erkekler o yolda oldukları için görücü usulü evlenme yoluna gitmemi tavsiye ettiler. Ama sevilmesi zor biri olduğum için mutlu olamayacağımdan korkuyorum. Yani evliliğe hayır dersem ve kendimi hayat boyu bekar olacağıma ikna edersem, bir femcel oluyorum.

Bütün bu romantik komedi analizlerini fazlaca izliyorum. Bunlar üzerinde Jungcu analiz yaparsanız, bu dizilerin iki kategoriye ayrılabileceğini görebiliyorsunuz. Anne problemleri olan bir erkeğin tuhaf bir kızla karşılaştığı, erkeği düzelttiği ve sonra da erkeğin onu terk ettiği anima filmleri birinci kategori. Bir kadının animus dünyasına atıldığı, oyuncakları ile arkadaş olmak zorunda kaldığı ve hayvanı evcilleştirip evin hanımı olduğu Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast), animus filmleri de ikinci kategori.

Bu filmlerde kadınların aşkı bulduktan sonra bile mutlu olamamaları, her zaman ya doğum sırasında ölmeleri ya da erkek kendini gerçekleştirdiğinde çöpe atılmaları o kadar ruh karartıcı ki.

Bir kadının kendini izole etmesi neden her zaman ilişki bağımlılığına çıkıyor? Kadınlar ilişkiye başladıklarında neden her zaman arkadaşlarını kaybediyorlar?

Kaygılı bağlanma stilim benim hayatımı mahvediyor ve bunu düzeltmeye çalışıyorum. Ama son 1.5 yıldır kronik depresyon ile boğuştuğum için bu çok zor. Bir terapistim ve bana destek olan bir ailem var ama takıntılı aşk – ilişki bağımlılığı – izolasyon döngüsünden çıkamıyorum.

Erkekleri hayatımın merkezinden çıkarmam lazım ama tutkuyla sevmek benim karakterim. Kalbimin kırılmasından korkmuyorum, Fleabag dizisini yeniden izliyorum ve orada şöyle bir söz vardı: “Senin hepimizden daha iyi sevdiğini biliyorum. Zaten bu nedenle sevmeyi daha acı verici buluyorsun.” Kadınlar, fabrika ayarlarında bu acı ile doğuyorlar.

Ruh ikizim çok depresif biri olduğum için beni terk edene kadar, umutsuz bir romantiktim. Artık ruh ikizine inanmıyorum ve bu da hayatı daha kötü yapıyor. Eski sevgililerimde özlediğim şeyler, aslında hiç var olmadılar.

İyi erkekler neredeler? Aslında iyi bir erkek bulmayı umursamak istemiyorum, bunu nasıl başarırım? Tek istediğim huzur, feminen bilgelik ve daha fazla kadın arkadaş.

Bence sağlıklı bir ilişki bulma konusunda anlamamız gereken ilk şey, sağlıklı bir ilişkinin zamana ihtiyacı olduğu. Yaptığımız en büyük hata, belli birini aradığımızı varsaymak. “Tüm iyi erkekler neredeler?” sorusunu çok duyuyorum. Bu soru soranlar, doğru erkeği bulmanın doğru ilişkiye gideceğini düşünüyorlar. Ama bir ilişkiyi doğru yapan şey, medya bunu ne kadar size empoze ederse etsin, mükemmeli bulmak değil.

Ruh ikizinizle bir ilişkiye başlamanız, “sonsuza kadar mutlu yaşadılar” hikayesi anlamına gelmez. “Sonsuza kadar mutlu yaşadılar” hikayesi, “ruh ikizinizle” beraber ne inşa ettiğinize, beraber nasıl insanlara dönüştüğünüze bağlı.

Asıl iş, iyi bir erkek bulmak değil. Asıl iş, o iyi erkeği bulduğun zaman nasıl değiştiğin, ilişkinin yürümesi için ne yaptığın, o erkeği daha da iyi bir erkek olmak için nasıl teşvik ettiğin. Bu kişiyi bulmak sadece ilk adım. İlişki ise yıllar içinde inşa edilen bir şey.

Doğru meyveyi yetiştirmek için doğru tohuma ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz ve bu doğru. Ama doğru tohumu bulmak, gerekli olan ilk adım. Tohumun sağlıklı bir ağaca dönüşmesi, sağlıklı bir meyve almak için yapmamız gereken birçok şey var.

Şimdi söyleyeceklerim birçok insanın hiç hoşuna gitmeyecek. “Ruh ikizinizi” bulabilirsiniz ama siz tohum ile sağlıklı bir meyve ağacı yetiştirmeye ne kadar uygun birisiniz? Takipçinin yazdıklarını okurken aklımdan hiç de empatik olmayan bazı düşünceler geçti ve bu düşünceleri sizinle paylaşacağım.

Aşk ve sevgi ile karşılaşsa bile, bunu farkında olmayacak birçok insanla çalıştım.  Kaygılı bağlanma stiline sahip biriyseniz, aşk size çok korkutucu görünebilir. Takipçi, saplantılı aşktan da bahsediyor ki bu da sıklıkla rastlanan bir problem.

Kaygılı bağlama stiline sahipseniz, saplantılı aşka yatkın biriyseniz, bir insana değil bir fanteziye aşık olursunuz.

Romanik dizilerin Jungcu analizlerini yapmanın bir değeri var elbet ama bu gerçeklik değil. Ama takipçinin yazdıklarına dikkat edin, bu tür düşüncelerin ağına düşmemek için çok dikkatli olmalısınız. Takipçi, erkeğin sonunda kadını çöpe attığından bahsediyor. Bu hikayelerde kadınlar ya doğumda ölüyorlar, erkek kahraman kendini gerçekleştirdiğinde çöpe atılıyorlar.

Peki ya doğumda ölmeyen onca insan? Seçim önyargısının bu kadarı çok garip değil mi? Bu kişi erkek egemen alanlarda takılıyor ama sürekli olarak yanlış erkekleri seçmeyi başarıyor. Bu da bir seçim önyargısı.

Tüm o Jungcu analizleri bir kenara bırakın. Zaten bu dizilerin Jungcu analizlerini kim tüketir ki? Bu insanın bağlanma stilini tahmin etmek ne kadar zor olabilir ki? Tüm o Jungcu analizleri bir kenara bırakın. Bu dizileri de bir kenara bırakın, bu diziler gerçek hayat bile değiller. Gerçek hayatta kaç ilişki, doğumda ölüm ile bitiyor? İnsanların belki yarısı boşanıyor, yarısı ölene kadar beraber kalıyor ama gerçek hayatta doğumda ölüm oranı çok düşük.

Aradığımız tohumu kabul etmeye gerçekten hazır ya da uygun olup olmadığımız konusunda gerçekten dikkatli olmamız lazım. Tüm suç sende demiyorum, internette kadın düşmanı bir sürü çöp içerik var. Ama bu içeriğin çoğu sadece internette başlıyor ve orada yaşıyorlar.

Dünya nüfusunun yüzde kaçının incel kelimesinin anlamını bildiğini bir düşünün. Bir araya geldiğimiz günlerde, çocuklarımın arkadaşlarının ebeveynlerinden 20 tanesine incel kelimesinin anlamını bilip bilmediklerini sormuştum. Sadece bir tanesi kelimenin anlamını biliyordu.

Sağlıksız bir vücuda nasıl sahip olursunuz? Kötü beslenme ve hareketsizlik, sağlıksız bir vücuda sahip olmanın en hızlı yolları.Bunu hemen herkes biliyor ama çok fazla sayıda insan, sağlıksız bir zihne nasıl sahip olabileceklerini bilmiyor.

Vücudunuzu sağlıksız gıdalarla doldurursanız, sağlıksız bir vücuda sahip olursunuz. Zihninizi sağlıksız fikirlerle doldurursanız, sağlıksız bir zihne sahip olursunuz. İncel forumlarını okuyan biriyseniz, zihninize ne olacak sanıyorsunuz?

