Aşk Bombardımanı, İntihar Tehditleri ve İtme-Çekme Döngüsü – Vaka çalışması

Hocam  bir kadın geldi, hayatıma girdi. Ben ilk ciddiye almadım hatta. Bana, “sadece senin yanında güvende ve huzurlu hissediyorum, izin ver yanında olayım” dedi. 

Bir kadının size “özel biri olarak seni seçtim Pikaçu sen çok özelsin” lafları (”sadece seninle güvende ve huzurlu hissediyorum demesi), ciddi bir kırmızı alarmdır. Bak dikkat et daha seni tanımadan “senin yanında güvende ve huzurlu hissediyorum” demesi de şüpheli ama burada anahtar kelimeler “sadece senin yanında”.

Bana sürekli yaralarını, yaşadığı acıları ima ediyordu. Ben sorunca anlatıyordu. Yaralı bir ceylan gibiydi ve çok masum görünüyordu.

Aşk bombardımanı ve yaralı kuşu oynayıp çok erkenden yaralarını ve acılarını açması. Senin tuzağa düşmen için manipülasyon bu. Bu lafı duyduğunuzda bu kadının toksik bir asalak olabileceğini düşünmeniz lazım, “ayyy ben o kurtarıcı şovalyeyim” diye erirseniz zokayı yutarsınız.

Bu konuya daha önce çok değinmiştik, örneğin Kırılgan narsist kadınların kullandığı 10 toksik taktik yazısında:

Çok erken evrelerde, size en hassas yaralarını, deneyimlerini ve bilgilerini açmak

Kırılgan narsist kadın size en hassas deneyimlerini ve bilgilerini emanet ederler ve bunu ilişkinin en başlarında yaparlar. Siz sanki özelsiniz de, size daha önce kimseye güvenmediği kadar güvenmiş de, vs. vs. Ama aşk bombardımanı evresi bittiğinde, size açılmakla çok büyük bir hata yapmış gibi davranmaya, sizi, onu önceliğiniz yapmamakla, savunmamakla, mutlu etmemekle, söz verdiğiniz gibi güvende hissettirmemekle, kırılgan ve tehlikede hissettirmekle suçlamaya başlar.

Kendimi seçilmiş ve kurtarıcı gibi hissettim. Bir süre sonra bağlandım bende ona.

Zokayı yuttun yani. Tuzağa düştün. Bundan sonra çıkman zor olacak.

Ama duygularımı gizliyordum. O hep feminen davranıyor ve beni kaybetmekten çok korkuyordu. Sanki hayalimdeki kadın vardı karşımda.

Bu da ciddi bir toksik – asalak kadın alarmı. Bu kadınlar sizi gözlemler, en özelimizi paylaşıyoruz diye sizden özelinizi öğrenirler ve sonra siz ne olduğunu anlamadan size tam hayalinizdeki kadınmış gibi davranırlar. Bu kadın B tipi kişillik bozukluğu özellikleri gösteriyorsa, örneğin sizin konuşmalarınızdan erkeklere yönelik içeriklerden etkilendiğinizi anlar ve “ben geleneksel feminen bir kadınım, erkeğe itaat etmek, evimin kadını olmak istiyorum, her dediğini yaparım, erim yiğidim sensin, modern kadınlar çok bozdu abi” oluverir. Siz solcuysanız solcudur, sağcıysanız sağcıdır. Bu arada geçmişinde özellikle ilişki ile radikal dünya görüşü değişikliği de bir alarm.

Bir yetişkin olarak çok ama çok önemli birkaç savunma mekanizması geliştirmeniz gerekiyor. Bunlardan en önemlisi şunu motto haline getirmek:

“bir şey gerçek olamayacak kadar iyiyse, muhtemelen gerçek değildir”.

Hayallerinizin peyniri genellikle fare kapanında, hayallerinizin faizi genellikle Çiftlik Bank’da, hayallerinizin kadını genellikle toksik asalak kadının aşk bombardımanında olur.  “Sanki hayalimdeki kadın” dediğin yerde “bir dakika bu işte bir hinlik var” diyecek bir yetişkin olmalısın, hayallere balıklama dalan bir “yaşlı çocuk” değil.

1 ayın sonunda artık iki tarafta birbirine bağlandı.

Bir ayın sonunda sen zokayı yuttun.

Aşık hissediyordum.

Toksik – asalak kadının aşk bombardımanı aşk değil, yoğun duygu yüklü tuzaktır. Bu kadınların nevrotik özelliklerini, yoğun duygusal seviyelerini aşk ile karıştırmayın. Fena yanarsınız. Alakası yok çünkü.

Rüyada gibiydim.

Hani filmlerde olur ya adam uyur gezer bir şekilde cennet bahçesinde yürüdüğünü sanarken birden uyanır ve kendisini mayın tarlasının ortasında bulur. Öyle bir rüyadasın.

Oda aynı şekilde.

O seni kayalıklara çeken deniz kızı, sen de o tatlı şarkıyla büyülenmiş denizcisin. Deniz kızı canavara dönüşüp dişlerini senin etine geçirmeden önceki o son anlardasın. “Abi kayalıkların üstünde oturmuş bak ne kadar güzel, ne kadar aşk ile bakıyor.”

Ama ben duygularımı gizliyor ve ağırlığımı koruyordum. 

Bu sana uygulanan aşk bombardımanının uzamasını sağlar sadece. Yoksa sen zokayı yutarsan ki yutmuşsun, bunu bir yerde anlayıp gerçek yüzünü gösterecek. Salya sümük duygusal olarak kapılmandan daha iyi ama yeterli değil.

Bu süre içerisinde o başka bir erkek ufacık bir ilgi gösterdiğinde hemen o erkekle muhabbet etmeye başlıyor yakınlaşıyordu. Bende, bir erkekle bu şekilde samimi olamazsın diyerek tartışıyordum. Kendisini, ne yani beni başkasına mı yakıştırdın ? Ben insanlara mavi boncuk mu dağıtıyorum ? Gibi seyler söyleyip kendini savunuyordu.

Hatunun atlamadığı manipülasyon yok. Gashlighting. Bunu yapan hiçbir açıklama yapılmadan ghostlanmaya layıktır.

Tartışma bittiğinde o kişiyle olan yakınlığını bitiriyordu ama bunu istemeyerek yaptığını hissediyordum. 6 ay sürdü ilişkimiz.

Sınırlarını deniyor. Ufak ufak dürtüyor. Burada yanlış yaptığın şey, sürekli tartışıp durdurarak sınır çektiğini sanman. Oysa başka erkekleri kullanan tekrarlı sınır testi, terk etmeni gerektirir. Senin bunu yapmaman, bu sınırı ihlal edebileceğini düşünmesini sağlıyor.

Ilişki içerisinde ne zaman yakınlığımız artsa ve herşey çok güzel desem mutlaka kendisini geri çekiyordu. Bana gelip boğuluyorum, yanımda ol ama ilişkimizin adı olmasın diyordu.

Burada kız seninle seks yapıyorsa, başkası ile de yaptığını anlayacaksın. Yapmıyorsa, tam teçizatlı beta uydu erkek olduğunu.

Ben de ya tamamen biter yada devam eder diyordum. O gidiyor ve 2 gün içerisinde ağlayarak dönüyordu. Sensiz yapamadım, sensiz nefes alamıyorum gibi şeyler söylüyordu. Bu git gelleri belki 10 defa yaşadık altı ay içerisinde. 

Bir yetişkin erkek olarak öğrenmeniz gereken en önemli kabiliyetlerden biri de, bir kadın ne kadar çok ağlıyorsa ona o kadar az acımanız daha doğrusu daha fazla acımasız olmanız gerektiği. Bir yakının kaybı yüzünden ağlayan kadından değil, tam bu gibi ilişki ayrımlarında yoğun ağlayan kadından bahsediyorum.

Bakın B tipi kişilik bozukluğu özelliklerine sahip toksik-asalak kadınlar, çok abartı duygusal patlamalar ve ağlamalar yaşarlar ama bunlar size olan derin duygularına işaret değil. Bu kadınların duygusal olgunluğu 5 yaşını aşamamıştır ve yoğun ağlamasında tek motivasyon sizden istediğini almaktır. Üzüntüsü ise bunu alamamaktır. Başka bir motivasyonu yoktur.

“Ama üzülüyor abi?” Emin ol üzülüyor. Ama sana tokat attığı için, arkadaşlarınızın önünde seni küçük düşürdüğü için, sürekli gidip gelmesinden bıktığın için, başkası ile oynaşırken yakalandığı için vs. oyuncağını yani seni artık seni kullanamayacağına üzülüyor. Bu kadar. Seni çok sevdiği için değil.

Bu tip yaşlı asalak bebekler, çok genç yaşlarından itibaren, ortamı uzun süreli ağlayarak terörize ederlerse, yetişkinlerin dikkatini çektiklerini ya da onlara istediklerini yaptırabildiklerini öğrenirler. Ergenliği bile geçmiş asalak kadınların çok yoğun ağlama krizleri de budur.

Seks konusunda da evet gayet iyiydi. Kendimi sadece sana ait hissediyorum diyordu ve seks hayatımiz çok iyiydi.

Tecrübeli olduğundan seks gayet iyidir. Kendimi sadece sana ait hissediyorum lafları da bildiğin sırtlan lafları.

“Kendimi (şu an) sadece sana ait hissediyorum Murtaza, dün de Mahmut’a hissediyordum, yarın artık hangi yiğide ait hissedersem”

Seks bombardımanı da aşk bombardımanının bir parçası.

Kıskançlık konusunda, yakınımda hiçbir kadını istemezdi. Kıskanır ve kavga çıkartırdı.

Ben ona, rahatsız oluyorsan görüşmem diyordum. O ise hayır ben ona yapacağı biliyorum. O benim yakınımda olsun diyordu. Onu yolarım paramparça ederim gibi kelimeler kullanıyordu.

Klasik toksik – asalak davranışlar ve birçok saftirik erkek bunu da sevgi sanıyor. Oysa bu sadece tüm kanınızı kendisi emmek istediği için yaptığı bir şey. “Benim oyuncağım o oynamaya kalkanı parçalarım.”

Intihar konusunda, sürekli dile getiriyordu. İstediği olmadığında, ayrılık durumunda vb durumlarda intihardan ve  hastalıktan vb. bahsediyordu sürekli.

Toksik asalak kadınların en pislikleri intihar tehdidine başvurur. Ben bunca senedir bu tehditle rehin alınmış düzinelerce erkekle görüştüm ve daha kızı bıraktığı zaman kızın intihar ettiği bir vaka görmedim. Gerçekten intihar eden insanlar bunu tehditler saçarak değil sessizce ve birden bire yapıyorlar.

Bu tür asalak kadınlara pislik deme sebebim de bu. Gerçek kurbanların acılarına olan insani duyarlılığı, kendi çıkarları için manipülasyon aracı olarak kullanıyorlar. Size daha ilk aylardan geçmiş taciz hikayesini anlatan kadına da pislik deme sebebim bu. Bu tür erken taciz hikayesi paylaşımı ya da intihar tehdidi, bu kadının hayatta en acımasız davranmanız gereken kadın olduğuna işaret. Acımasız derken kalın acımasız davranın değil. Acımadan terk edin ve asla iletişime geçmeyin.

Bir kadının sizi intihar tehdidi ile rehin alması, psikopat bir erkeğin dayak ve öldürme tehdidi ile bir kadını rehin alması ile aynı. Yasal olarak ve verdiği zarar olarak tam olarak aynı olmayabilir ama mantık olarak aynı. İkisinin de amacı sizi korkutup sizi domine etmek. Tüm o kendine zarar verme tehditleri, ağlamalar, vs. yoğun duygusal stresten değil. Bunu unutmayın. Yoğun sevgiden de değil. Allah aşkına bu kadar saftirik olmayın!

Bütün bu yoğun ağlamalar, tehditler, bu şımarık yaşlı bebeklerin, ortamı bu şekilde terörize ederlerse yetişkinleri parmaklarında oyuncak ettiklerini bilmelerinden. Aslına bakarsanız tam bu nedenden dolayı, böyle bir kadını geri dönüşsüz terk etmeniz, onun için 100 seans terapiden daha iyi bir terapi.

Böyle toksik – asalak kadınlar genellikle güzel ve çekici olurlar. Güzel bebekler maalesef yetişkinlerden daha fazla tolerans görürler ve daha da önemlisi güzel kadınlar, amsalaklardan daha fazla tolerans görürler. O kadar genç ve güzel olmayan kadınlara aynı tolerans gösterilmediğinden, o kadar genç ve güzel olmayan kadınlar, sınırlarını öğrenmek, ortamı terörize ederek insanları manipüle etmeye çok daha az başvurmak zorunda kalırlar.

Ağlıyor ki beş saat aralıksız ağladığını biliyorum. 

Bakın burası önemli. Çocuğunuz varsa çocukların istedikleri bir şey olsun diye yaptıkları ağlama şovunu bilirsiniz. Normal bir çocuk 3-5 dakika ağlar ama sonra bir şekilde geri adım atmadığınızı görür ve susar. Bazen belki 10-15 dakika.

Ama bazı çocuklar var, bunlar Beş Faktör Model’nde 2 eksende en kötü seviyelerdedir. Duygusal Denge / Nörotisizm faktöründe aşırı nörotik / duygusal dengesiz ve uyumluluk (agreeableness) faktöründe aşısı geçimsiz. Bunlar sizi domine edip (daha doğrusu terörize edip) saatlerce ağlayabilirler.

Bu kadın tipi toksik – asalak kadınlar, yaşlı bebeklerdir. Sizi domine etmek için ana silahları sizi terörize etmektir (intihar tehditleri, ağlamalar, çığlıklar, fiziksel şiddet). Bunları yaparken gördüğünüz yoğun duygular size olan tutkusundan gelmez, nörotik olmalarından gelir ve bütün bu yoğun terör saldırısı sizi domine edebildiklerini bilmelerinden gelir. Bunlar size olan yoğun sevginin ve tutkulu bir aşkın sonucu değil.