Çoğu insanın, bu takipçi gibi zihniniz çöple doldurduğunu görüyorum. Takipçi sürekli olarak izlediği bir Youtuber’dan bahsediyor. Bu kişiyi bilmiyorum, içeriği iyi mi kötü mü blmiyorum. Ama sağlıksız beslenmenin bir çeşidi de, hep aynı şeyi yiyip durmak. Eğer çoğunlukla benim içeriğimi tüketiyorsanız, sze gidip daha değişik içerikler tüketmenizi söylerim.

Zihninizin olduğu durumdan, düşüncelerinzden ve duygularınızdan memnun değilseniz, zihniniz ne ile beslediğinize çok dikkat edin ve zihninizi doğru şeylerle beslemeye başlayın.

Peki ama, zihninizi doğru şeylerle beslemek ne demek?

“Ne yani, internetten çıkıp yalın ayak çimlerde mi yürüyelim diyorsun?”

Hem evet hem de hayır. Çünkü size internetten çık ve çimlerde yalın ayak yürü demem bir işe yaramaz. Size sadece “hergün spor” yap demenin otomatik olarak işe yaramaması gibi. “Şöyle yapın, böyle yapın” demek ne motivasyon sağlar ne de aksiyon almanızı sağlar. Size aynı zamanda neden böyle yapmanız gerektiğinin de söylenmesi lazım çünkü asıl davranış değişikliğine sebep olacak şey bu.

Nedenleri öğrendikten sonra internetten çıkmanız gerektiği fikrine kendiniz varmanız, davranışlarınızı değiştirerek internetten çıkma ihtimalinizi önemli ölçüde arttırır.

Eğer sürekli olarak işlenmiş gıda yer ve kabız olursam, kabız olmaktan kurtulmanın yolu basittir: yediğim şeyleri değiştirmek. Eğer zihninizin olduğu durumu beğenmiyorsanız, zihniinize soktuğunuz şeyleri değiştirmeniz gerekli.

Peki bunu yapmak neden bu kadar zor? Çünkü zihniniz, zihninize soktuğunuz o çöp içeriklere karşı büyük bir çekim duyuyor. İşlenmiş gıdalara çekim duymak çok kolay çünkü bu zararlı gıdalar çok lezzetliler. İnternetteki zararlı içerik de çok lezzetli.

İnternetteki içeriğin çoğu çöp ama çok lezzetli. Yani deneyimlerimize ve eğilimlerimize paralel. Takipçi, femcel olmaya eğilimli ve bu tür içerik onun için çok lezzetli. İncel yankı odaları bu nedenle varlar çünkü içindeki insanlar için çok çekiciler. Sanki çikolata  büfesi gibiler. Yiyecek olarak çöp ama çok lezzetli içerikler.

İnternette bu tür içerikleri tüketirken, bu çöpü tüketmenin sizin içinizde tatmin olmaya çalışan bir şeye çok lezzetli geldiğini anlayın. Ama bu çöp içerik bizi tatmin ediyormuş hissi verse de bizi hemen hemen hiçbir zaman tatmin edemez. Geçici olarak iyi hissetmemiz sağlar sadece.

Twitter gibi verip veriştirme alanlarında insanlar söylenip duruyorlar ama bu onları daha iyi yapmıyor. Aşırı derecede işlenmiş gıda gibi, zevk veriyorlar, kalori veriyorlar ama besin değeri olarak tamamen çöpler.

Hızlı yiyecekler sağlıksızlar çünkü firmalar besin değeri değil zevk üzerinden yarışıyorlar. İnternette de tüm o şirketler en zevk veren içeriği sağlamak için birbirlerini yiyorlar ve herkes her geçen gün daha dibe doğru yarışıyor. Herkes duygusal etkileşim peşinde. Bu nedenle de internette çöp içeriklere sürekli geliyoruz ve bu da bizim zihnimizi şekillendiriyor.

Kadın erkek ilişkilerindeki gerçek problemlerden birisi, insanların çoğunun masaya çok fazla miktarda problem getirmeleri ve aradıkları şeyi bulamadıkları zaman büyük bir hüsrana uğramaları.

Takipçi, depresyonda olduğu için terk edildiğinden bahsetmiş. Bazı araştırmalara göre erkeklerin eşleri kanser olduğunda eşlerini bırakma ihtimalleri, kadınların eşleri kanser olduğunda eşlerini bırakma ihtimallerinden daha fazla. Kadınlar eşlerini hastalandıklarında değil, işsiz kaldıklarında terk etmeye daha fazla eğilimliler.

Şimdi bir erkeğin seni depresyonda olduğun için terk etmesi aşırı göt bir davranış gibi görünebilir ama ben hikayenin diğer tarafını da çok dinledim. Terk eden çoğu zaman terk ettiği insan depresyonda olduğu için değil, depresyondan çıkmak için gerekli çabayı göstermediği için terk ediyor. Ama depresyondayken bunu görmek, siyah – beyaz düşüncenin dışına çıkmak çok zor.

Bu, bağımlılık konusunda da geçerli. Birçok insan partnerinden bağımlı olduğu için değil terapiye gitmeyi bıraktığı için, yeniden kötü arkadaşlarla takıldığı için, vs. terk ediyor. Ama terk edilene sorsanız partneri onu bağımlı olduğu için terk etmiş oluyor.

Peki şu an içinde bulunduğun durumdan çıkmak için ne yapabilirsin?

Yapman gereken ilk şey, internetteki toksik içerikten uzak durmak. İnternette kadın düşmanı birçok içerik üreticisi var ama pozitif içerik üreten birçok erkek de var. İlişkilerle ilgili kanallarda pozitif insanlar yok değil ama buralarda daha çok ilişkiler konusunda problemli insanlar takılıyorlar. Sağlıklı ilişkiler içinde olan pozitif erkekler genellikle ilişkilerle ilgili kanallarda takılmıyorlar, genellikle ilişkilerini yaşamakla meşguller.

İnternetin en önemli problemi, internette seçim yanlılığının (selection bias) çok güçlü olması. Bu seçim yanlılığı, asosyal medyanın algoritmik içerim sunumu mantığı nedeniyle çok daha kötü bir noktaya geldi. Reddit, Twitter, YouTube algoritmaları bir kez çöp içeriğin zevkine vardığınızı fark ettiğinde, size daha fazla, her geçen gün daha da çöpleşen çöp içerik sunuyor. Bu sadece beyninizin çöple dolup, zihninizin çöp içerik üretmesine neden olmuyor. Aynı zamanda çöp içeriğin, sağlıklı içeriği internetten atmasına da neden oluyor.

Siz hazır yemek restoranlarına gittikçe, sebze – meyve satan dükkanlar kapanmaya başlıyor ve bir süre sonra, 20 kilometre yolculuk yapmayı göze almadığınız sürece tek alternatifiniz hazır yemek restoranları oluyor. Siz çöp içeriğe öncelik verdikçe, tüm internet daha çok çöp içerik ile doluyor.

Sen birçok şeyi doğru yapıyorsun. Psikiyatriste, terapiste gidiyorsun. Kaygılı bağlanma stiline sahip olduğunun farkındasın. Bütün iyi erkekler nereye kayboldu diye düşünüyorsun. Ama yapman gereken bir başka şey de, dünyaya baktığında gördüğün gerçekliğin, gerçeklikten kopuk olduğu. Çünkü gerçeklik algınız, çok büyük oranda kendi algınıza bağlı. Özellikle de saplantılı düşüncelere sahipseniz.

İnsanlar beni çekici buluyorlar ama hiçbir zaman onların özel kişisi olmuyorum diyorsun. Ama o özel, biricik kişiyi arayanlar, genellikle imkansız beklentiler içinde oluyorlar. Kayıtsız koşulsuz sevilmeyi bekliyorlar. Partnerlerinin zihinlerini okumasını ve ona göre davranmasını bekliyorlar.

Seninle ilişki sürdürmenin ne kadar zor olacağını tahmin bile edemiyorum. Sen romantik komedi analizleri ile kendi kafanda yarattığın standartları, LoL oynayıp duran bir elemanın bilmesini, zihninden okumasını ve ona göre davranmasını bekliyorsun.