Böyle bir kadının yoğun ağlaması ile karşılaştığınızda tamamen acımasız ve duvar gibi olmanız lazım. Bu kadının acı çektiğinden değil sizi terörize etmek için ağladığını, çocukluk travmalarından kaynaklanan bir duygusal dengesizliği kontrol edemeyen bir kurban değil, ortamı domine etmek için planlı bir şekilde törörize eden bir yılan olduğunu anlarsanız, bunu yapmanız inanın hiç zor değil.

Bu kadınlar masumu koruma sorumluluğunuzu rehin alıyorlar ama bu kadınlarla beraberlikte korumanız gereken masum sizsiniz.

İlginçtir ki bu site ve görüşmeleri sayesinde 5-6 kez bu tür ağlamaları dinledim. Adamların korkudan başıma bir iş gelmesin diye aldığı kayıtları dinledim, birkaç kez de kız adamı ararken canlı dinledim. Dışardan dinlediğinizde ilk hissettiğiniz şey, bu hüngür hüngür ağlayan insan için hiçbir üzüntü hissetmediğiniz oluyor. Daha çok sinir oluyorsunuz çünkü ağlamanın sahte olduğu, planlı olduğu o kadar belli ki.

Bu ağlamalarla ilgili başkalarından da bu hissi duydum. O an terörize olmak yerine biraz kendi hislerinizi dinlerseniz, bunu siz de görebilirsiniz. Karşınızda aşkından ve size olan tutkusundan ağlayan bir kadın değil, size istediğini yaptırmak adına bu yöntem çalıştığı için  tepinen yaşlı bir bebek olduğunu göreceksiniz. Yaşlı bir bebek çok çirkin bir şey. Bunu bir kez görmeye başladınız mı, bu kadın isterse 10/10 olsun, çirkinliği ile midenizi bulandırmaya başlayacak.

Bakın çoğu erkeğin böyle kadınların ağına düşmeme sebebi bu. Bu kadınların çirkinliklerini olduğu gibi görüyorlar. Evet, kurbanlarına aşk bombardımanı tuzağı kurdukları dönemi kullanan ve bok bombardımanı geldiğinde kadını sepetleyen bazı erkekler var, bu kadınlar ava giderken birçok kez av olurlar. Ama size tavsiyem bu kadınlardan uzak durmanız, o tür bir duygusal güç her erkeğin başardığı bir şey değil ve riski almaya değmez.

Masum yaralı kadın rolünü çok iyi yapar. Bir keresinde tartışma sırasında ağladı bi süre sonra burnum kanıyor dedi gitti. Bir gün ulaşamadım. Geldiğinde, doktora gittim. Kalp krizi geçirmişim. Benim üzülmemem lazımmış dedi😂 bende inanmadım ama inanmış gibi yaptım. 

Yalan tabi ki.

İlişkinin sonunda başka bir erkekle samimiyetini yakaladım. İnkar etti. Ayrıldım.

Ne ilişkiniz vardı, neyden ayrıldın pek anlamadım ama hadi gözün aydın.

Ayrılık sonrası, o benim arkadaşım, benden yaşça küçük, beni yine başka birine mi yakıştırıyorsun gibi şeyler söyleyip kendini aklamaya çalıştı. Ben inanmıyorum deyip gitmek istediğimde ağlıyor, seni seviyorum, kendimi sana ait hissediyorum diyordu.

O an seni domine etmek için hazırol vaziyetinde bağıra bağıra Çin Milli Marşını söylemesi çalışır bir yöntem olsaydı, onu da yapardı. Unutma, tek bir amaç var. Asalak gibi kanını emmek. Bunun için de seni domine etmesi lazım. Her hareketinde motivasyon bu.

Ona 1 adım attığımda ise itekliyor yok ilişki istemiyorum, birbirimizi üzüyoruz diyor itekliyordu. Yaklaşık 20 gün boyunca defalarca bu itekleyip geri çekme döngüsünü yaşadık.

Bu kadının amacı için normal. Hem gerektiğinde gelip seni sömürmek istiyor, hem de başka erkeklerle kırıştırmak. Böyle bir kadınla seks yapacaksan, hastalık riskini düşün. Bu kadın sadece seninle seks yapmıyor.

Kendimi arafta ve boşlukta hissediyorum. Sanki duygusal işkence ediyordu bana. 

Böyle bir asalak aynı zamanda sadist olabilir. Sadist değilse örneğin sadece narsist ya da borderline ise, çektiğin işkenceden zevk almaz ama çektiğin işkence umrunda da olmaz.

Ben de engelleyip heryerden hayatımdan tamamen çıkardım.

Geç olmuş ama bir yandan da standart 2 senelik sömürüye göre erken kurtulmuşsun.

Ama peşimi bırakmadı. Sürekli stalklıyor, ortak arkadaşlarımızdan bilgi topluyor, yeni sevgilimi takip ediyor araştırıyor.

Sen buna peşini bırakmamak mı diyorsun? Sen böyle bir manyağın peşini bırakmamasını görmemişsin. İş yerini ve evini basmalar, binlerce mesaj, tehditler, iftiralar, vs.

Her hareketimden haberdar. Ama yazmıyorda. Iletişimde kurmuyor.

Bir daha bulaşma. Bunlar genelde sana birgün gerekirse kanını emerim diye bakarlar. Peşini çoktan bırakmış sadece arada bir senin kafanı karıştırmak için yem atıyor. Üstüne alınma, sadece sana değil, senin gibi paralelinde bir sürü eski kırığına yem atıyordur. Senden 10 tane olsa ne olacak, alt tarafı stalk, bilgi toplama vs. Çok zahmetli bir şey değil. Zahmetli bile olsa böyle kadınlar senin gibi 4-5 erkeği birgün lazım olur mantığı ile arada dürterler.

Senin en büyük yanılgın hala devam ediyor. Hala özelsin sanıyorsun, sana bir sevgi besliyor sanıyorsun. Eminim olayda bir miktar sevgi vardı, kız geniş gönüllü seni, Mahmut’u, Davut’u, Selim’i, Ahmet’i, Mehmet’i aynı anda sevebilen bir pıtırcık.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz.  Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımısaplantilizı da takip etmeyi unutmayın.

Narsist olması ile borderline olmasının bir farkı yok.

Bu makale, Dr. Tara J. Palmatier, PsyD’nin Help for Men YouTube kanalındaki “Why BPD and NPD Differences Don’t Matter” başlıklı yayınından çevrildi.

Borderline kişilik bozukluğu olan kişilerdeki istismar davranışlarını narsisistik, histrionik ve diğer B kümesi kişilik bozukluklarıyla birlikte ele aldığımda, hemen her defasında benzer yorumlar alıyorum:

“Borderline olanlarla narsisistler aynı değildir. Borderline kişiler sizi bilerek manipüle etmez. Psikolojik olarak hayatta kalmaya çalışırlar. Terk edilmekten korkarlar. Empati kurabilir, suçluluk ve gerçek pişmanlık hissedebilirler. Böyle davranmalarının nedeni acı çekmeleridir. Üstelik borderline tedavi edilebilir. Onları neden narsisistlerle aynı gruba koyuyorsunuz?”

Ardından genellikle klinik ayrımları yeterince gözetmediğim söyleniyor. Bazen buna azar, utandırma ve benim hakkımda amatör psikolojik çözümlemeler de eşlik ediyor.

Peki, şöyle düşünelim: İki kişi denize giriyor. Birine kaplan köpekbalığı, diğerine büyük beyaz köpekbalığı saldırıyor. İkisi de bir bacağını kaybediyor. Sonra bir deniz biyoloğu, kaplan köpekbalığının saldırdığı kişinin hastane odasına girip şöyle diyor:

“Bir dakika. Burada biraz daha dikkatli ayrım yapmalıyız. Kaplan köpekbalıklarıyla büyük beyazlar aynı değildir. Aynı nedenlerle saldırmazlar. Size saldıranın içsel motivasyonu tamamen farklıydı. Onları aynı gruba koymak haksızlık.”

Çok ilginç. Ama adamın bacağı hâlâ yok.

Benim üzerinde durduğum mesele de bu: Siz istismara uğrarken, karşınızdaki kişinin davranışını açıklayan tanısal farklılıklar, o anda ne yapmanız gerektiği sorusunun ne kadarını cevaplıyor?

Farklı tanılar, benzer zararlar

Borderline kişilik bozukluğu ile narsisistik kişilik bozukluğunun farklı tanılar olduğunu biliyorum. Uzun zamandır psikoloğum. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimimde bu ayrımlar işlendi. Birbirleriyle örtüşen ilişki davranışlarını tartışmak, iki bozukluğun psikolojik açıdan özdeş olduğunu ileri sürmek değildir.

Farklı psikolojik mekanizmalar, ilişkilerde çok benzer sonuçlar doğurabilir. Başka bir ifadeyle, farklı yollar aynı yere çıkabilir.

Yıllar önce yazdığım bir makalede bunu arsenik ve siyanür üzerinden anlatmıştım. Kimyasal olarak farklıdırlar ama ikisi de zehirdir. Köpekbalığı örneğinde de aynı durum geçerli. İki türün farklı olması, ikisinin de ciddi zararlarını birlikte konuşmamıza engel değil.

Üstelik gerçek insanlar, tanı kitaplarındaki kategorilerin kusursuz ve birbirinden yalıtılmış örnekleri de değiller. Bir kişide farklı şiddetlerde çeşitli özellikler bulunabilir. Birden fazla kişilik bozukluğunun ölçütlerini karşılayabilir. Her biri için tam tanı ölçütlerini karşılamadan da belirgin narsisistik, borderline, histrionik, paranoid veya antisosyal özellikler gösterebilir.

İçsel yapı farklı olabilir. Terk edilmeye duyarlılık, hak görme, empati güçlükleri, kimlik sorunları ve davranışa ilişkin farkındalık düzeyi de farklı olabilir. Fakat istismar içeren bir ilişkiden söz ediyorsak, özellikle de istismara uğrayan kişinin pozisyonundan bakıyorsak, koltukta oturup istismarcıya tanı koymaya çalışmaktan daha önemli sorularımız var.

Partnerinize hayır dediğinizde ne oluyor? 

Bir sınır koyduğunuzda nasıl tepki veriyor? 

Olayları onun anlattığından farklı hatırladığınızı söylediğinizde ne yaşanıyor?

Arkadaşlarınızla veya ailenizle vakit geçirmek istediğinizde başınıza ne geliyor?

Sizin ayrı bir insan olmanıza, kendi kararlarınızın bulunmasına tahammül edebiliyor mu?

Sizi incittiğinde gerçek bir sorumluluk alabiliyor mu? 

Kendi istekleri karşılanmadığında da size empati gösterebiliyor mu? 

Reddedildiğini, eleştirildiğini, kıskandığını veya terk edildiğini hissettiğinde misillemeye başvuruyor mu?

Öfkeyi, suçluluk hissettirmeyi, tehditleri, geri çekilmeyi, asılsız suçlamaları, maddi baskıyı, çocukları, cinselliği veya kendine zarar verme tehditlerini sizi istediği gibi davranmaya zorlamak için kullanıyor mu? 

İlişkiyi bitirmeye çalıştığınızda ne oluyor?

Bunlar, her gün gerçekte neyle yaşadığınızı anlamanıza yardım eden sorular. “Ama borderline ile narsisizm farklıdır” demek, bu çok daha önemli soruların hiçbirini cevaplamıyor.

Partneriniz size vuruyorsa şiddet uyguluyordur. Sizi cezalandırmak için çocukları kullanıyorsa onları çatışmanın ortasına çekiyordur. Ayrılmanızı engellemek için intihar tehdidini kullanıyorsa, şantaj ve tehdit ile baskı ve kontrol kurmaya çalışıyordur. Bunun altında terk edilme korkusu, narsisistik incinme veya birkaç farklı etken bulunması, davranışın size feci derecede verdiği zararı ortadan kaldırmaz.

Çifte standart: Borderline kadında sebeplere, narsist erkekte davranışlara odaklanmak

Bu tartışmalarda dikkatimi çeken başka bir şey var. Borderline bir kadın çoğu zaman iç dünyası üzerinden anlatılıyor: Travması var, duygularını düzenleyemiyor, kendini kontrol edemiyor, böyle olmayı kendisi seçmedi.

Narsisistik bir erkek ise dışarıdan görülen davranışlarıyla anlatılıyor: Kontrol ediyor, sevgi bombardımanı yapıyor, cezalandırıyor, istismar ediyor.

Bu anlatım yüzünden borderline kadın daha fazla şefkat uyandırıyor. Birinin yaşadığı sıkıntıyı, diğerinin yaptığı kötülükleri anlatıyorsunuz. Oysa dışarıdan bakıldığında bu iki insan grubunun davranışlar ve verdikleri zararlar birbirlerine çok benziyorlar, hatta çoğu zaman aynılar.

Bakış açısını değiştirdiğimizi ve narsist erkeği de iç dünyası üzerinden anlattığımızı düşünelim. “Eleştirildiği için öfkeye kapılıp eşini duvara çarptı” demek yerine, aynı erkeği de şöyle anlatabilirsiniz: “Kırılgan benlik saygısı, dayanılmaz bir utanç ve aşağılanma duygusuyla sarsıldı; psikolojik olarak dağılmaya karşı ilkel savunmaları harekete geçti.”

Bir anda daha anlayışlı bir açıklama elde ettiniz. Fakat bu, adamın eşini duvara çarpmış olduğu gerçeğini değiştirmedi.

Şimdi tersini yapalım. “Partneri ayrılmak istediğinde yoğun terk edilme korkusu yaşadı ve duygusal kontrolünü kaybetti” yerine, kadının yaptıklarını anlatalım: Eşi ilişkiyi bitirirse kendisini öldürmekle tehdit etti. Çocukları götürmesine izin vermedi. Telefonunu kırdı, kollarını tırmaladı ve ardından polisi arayıp yalan söyledi, onu istismarla suçladı.