Sen erkeklere baktığında, gerçek insanları görmüyorsun. Kendi saplantılı aşk objeni üstüne yansıtacağın fantezler görüyorsun. Bu obje gerçek insanlardan çok, Güzel ve Çirkin gibi içeriklere dayanıyor.

İlişkiler konusunda problem yaşamanın, gerçek erkeklere bağlanma konusunda çok zorlanmanın sebebi, ilişkilerin Edward Cullen ile manic pixie dream girl arasında değil, gerçek insanoğulları ve kızları arasında olması.

Şu anki durumunun tamamen senin suçun olduğunu söylemiyorum. Şu an içinde bulunduğun durumun kimin suçu olduğunu bilmiyorum. Kaç yaşındasın, kaç ilişkin oldu bilmiyorum. Ama çoğu zaman gördüğüm, içinde bulunduğun durum kısmen kişinin kendi suçu ve kısmen de kendi suçu değil.

Peki kaygılı bağlanma ve yoğun saplantılı aşk içinde biri ne yapabilir? Öncelikle şunu söyleyeyim, bir insan saplantılı aşka, kaygılı bağlanma stiline sahip olduğu için düşmez.

Bir insan, ebeveynleri tüm duygusal ihtiyaçlarını karşılamadıkları zaman, kaygılı bağlanma stili geliştirir. Yani kendine güven geliştirmezler ve başkalarının kendileri ile ilgilenmesi, ihtiyaçlarını karşılaması için drama yaratmaya meyilli olurlar. Çocukluklarında terk edilme korkusu ve sonucunda da “sen odadan çıktığında ağlarım, ağlamazsam beni bırakırsın” mantığı geliştirirler. Sürekli olarak hayatlarındaki insanların kendilerini terk edeceğinden korkarlar.

Ama kaygılı bağlanmanın üstüne bir de saplantılı aşk eğilimi geliştirmek için, ebeveynler harici üçüncü bir bakıcı gerekir. Çocuk ebeveynlerinden ihtiyacı olanı tam alamazken, arada bir bu üçüncü kişi hayatına girip tüm duygusal ihtiyaçlarını karşılar. Örneğin çocuğun ebeveynleri onu cesaretlendirmek için bir çaba harcamazken, çocuğun hayatının bir döneminde onu cesaretlendiren bir koç olur.

Bu tür bir deneyim sonucu beyin, orada bir yerlerde kendisine istediği her şeyi verebilecek bir üçüncü şahıs olduğu düşüncesini yaratır.

Sorun şu ki, bu üçüncü şahıs aslında bir fantezidir. Senin tüm umut ve hayallerini üstüne yansıtmaya çalıştığın gerçek insanoğulları, senin fantezi erkeğinle rekabet edemezler. Hiçbir gerçek erkek, senin beklentilerini karşılayamaz.

Eğer hayatını değiştirmek istiyorsan, zihninin çalışma şeklini değiştirmen ve bunun içinde zihnini beslediğin içerikleri değiştirmen gerekli. İkinci yapman gereken şey ise, başkalarından beklentilerine ve onlar için ortaya koyduğun standartlara karşı dikkatli olmak.

Kaygılı bağlanan insanlarda sıklıkla gördüğüm şey, karşılarındaki insanın aslında hep istedikleri şeyi onlara vermeye çalıştıkları ama bunu verme şekilleri, kaygılı bağlanan kişinin beklentilerinden farklı olması nedeniyle kaygılı bağlanan tarafın aslında istediği şeyi alabileceğini göremediği.

Yayınlarını daha iyi bir yaşam için serisinde derlediğimiz, ailemizin psikiyatristi Dr.K’nın şu yayınından çeviri:

Kaynak: Why women cannot find a soulmate?

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental sağlığı, bağımlılıklar, yaşam tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi – Podcast

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental Sağlığı, bağımlılıklar, yaşam Tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi yaptık. Daha önce yaptığımız söyleşi, ilişkilerde bağlanma stilleri üzerineydi ve bizim kanalda yayınladı:

Bkz. Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile bağlanma stilleri üzerine söyleşi – Podcast

Yayının YouTube kaydı aşağıda. Yayını bizim Spotify kanallarımızda da dinleyebilirsiniz.

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile bağlanma stilleri üzerine söyleşi – Podcast

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile ilişkilerde bağlanma stilleri konusunda bir söyleşi yaptık. Kaygılı bağlanma stili ve kaçıngan bağlanma stillerini, güvenli bağlanma stiline geçmek için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabı
Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti

Yayını YouTube ve Spotify kanallarımızda dinleyebilirsiniz. Hüseyin Parlakyıldız ile ikinci yayınımız ise şurada:

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental sağlığı, bağımlılıklar, yaşam tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi – Podcast

Mesajlaşma seni daha mı kaygılı yapıyor? – Kaygılı bağlanmanın gerçeği

Bağlanma Stilleri ve Kaygılı Bağlanma

Kadınlarla nasıl mesajlaşılır konusunu ele alırken, bağlanma stiliniz ve bağlanma stilinizin mesajlaşmaya etkisi hakkında konuşmazsak, en temel problemi kaçırmış oluruz. Evet, belki de hemen öğrenip uygulayabileceğiniz stratejiler peşindesiniz ama kadınlarla mesajlaşma konusunda problem yaşıyorsanız, bu problem muhtemelen bağlanma stilinizden geliyor ve bu konuyu atlamamanızı tavsiye ederim.

Bağlanma stili, bireylerin özellikle erken çocukluk döneminde birincil bakım verenleriyle (genellikle anne-baba) kurdukları duygusal bağın niteliğine dayanan; yetişkinlikteki romantik ilişkiler, arkadaşlıklar ve duygusal yakınlık kurma biçimlerini belirleyen psikolojik kalıplardır. Bu konuya İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında ayrıntılı olarak değindim ve bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

4 çeşit bağlanma stili var:

  • Güvenli bağlanma
  • Kaygılı bağlanma
  • Kaçıngan bağlanma
  • Kaygılı – Kaçıngan bağlanma

Kadınlarla mesajlaşma konusunda problem yaşayan birçok erkek, kaygılı bağlanma stiline sahip. Mesajlaşmada mümkün olduğu kadar takip etmeniz, örnek almanız bağlanma stili ise güvenli bağlanma.

Güvenli bağlanan bir insanın temel inancı, “yakınlık güvenlidir, hem ben değerliyim hem de karşı taraf” şeklindedir. Güvenli bağlanan insanın bu temel inancı, “bu insanla yakın olmayı isterim ama bu yakınlık olmazsa, olur da biterse, ben başka bir yakınlığı kuracak değerdeyim” inancını doğurur.

Kaygılı bağlanma stiline sahip bir kişinin temel inancı ise, “yakınlık her an gidebilir zira ben yakınlık için değerli biri değilim” şeklindedir. Böyle bir insan ilişkide sevgi ve yakınlığı derinden arzular ama aynı zamanda bu yakınlığı her an kaybetme ihtimaline karşı sürekli tetikte yaşayan bir iç dünyaya sahiptir.

Bu bağlanma biçiminde kişi, bir mesajın geç gelmesini bile “Benden uzaklaşıyor mu?” diye yorumlayabilir; küçük belirsizlikleri kafasında büyük senaryolara dönüştürür. Sevildiğini hissettiğinde rahatlar, fakat bu rahatlık uzun sürmez; çünkü zihnin bir köşesinde her an terk edilme ihtimali, korkusu vardır. Bu yüzden kaygılı bağlanan biri, ilgiyi yalnızca istemekle kalmaz, aynı zamanda onu sürekli doğrulamak ister: “İyi miyiz?”, “Beni seviyor musun?”, “Benden sıkıldın mı?” gibi sorular bazen açıkça sorulmasa bile davranışların içine sızar. Bir yandan yakınlık arayışı vardır, diğer yandan bu arayışın getirdiği yoğun kontrol ihtiyacı ilişkiyi yorabilir.