İçeride yaşanan dehşetle dışarıdaki yıkıcı davranışlar aynı anda var olabilir. Bu iki anlatım birbirini dışlamaz. Değişen şey, hikâyenin hangi bölümünü öne çıkardığınız ve dinleyicide hangi duyguyu oluşturduğunuzdur.

Partnerinizin travması, size uyguladığı istismarı daha az istismar hâline getirmez. Yalnızca davranışı gerçekleştiren kişinin sıkıntısına odaklanırsanız, hemen her yıkıcı davranışı daha fazla şefkat uyandıracak biçimde anlatabilirsiniz.

Benim sorum şu: Psikolojik açıklama hangi noktada yararlı bir bağlam olmaktan çıkıp sorumluluktan muafiyet sağlayan bir mazerete dönüşüyor?

Altta yatan psikolojiyi anlamanın tanı, tedavi ve risk değerlendirmesi açısından değeri vardır. Ama köpekbalığını anlamakla, saldırıya uğrayan insanı köpekbalığından kurtarmak aynı iş değil. Saldırıya uğrayan insanın asıl yapması gereken şey köpekbalığından kurtulmak, onu anlamak değil.

Toksik partnerin neden böyle davrandığını anlamaya çalışmayın

İstismara uğrayan danışanlarla çalışırken, partnerlerinin neden böyle davrandığını anlamaya çalışmaya saplanıp kalmalarını genellikle teşvik etmiyorum. Çünkü toksik bir insanın toksik davranışını anlamak için dikkate almaları gereken açıklamalardan en önemlisi ve muhtemelen tek bilmeleri gereken şu: Bu davranışı yapıyor zira bu davranış sizi kontrol etmesini, sizden istediği sonucu almasını sağlıyor.

Partneriniz gerçekten sıkıntı yaşıyor diyelim. Peki, neyin sıkıntısını yaşıyor? Kendisine hayır denmesinin mi? Sorumluluk almasının istenmesinin mi? Yeterince ilgi görmediğini düşünmesinin mi? Sizin sınırlarınızın olmasının mı? Ondan bir yetişkin gibi davranmasını beklemenizin mi?

Onun sıkıntısının gerçek olması, sizin ona haksızlık yaptığınız veya bu sıkıntıyı sona erdirmekten sorumlu olduğunuz anlamına gelmez.

Öfke, tehdit, suçlama ve diğer zorlayıcı davranışlar tekrar tekrar güvence, ilgi, kontrol veya karşı tarafın boyun eğmesiyle sonuçlanıyorsa, bu davranışların devam etmesini sağlayan bir düzen oluşur. Bunun ne kadarının bilinçli olduğu, ne kadarının öğrenilmiş davranışlardan veya başka psikolojik süreçlerden kaynaklandığı, sizin ve çocuklarınızın üzerindeki aşırı zararlı etkiyi ortadan kaldırmaz.

Üstelik “Neden böyle davranıyor?” sorusu her zaman yalnızca anlamaya yönelik değildir. Bazen inkâr ve pazarlığın bir parçasıdır.

“Aşık olduğum kadına ne oldu? Ne değişti? Ben neyi yanlış yaptım? Başka türlü davransaydım bunlar olmaz mıydı? İlişkinin başındaki hâline dönmesi için ne yapabilirim?”

Çünkü şu anda gördüğünüz davranışları kabul etmek, sahip olduğunuzu sandığınız ilişkiyi bırakmak anlamına gelebilir. Başlangıçtaki aşk bombardımanı sırasında tanıdığınızı sandığınız kişiyi geri getirecek bir formülün sizin elinizde olmadığını kabul etmek zorunda kalabilirsiniz.

Bu sırada partneriniz değişmesinin nedeninin siz olduğunuzu söylüyor olabilir:

“Sen daha ilgili olsaydın böyle olmazdım. Beni gerçekten sevseydin bunları yaşamazdık. Beni bu hâle sen getirdin.”

Bir süre sonra bu yalana siz de buna inanmaya başlayabilirsiniz. Onu siz değiştirdiyseniz, belki yaptığınız hatayı bulup düzelterek eski hâline döndürebilirsiniz. Köpekbalığını durmadan çözümlemeye çalışmanın tuzağa dönüştüğü yer burasıdır.

Anlamak, ne zaman mazeret üretmeye dönüşüyor?

Çocukluğunu öğreniyorsunuz. Travmalarını, bağlanma biçimini, tetikleyicilerini ve kişilik özelliklerini araştırıyorsunuz. Sonra düşünceleriniz şu yönde ilerlemeye başlıyor:

“Belki eleştirilmek ona çok ağır geliyor. Belki o kadar gerginken duygularımı anlatmamalıydım. Belki kendisini öldürmekle tehdit etmesi manipülasyon değildi; yalnızca çok çaresizdi.”

Gerçekten çaresiz hissetmiş olabilir. Fakat çaresizlik ile zorlayıcı kontrol birbirini dışlayan şeyler değildir.

Sonra şu sonuca geliyorsunuz: “Ona yeterince güvende olduğunu hissettirebilirsem bir daha yapmaz.” Böylece yeniden başladığınız yere dönüyorsunuz. Kendi davranışlarınızı, onun size kötü davranmasını engellemek etrafında düzenliyorsunuz. Hâlâ onun istismarının durması için sizin neyi farklı yapmanız gerektiğini soruyorsunuz.

Anlamak açıklamaya, açıklamak gerekçelendirmeye, gerekçelendirmek mazeret üretmeye, mazeret üretmek uyum sağlamaya dönüşebiliyor. Sonunda uyum sağladığınız şey, istismara maruz kalmaya devam ettiğiniz bir hayat oluyor.

Empati kurmak veya anlamaya çalışmak kendiliğinden istismarı sürdürmek anlamına gelmez. Ancak danışanlarımın önemli bir kısmında sorun, istismar eden partnere karşı empati eksikliği değil. Tam tersi.

Muhtemelen onun hakkında zaten çok şey biliyorsunuz. Hangi konuların açılmaması gerektiğini, hangi arkadaşların sorun çıkaracağını, ne zaman hiçbir yanlış yapmadığınız hâlde özür dilemeniz gerektiğini biliyorsunuz. Onun duyguları daha büyük ve daha önemli sayıldığı için kendi duygularınızı ne zaman bastıracağınızı da biliyorsunuz.

Ruh hâlindeki küçük değişiklikleri, ses tonunu, beden dilini, hatta iç çekişini bile takip ediyor olabilirsiniz. İstismar içinde yaşayan insanlar bunu öğrenir. Sevgi dolu bir ilişkide yaşamak için sürekli böyle tetikte olmak gerekmez.

Kontrolün oluşması için her şeyin önceden planlanması gerekmez

Bir başka itiraz şu: “Narsisistler bilinçli olarak manipüle eder. Borderline kişiler ise bilerek yapmaz; yalnızca duygularını düzenleyemez.”

Oysa olasılıklar bu iki seçenekten ibaret değildir. Zorlayıcı kontrolün oluşması için birinin sabah kalkıp “Bugün partnerimi nasıl yönlendireyim?” diye ayrıntılı plan yapması gerekmiyor.

Diyelim ki arkadaşlarınızla buluşmak istediğiniz her seferinde partneriniz öfke patlaması yaşıyor. Belki sizi bilinçli olarak yalnızlaştırmaya çalışıyor. Belki gerçekten terk edilme paniği yaşıyor. Belki ikisi birden var.

Bu yeterince tekrarlandığında arkadaşlarınızı görmeyi bırakıyorsunuz. Çünkü giderseniz ne olacağını biliyor ve bir kez daha aynı olaylarla uğraşmak istemiyorsunuz. Artık size açıkça “Arkadaşlarınla görüşemezsin” demesi gerekmiyor. Arkadaşlarınızı görmenin bir bedeli olduğunu öğrendiniz.

Her itiraz ettiğinizde öfkeleniyorsa, bir süre sonra itiraz etmekten vaz geçiyorsunuz. Telefonunuzu ve şifrelerinizi vermediğinizde sizi aldatmakla suçluyorsa, sonunda mahremiyetinizden vazgeçiyorsunuz. İşe gitmek için evden çıktığınızda kendisine zarar vermekle tehdit ediyorsa, sabah alarmını duymaktan bile korkar hâle gelebiliyorsunuz.

Öğrendiğiniz ders şu oluyor: “Kendi kararımı verirsem kötü bir şey olacak. Onun tepkilerinden ben sorumluyum. Yanlış bir hareket yaparsam yeniden patlayacak.”

Bunun oluşması için sizin gerçekten yanlış yaptığınıza inanmanız bile gerekmiyor. Bir sonraki öfke nöbetini, suçlamayı veya çocukların önünde yaşanacak sahneyi önlemek, sonrasındaki cezayla uğraşmaktan daha kolay görünmeye başlıyor.

Davranışlarınız onun tepkilerini önlemek etrafında şekilleniyorsa, bu düzenin kontrol edici ve istismar edici olması için her ayrıntının bilinçli tasarlanmış olması şart değildir.

“Ne yaptığının farkında değil” açıklaması yeterli mi?

Pek çok danışanım, partnerine davranışlarının etkisini anlatmayı defalarca denedi. Öfkenin, tehditlerin, suçlamaların kendilerini nasıl etkilediğini açıkladılar. Sakin konuştular, empati kurdular, kelimelerini büyük dikkatle seçtiler. Bazen de tükenmişlik içinde ne düşündüklerini açıkça söylediler.

Benim karşılaştığım örneklerde, nasıl anlattıklarından bağımsız olarak bu konuşmalar çoğu zaman iyi gitmiyor. Partnerleri öfkeleniyor, söylenenleri reddediyor, onların fazla hassas olduğunu ileri sürüyor veya sınır koymayı kendisine yapılan bir kötülük gibi sunuyor.

“Sen beni suçluyorsun. Asıl bana kötü davranan sensin. Senin yanında kendimi güvende hissetmiyorum.”

Böylece davranışın etkisini anlatmanız, size yöneltilen yeni saldırının gerekçesine dönüşüyor. Konuşma yeniden onun mağduriyeti etrafında dönmeye başlıyor.

Bir insan neden böyle tepki verdiğini anlamıyor olabilir. Bu, ne yaptığı ve bunun sizi nasıl etkilediği kendisine hiç söylenmemiş demek değildir. İkisini birbirinden ayırmak gerekiyor.

Siz yıkıcı davranışı dile getiriyorsunuz; o davranışı konuşmaya çalışmanız cezalandırılmanızın yeni nedeni oluyor. Tanı farklılıkları, bu örüntünün size ne yaşattığını değiştirmiyor.

Empati kapasitesi ile empatik davranmak aynı şey değil

“Ama empati kurabiliyor” deniyor. Peki, sizinle anlaşamadığında, size öfkelendiğinde, sizi kendi sıkıntısının nedeni olarak gördüğünde de bu empatiyi sürdürebiliyor mu?

Empati kapasitesinin bulunmasıyla tutarlı biçimde empatik davranmak aynı şey değildir. Bazen gerçek pişmanlık da yaşanabilir. Ancak kendi çalışmalarımda sıkça gördüğüm başka bir durum var: Kişi, size yaptığından çok, yaptığının kendi hayatında doğurduğu sonuçlar için üzülüyor.

Sizi incittiği için üzülmek ile sizi kaybetmekten, sonuçlarla karşılaşmaktan veya istediğini elde edememekten dolayı üzülmek aynı değildir.

Pişmanlık da tek başına sorumluluk almak değildir. Asıl soru şu: Davranışının sorumluluğunu taşımaya tahammül edebiliyor mu? Çünkü sorumluluk alınmadan anlamlı değişim ve gelişim beklemek güçleşiyor.

Değişmeyi gerçekten isteyebilir. Fakat değişmek istemekle, bunun gerektirdiği zor işi yapmak farklı şeylerdir. Pazar sabahı içtenlikle ağlayıp pişmanlık gösterebilir ve pazar öğleden sonra aynı davranışı tekrarlayabilir. Burada yalnızca gözyaşlarının gerçek olup olmadığını tartışmak yeterli değildir. Anlamlı ve kalıcı olarak neyin değiştiğine bakmanız gerekir.

“Tedavi edilebilir” sizin ilişkiniz için bir garanti değildir

Bir başka savunma da “Borderline tedavi edilebilir” ifadesi. Bu sözden, tek başına taşıyabileceğinden çok daha fazla sonuç çıkarılıyor.

Anlamlı değişim; bir sorun olduğunu kabul etmeyi, sorumluluk almayı, tedaviye düzenli katılmayı, zorlayıcı geri bildirimlere tahammül etmeyi, duygusal olarak zorlanırken yeni davranışları uygulamayı ve bunları yeterince uzun süre sürdürmeyi gerektirir. Üstelik yalnızca terapistin odasında değil, günlük yaşamda da.

Tedavi edilebilir olmak, ilişkinin başındaki sevgi bombardımanına geri döneceği anlamına gelmez. Şu anda sizin için güvenli bir partner olduğunu veya belirli bir süre sonra mutlaka güvenli olacağını da göstermez.

Belirtilerin azalmasıyla yaşamın ve ilişkilerin sağlıklı işlemesi aynı şey değildir. Bir kişinin artık tanı için yeterli sayıda ölçütü karşılamaması, ilişkilerinde, işinde ve hayatında iyi işlev gösterdiğini tek başına kanıtlamaz.

Tedavi araştırmalarına katılan, sürece devam eden ve tamamlayan kişiler hakkında elde edilen sonuçlar, sizin partnerinizin ne yapacağını söylemez. Terapiye yalnızca terapistin sizi düzelteceği beklentisiyle gelen biriyle, kendi davranışları üzerinde dürüstçe çalışmaya hazır biri aynı durumda değildir.

Sizin için önemli olan, partnerinizin dürüstçe katılım gösterip göstermediği, sorumluluk alıp almadığı, davranışlarını değiştirip değiştirmediği ve bu değişimin terapi odasının dışında sürüp sürmediğidir.

Partnerinizin empati kapasitesi bulunması, pişmanlık göstermesi veya değişmek istediğini söylemesi, tedavinin işe yarayıp yaramayacağını görmek için istismar içeren bir ilişkide kalmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Şu sorulara ihtiyacınız var: Bu ilişki şu anda benim için güvenli ve sağlıklı mı? Gerçek bir davranış değişimi nasıl görünürdü? O değişim, güvenebilmem için yeterince uzun süredir devam ediyor mu?

Klinik ayrıntılara dikkat etmek, istismara mazeret bulmayı gerektirmez

Borderline kişilik bozukluğu olan biriyle çalışıyor olsaydım, terk edilme korkularını, duygularını düzenlemekteki güçlüklerini, kimlik sorunlarını ve travma geçmişini elbette anlamak isterdim. Ama bunu, bu sorunlar üzerinde çalışabilmek için yapardım. Çevresindeki herkesin daha fazla anlayış göstermesi ve yıkıcı davranışlara uyum sağlaması gerektiğini söylemek için değil.

Travmatik bağlarla ilişkide kalan, başkalarını kurtarmaya çalışan ve diğer yetişkinlerin duygularının sorumluluğunu üstlenen danışanlarımla da benzer bir yaklaşım izliyorum. Neden gereğinden fazla sorumluluk üstleniyorsunuz? Neden kurtarmaya çalışıyorsunuz? Neden tahammül etmemeniz gereken davranışlara tahammül ediyorsunuz?

Bu örüntülerin nereden geldiğini anlamak yararlıdır. Ancak bir noktada, kendi davranışlarınız içinde neleri değiştirebileceğinize geçmeniz gerekir. Anlamak, çalışmanın başlangıcıdır; tamamı değildir.

Farklı kişilik yapıları, davranışları farklı etkenlerin harekete geçirdiği ve tedavide farklı konuların ele alınması gerektiği anlamına gelir. Bir tanının, kişinin içsel acısı sürekli öne çıkarıldığı için sorumluluktan muaf tutulması gerektiği anlamına gelmez.

Benim bu konudaki çalışmalarımın odağında istismara uğrayan kişiler var. Bir adam “Bana zarar veriyor” dediğinde, konuşmanın hemen ona zarar veren kişinin ne kadar acı çektiğine dönmesi başlı başına dikkate değer.

İstismara uğrayan kişinin gördüğü zararı konuşurken de aynı şey yapılıyorsa, onun deneyimi yine arka plana itiliyor. Köpekbalığının davranışını anlamak, saldırı hikâyesinin başkahramanını köpekbalığı yapmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Ona kıyıdan da şefkat duyabilirsiniz

Birinin terk edilme korkusunu anlayabilir ve kendi iyilik hâlinizi bu korkuya teslim etmeyebilirsiniz. Şefkati ve etkili psikolojik yardımı hak ettiğini düşünebilir, partnerinin de aynı şeyleri hak ettiğini kabul edebilirsiniz.

Başka birinin travmasının, sizi tekrar tekrar travmatize etme hakkı vermediğine karar verebilirsiniz. Kendinizi korumayı seçmeden önce ona kusursuz bir tanı koymanız gerekmez. Borderline olabilir, narsisistik özellikler taşıyabilir, birden fazla sorun yaşayabilir veya hiç tanı almamış olabilir. Yine de size gerçekte ne yaptığına bakabilirsiniz.

Bu nedenle yalnızca “Bunu neden yapıyor? Neyi tetikledim? Onu durdurmak için ne yapmalıyım? Başlangıçtaki kadını nasıl geri getiririm?” sorularıyla kalmanızı istemiyorum. “Beni bu ilişkide tutan ne? Bana tekrar tekrar zarar veren birine bağlı kalmamın altında ne var?” sorularını da sormanızı istiyorum. Yalnızca “Çünkü onu seviyorum” demek, bunları yeterince açıklamıyor.

Benim önceliğim, suda kanayan ve hâlâ saldırıya uğrayan kişiye yardım etmek. Bazen önce neden sudan çıkması gerektiğini anlaması üzerinde uzun süre çalışıyoruz. Bazen çocuklar, para veya başka gerçek koşullar yüzünden hemen tamamen çıkamıyor. Bazen de ilişkinin bitmesi, özellikle ortak çocuklar varsa, diğer kişinin hayatından çıkması anlamına gelmiyor.

O zaman elimizdeki koruma imkânları üzerinde çalışıyoruz: sınırlar, kısa ve konuya odaklı iletişim, yaşananları kayıt altına alma, gri kaya yaklaşımı, paralel ebeveynlik ve iletişim uygulamaları gibi maruziyeti azaltabilecek yollar.

Ben tanıları aynılaştırmıyorum. Birbirleriyle örtüşen istismar davranışlarını, bunlara maruz kalan kişi açısından taşıdıkları önem üzerinden birlikte ele alıyorum.

Köpekbalığına kıyıdan da üzülebilirsiniz. Birinin acısını kabul etmek için onun size zarar vermeye devam edebileceği yerde kalmanız gerekmez.

Lindsay Clancy davası nedir? 3 çocuk katili anneye destek veren kadınlar kimler?

Bu yazıda, Amerika’da 2023 yılında üç küçük çocuğunu boğarak öldüren Lindsay Clancy adlı kadının davasını, daha doğrusu eğer yargılama sürecini azıcık da olsa takip ediyorsanız, neden çok sayıda kadının üç küçük çocuğunu vahşice öldüren bir kadın için asosyal medyada “senin gibiyim Lindsay” videoları yaptıklarını, düzinelerce kadının mahkeme salonuna pembe giysilerle gidip Lindsay Clancy’yi alkışladıklarını, kısaca bu katili desteklediklerini konuşacağız. Aynı zamanda eğer kız arkadaşınız Lindsay Clancy’yi destekliyorsa, bunun ne anlama gelebileceğini de göreceğiz.

Her sene belli sayıda kadın ve erkek, çeşitli nedenlerle çocuklarını öldürüyorlar ve bu kadın ve erkeklerin bir kısmı, “akli dengesi yerinde olmadığı için suçlu sayılamaz” diyerek akıl hastanesine kapatılıyorlar. Yani olay korkunç olsa da asıl sansasyon yaratan şey katilin akıl sağlığı gerekçesi ile suçsuz bulunması değil, ilk defa bir katile toplu destek görmemiz.

Önce bilmeyenler için olayı biraz anlatalım. Lindsay Clancy adlı kadın, 24 Ocak 2023’te, kocasını dışarıdan yemek siparişini almaya gönderiyor. Kadının bunu yapmadan önce bu siparişi almak için evden gidiş – geliş süresini araştırdığı görülüyor. Adamcağız dışarıdayken de, 3 çocuğunu – 5 yaşındaki Cora, 3 yaşındaki Dawson ve 8 aylık Callan – evin bodrumunda, iple tek tek boğarak öldürüyor. Sonra da kendini yüzeysel olarak kesip, iki katlı evin üst katından karlı bahçeye atıyor. Ölmüyor ama (karın kendisine yastık olacağını varsaydı muhtemelen), kar buzlu olunca sakat kalıyor.

Koca eve döndüğünde önce kadını bahçede yaralı buluyor ve ambulans çağırıyor. Ambulans gelince içeri girip çocukları arıyor ve hepsini boğulmuş olarak buluyor. Çocukları tek tek ölü bulurken dakikalar boyunca attığı çığlıkları o kadar korkunç ki, adamın 911 araması kamuya açılmadı, mahkemede dinleyenler de travmaya uğradıklarından bahsediyorlar.

Şimdi internette dedektifçilik oynayan bazı embesillerin dediğinin aksine, çocukları kadının öldürdüğü konusunda bir şüphe yok. Kadın öldürdüm diyor, savunma avukatı öldürdüm diyor, deliller ve olayı aylarca araştıran dedektifler kadın öldürdü diyor. Mahkeme, kadının “akıl hastalığı nedeniyle ceza ehliyeti olmadığı gerekçesiyle” suçlu mu suçsuz mu sayılacağı. Suçlu ise, kadın 3 kere ömür boyu hapis cezası alacak. ABD’de ömür boyu hapis gerçekten ömür boyu. Suçlu değilse, akıl hastanesine kapatılacak ama ileride iyileşti diye salınma imkanı olacak.

Yani savcılık, kadının çocukları öldürdürürken doğru ile yanlışı ayırt edecek, ne yaptığını bilecek durumda olduğunu göstermeye çalışıyor. Kadının savunma avukatı ise, postpartum psikozu ve varolan bipolar – depresyon nedeniyle çocukları boğarken akıl sağlığının yerinde olmadığını göstermeye çalışıyor.

Burada kadının kocasını evden ne kadar uzak kalacağını önden araştırması, planlamaya işaret ediyor. Savunmanın kullandığı postpartum psikozu ve çocukları öldürmesini söyleyen bir ses duyduğu iddiası da kadının sonradan ortaya attığı şeyler. Kadın ayrıntılı günlükler tutmuş ve bunlarda çocuklara zarar verme düşüncelerinden bahsetse de, çocukları öldürüp kendisi hayatta kalana kadar şizofrenik seslerden hiç bahsetmiyor. Bu nedenle savcı, kadının kendini öldürmeye karar verdiğini ve çocuklar kendisi olmadan ne yapacaklar mantığı ile onları öldürdüğünü iddia ediyor. 

Ama asıl mesele sebep değil, cinayetleri planlaması ve ne yaptığını bilmesi diyor. Tam bu sıralarda da psikoz, halisünasyon ve intihar üzerine arama yapmış. Sanki intihar etmeyi beceremezse nasıl yırtacağını araştırmak istemiş.

Savunma postpartum psikozu denilen nadir bir psikoz üzerine. Doğum yapan her bin kadından 2.5’inde görülüyor ve bu kadınların %4’ü de bebeklerini öldürüyorlar. Savunma, kadının psikozu hissettiği için arama yaptığını iddia ediyor.

Burada anahtar, katil annenin, çocukları öldürmeden önce hiç yazmadığı, belirtmediği ve sonradan hayatta kalınca sanki suçlamalardan kurtulmak için bahsettiği postpartum psikozu. Psikoz birden olan bir delilik ve katil annenin yaptığı planlar, babayı yakın bir şubeye değil özellikle uzağa göndermesi, babanın evden çıkmasını beklemesi ve çocukları öldürürken arada adamla konuşması, psikoz teorisi ile çelişiyor. Bu arada çocukları birer birer, oldukça sadist bir şekilde uzun süre acı vererek boğduğunu da unutmayalım.

Yasa önünde soru kadının kafayı yemiş olup olmadığı değil. Savcı da, savunma da kadının akıl sağlığının yerinde olmadığını kabul ediyor. Kanuni sorun, öldürme anında katilin yaptığı şeyin yanlış olduğunu idrak edecek durumda olup olmadığı.

Sebep konusunda başka teoriler de var. Lindsay Clancy B kümesi kişilik bozukluğuna sahip bir kadınsa, borderline özelliklere sahipse, duygusal olarak aşırı kaotik ve negatif duyguları çok ama çok aşırı seviyede hissedecektir.  Benim çocuklarını öldüren anne babalarda en çok gördüğüm durum, çocukların babalarından ya da annelerinden intikam alma dürtüsü. Burada katil anne aşırı derecede depresyon ve stres altındayken, baba iş gezilerine çıkıyormuş. Soruşturmada New York’a yapılan bu iş gezilerinin sadece iş gezileri olmadığını gösteriyor. Bu gezilerde Patrick Clancy arkadaşları ile buluşup eğleniyormuş ki Lindsay Clancy bu konuda adama diş bilemeye başlamış olabilir.

Bu arada Patrick Clancy’nin yeni eşi de New York’ta yaşıyor ki online spekülasyonlar belki de adam evliyken şimdiki eşi ile yasak aşk yaşadığını iddia ediyorlar. Lindsay Clancy kocası ile cinsel yakınlıklarının kalmadığından da yakınıyormuş ki bu aslında aldatma iddiasını destekleyen bir şey.

Yani sonuçta, kadın çocukları, kocasından öc almak için acı çektirerek öldürmüş de olabilir. Ekstrem B tipi kişilik bozukluğu olan bir insanın böyle bir şeyi yapma kapasitesi var.

Her neyse uzun bir giriş oldu ama asıl konu bu değil. Bu tür korkunç çocuk cinayetlerini erkekler de kadınlar da işliyorlar ve erkekler de “deli o nedenle suçsuz” diye hapishane yerine timarhaneye gönderilebiliyorlar.

Asıl konu neden azımsanamayacak sayıda kadın, pembe tişörtler giyerek mahkeme dışında destek alkışları atıyorlar, dünyanın bok çukuru olan TikTok’ta çocuklarını kucaklarına alıp “aynıyız Lindsay” diye videolar yapıyorlar veya katilin ailesinin açtığı yardım kampanyasina 1.2 milyon dolar bağışlıyorlar.

Burada cevabı, YouTube’da kanalı da olan ve izlemenizi tavsiye edeceğm Hannah Spier adlı psikiyatristin konu üzerindeki yayınlarında bulabiliyoruz. Bu kadınlar, çeşitli seviyelerde kişilik bozukluğuna sahip kadınlar. Bu nedenle de Lindsay Clancy’de kendilerini görüyorlar. Bu insanlar güç açlığı çeken insanlar ve Clancy’nin üzerinde uygulanan devlet gücünü görüyorlar ve devlet gücünün kendileri gibi insanları cezalandırılmasından nefret ediyorlar. Clancy’nin cezalandırılmasını, suçlu bulunmasını, kendileri gibileri güçsüz kılan bir şey olarak görüyorlar.

Clancy’nin cezalandırılması ile kendileri gibi insanların yaptıklarının sorumluluğunu almak zorunda kalacaklari, normal insanlarla aynı standartlarda yargılanacaklari, şımarık bir çocuk gibi sürekli bakılıp yardım görmeyecekleri bir dünyadan nefret ediyorlar. Bu nedenle de davaya bu kadar yoğun duygusal tepkiler veriyorlar.