Mesajlaşma kaygılı bağlanan insanların ilişki yaşayamama ihtimalini nasıl arttırdı?

Günümüzde mesajlaşmanın ilişkilerde önemli bir yer tutmaya başlaması, aslına bakarsanız kaygılı bağlanan insanlar için hiç de iyi olmadı. Mesajlaşma, eskiye oranla flört eden ya da ilişki yaşayan insanların çok daha fazla iletişime geçmesini sağlarken, kaygılı bağlanan insanların çok daha fazla tetiklenmesine de neden oluyor.

Kaygılı bağlanan kişi, karşı tarafın yazma hızını, emojisini, noktalama işaretlerini, hatta cümlelerin sıcaklığını bile bir anlam testi gibi okur. Kısa bir cevap “soğukluk”, görüldü atmak “değer verilmemek”, çevrimiçi olup yazmamak “başkasına ilgi duymak” gibi algılanabilir. Bu algılar çoğu zaman gerçeğin kendisinden çok, geçmişte yaşanmış güvensizliklerin bugüne taşınması olsalar da, sonuçta kişi ya peş peşe mesaj atarak güvence arar, ya da kırılıp aniden geri çekilir. Bu da karşı tarafta kafa karışıklığı yaratabilir.

Kaygılı bağlanan insanın, kendi ilişkisini baltalayan kendi kendini gerçekleştiren kehanet döngüsü, mesajlaşma ile sıklaştığı için, mesajlaşmanın yaygınlaşması, kaygılı bağlanan insanların ilişkiye girebilme sıklığını ve girdikleri ilişkide kalabilme süresini büyük oranda azalttı.

Kendi kendini gerçekleştiren kehanet döngüsü şu şekilde:

Uzaklaşma işareti (çoğu zaman gerçekdışı) ile “işte bak sonun başlangıcı” tetiklenmesi → karşı taraf sıkıştırma → karşı tarafın irite olarak uzaklaşması → uzaklaşma işaretinin (kaygılı kişinin kendi davranışları yarattığı durum nedeniyle) doğrulanması (!)  → daha fazla yapışma → krizin büyümesi.

Mesajlaşma, kaygılı bağlanmanın en hassas olduğu 3 şeyi aynı anda tetikler:

  • Belirsizlik (ne düşündü, neden geç yazdı?)
  • Erişilebilirlik (anında ulaşabilme beklentisi)
  • Onay ihtiyacı (seviliyor muyum, önemli miyim?)

Bu yüzden kaygılı bağlanan kişiler için mesajlaşma, sadece iletişim değil; çoğu zaman duygusal güvenlik ölçüm aracı gibi çalışır.

Kaygılı bağlanma stilinde mesajlaşma nasıl yaşanır?

Kaygılı bağlanan bir insan, mesaj = değer denkliği oluşturur. Kişi gerçeklikten kopuk ya da aşırı bir, “hızlı cevap veriyor, o zaman seviyor / ilgili / yakın”, geç cevap veriyor o zaman soğudu / ilgisi azaldı / uzaklaşıyor” bağlantısı kurar. Bu nedenle kaygılı bağlanan bir insan, gerçek hayatta sıklıkla olan iş yoğunluğu, cevap vermeyi unutma, yorgunluk – uykuya dalma gibi basit nedenlerle meydana gelen gecikmelerden, “uzaklaşıyor” diye tetiklenir ve önemsiz bir olayı, karşısındakini gerçekten uzaklaştırabilecek bir krize dönüştürebilir.

Kaygılı bağlanan bir insan için ilişkiler güvenli değildir. İlişki veya flört içinde olduğunda, karşısındaki insanın her an kendisinden uzaklaşabileceği tehditi vardır, çünkü kişinin kendisinin sevilmeye layık olmadığını düşünen bir temel inancı vardır.

Bu nedenle kaygılı bağlanan kişi, mesajlarına geç cevap verilmesini tehdit olarak görür. Mesajlaşmada gecikme ya da kısa kısa mesajlar, “bir şey mi oldu?”, “benden uzaklaşıyor mu?”, “beni bırakacak mı?” alarmlarını ateşler. Tehdit altında ise beyninin düşünme, planlama, mantık merkezleri kapanarak, kaç – savaş – don merkezleri aktif hale gelir.

Kaygılı bağlanan kişi ilişkide güvenli hissedemediği ve bağlanamadığı için, sürekli avlanma tehditi altındaki av hayvanları gibi, sürekli olarak tetikte dururlar ve mikro işaretleri okumaya, aşırı analize odaklanırlar.

Örneğin mesajlaşmada geçici olarak ton olmaması gibi güvenli bağlanan birinin umursamayacağı bir durum, kaygılı bağlanan kişi tarafından anında tehdit işareti olarak yakalanır. Zihin, mesajlaşmada ton olmamasını, negatif bir şekilde doldurmaya başlar: “Kısa yazdı, o zaman kızgın”, “emoji koymadı o zaman soğuyor”, “görüldü attı, beni cezalandırıyor”, “online ama yazmıyor, başka biri var galiba” gibi.

Duygusal regülasyonun mesaj üzerinden yapılması

Kaygılı bağlanan kişinin ilişkiler konusundaki en büyük problemi, güvenli bağlanan bir yetişkinin kendi kendisine yapabildiği duygusal yatıştırmayı, kontrolü ve regülasyonu, ebeveyni kendisini yatıştırsın diye ağlayan bir çocuk gibi, karşı tarafa yaptırmaya çalışmasıdır.

Mesajlaşma, kaygılı bağlanan kişinin çoğu zaman duygusal regülasyonu karşısındakine yaptırarak sakinleşmek için kullandığı bir araca dönüşür. Kişi, gizli veya açık motivasyonu “neredesin?”, “bir şey mi oldu?”, “benden uzaklaşıyor musun?”, “iyi misin? (aslında sen iyi olmadığın sürece ben iyi değilim)”, “beni bırakacak mısın?”, “beni bırakmayacağını göster (ki sakinleşeyim)” olan mesajlar atmaya başlar. Burada amaç iletişim değil; kaygıyı karşısındakinin sırtına yükleyerek düşürmek olur.

Mesajlaşmada karşısındaki kişiyle iletişim kurma amacının yerini, yoğun bir duygusal ihtiyacı karşılama amacı aldığında, saatlerce mesajlaşma, hemen günaydın mesajları atmak, iltifatlar, iletişimin içinde bulunduğu seviyenin son derece üstünde yoğun etkileşimi devam ettirme çalışmaları, uzun süredir açlığı hissedilen samimiyet, yakınlık ve cinsel istek gibi duyguların hemen ve anında karşılanması isteği alır. Kişi hem karşındakini bunları karşılayacağı, daha doğrusu yapışıp somuracağın kaynak olarak atar hem de mesajlaşmanın kolaylığı sayesinde bu kaynağı sömürmeye başlar. Kişi karşısındakine “bana ihtiyacım olanı hemen ver” diyerek yapışır.

Protesto davranışları

Kaygılı bağlanan kişi, mesajlaşmada protesto davranışlarına başvurabilir. Protesto davranışları, suçluluk hissettirme ya da ince ince sopalama, cezalandırma davranışlarıdır.

Protesto davranışları pasif agresif davranışlardır ve partneri cezalandırma amaçlı uygulanırlar. Kendini geri çekmek, kıskanç davranmak, utandırma, vs. gibi partnerle direkt anlaşmazlığa girmeden, onu ufak ufak sopalamak için yapılan davranışlardır.

Kişi mesajlaşmada trip atabilir, karşısındakini iğnelemeye çalışabilir, “tamam boşver” diyerek kendini geri çekebilir, geç cevap vererek ya da cevap vermeyerek “ders vermeye” çalışabilir.

Kişinin duygusal kendi regülasyonu için karşı tarafı mesaja boğmaya başlaması, mesajların ilişkinin seviyesinin çok üstünde talebe sahip olması ve protesto davranışları, karşı tarafı korkutur ve soğutur.