Bunu yıllardır çoğu ben B tipi kişilik bozukluğundan muzdaribim diye bağıran SJW kadın aktivistlerde görüyoruz. Onların arıza bir şekilde kocaman açılan gözlerinde, bağırarak karşılarındakini susturmaya çalışmalarında, manipülasyonlarında, FEMEN gibi cinsel teşhircilik ile dikkat çekmeye çalışmalarında görüyoruz. Bu kadınlar Batı’da daha çok trans aktivisti, çevre aktivisti, feminazi veya ne istediği belirsiz üniversite kampüsü aktivisti olarak karşımıza çıkıyorlar. Türkiye’de ise en çok göz önüne çıkanları, sokak köpeği aktivisti (hayvan diyemeyeceğim zira  köpek ve köpek yemi odaklılar) olarak önüne gelene çığlık atıp saldırırken görüyoruz. Bu insanlar kadınları, hayvanları ya da ezilenleri tutkuyla sevdiklerinden değil, başkaları üzerinde kontrol ve güç kurmak için, duygusal ve ruhsal olarak dengesiz olduklarından bu kadar çığlık çığlığa ve saldırganlar.

B kümesi kişilik bozukluğu özellikleri narsizm, psikopati, borderline ve histrionik kişilik bozukluklarını içeriyor. Mesela narsist özellikler gösteren biri, ruhsal olarak dengesiz ve düşük uyumluluk düzeyi düşük biridir. Böyle bir insan negatif duyguları ile, kendisine ahlaki olarak diğer insanlardan daha üstün olduğunu, daha iyi olduğu hikayesini anlatarak başa çıkmaya çalışır. Böyle bir insan, hak sanrısı içinde yaşar ve istediğini elde etmek için başka insanları manipüle etmeye hazırdır.

Bunlarla alakalı olarak bir de kırılgan narsist var. Kırılgan narsist, kendisini dünyanın en büyük mağduru olarak görür. Böyle biri paranoyaktır, tüm dünya ona karşıdır. Kızgındır, kin doludur ve dünyanın kendisi için eğilip bükülmesini, kendisine destek çıkmasını bekler. 

Hem büyüklenmeci hem de kırılgan narsist, diğer insanlar üzerinde tahakküm kurma takıntısı olan insanlar. Büyüklenmeci narsist, başkalarından narsist yakıt almaya çalışır ve bunu hak ettiğine, pohpohlanmayı hak ettiğine inanır. Kendi negatif duyguları ile, başkaları üzerinde güç kurarak başa çıkmaya çalışır. Kendisine ne kadar parlak,önemli, özel ve mükemmel olduğu hikayesini anlatır. Dünyanın da kendisine bu şekilde davranmasını sağlamaya çalışır. Bu olmazsa, narsist kişiliği ve kişi kendi yaşamını sonlandıracak kadar çöker.

Kırılgan narsist de özel ve önemli olduğuna inanır ama kendisini dünyanın en büyük mağduru olarak görür. Başkaları üzerinde güç kurmayı ister, başkalarını kontrol etmek ister. Böylece onların kendisine bakmasını, kendisine daha kolay bir hayat yaşatmasını sağlamayı arzular.

Bununla alakalı özelliklerden birisi makyavelizm. Makyavelist güce açtır, muhtaçtır. Dünya üzerinde tahakküm kurmak ister çünkü dünya korkutucu bir yerdir. Bununla alakalı olarak bir de tabi psikopati var. Manipülatif, hilekar, başkalarını dolandıran ama onlara zerre empati hissetmeyen insan.

B kümesi içindeki histrionik kişilik bozukluğuna sahip insan, duygusal olarak o kadar büyük bir kaos içindedir ki, bununla baş edebilmek için başkalarının ilgisini ve dikkatini kovalar, ilginin merkezi olmaya çalışır.

Bu tip bir insan hızlı yaşam tarihi stratejistidir (fast life history strategist). Yani hemen üreme ve kısa vadede hayatta kalmayı, uzun vadeli planlamaya ve gelişime tercih eden bir insandır. Böyle biri cinsel olarak erken olgunlaşır, şimdi elde edeceği hazza ve ödüllere aşırı odaklıdır, hazzı erteleyemez, ertelemek için uzun vadeli bir neden görmez. Uzun vadeli çocuk yetiştirmekten çok, en fazla sayıda partner ile birlikte olmaya öncelik verir. Gereğinden fazla risk alır, dürtüseldir ve saldırgan davranışlara meyillidir.

Bu eğilim, dengesiz, bireylerin hızlı yaşayıp genç öldüğü, yarın hayatta olmama riskinin yüksek olduğu ekolojilerde, sosyal bağlar kurmanın bir getirisi olmayan ekolojilerde görülür. Böyle bir ekolojide erkekler pompalar ve terk ederler, kadınlar ise iyi ve dengeli bir baba olup olmayacağına bakmaksızın en yüksek değerli erkeğin peşinde koşarlar. Hemen herkes güç peşinde koşan, dünya bana karşı düşüncesi ile boğuşan, daha bencil ve çekilmez insanlara dönüşür.

Lindsay Clancy’yi destekleyen kadınlar, böyle kadınlar. “Same Lindsay” (Aynıyız Lindsay) diye TikTok atarken doğru söylüyorlar, çünkü onunla aynılar. Lindsay Clancy’nin suçlu bulunmasını, kendilerinin güçsüzleştirilmesi olarak görüyorlar. Lindsay Clancy’nin suçlu bulunmasını, dünyanın onları idare etmeyeceğinin, istedikleri gibi davranmalarına izin vermeyeceğinin, kocaman bebekler gibi davranmalarına tolerans göstermeyeceğinin kanıtı olarak görüyorlar. Bu olayı, güç kaybı olarak görüyorlar ve bu da onları çok korkutuyor. Çünkü zihinsel olarak içinde bulundukları hızlı yaşam tarihi ekolojisinde, bu güç kaybı ölüm demek.

Çocuk katili kadının yanındalar çünkü o kadın da böyle biri ve kendileri de o kadın gibiler. Ve o kadının yaptıklarının yanına kalmamasını, kendilerinin yaptıklarının ya da yapabileceklerinin yanlarına kalmaması olarak görüyorlar. Çünkü Clancy’nin suçlu bulunması, kendileri de birgün de bir şeyler yaparlarsa, bunun sonuçlarını çekeceklerine, kontrolü ve gücü kaybedeceklerine işaret ediyor. Bu da onları çok ama çok korkutuyor. Bu nedenle bir bebek gibi bağırıyorlar, ağlıyorlar.

Bu insanların duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar olduklarını unutmayın. Dengesiz, tehlikeli ekolojilerde büyüdükleri için sosyal yetenekler, duygusal olgunluk geliştirme ihtiyacı hissetmediler. Bu nedenle hala çok küçük çocukların sosyal seviyesinde, manipülasyonlarla, öfke nöbetleri ile, hani yaptınız mı sadece anne ve babanızın tolerans göstereceği sosyal davranışlarla hayatta kalmaya çalışıyorlar.

B kümesi kişilik bozukluğuna sahip kadınlar böyle kadınlar. Lindsay Clancy de böyle bir kadın. 3 küçük çocuğu arka arkaya boğarak öldürdü. Yetişkin ve sağlıklı bir insan, psikoza girip çocuklarını öldürse, ayıktığında kendisine en ağır cezanın verilmesini iterdi. Ama Clancy bunun cezasını çekmek istemiyor, yaptığı şeye sanki bir çocukluk etmiş gibi tolerans bekliyor. Onu destekleyen kadınlar da bununla, “ben ne yaparsam yapın idare edin” mantığı ile doğal bir şekilde bağlantı kurabiliyorlar.

Bu açıdan baktığınızda, bu kadınların Clancy gibi 3 küçük çocuğu vahşice öldürmüş bir kadın için kampanya yapması şaşırtıcı değil. Burada umabileceğimiz tek şey, adaletin yerini bulması ve katilin suçlu bulunarak bu tip insanlara “sizin gibilerin bu tip davranışlarına tolerans gösterilmeyecek” mesajı gönderilmesi. Toplum sizin güç arzunuza tolerans göstermeyecek, kocaman bebekler gibi ilgi budalası bir şekilde ağlayıp zırlamanıza, çığlıklar atıp karşınızdaki sesleri susturmaya çalışmanıza izin vermeyecek. Bir çılgınlık yaparsanız bu yanınıza kalmayacak. Kendi deliliğinizi siz kontrol etmek zorunda kalacaksınız, siz insan gibi davranmayı öğreneceksiniz.

Ama dava sonucu gördük ki, bu olmayacak. 12 jüri üyesinden sadece bir erkek, diğer 11 üyeye karşı durup davanın kilitlenmesini sağladı ama görünen o ki bu kişi bir daha yargılanacak ve delilik bahanesi ile suçsuz bulunacak. Bu aslında katil anne serbest kalacak anlamına gelmiyor, başında söylediğim gibi böyle suçsuz bulunan ilk kadın ya da erkek Lindsay Clancy olmayacak ve suçsuz bulunması serbest kalacağı anlamına da gelmiyor. Ama bu davada bu katilin suçsuz bulunması, bu akıl sağlığı yerinde olmayan kitleye çok ama çok yanlış bir sinyal gönderecek.

Bütün bu olanlardan çıkaracağınız sonuç ne?

Kız arkadaşınız Lindsay Clancy suçsuz ya da daha beteri Patrick yaptı gibi bir şey söylüyorsa, o ilişkiyi bitirin. Böyle biri ile empati kurabilmesi, nasıl bir psikoloji ile karşı karşıya olduğunuzu görmenizi sağlamalı.

Ama, bu olayı “kadınlar gerçek yüzlerini gösterdi” diye okumayın. Benim gördüğüm kadarıyla TikTok başta olmak üzere asosyal medya B kümesi kişilik bozukluğu olan kadınlar tarafından ele geçirildi. İçeriğin büyük bir kısmı, viral olan içeriğin tamamı, bu tip kadınlar tarafından üretiliyor.  Ekran yanında bu tip kadınlar gerçek hayatta da tüm saldırgan ve dengesiz tavırları ile kamusal alanda çok öne çıkmaya başladılar. Gösterilerde erkeklerin suratına salyalar saçarak bağırıyorlar, sadist ve psikopat olanları sosyal medyada 185 aldı erkek ölsün diye havlıyor ya da kameralardan kocasını nasıl köpek ettiğini sergiliyor, histrionik olanlar dünyayı gezerek ve antidepresan ilaç kokteyli ile kendinden kaçmaya çalışırken,   biz ölümlü yerlesiklere ne kadar üstün olduğunu kanıtlamaya çalışip ilgi oruspulugu yapıyor, vs . Çevresinde kadın bulunmayan, kalabalıklar içinde yaşasalar da sosyal olarak izole, ölümcül derecede online yaşayan bazı genç erkekler, mankurt gibi kölesi oldukları ekrandan akan kadın imajını “kadınlar” sanıp radikalleşiyorlar. İnsan ızdırabını paraya çeviren makine, bu erkeklerin beynini kızartıyor.  Boyle arkadaşlar lütfen ekrandan çıkıp gerçek hayatta gerçek kadınlarla daha fazla zaman harcayın. Biliyorum bazılarınız SJW copluklerinde yaşıyorsunuz ve çevrenizde bu tip kadınların gerçeği var. Siz de mümkün olduğunca o çevreden kopmaya bakın.

Peki bunun toplum için anlamı ne? Kadınların küçük bir kısmı sonuçta değil mi? Toplum için anlamı karanlık çünkü 2-3% gibi bir azınlık eğer adaletin kılıcından korkmazlar da, o toplum çok tehlikeli bir yere dönüşür. El Salvador’da hapishanedeki nüfusu %1.5’tan %3’e çıktığında yani sadece %1.5luk bir psikopat erkek azınlığı adaletin kılıcını yiyince, ülke dünyanın en tehlikeli ülkesinden güvenli bir ülkeye evrildi. Çok Küçük ama agresif ve gürültülü bir grup zaptedilmezse koca bir nüfusu tahakküm altına alabiliyor.

 

Sizden gelen sorular – Eylül 2026

Soru 1: Flörtüme sosyal medyadan umursamaz paylaşımlar yaptım, beni takipten çıkıp engelledi. Ne yapacağım?

Ben de dün engel yedim. Yaklaşık 2 aydır konuştuğum flörtüm sınava çalışıyor ve küçük bir yerde yaşadığımızdan, sınavdan sonra yapalım bişeyler felan diyordu ve buluşmayı reddediyordu. Hem aşırı baskıcı bir ailesi var hem de sınava çalışmasının buna etken olduğunu düşünüyorum. Ama ben artık dayanamadım ve biraz ileri gitmek istedim ilişkiye ilk adımı ben atmak isteyince o çekildi. Sıkıldım napıyım, ben ilerleyince de o çekildi. 

Sıkılmanda bir anormallik yok ama kadından gelmeyen ilişki talebini siz kadından rol çalarak ilerletemezsiniz. Kadından önce ilişki adımı atmayın tavsiyem, “bu işin raconu bu” tavsiyesi değil, bu adımı attınız mı genelde ters tepmesi.

Sen, 2 ayda bir yere gitmeyen şeyin kız istese bir yere gideceğini kabul edip bırakacaktın. Sıkılman normal, bunu bahane ederek yaptığın şey anormal.

Ben her zaman duygularımı kontrol edip belli etmiyordum ama o gün bir paylaşım yaptım. Instadan ve snaptan de umursamaz bir snap atınca galiba zoruna gitti ve ikisinden de beni çıkardı. 

Ne yaptın anlamadım ama seni çıkarmasına bakarak söyleyeceğim. İlişkiyi talep eden erkek olmaktan daha da beteri, asosyal medyadan pasif agresif manipülasyon yapmışsın ve doğal olarak ters tepmiş. Bu da senin duygularını kontrol etmekten ziyade bastırdığını ve sonra bir hışımla pasif agresif saldırganlıkla dışarı kustuğunu kigösteriyor.

Ben ona bazen görüldü atıyor, mesajlarına geç bakıyordum ve bunları düşünmeye başladım ve dedimki ben onun düşüncelerini hiç düşünmedim ve saygı duymamışım, hep kendi duygularıma kapılmışım dedim ve özür dilemek istedim ilk defa.

Bana yaptığın manipülasyon ters tepince kızın peşine düştün gibi geldi.

Çünkü bazen özür dilenecek şeyler yapıp dilemediğim zamanlar oldu o da bunu bana anlatmadı tabiki içine attı. Zamanına saygı göstermedim hep ben dedim bazen ki bunlardan dolayı insta ve snaptan cikarinca özür dileyim dedim aklıma tak etti. Özrümü kabul etmedi sonra ben de bir şey yazmadım. Yazdığı bir cümle vardı onu beğenmiştim instagramdan ve bir gün sonra da beğeni işaretini kaldırıp mavi kalp yaptım. Onu görünce beni engellemiş ve dediğiniz gibi adım atmıyorum. Yapabileceğim bir şey var mı?

Muhtemelen yok. 2 ayda flörtten bir yere gitmeyen şey sonra bir yere gitmez. Yaptığın asosyal medya hareketi her neyse ya çok ağırdı ya da kız zaten seni başından savmak için bahane kolluyordu. 2 durumda da bundan bir iş çıkma ihtimali düşük. Zaten kız engelleyerek bana ulaşma  diyor.

***
Duyuru:
YouTube katıla ya da Patreon’a üye olamayanlar için üyelik imkanı
***

Soru 2: Kız arkadaşımdan nasıl ayrılacağım?

Mahmut Abi, 2 senelik kız arkadaşımla cinsel münasebetimiz son 7 ayda çok ama çok azaldı. Hala beraber iyi vakit geçiriyoruz, araması sorması yerinde ama seks neredeyse ayda yılda bir. Bu çözülecek gibi de durmuyor. Bu durumda kız arkadaşımdan nasıl ayrılacağım? Sorunu söyleyerek mi?

Bir kadından nasıl ayrılacağım sorusu çok soruluyor ve bu konuda bir yayın yapacağım. Senin durumda da bu genel kurallar geçerli. Birincisi, ayrılma olayını birdenbire yapmayın. 2-4 hafta kadar iletişimi aşamalı olarak azaltın, başlarda belli mazeretler bulun ve sonra artık her şey bariz hale geldiğinde bırakın. Bu size manipülasyon gibi gelebilir ama bunu karşınızdaki de kendisini ayrılığa hazırlasın, birdenbire terk edilip çok büyük bir acıya düşmesin diye yapıyorsunuz.

İkincisi, bu soğutma sürecinde karşınızdakini, sizi terk etmeye zorlayacak şekilde rencide etmeyin. Yapmanız gereken şey iletişimi yavaş yavaş koparmak, karşınızdakine tahammülsüz davranmak, tepeden bakmak, aşağılamak, hakaret etmek, vs. değil.

Üçüncüsü, “sorun sende değil bende”, “eskisi gibi hissedemiyorum” diyerek ayrılın. Gerçek sebepler kırıcı olabilirler ama daha da kötüsü, eğer belli sebeplerle ayrılırsanız, partnerinizin bunları düzeltmek için sözler vererek peşinizde koşma ihtimalini de azaltırsınız.

Senin durumunu yaşayan birçok erkek olaya yanlış yönden daha doğrusu tek yönden bakıyor. “Kızın bana arzusu düştü, nasıl yükseltirim?” yönünden bakıyor. Bu yönde bir probleminiz varsa düzeltin tabii ki. Örneğin birçok erkek, seksi neredeyse dileniyor, başlatmadan beklemeyi bilmiyor ve daha da itici oluyor.

Ama bu işe sadece bu yönden bakarsanız, kendinizi sizden yukarıda olan birine sevdirmeye çalışan asta dönersiniz. Bu işin bir de karşınızdakinin yetersiz olması boyutu var. Karşınızdaki sevgiliden çok arkadaşınız oluyor ve statüsünü düşürüyor, sevgili olmak için yetersiz birine dönüşüyor. Yetersiz olduğu için terk edilmesi anormal değil.

Bakın, bu konuyu hiç konuşmadan kızı terk edin demiyorum. Konuşma ve çözüm arama ile ayrılığı karıştırmayın diyorum. Önce çekiciliğinizi arttırın, seks dilenmeyi bırakın, bir ya da iki kere konuşun ve bu konuda rahatsız olduğunuzu söyleyin ama ayrılığı masaya koymayın. Bu konuşmalardan ve davranış değişikliğinden sonra artık soğudunuz ve ayrılıyorsunuz. Bu aşamadan bahsediyoruz, artık bu aşamada da konuyu açmayın.

Seksin olmaması ve çok azalması ile ayrılırken, sorunun bu olduğunu söylerseniz ve sonra bu durumu düzelmesi sözü ile bir araya gelirseniz ne olacak? Ayrılık zoru ile seks yapıyorsunuz olacak. Bu duruma düşmemek için ayrılık noktasında bu sebebi konuşmayın.

***
Duyuru:
Patreon üyelerine özel chat alanı
***

Soru 3: Kız arkadaşım kendini geri çekti, iletişim çok azaldı. Ne yapmalıyım?

Mahmut abi merhaba, 2,5 aylık ilişkim var. Kız 25 ben 33 yaşındayım. Son 2 haftadır sevgilim kendini yavaş yavaş geri çekti. Benim yanlış yaptığım bir şeyde yok.

Ya yok, ya da yanlış yapan birçok erkek gibi senin haberin yok. Hadi yok diyelim.

Son bir haftadır daha fena. Öncedende çok az arardı artık hiç aramıyor. mesaj atıyor sadece. Buluşmaya isteksiz önceden haftada 3 buluşurken bu hafta 1 buluşmaya nazlanarak geldi. Teklif etmezsem hiç buluşmak istemiyor. 

Bu durum çoğu zaman kızın çıkışa gittiğine işarettir ve senin de çıkışa gitmeye başlamanı gerektirir. Bunun ilk adımı da ulaşmayı ve buluşma teklif etmeyi bırakmaktır. Bir iki kere arka arkaya o ulaşacak ve buluşmak isteyecek. Siz ulaşınca normal davranın ama kendi işinize bakın.

Bazı yüzsüz kadınlar utanmadan sana “niye ulaşmıyorsun?” diye çıkışırlar. Bunun altında kalmayın. Kendisi arayıp sormayı bıraktığı için işi gücü olabileceğini düşündüğünüzü söyleyin, geri adım da atmayın. Tek taraflı ilişki istiyorsa unutmayın ki o tek taraflı ilişkiyi muhtemelen sizi terk etmeye hazır olama kadar istiyordur.

Arada kızdığım bir konu oldu daha çok mesaj attı öyle gönlümü almaya çalıştı, benimde kızmam geçince konuşalım buluşalım demiştim olur demesine rağmen yine buluşmalara yorguluk yada işlerini bahane ediyor. Aramazsam o da aramıyo sadece mesaj. 

Bir kadın mesaj başlatıyorsa size ulaşıyor demektir. Mesaj ile arama aynı şey bu devirde. Kız sana ulaşıyor demek ki. Sen yine de buluşma teklif etme ve arama. Madem mesajlaşmayı daha aşağı görüyorsun, neden kız sana göre iletişimi aşağı çekmişken, sen yukarda tutuyorsun.

iletişim çok sınırlı. Bende kendimi geri çekersem iletişim sadece sınırlı mesajla ilerliyor. 

Kendini geri çekmek, kaçan kovalanır taktiği değil. Birçok durumda siz de kendiniz geri çekersiniz ve iletişim kopar, ilişki biter. İlişkinin bu şekilde bitmesi, sizi ilişkinin tek taraflı taşıyıcısı olarak aşağılayıp sonra terk etmesinden iyidir.

Bu şekilde devam mı etmek lazım. Yada ne kadar süre bunun normali. İletişimi iki üç ulaşmalık karşı tarafa atma cesaretini gösteremezsen terk edilene kadar böylesin. Yok o cesareti göstereceksen, 1 ay süre verirsin ve düzelme olmazsa blöf yapmadan ayrılırsın.

Soru 4:

Hocam merhaba, arkadaş vasıtasıyla birkaç kez ortamda denk geldiğim kızın numarasını aldım, kıza yazdım 2 gün sonra buluşma teklif ettim kabul etti. Buluşmada 70/30 oranını korudum, alfa oturuşunu yaptım kız bana doğru yaklaşarak konuştu.

Kız buluşmada çok konuşkandı, normalde bu kadar konuşmadığını nasıl bu kadar konuştuğunu anlamadığını söyledi. Yaklaşık 3 saat oturduk ve evine bıraktım fiziksele gitmedim.

Fiziksel mühim değil, eğer kız istekliyse ve sen kaçırdıysan problem olabilir ama çok mühim değil. Tek problem 3 saat oturmanız. İlk buluşma için 90 dakika idealdir. İlk buluşmada o kadar uzun süre konu biter ya da çok samimi olur ve yanlışlıkla arkadaş olabilirsiniz. En iyisi 90 dakika civarı.

Ertesi gün mesaj attım, kısa bir mesajlaşmadan sonra buluşmadan keyif aldığımı en yakın zamanda tekrarlamak istediğimi söyledim, o da olur tekrarlarız şu hastahane işlerim bir bitsin iyi hissetmiyorum çok dedi. ( buluşmada hastahaneye gideceğini söylemişti. Bilgi kesin doğru bu arada ). Ben , tamamdır haber edersin ayarlama yaparız diye dönüş yaptım, 3 gün oldu yazmadım. 

Bu hayati yanlışa burada çok değindim ama o kadar sık yapılıyor ki ara ara değinmek gerekiyor. 2 kere reddeden kıza, next olsun diye, “haber edersin ayarlama yaparız” yazarsın. Bir kere reddedildiğinde bunu yazman, yürümeyi kıza bırakman anlamına geliyor. Bu durumda yapman gereken tamam deyip konuyu değiştirmek, 3-5 gün sonra bir daha çağırmak (daha önceki teklifi yapmamışsın gibi). 

Şimdi buradan sonra ne yapmam gerekiyor hafta sonu tekrar yazmalı mıyım yoksa haber vermesini beklemeli miyim? Yoklama mesajı mı atmalıyım? Şimdiden teşekkürler.

Yoklama mesajı at, hemen buluşma teklif etme. Belki bu muhabbette belki bir iki gün sonraki muhabbete bir daha teklif yap. Bir daha reddederse bundan sonra next uygulaman gerekecek.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Onu unutamıyorum – Saplantılı aşk ya da limerans

Bugün, özellikle ayrılık sonrasında ya da hiçbir zaman doğru dürüst ilişkiye dönüşmemiş bir yakınlığın ardından birçok erkeğin yaşadığı ama adını koyamadığı bir durumdan bahsedeceğiz.

Bir kadınla birkaç kez görüştünüz diyelim. Belki kısa bir şey yaşadınız. Ya da belki aynı iş yerindesiniz. Belki kadın size zaman zaman ilgi gösterdi ama hiçbir zaman bir birlikteliğiniz olmadı. Belki de eski sevgiliniz sizi terk etti ve aradan aylar, hatta yıllar geçmesine rağmen onu kafanızdan çıkaramıyorsunuz.

Sabah gözünüzü açtığınızda ilk aklınıza gelen kişi o. Gece yatarken son düşündüğünüz kişi yine o. Bir şarkı duyuyorsunuz, onu hatırlıyorsunuz. Bir yere gidiyorsunuz, “Buraya onunla gelseydik ne güzel olurdu,” diyorsunuz. Sosyal medyada bir şey paylaşıyor; paylaşımın size gönderilmiş gizli bir mesaj olup olmadığını çözmeye çalışıyorsunuz. Hikâyenize baktı diye umutlanıyor, birkaç saat mesaj atmadı diye çöküyorsunuz.

Siz belki buna aşk diyorsunuz, kara da olsa sevda diyorsunuz. Ama bu aşk değil. Hatta çoğu zaman kadın gerçekten tanıdığınız bile yok. Ortada, zihninizin o kadının üzerine giydirdiği bir karakter var.

Bu durumun adı “takıntılı aşk” ya da “limerence”. Ben burada Türkçe söylenişi kolay olsun diye ve olay aşktan uzak olduğu için “limerans” kelimesini kullanacağım. 

Limerans, bir kişiye karşı duyulan yoğun özlemle, istemsiz ve saplantılı düşüncelerle, sürekli karşılık işareti aramayla ve o kişinin sizi istemesine yönelik güçlü ihtiyaçla tanımlanan psikolojik bir durum.

New York Times bu konuda This Kind of Obsessive Attraction Isn’t Love. But It Has a Name adlı bir yazı yayımladı. Yazının anlattığı vakalardan biri Jordan isimli 35 yaşında bir kadın. Jordan, bir iş arkadaşıyla dışarıdan bakanların gündelik ve pek ciddi görmediği bir yakınlık yaşıyor. Üstelik adamı çok iyi tanımıyor. Buna rağmen onun ruh eşi olduğuna inanıyor ve sekiz yıl boyunca bu adama saplanıp kalıyor.

Evet, yanlış okumadınız. Sekiz yıl!

Jordan her gün onu düşünüyor. Şarkı sözlerinde onu görüyor. Onunla iletişim kurmak için bahaneler yaratıyor. Zihninde, sonunda birlikte oldukları ayrıntılı fanteziler kuruyor.

Şimdi burada çok önemli bir noktayı kaçırmayın. Jordan’ın yaşadığı şeyin yoğunluğu, ilişkinin gerçekliğiyle orantılı değil. Adamı ne kadar iyi tanıdığıyla da orantılı değil. Duygunun büyük olması, ilişkinin büyük olduğu anlamına gelmiyor. Duygunun gerçek olması, zihninizde kurduğunuz hikâyenin gerçek olduğu anlamına da gelmiyor.