Mesajlaşma neden özellikle tetikleyicidir?

Çünkü mesajlaşmadaki bildirim – rahatlama ikilisi anlık dopamin verir, kişinin rahatlamak için tekrar mesaj atması ile bağımlılık döngüsü yaratabilir. Bunun sonucunda güvenli bir iletişim yerine, takip ve kontrol mekanizması üretir.

Mesajlaşma ayrıca belirsizliğin daha çok olduğu bir ortamdır. Ses ve mimik yoktur, karşı tarafın görece uzun süre cevap vermeyebileceği bir iletişim ortamı yaratır. Kaygılı bağlanan kişinin belirsizlik toleransı halihazırda düşüktür ve kişi, mesajlaşma ile ortaya çıkan belirsizliğe hiç dayanamaz.

Prensip #1: Kişisel algılamayın.

Zihin Kuramı (Theory of Mind)

Zihin Kuramı (Theory of Mind), insanın başkalarını anlama gücüdür, insanların kendileri ve diğer insanlar hakkında düşünme ve anlama yeteneğini ifade eder. Bu kavram, bir bireyin diğer insanların düşüncelerini, inançlarını, niyetlerini, duygularını ve perspektiflerini anlama yeteneği üzerine odaklanır.

Başka bir insanın kendi düşünceleri, kendi duyguları ve kendi öznel deneyimleri olduğunu anlamamız lazım ama, güvensiz bağlanan, flört ettiği veya ilişkide olduğu insanı kendi duygusal ihtiyaçlarını yatıştırmak için kullanan bir insanda, zihin kuramı oldukça zayıftır.

Örneğin daha güvenli bağlanan bir insan geç cevap aldığında, flört ettiği kişinin meşgul olduğunu (onun kendine ait bir hayatı var) düşünmeye eğilimlidir. Böyle bir insan mesajı ilişki değeri ile, kendine verilen değere eşitlemez. Bu insan naif değildir, bunun soğuma ve istememe anlamına geldiğini de düşünebilir ve kaygılanabilir de. Ama bu kaygısını kabul edebilir, karşı tarafı suçlamadan, karşı tarafa kendisini sakinleştirmesi için “ne oldu?” diye sormadan kendi kendine sakinleştirebilir, soğuma ve uzaklaşma ile ilgili daha fazla veri görene kadar bekleyebilir.

Güvenli bağlanan kişi, eğer soğuma ve uzaklaşma ile ilgili veriler artarsa, pasif agresif protesto davranışları yerine, güvenli iletişime geçer. “Tamam sen de hep bana meşgulsün” diye iğnelemek yerine, “gün içinde yoğun olunca iletişimimiz çok azalıyor, akşam konuşalım mı?” diyebilir.

Kadınlar size, sizin istediğiniz şekilde mesaj atmayabilirler

Özellikle yeni tanıştığınız ve flört ettiğiniz bir kadının telefonunda en önemli şahsın (henüz) siz olmadığını kabul edin. Siz önemli olsanız da başka önemli insanlar olduğunu kabul edin. Belki de sizden başka mesajlaştığı erkekler de var ama daha da büyük ihtimalle işi var, ailesi var, arkadaşları var.

Bu kızdan hoşlanıyor olabilirsiniz ama özellikle başlarda, özel ilgi ve dikkat beklemeyin. Siz ondan cidden hoşlanıyorsunuz diye, o sizden o seviyede hoşlanacak diye bir kural yok. Belki henüz o kadar hoşlanmıyor, belki hiç öyle hoşlanmayacak.

Siz ondan çok hoşlanıyorsunuz diye, o size öncelik verecek diye bir kural yok. Size hızlıca cevap verecek ya da cevap verecek diye bir kural yok.

Kadınlar mesajlarınıza çoğu zaman, sizin istediğiniz seviyede cevap vermeyecekler. Ve siz bunu kişisel algılamamalısınız. İstediğiniz gibi cevap vermiyor diye gücenmek, pasif agresif ya da agresif mesajlar atmak, kadınları sizin istediğiniz seviyeye, hizaya getirmeyecek. Tam tersi, aslında sizinle ilgilenen, arzu seviyesi henüz yüksek olmasa da yükselebilecek kadınları sizden uzaklaştıracak. Pasif agresif veya agresif mesajların tek başarabileceği şey, artık cevap alamamanız ya da Twitter’da yayınlanıp dalga geçilmeniz olabilir.

Muhtaçlık, özellikle de saldırgan muhtaçlık, son derece iticidir. Tüm iletişimi kendinizle ve kızın karşılayamayacağı doyurulmamış ihtiyaçlarınızla ilgili yaparsanız, kıza tek göstereceğiniz şey zayıf, dengesiz ve arıza biri olduğunuz. Evet belki arıza değilsiniz ama bu tür davranışların işaret ettiği şey o. Ve arıza değilken arıza davranmamak sizin sorumluluğunuzda. Arıza değilken arıza mesajlar atmak, arıza biri gibi algılanmak sizin suçunuz.

Mesajlaşmada asla ama asla bu pozisyona düşmeyin. Bu çok aptalca ve çocukça bir davranış. Karşınızdaki kadın sizinle iletişimi sessizce koparsın daha iyi. Her şeyi kişisel algılayıp pasif – agresif veya agresif davranışlar sergilemeniz sadece kadının sizinle iletişimi kesmesine neden olmaz, aynı zamanda sizinle iletişimi keserek ne kadar da doğru bir tercih yaptığını gösterir. En asgari durumda, karşınızdakine bu zevki vermeyin.

Şunu unutmayın. Hiçbir kadının, sizinle iletişimde diye, size telefon numarasını ya da Instagramını verdi diye, size mesaj, sizin istediğiniz sıklıkta mesaj borcu yok. Size bir borcu yok.

Bu tabi ki, kadının sizi küçük düşürmesine izin verin anlamına gelmiyor ve bu konuya daha sonra detaylı bir şekilde değineceğiz. Ama bir numara veya Instagram almanız, “sen ne istersen onu sana vereceğim” vaadi değil.

Özellikle yeni iletişime geçtiğiniz bir kız, hazır olduğunda size cevap verir, eğer hiç hazır olmazsa da cevap vermez. Bu ihtimali her zaman kabul edebilmeyi, kendi işinize bakabilmeyi öğrenin. Eğer sizinle gerçekten oyun oynuyorsa, sizinle o kadar da ilgilenmezken size ekmek kırıntıları atıp sizi yörüngede tutuyorsa, pasif – agresif ya da agresif bir şekilde kızı hizaya getirmekle uğraşmayın. Mesajlaşmayı, iletişimi siz kesin. Sizinle ilgilenen bir kız bulmak kolay olmasa bile, sizinle ilgilenmeyen bir kızı ilgilenir hale getirmekten daha kolay, daha onurlu ve uzun vadede sizi daha çekici yapacak bir davranış.

Bir kadın size sürekli olarak geç cevap vermesi, %90 ihtimalle sizin onun hayatında yeterince önemli bir yere gelmediniz anlamına gelir. Bu gerçeği, tatsızlık çıkarmadan kabul edebilmeyi öğrenin. Ama şunu da bilin ki, eğer itici bir muhtaçlıkla kadına yapışmadıysanız, çoğu zaman bunun sizinle, sizin değerinizle de bir alakası yok. Kendi değerinizi spesifik bir kadının hayatındaki öneminize bağlamayı bırakın.

Kadınlar da sizin gibi insanlar. Kendilerine ait ve ne zaman nelerin değişeceğini bilmedikleri bir hayatları var. Belki sizinle mesajlaşmaya ayrılık sonrası başladı ve eski sevgili yeniden resme girdi. Belki bir anda hayatında bir kayıp oldu, işi yoğunlaştı. Belki size cevap vermeyi unuttu. Belki sizinle iletişimde, sizi değerli buldu ama gerçekten birbirinize uygun olmadığınızı fark etti.

Bir kızdan telefon ya da instagram aldınız ve onunla mesajlaşmaya başladınız diye, kızın hesabının başında nöbet beklemeyi bırakın. Gidin başka kızlarla tanışmaya devam edin.