Bir insanın en sık düştüğü tuzaklardan biri bu:

 “Bu kadar yoğun hissediyorsam, bu kadın ya da erkek özel olmalı.”

Hayır. Bu kadar yoğun hissediyor olmanız, sizin içinizde bir şeylerin çok güçlü biçimde tetiklendiğini gösterir. Karşınızdaki kişinin ya da onunla aranızdaki şeyin gerçekten olağanüstü olduğunu değil.

Limerans nedir, ne değildir?

Limerans kavramı psikolog Dorothy Tennov tarafından 1970’lerde ortaya atılıyor. Fakat bu, ruhsal bozuklukların sınıflandırıldığı DSM’de ayrı bir hastalık tanısı olarak yer almıyor. Yani internette iki video izleyip kendinize teşhis koymayın. Her hoşlanma limerans değil. Her ayrılık acısı da psikolojik hastalık değil.

Birinden hoşlanırsınız, aklınıza sık sık gelir, heyecanlanırsınız. Bu normaldir. Bir ilişki biter, üzülürsünüz, bir süre yas tutarsınız. Bu da normaldir. Uzun süreli bir ilişkiden sonra iki üç ay kendinize gelemezsiniz, bu da normaldir.

Mesele, bu duygunun aylarca ya da yıllarca hayatınızı ele geçirmesi; işinizi, uykunuzu, iştahınızı, sosyal hayatınızı ve yeni insanlarla bağ kurma becerinizi bozması. Bu durumda siz artık bir duyguyu yaşamıyorsunuz; duygu sizi yönetiyor.

Limerans ile aşk arasındaki temel fark şudur: Aşk, karşınızdaki gerçek insanla ilişki kurar. Limerans ise çoğunlukla belirsizlik ve fantezi üzerinde yaşar.

Aşkta karşınızdakinin güçlü yanlarını da kusurlarını da görürsünüz. Davranışlarına bakarsınız. Size uygun olup olmadığını değerlendirirsiniz. O da sizi gerçekten tanır, seçer ve ilişkinin yükünü sizinle birlikte taşır.

Limeransta ise karşınızdaki insan bir insandan çok sembole dönüşür. Mutluluğunuzun, kurtuluşunuzun, tamamlanmanızın sembolü olur. İçinizden şunu söylersiniz:

“Bu kadın/erkek beni seçerse değerli olduğumu anlayacağım.”

“Bu kadın/erkek geri dönerse hayatım yeniden başlayacak.”

“Onunla olursam artık yalnız, yetersiz ve eksik hissetmeyeceğim.”

Bu nedenle aslında onu istemekten daha fazlasını yapıyorsunuz. Ona, sizi kendinizden kurtarma görevi veriyorsunuz.

Hiçbir insan bu görevi taşıyamaz. Taşımak zorunda da değildir.

Siz ona değil, ihtimale bağımlısınız

New York Times yazısındaki en güçlü ifadelerden biri şu: Limeransı besleyen yakıt belirsizliktir.

Mesela karşınızdaki sizi açıkça istemiyordur ama tamamen de kaybolmuyordur. Bazen mesaj atıyor, bazen ortadan kaybolurdur. Bir gün sıcak, ertesi gün soğuktur. Sizi sevgili olarak seçmez ama ilgiyi de bütünüyle kesmez. Siz de bu düzensiz ilgi kırıntılarının başında beklersiniz.

Bir mesaj gelir, havaya uçarsınız. Mesaj gelmez, çökersiniz. Hikâyenize bakar, “demek ki hâlâ beni düşünüyor,” dersiniz. Bir fotoğrafın altına belli bir şarkı koyar, şarkı sözlerinin sizinle ilgili olduğuna karar verirsiniz. Aynı filmi sevdiğinizi öğrenirsiniz; bunu kaderin işareti sayarsınız.

Özellikle sosyal medyadan sonra, sanal “belirsizlik” büyük bir sorun olmaya başladı. Aslında karşı taraftaki insan gerçek bir belirsizlik olmadan limerans pençesindeki insanı istemiyor. Ama kişi karşı tarafı sanal olarak stalkladığı için, limerans fantezisini belirleyecek imalar ve anlamlı zamanlamalarla mutlaka karşılaşıyor.

Bunların hiçbiri bir ilişkinin kanıtı değildir.

İlişkinin kanıtı açık, tutarlı ve karşılıklı yatırımdır. Karşınızdaki insanın sizi düzenli olarak görmek istemesidir. Size zaman ayırmasıdır. Hayatında yer açmasıdır. Söylediğiyle yaptığının birbirini tutmasıdır. Sizi belirsizlikte bekletmek yerine sizi seçmesidir.

Limerans yaşayan insan maalesef kanıta değil, işarete bakar. Çünkü kanıt ona duymak istemediği şeyi söyleyebilir. İşaret ise istediği her an yeniden yorumlanabilir.

Bu durum kumar makinesine benzer. Makine her seferinde ödül verse bir süre sonra heyecan azalır. Hiç ödül vermese kalkar gidersiniz. Fakat ödülün ne zaman geleceğini bilmezseniz kolu tekrar tekrar çekersiniz.

Bugün mesaj var. Yarın yok. Üç gün sonra küçük bir iltifat var. Sonra iki hafta sessizlik. Tam vazgeçecekken gece yarısı bir “Nasılsın?” mesajı.

İşte beyin bu “belki”ye takılıyor. Çoğu zaman ona değil, bir sonraki ödül ihtimaline bağımlı oluyor.

İşte tam bu nedenle ulaşılmaz kadınlar ya da erkekler limerans için çok elverişlidir. Evli kadın, başka şehirde yaşayan kadın, eski sevgili, sizi yalnızca arkadaş gören kadın, arada sırada yatağa girip ilişki istemeyen kadın, sosyal medyada takip ettiğiniz ama gerçekte tanımadığınız kadın… Gerçek temas azaldıkça zihnin boşlukları doldurma alanı büyüyor.

Kadını yeterince tanımadığınız için kusurlarını göremiyorsunuz. Kusurlarını görmediğiniz için onu idealize ediyorsunuz. İdealize ettiğiniz için gerçek hayattaki hiçbir kadın onunla yarışamaz hale geliyor.

Sonra “Ben başka kimseye karşı böyle hissetmiyorum,” diyorsunuz.

Elbette hissetmezsiniz. Çünkü gerçek kadınların kötü günleri, sınırları, ihtiyaçları, çelişkileri ve kusurları vardır. Zihninizde fanteziye dönmüş kadın ise tamamen sizin senaryonuza göre yaşayan neredeyse kusursuz bir kadındır.

Yoğunluk, uyumluluk değildir

Burada mutlaka anlamanız gereken bir ayrım var: Yoğun çekim ile ilişki uyumu aynı şey değil. Birine çok yoğun bir çekim duyuyor olmanız, o kişinin ilişki anlamında sizinle uyumlu olduğunu göstermez. Başka adaylardan daha iyi olduğunu göstermez. Sizin için iyi olduğunu bile göstermez.

Bir kadın sizi aşırı derecede tetikleyebilir. Onu gördüğünüzde eliniz ayağınıza dolaşabilir. Mesajı geldiğinde kalbiniz hızlanabilir. Onunla birkaç saat konuştuğunuzda kendinizi dünyanın en karizmatik adamı gibi hissedebilirsiniz.

Bunların hiçbiri o kadının size uygun olduğunu göstermez.

Hatta bazen tam tersini gösterir. Sağlıklı ve ulaşılabilir bir kadın size huzur verirken, tutarsız ve ulaşılmaz bir kadın sizde aşırı heyecan yaratabilir. Siz de huzuru “sıkıcılık”, kaygıyı ise “tutku” sanabilirsiniz.

Çocukluğunuzda sevgi tutarsız geldiyse, yani bir gün yakınlık görüp başka bir gün duygusal olarak yalnız bırakıldıysanız, yetişkinlikte de tanıdık olan bu ritme çekilebilirsiniz. Zaten New York Times yazısında, kaygılı bağlanmaya sahip, terk edilmekten korkan ve çocukluğunda duygusal olarak güvenilmez bakım verenlerle büyümüş kişilerin limeransa daha yatkın olabileceği belirtiliyor.

Bu, “Bütün suç çocukluğumda, benim yapabileceğim bir şey yok,” demeniz için anlatılmıyor. Tam tersine, neden sakin ve karşılıklı bir ilişki yerine sizi süründüren belirsizliğe “büyük aşk” dediğinizi fark etmeniz için anlatılıyor.

Tanıdık olan her şey sağlıklı değildir.

Yoğun olan her şey değerli değildir.

Zor olan her şey uğruna savaşılması gereken şey değildir.

Bir kadını kazanmak için büyük engeller aşmanız gerekmesi, o ilişkinin kader olduğu anlamına gelmez. Yasak meyve, rakip erkekler, kadının kararsızlığı, ailesinin karşı çıkması ya da sürekli ayrılıp barışmanız ilişkinizi destansı yapmaz. Bazen yalnızca kötü bir ilişkiyi dramatik hale getirir.

Romeo ve Juliet’i düşünün. Birbirlerini doğru dürüst tanımadan ailelerini, hayatlarını ve sonunda canlarını gözden çıkarıyorlar. Yüzyıllardır bunu büyük aşk diye anlatıyoruz. Oysa bu, gerçeklikten kopmuş, karşılıklı biçimde büyütülen bir saplantıdan başka bir şey değil.

Aslına bakarsanız, bugün büyük aşk hikayesi olarak bilinen hikayelerin hepsi, yoğun ve saplantılı tutkunun insan hayatını nasıl mahvedeceği ile ilgili uyarı hikayeleridir. Leyla ile Mecnun hikayesinde Kays’ın “Mecnun” (iblis tarafından sahiplenmiş demek) lakabını almasının nedeni budur. “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmindeki (Aytmatov’un kısa öyküsü) hikaye, yoğun ve tutkulu aşkın uzun süreli ve sağlıklı ilişki için yeterli olmadığının hikayesidir. 

Bir ilişkinin değeri, ne kadar tutkulu sevdiğiniz, ne kadar kendinizden vazgeçtiğiniz ve uğruna ne kadar acı çektiğinizle ölçülmez.

Gerçek kişiyi değil, kendi filminizi seviyorsunuz

Limerans her ne kadar dışarıda olan birine duyulan yoğun tutku gibi görünse de içe dönük bir deneyimdir. Yani asıl olay iki kişi arasında değil, büyük ölçüde sizin zihninizde yaşanır.

Bu nedenle insan yalnızca bir fotoğrafa, bir sosyal medya profiline, bir ünlüye ya da birkaç kez gördüğü birine bile saplanabilir. Ortada ortak hayat yoktur, yaşanmışlık azdır, karşılıklı emek yoktur. Fakat zihinde dev bir ilişki vardır.

Bazı insanlar, kısa süreli bir ilişki yaşadıkları kadını yıllarca unutamazlar. “Ama aramızdaki bağ çok başkaydı,” derler. Sorarsınız: Ne kadar birlikteydiniz? İki ay. Kaç defa görüştünüz? Beş kez. Sonunda seni seçti mi? Hayır. Güvenilir miydi? Hayır. Size iyi davrandı mı? Bazen. Peki o zaman bu büyük aşk nerede yaşandı?

Büyük kısmı kişinin kafasında yaşandı.

Adam belki açıkça “İlişki istemiyorum,” dedi. Kadın bunu “Şu anda korkuyor,” diye çevirdi. Adam başkasıyla ilişkiye başladı. Kadın “Beni unutmak için yapıyor,” dedi. Adam evlendi. Kadın “Bu evlilik zaten sürmez,” diye beklemeye devam etti.

Gerçeğin üzerine sürekli yeni bir senaryo yazarsanız, hiçbir reddedilme yeterince kesin görünmez.

Çünkü belirsizliği karşınızdaki yaratmasa bile siz yaratabilirsiniz.

“Şimdi olmaz ama belki ileride.”

“Beni istiyor ama hazır değil.”

“Beni seviyor ama gururundan dönemiyor.”

“Doğru zamanda karşılaşmadık.”

Bakın, bazen zamanlama gerçekten kötü olabilir. Bazen iki insan birbirinden hoşlanmasına rağmen ilişki kuramaz. Fakat sağlıklı insan gerçeğe göre yaşar. Hayatını, bir gün gerçekleşebilecek ihtimale ipotek etmez.

Limerans neden bu kadar acı verir?

Normal bir ayrılıkta insan yas tutar. Özler, üzülür, anıları hatırlar; zamanla gerçekliği kabul eder ve hayatına döner.

Limeransta ise kişi sık sık coşku ile yoksunluk arasında gidip gelir. Karşısındakinden en küçük yakınlık, sanal bir ima geldiğinde büyük bir yükseliş yaşar. Yakınlık ve ima kesildiğinde panik, göğüste ağrı hissi, huzursuzluk ve iletişim kurma zorunluluğu yaşayabilir. Mesaj atmak istemez; mesaj atmak zorundaymış gibi hisseder.

Telefonu tekrar tekrar kontrol eder. Son görülmeye bakar. Eski konuşmaları okur. Ortak arkadaşlardan bilgi toplamaya çalışır. Onun gittiği yerlere “tesadüfen” gider. Sahte hesapla profilini izler. Yeni sevgilisinin fotoğraflarını inceler.

Burada net olalım: Acı çekiyor olmanız, sınır ihlalini haklı çıkarmaz. Duygunuz istem dışı olabilir; davranışınız sizin sorumluluğunuzdadır. Israrlı takip, taciz ve mahremiyet ihlali romantik değildir.

Üstelik her kontrol davranışı, kısa süreli rahatlama sağlasa bile döngüyü güçlendirir. Profili açarsınız, yeni bir şey görmediğiniz için rahatlar ya da küçük bir ayrıntı yakaladığınız için umutlanırsınız. Beyniniz “Kaygılanınca kontrol et; kontrol edince kısa süre rahatla,” bağlantısını öğrenir. Ertesi gün tekrar kontrol edersiniz.