Bağlanma stilleri ve kaygılı bağlanma stili gibi güvensiz bağlanma stillerinden nasıl kurtulacağınız konusundaki ayrıntıları, İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında bulabilirsiniz.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

 

Uzun süreli ilişki bulmak ortalama 1.5 yıl sürer

Uzun süreli bir ilişki sonrasında ayrılık acısı yaşayan birçok erkekten şunları duyuyorum:

“Abi, birkaç kızla görüştüm ama onunla hissettiğim gibi hissetmiyorum.”

“Abi, karşılaştığım kızlar güvenilir tipler değiller, onun gibisi çok az.”

Ayrılığın hemen sonrasındaki aylarda böyle hissetmeniz anormal değil ve aslında biraz da bu nedenle, uzun süreli ilişki sonrasındaki 3-4 ay, kızlarla romantik ve cinsel münasebetten kaçınmanızı tavsiye ederim. İlk 3-4 ay başka kadınlarla buluşmak istememek ya da buluşmadan bir zevk alamamak normaldir. Uzun süreli tarihçesi olan, zamanla inşa edilmiş bir ilişkinin kaybını, başka kadınlarla telafi etmeye, acısını başka kadınlarla görüşerek dindirmeye çalıştığınızda, oldukça adaletsiz bir karşılaştırma yapıyorsunuz ve daha da kötüsü, bu geçici ruh halinizle, kalıcı bir karamsarlık edinebiliyorsunuz.

Ben burada, pek bilinmediği için çoğu erkeği gereksiz karamsarlığa iten ve gerçekten bilindiğinde, karamsarlığa engel olan bir gerçekten bahsedeceğim.

Karşılıklı olarak birbirinize sevgi ve ilgi duyduğunuz bir kadınla, ortalama olarak uzun süreli ilişkinizin bitiminden 1.5 sene sonra yeni bir ilişkiye başlarsınız.

O da eğer sosyal hayatta ve sosyal – romantik ilişkilerde kaygıdan mağarasına kapanmaya meyilli biri değilseniz. Eğer fazla kaygılı ve izole biriyseniz, bu süre çok rahat 3-4 seneye çıkar.

Günümüz popüler kültürü insanları hemen birini bulmaya, hemen birini bulamadığı zaman ezik hissetmeye ittiği için, birçok insan bu süreyi kısaltmaya çalışıyor ve kısaltamadığında da, “piyasada düzgün kız kalmadı” ya da “sevgili bulmak zorlaştı” diye karamsarlığına itiyor.

Düzgün kızlar sayıca çok olmalarına rağmen, genellikle piyasada değil ilişki içindeler. Piyasada olduklarında da öyle düzinelerce kişiyle yazışmıyorlar, buluşmuyorlar. Piyasa kızları ise birçok erkekle yazışıyor, buluşuyor, flört ediyor ve birçoğu birçok erkekle seks yapıyor. Piyasa kızları genellikle uzun süreli ilişkide de olmuyorlar. Bu nedenle siz piyasaya çıktığınızda, bu kızlarla çok daha fazla karşılaşıyorsunuz. Bu kızların oranları değil, karşılaşma frekansları yüksek.

Ayrılık sonrası önünüzde iki seçenek var. Birinci seçenek, yaklaşık 1.5 sene bekar olacağınızı bilip, bu bekarlığın tadını çıkarmak. “Yahu nasıl olsa 1.5 sene içerisinde bir ilişkiye gireceğim, bari bekarlığın tadını çıkarayım” demek.

İkinci seçenek ise, daha bekarlığın ilk haftasından itibaren “onun gibisini ne zaman bulacağım”, “bir daha birini bulabilecek miyim” diye bu bekarlık dönemini kendinize zehir etmek, kapıldığınız karamsarlık ile 1.5 seneyi 2.5 sene yapmak.

Kaygılı bağlanan efendi erkek, sevilmeye ve ilişkiye layık olmadığı temel inancı ile ikinci seçeneğe meyilli oluyor. Ve ikinci seçenek aslında bir yalan olmasına rağmen, kendi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşüyor.

Kaygılı bağlanan efendi erkek bu dönemdeki karamsarlığı ile, 2.5 sene yalnız kalsa daha iyi diyebileceğiniz durumlara da düşüyor. Zaten bir daha kimseyi bulamam inancı nedeniyle, piyasada daha çok karşılaşılan piyasa kızlarından, ruh durumu bozukluğu yüksek olan kızlardan, özellikle kendisi gibi bir erkeği arayan arıza kızlardan biri yüzüne güldü mü, “ya bu ya ölene kadar rahiplik” diyerek hemen o kıza atlıyor. Öyle ki, nasıl olsa 1.5 sene içinde bulabileceği kıza hiç sıra gelmeden, her defasında acele ile arıza ama çekici kızlara atlıyorlar. O ilk sıraları aşıp arka sıralardaki normal kızlara hiç ulaşamıyorlar.

Konuştuğum çoğu erkek 26-27 yaş üstünde ve bu süreci kendilerine zehir ederken hiç akıllarına getirmedikleri bir durum daha var. Bu 1 – 2 senelik bekarlık süreci, hayatlarında bekar ve çocuksuz son yıllar olabilirler. Çoğunuz 27 – 33 yaş arasında ya evleneceğiniz kadınlar sevgili olacaksınız ya da evli. Önemli bir kısmınız bu yaşlarda baba olacaksınız. 25 yaş üstündeyseniz ve ayrılık acısı ile aylardır hayatı kendinize zehir edecekseniz, ne kadar ağlasanız da birgün aklınıza bile gelmeyecek birinin ardından, bu kısıtlı ama çok güzel olabilecek zamanınızı heba etmeyin. 32-33 yaşında karınız ve çocuğunuzla evde otururken geriye dönüp şu halinize baktığınızı ve bu gereksiz halinizden utandığınızı, bu halinizi karınızın ve çocuklarınızın bilmediğine şükrettiğinizi hayal edin. Hayal ettiğiniz şeyi muhtemelen yaşayacaksınız bu arada, bir fanteziden bahsetmiyoruz.

Günümüz asosyal medyası, popüler kültürü, dating uygulamaları ve Instagram, hemen uygun birini bulmanın artık çok kolay olduğunu ama sizin bulamadığınızı size empoze ediyor. Böyle bir şey yok. Instagram’dan sayısız kıza hemen ulaşabiliyorsunuz ilüzyonuna rağmen, bahsettiğim süreç 30 sene önce ne kadar geçerli ise, bugün aynı şekilde geçerli. Aslına bakarsanız bu süreç değişecekse, günümüzde daha uzun olur zira asosyal medya insanları asosyal, birbirleri ile etkileşemez hale getirdi.

Bu arada bitirmeden şunu söyleyeyim, düzgün kızla eğer yeterince ve düzgün ortamlarda da sosyalleşen biriyseniz, ayda bir karşılaşırsınız. Ama siz onu beğenmezsiniz, o sizi beğenmez, karşılıklı birbirinizi beğenmezsiniz, vs. Karşılıklı çekim olan biri olur ama devam etmeye fırsat olmaz, aksilikler olur. Karşılıklı çekim olan biri ile hem karşılaştığınız ve hem de iletişimin devamının olması durumu zaman alır.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Özdeğer nasıl kazanılır?

Giriş

Bu bölümde neden özdeğer problem yaşadığınıza ve bu problemi nasıl düzeltebileceğinize değineceğiz.

Özdeğer konusunda ilk değineceğimiz şey, kişilik. Çoğu insan kişilik deyince, başkaları tarafından nasıl algılandığını, dışarıya nasıl bir imaj yansıttıklarını, başka insanlar tarafından nasıl göründüklerini ve kendilerini nasıl gördüklerini anlıyor. Ama sizin kişiliğiniz, hayat deneyiminiz sonucunda elde ettiğiniz, tahmin edilebilir davranışsal kalıpların bir kümesinden ibaret. Bu öngörülebilir davranış kalıplarını, kişiliğinizin temelleri olarak düşünebilirsiniz ya da kişiliğinizi, hayatınız boyunca kazandığınız bu öngörülebilir davranış kalıplarının bir alaşımı olarak düşünebilirsiniz.

Bunları okuyan birçok insan, alışkanlıklardan bahsettiğimi düşünebilir. Ama ben sadece alışkanlıklardan bahsetmiyorum. Benlik alınızı güçlendiren, öngörülebilir davranış kalıplarından bahsediyorum. Kız arkadaşınız ya da eşiniz, utanmanıza neden olacak bir şey söylediğinde, nasıl tepki vereceğinizden, çalar saat sabah 6’da çaldığında, ne yapacağınızdan da bahsediyorum.

Fil ve fil binicisi

Kişiliğiniz aynı zamanda stres ve baskı altında sinir sisteminizin vermeye koşullandığı tepkinin de bir uzantısı. Psikolojide bunu anlatmak için fil ve fil binicisi örneği verilir. Zihniniz, rasyonel zihniniz fil binicisi ve vücudunuz da fil.

Özdeğer problemi olan çoğu erkek, problemin fil binicisinde olduğunu sanıyor. Rasyonel beyninde bir şeyleri, rasyonel bir şekilde çözerek kurtulabileceği bir problemi olduğunu sanıyor.

Ama sorun, filde. Altınızda, kendisini tehdit altında hisseden, strese ve baskıya karşı belli öngörülebilir tepkileri olan, ne yapmak isterse onu yapan devasa bir fil var. Ve eğer rasyonel zihnini yıllar boyunca büyük bir disiplin ile çelikleştirmiş bir rahip değilseniz, vücudunuz stres, baskı, panik veya saldırı altındayken, zihninizin kontrolünden çıkıp, ne yapmak aklına esiyorsa onu yapacak.

Beyin değişime neden karşı koyar?

Beyin sonuçta öngörülebilir örüntüler arayan ve öngörülebilir örüntülere meyilli bir  örüntü tanıma makinesi. Yani beyin yaptığı tercihler ile sizi, uyumsuz, sağlıksız ve hatta istenmeyen örüntüler olsalar bile bildiği ve tanımlayabildiği örüntülere yönlendirmek, bildiği ve tanımlayabildiği örüntüleri, bilmediği ve tanımlayamadığı örüntülere tercih etmek üzere tasarlanmış.

Siz özgüvensiz olduğunuzu düşündüğünüzde, bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Yani beyninize, bildiği ve tanımlayabildiği örüntülerin dışına çıkmak, kimliğinizin öngörülebilir örüntülerine ters şeyler yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Yani kimlik hissinizi değiştirmek istiyorsunuz.

Bu isteğiniz, beyninizde bir problem yaratıyor çünkü beyniniz, bu yeni örüntülerin ne olduklarını bilmiyor, sonuçlarını öngöremiyor. Sizin bu örüntüleri icra ettiğinizde ne hissedeceğinizi bilemiyor. Bu da beyinde stres tepkisi ortaya çıkarıyor ki sinir sisteminiz (fil) burada devreye giriyor.

Başka bir şekilde ifade edersek, beyniniz ilk başlarda değişimi reddedecek çünkü değişim demek, bilinmeyen sular demek. Beyniniz sağlıksız örüntüleri, sırf bilindik sular olduğu için devam ettirmeye çalışacak demek. Bu deneyim ise, kişinin öz değersizlik hissini pekiştiren bir deneyim.

Burada farkında olmanız gereken şey, özdeğer geliştirmek için her harekete geçtiğinizde, kimliğinize ve egonuza yönelik bir tehdit oluşturduğunuz ve sinir sisteminizin tehdit tepkisi ile karşılık verdiği bir içsel savaş başlatıyor olduğunuz.

Dopamin, serotonin ve nöropinefrin

Şimdi bu tehdit tepkisine ve birçok erkeğin özdeğer algısının baskı altında neden çöktüğüne biraz daha detaylı bakalım. Çünkü öz değer bir inanç değil. Rasyonel olarak düşüncenizle ortaya çıkardığınız ya da sorguladığınız bir şey değil. Vücudunuzda ve sinir sisteminizde hissettiğiniz, deneyimlediğiniz bir his. Öz değer, çabanızın anlamlı olup olmadığı, davranışlarınızın yapmaya değer olup olmadığı ile ilgili bir his. Ve bu his, kendinizi olumlamanız ile, ifade ile, motivasyon hileleri ile, modunuz ile değil, biyolojik olarak özdeğer geliştirme sürecinizde çok önemli olan üç adet kimyasal ile alakalı.

Bu üç kimyasaldan birincisi dopamin. Dopamin molekülünü, dürtü, yön ve bir şeyin peşinden koşmaktan sorumlu kimyasal olarak düşünebilirsiniz. Dopamin birçok insanın sandığının aksine, her zaman zevk ile ilgili değil. Dopamin, bir şeyin peşinden koşmaya değer olduğunu sinyallemek ile ilgili.

Ben dopamini, gideceğiniz yönü belirlemek ile ilgili bir kimyasal olarak düşünüyorum. Dopamin ile bir şeye yönelmek çok daha anlamlı ve kolay, ilerleme çok daha gerçek, o yönde aksiyon almak çok daha bariz görünüyor. Dopamin ile aldığınız aksiyonlar konusunda daha güvenli, bu aksiyonları yapabilecek gibi hissediyorsunuz. Dopamin seviyeniz düşük olduğunda, her şey anlamsız, zor ve ağır gelmeye başlıyor. Aksiyonun yerini planlama alıyor ve kronik olarak planlama yapan, her şeyi yarına erteleyen birine dönüşüyorsunuz. “Yarın düşüneceğim”, “yarın yapacağım” demeye başlıyorsunuz. Sürekli günlük tutan, yapacaklarınız hakkında sürekli olarak düşünen ve konuşan ama aksiyon almayan birine dönüşüyorsunuz.

Birçok insan düşük dopamin seviyesini tembellik olarak görüyor ama dopamin eksikliği nedeniyle harekete geçememek tembellikten değil, boş hissetmekle ve gidecek bir yönü olmama ile ilgili. Boş hissetmek ve gidecek bir yöne sahip olmamak ise, insanın öz değerini yok eder.

Konuşacağımız ikinci kimyasal ise serotonin. Serotonin molekülünü, kontrol, istikrar ve dizginlenmekten sorumlu olarak düşünebilirsiniz. Birçok insan serotonin hormonunu mutluluk seviyesi olarak düşünüyor çünkü mutluluk burada bir sonuç. Serotonin dürtü kontrolü ile ilgili ve dürtü kontrolü de hem özdeğer hem de mutluluk kazanmanın anahtarı.

Serotonin aynı zamanda kronik olarak reaksiyon göstermek yerine reaksiyon göstermeden durabilme ile alakalı. Sağlıklı serotonin seviyesi, stres altında sakin kalmanızı, hazzı erteleyebilmenizi, rahatsız edici durumlarda pes etmeden, kaçmadan kalabilmenizi sağlar. Bunlar da bir arada, özdeğer inşa etmenizi sağlar.

Düşük serotonin seviyesi, duygusal dalgalanmalara, kaygıya, çabuk sinirlenmeye, ne yapacağınızı gayet iyi bilmenize rağmen yapmanız gerekenleri bir türlü yapamamanıza neden olur. Sağlıklı serotonin seviyesi ile düşük serotonin seviyesi, ne yapmanız gerektiğini bilmeniz ile yapmanız arasındaki farktır. Burası da, özdeğer ve özsaygının oluşup oluşmamasını belirler.

Üçüncü olarak bahsedeceğimiz kimyasal ise nöropinefrin. Ben nöropinefrini hazır, enerjik ve omurgalı olmak ile ilişkilendiriyorum. Bu, gayet haklı bir şekilde stres ile karıştırılıyor ve bu konuya geleceğiz.

Sağlıklı nöropinefrin, sakin, uyanık, dayanıklı ve özsayınız ve özdeğerinizle uyumlu yaşamak için harekete geçmeye hazır olmak ile alakalı. Düşük nöropinefrin ise, beyin sisi, kaçınma, öğrenilmiş çaresizlik ve uyku ile geçmeyen yorgunluk ile alakalı. Ama çok başarılı insanlarda sıklıkla görünen şekilde çok fazla nöropinefrine sahip olmak, çok yüksek kaygı, tükenmişlik, panik ve uykusuzluk ile alakalı.

Özdeğer, düzenlenmiş bir sinir sistemi gerektiriyor. Yani ne bir hippi gibi hiçbir şeyin önemi yok birader şeklinde yaşamalısınız ne de bugün birçok insanın yaptığı gibi sürekli olarak stresin kaosu altında.

İnsanlar kendi gelişimlerini neden sabote ederler?

Özdeğer inşa etme konusunda yapabileceklerinize geçmeden önce, özdeğer geliştirmenin neden ölüm gibi hissettiği hakkında konuşmak istiyorum. Bunu birçok erkekte görüyorum ve kendim de deneyimledim ama, kimse bu konuyu konuşmuyor.

Hayatınıza getirmek istediğiniz bu kişilik değişimi, sinir sisteminiz tarafından tehlike olarak algınlanıyor. Değişim için yapmanız gereken sınır çizme, zor konular hakkında konuşma, yeni planlara sadık kalma, uyuma – kalkma saatlerini ve örüntülerini değiştirme gibi aksiyonlar, sizi yeni ve bilinmeyen bir alana getiriyor. Yargılanacakmışsınız gibi, başka insanlarla olan aidiyet hissini kaybedecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama beyninizin ölüme benzer bir şekilde hissettiği şey, öngörülebilirliği kaybetmeniz.

Beyniniz, öngörülebilirliği kaybetme ihtimaliniz olduğunun farkına vardığı zaman, sinir sisteminizi devreye sokar ve sinir sisteminiz de stres tepkisi verir. Yani sinir sisteminizin kimlik değişiminize verdiği tepki, bir kaplan sizi avlayacakmış gibi yoğun bir tepkidir. Tam da bu nedenle birçok insan, büyüme sınırına geldiklerinde kendilerini sabote ederler. Sanki değişime giden yolda bir şeyler değiştirme sınırına geldiğinizde, karşınıza bir kapı çıkar ve bu kapıyı koruyan bir savaşçı ile karşılaşırsınız. Bu savaşçı size, “bu kapıdan geçmek istediğine emin misin?” diye sorar.

Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz zayıf veya defolu olmanız değil. Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz, eski kimliğinizin yani eski ve öngörülebilir davranış örüntülerinizin ölmek istememesi.

Özdeğer kazanmak için yapabilecekleriniz 

Peki bu durumu düzeltmek için gerçekten neler yapabilirsiniz?

Önce kimyasallardan başlayalım. Bir numarada dopamin var. Eğer motivasyonunuz ölü ise, muhtemelen dopamin seviyeniz çok düşük. Belki fazla uyarıldınız ve ilerleme de gerçekten yeterli değil. Bu konuda ne yapabilirsiniz?

Yapmanız gereken işi, bitirmeniz garanti olacak şekilde küçültün. Örneğin her sabah 6’da kalkmak istediğinizi düşünelim. Yani işi, gece yatma saatinizi kontrol altına almaya, erken yatmaya indirgeyin ve sadece bunu rutin hale getirmekle uğraşın. Bunun için örneğin işi, saat 10’dan sonra telefondan ve ekrandan uzak durmaya indirgeyin.

Ya da diyelim ki günlük tutmak istiyorsunuz. Eğer düzenli olarak yarım saat günlük tutmayı beceremiyorsanız, günde sadece 5 dakika günlük tutun. Fiziksel egzersiz yapmak için spor salonuna gidemiyorsanız, evde kendi ağırlığınızı kullanarak, salona git – spor yap – salondan gel işini, sadece spor yap aktivitesine indirgeyin.

İkincisi, başarılarınızın izini sürün. Başarılarınızı yazın ve bunları onaylayın. Bu başarı için kendinizle gurur duyduğunuzu yazın.

Hayatınızdaki yenilikleri azaltın, fazla yenilik dopamin seviyelerinizi çok düşürür. Ne alaka diyeceksiniz ama biraz düşünürseniz, modern bir insanın hayatı, daha önce olmadığı kadar çok ve hızlı değişen yeniliklerle dolu. Porno, sosyal medya tüketiminiz, bitmek bilmez bir yenilik seli altında yaşamanıza neden oluyor. Bu platformlar sizin dopamin seviyenizi, sizi kendilerine bağlamak üzere ele geçirip kullanıyorlar ve bunun için de bitmek bilmez bir yenilik selini kullanıyorlar.

İkincisi, serotonin hormonu. Eğer stres altında disiplin ortadan kalkıyorsa, muhtemelen serotonin seviyeniz dengesiz ve uykunuz kötü. Bu durumda yapmanız gereken, hayat rutinlerinizi düzeltmek. Stres altındayken seçeneklerinizi en aza indirin. Stres altındayken sahip olduğunuzu düşündüğünüz alternatifleri azaltın. Hayatı daha basit ve seçeneksiz hale getirin. Örneğin stres altına girdiğinizde kendinizi stresin ağırlığından kurtarmak için yapabileceğiniz porno izlemek, bilgisayar oyunu oynamak, YouTube, TikTok, Instagram, X, vs. gibi onlarca seçeneği yok edin. Sadece yapmanız gereken şeyi yapmak ya da biraz volta atmak gibi iki seçeneğiniz olsun.

Son olarak da nöropinefrin. Eğer zor şeylerden veba görmüş gibi kaçıyorsanız, öğrenilmiş çaresizlik problemi yanında, nöropinefrin seviyeniz çok düşük olabilir. Burada yapmanız gereken şey, acıya ve rahatsızlık hissine, kontrollü bir şekilde maruz kalmak. Soğuk duş, kendini fiziksel olarak zorlama gibi aktiviteler bu nedenle popülerler. Strese kontrollü bir şekilde maruz kalmanız, nöropinefrin seviyelerinizi ve dayanıklılığınızı arttırır.

Eğer nöropinefrin seviyeniz yüksekse yani sürekli tükenmiş ve aşırı stresli hissediyorsanız, zor şeyleri yapmaktan başka bir şeye vaktiniz kalmıyorsa, stres seviyenizi azaltmaya bakın.

Davranışlar vücut kimyanızı, düşüncelerden çok daha hızlı bir şekilde değiştirirler.

Burada gerçek amacınız, eski davranış ve davranış örüntülerinizin, size arıza ve yabancı göründüğü, eski bahanelerinizin aptalca göründüğü noktaya gelmek. Eğer eski davranışlarınız hala rahat ve evde hissettiriyorlarsa, henüz ölmemişler demektir.

Özdeğer kendinizi “ben özdeğerli biriyim” diye zilyon kez olumlayarak, kendinizi özdeğerli olduğunuza ikna ederek kazanılmaz. Özdeğer, sinir sisteminizin aldığınız ya da alabildiğiniz aksiyonlar, tekrarlar, yeni kimliğinizi pekiştiren öngörülebilir yeni davranışlar ile kendi kendisine ispat ettiği bir şeydir. Özdeğer, dengeli dopamin, serotonin ve nörepinefrin seviyeleri gerektirir. Eski davranışlarınıza tahammül edemeyen yeni bir kişilik gerektirir.

Özdeğer daha fazla inanarak değil, saygı duyduğunuz ve hayran olduğunuz birine dönüşerek kazanılır. Ama özdeğer kazanmanız için bir süre cehennemden geçmeniz, bir süre bilinmeyen ve saldırı altında gibi hissettiğiniz bir bölgede yürümeniz, sembolik olarak yanıp, küllerinizden yeniden doğmanızı gerektirir.

Daha iyi bir yaşam için serisine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Your Self-Worth Won’t Let You Change – Until You Do This