Bu nedenle limeransı yalnızca düşünerek değil, onu besleyen davranışları keserek de, aslında onu besleyen davranışları kesmekten başlayarak çözmeniz gerekir.

Limerans çoğu zaman hayattan kaçıştır

Yayındaki önemli yorumlardan biri şu: Limerans çoğu zaman bir kaçınma biçimidir.

İşinizden memnun değilsinizdir. Sosyal çevreniz zayıftır. Kendinizi yetersiz hissediyorsunuzdur. Geleceğiniz konusunda kaygılısınızdır. Gerçek hayatta harekete geçmek emek, disiplin ve başarısızlık ihtimali taşır.

Fantezi ise bedavadır.

Kafanızda onunla mutlu bir gelecek kurarsınız. Bir gün sizi seçtiğinde herşeyin düzeleceğini düşünürsünüz. Bu senaryo size kısa süreli rahatlama verir. Fakat rahatladığınız için gerçek hayatınızdaki soruna dokunmazsınız.

Kariyerinizi düzeltmezsiniz. Sosyal çevre kurmazsınız. Yeni partner adayları ile tanışmazsınız. Yeni partner adayları ile tanışmak için bir şey yapmazsınız. Bedeninize bakmazsınız. Reddedilme korkunuzla yüzleşmezsiniz. Gününüzü değiştirecek işi yapmak yerine, “Acaba o da beni düşünüyor mu?” sorusuyla saatler geçirirsiniz.

Yani limerans yalnızca canınızı yakmaz; hayatınızı askıya alır.

Sonra hayatınız askıda kaldığı için kendinizi daha kötü hissedersiniz. Kendinizi kötü hissettiğiniz için yeniden fanteziye kaçarsınız. Böylece kapalı devre oluşur.

Limerans objesi olan kadın ya da erkek sizin hayatınızın sorunu değildir. Hayatınızın asıl sorunlarına bakmamak için kullandığınız ekran haline gelmiştir.

Onda, kendinizde eksik gördüğünüz şeyi arıyor olabilirsiniz

Yazıda psikologlardan biri, insanların bazen kendilerinde özledikleri ya da kaybettiklerini düşündükleri niteliklere sahip kişilere limerans geliştirdiklerini söylüyor.

Kendinizi güçsüz hissediyorsanız güçlü ve kendinden emin bir kadına saplanabilirsiniz. Hayatınız renksizse yaratıcı, özgür ruhlu bir kadını kurtarıcı gibi görebilirsiniz. Sosyal olarak çekingen biriyseniz kalabalıkların içinde parlayan bir kadını gözünüzde büyütebilirsiniz.

Burada kadın yalnızca kadın değildir. Sizin yaşayamadığınızı düşündüğünüz hayatın temsilcisidir.

Bu önemli bir ipucudur. Kendinize şunu sorun:

“Bu kadında bu kadar büyüttüğüm özellik ne?”

“Onun yanında nasıl biri olduğumu hayal ediyorum?”

“Onun beni seçmesi, benim hakkımda neyi kanıtlayacak?”

“Onu düşünmediğim zaman yüzleşmek zorunda kaldığım hayat problemi ne?”

Belki özlediğiniz şey kadın değil; canlılık duygusudur. Belki onunla yaşayacağınızı hayal ettiğiniz maceradır. Belki sosyal statüdür. Belki arzulanmış hissetmektir. Belki de çocukluktan beri alamadığınız koşulsuz kabulün yetişkin bir kadın tarafından geriye dönük olarak verilmesini bekliyorsunuzdur.

İhtiyacın adını doğru koymazsanız, onu yanlış kişide aramaya devam edersiniz.

“Ruh eşi” hikâyesi neden tehlikelidir?

Limerans yaşayan kişi sık sık metafizik bir hikâye kurar: “Bizim karşılaşmamız tesadüf değildi. Evren bizi bir araya getirdi. O benim ruh eşim. Bir gün mutlaka yeniden buluşacağız.”

Bu hikâye çok romantik gelir, çünkü size beklemek için kutsal bir gerekçe verir.

Kadın sizi seçmiyorsa, bunun adı karşılıksız ilgidir. Fakat “kader henüz zamanını getirmedi” derseniz reddedilmenin yasını tutmanız gerekmez. On yıl daha bekleyebilirsiniz.

Yazıdaki yorumlardan biri, elli yıl önce ilişki yaşadığı kişiyi hâlâ düşündüğünü, 1980’den beri onu görmediği halde internette aradığını ve kırık bir kalple yavaş yavaş öldüğünü hissettiğini söylüyor.

Trajik olan yalnızca elli yıl boyunca birini özlemek değil. Trajik olan, ilk yıl “Belki geri döner,” diye başlayan umudun ikinci yıla, beşinci yıla, sonra onlarca yıla dönüşmesi.

Sosyal medya bu beklemeyi daha da kolaylaştırıyor. Eskiden hayatınızdan çıkan kişi gerçekten çıkardı. Şimdi evlendiğini, çocuk yaptığını, nereye tatile gittiğini, hangi şarkıyı dinlediğini izleyebiliyorsunuz. Kişi hayatından giderken dijital hayaleti cebinizde kalıyor.

Siz de “Belki boşanır”, “Belki bir gün pişman olur”, “Belki bu paylaşımı bana yaptı” diyerek kendi ömrünüzü seyirci koltuğunda tüketiyorsunuz.

Ruh eşi fikrine değil, karşılıklılığa bakın. Sizi seçmeyen biri, sizin için doğru kişi değildir. Ne kadar güzel, zeki, çekici ya da “özel” olursa olsun değildir.

Evlilik limeransı kendiliğinden iyileştirmez

Yorumlarda bir kadın, iyi bir adamla evli olduğunu fakat eşinin ilişki boyunca birkaç farklı kişiye limerans geliştirdiğini anlatıyor. Bu durumun kendisi için çok acı verici olduğunu söylüyor.

Burada özellikle şuna dikkat edin: “Doğru kadınla evlenirsem bu takıntılarım biter,” diye düşünmeyin.

Sorun yalnızca dışarıdaki kadında değilse, evlilik sorunu ortadan kaldırmaz. Bir süreliğine üstünü örtebilir. Sonra iş yerinde yeni biri çıkar, sosyal medyada biriyle tanışırsınız veya eski sevgilinizden mesaj gelir; aynı döngü yeniden başlayabilir.

İnsan bazen kendi zihnindeki saplantıyı “Ben bir şey yapmadım ki,” diye küçümser. Fakat eşinizin yanında başka bir kadınla hayat kurduğunuz hayallere sürekli sığınıyorsanız, bu ilişkinize ayırmanız gereken duygusal enerjiyi başka yere harcar. Davranış fiziksel aldatmaya dönüşmese bile evliliği kemirebilir.

Elbette istemsiz düşünce ile bilinçli sadakatsizlik aynı şey değildir. İnsan aklına gelen ilk düşünceden sorumlu tutulamaz. Ama o düşünceyi beslemek, gizli yazışmalarla büyütmek, sosyal medya takibi yapmak, karşılaşma fırsatları yaratmak ve eşinizden saklanan paralel bir duygusal hayat kurmak artık davranıştır.

Yine aynı ilkeye geliyoruz: Duygunuz her zaman seçiminiz olmayabilir. Onunla ne yaptığınız sizin sorumluluğunuzdur.

Bu döngü nasıl kırılır?

Birincisi, yaşadığınız şeye doğru isim verin.

“Onu çok seviyorum, dayanamıyorum,” demek yerine, “Şu anda onu kontrol etme dürtüsü yaşıyorum,” deyin. “O benim ruh eşim,” yerine, “Zihnim belirsizlikten bir hikâye üretiyor,” deyin.

İsim vermek duyguyu bir anda yok etmez ama sizinle dürtü arasına mesafe koyar. Artık dürtünün içinde boğulan kişi değil, dürtüyü gözlemleyen kişi olursunuz.

İkincisi, gerçek ile fanteziyi ayırın.

Bir kâğıdı ikiye bölün. Bir tarafa bildiğiniz gerçekleri yazın: Kaç kez görüştünüz? Kadın sizi açıkça seçti mi? Tutarlı mıydı? Size saygılı davrandı mı? İlişki için emek verdi mi? Diğer tarafa yorumlarınızı yazın: “Aslında beni seviyor ama korkuyor.” “Bana bakışından anladım.” “Bir gün dönecek.”

İkinci sütunun ne kadar kabarık olduğunu görün.

Üçüncüsü, belirsizliği romantikleştirmeyin.

Makul bir tanışma sürecinden sonra açık ve karşılıklı ilgi yoksa, bunu “belki” olarak değil “hayır” olarak kabul edin. İlla kadından zalimce bir ret cümlesi duymanız gerekmiyor. Sürekli kararsızlık da bir cevaptır. Yatırım yapmamak da bir cevaptır. Sizi hayatında öncelik haline getirmemek de bir cevaptır.

Dördüncüsü, teması ve dijital takibi kesin.

Mümkünse iletişimi kesin. Aynı iş yerindeyseniz iletişimi işle sınırlayın. Profilini kontrol etmeyin. Hikâyelerini izlemeyin. Ortak arkadaşlardan haber sormayın. Eski mesajları tekrar okumayın. Fotoğrafları ulaşılması kolay yerden kaldırın.

Bu bir oyun değil. “Bakalım ben çekilince peşimden gelecek mi?” diye teması kesmiyorsunuz. Onu manipüle etmek için değil, kendi zihninizi iyileştirmek için çekiliyorsunuz.

Beşincisi, kadını insanlaştırın.

Onu kötülemeniz gerekmiyor. Fakat zihninizdeki kusursuz imgeyi gerçekle karşılaştırın. Tutarsızlıklarını, uyumsuzlukları, size iyi gelmeyen davranışlarını ve gerçekten tanımadığınız taraflarını görün. “Bu kadın mükemmel” cümlesi çoğu zaman “Bu kadını yeterince tanımıyorum” anlamına gelir.

Altıncısı, boşluğu doldurun.

Takıntıyı bırakmak yalnızca bir şeyi kesmek değildir. Açılan yere gerçek bir hayat koymanız gerekir. Spor, iş, arkadaşlık, üretim, yeni ortamlar, yeni hedefler… Bunlar basit dikkat dağıtma yöntemleri değil. Zihninizin tek bir kişiye yüklediği anlamı hayatın farklı alanlarına yeniden dağıtmaktır.

Yazıda bir yorumcu, yıllarca dışarıdaki bir kişiye harcadığı enerjiyi artık kendisine ve ailesini büyütürken ertelediği hayallerine yöneltmeye çalıştığını söylüyor. Yapılması gereken tam olarak bu.

Kadını hayatınızın projesi olmaktan çıkarın. Kendinizi yeniden hayatınızın projesi yapın.

Yedincisi, reddedilme kapasitenizi geliştirin.

Bazı insanlar yalnızca uzaktan hayran oldukları kişilere saplanır. Çünkü gerçek bir adım atmazlarsa kesin olarak reddedilmezler. Fantezide ilişki hep mümkündür.

Fakat reddedilmeden kaçarken yakınlıktan da kaçarsınız. Gerçek ilişki, karşınızdaki insanın sizi seçmeme ihtimalini göze almayı gerektirir. Birine açıkça ilginizi gösterirsiniz. Karşılık varsa ilerlersiniz. Yoksa üzülür ama yolunuza devam edersiniz.

Belirsizlikte yıllarca beklemek, net bir reddin birkaç haftalık acısından çok daha pahalıdır.

Sekizincisi, gerekirse profesyonel destek alın.

Takıntı işinizi, uykunuzu, beslenmenizi, evliliğinizi ya da günlük işlevinizi ciddi biçimde bozuyorsa; kontrol etme ve iletişim kurma dürtüsünü yönetemiyorsanız bu konuyu anlayan bir ruh sağlığı uzmanıyla çalışın. Bilişsel davranışçı yöntemler bazı kişiler için yararlı olabilir. İlaç konusuna ise ancak sizi değerlendiren bir hekim karar verebilir; internet videosundan ilaç seçilmez.

Profesyonel destek almak, “Bir kadın yüzünden güçsüz düştüm,” demek değildir. Zihninizde yıllardır çalışan bir döngüyü ciddi biçimde ele almak demektir.

İyileşmek, bir daha hiç hissetmemek değildir

Limeranstan çıkmak, geçmişi hafızanızdan silmek değildir. O kadını zaman zaman hatırlayabilirsiniz. Bir şarkı eski bir anıyı getirebilir. Hatta içinizde bir sızı da olabilir.

İyileşmenin ölçüsü, hiçbir şey hissetmemek değil; hissettiğiniz şeye rağmen hayatınıza devam edebilmektir.

Artık profiline bakmıyorsunuzdur. Mesaj atmak için bahane üretmiyorsunuzdur. Yeni insanları hayalinizdeki kadınla karşılaştırmıyorsunuzdur. Onun bir gün geri döneceği ihtimaline göre yaşamıyorsunuzdur. Kendinizi, onun sizi seçip seçmemesine göre değerli ya da değersiz görmüyorsunuzdur.

Ve en önemlisi, gerçek sevginin karşılıklı olduğunu kabul ediyorsunuzdur.

Gerçek sevgi yalnızca sizin çok güçlü hissetmeniz değildir. İki insanın birbirini görmesi, seçmesi, tanıması, saygı duyması ve birlikte emek vermesidir.

Sizin içinizde büyük bir duygu olması, karşınızdaki insanın size küçük bir yer ayırdığı gerçeğini değiştirmez.

Daisy amaç değil, araçtı

Yorumlardan biri Muhteşem Gatsby üzerinden çok güzel bir şey söylüyor: Gatsby keşke Daisy’nin son amaç değil, bir araç olduğunu anlayabilseydi.

Gatsby, Daisy’yi elde etmek istiyordu. Fakat aslında aradığı şey Daisy’nin kendisinden daha büyüktü: Tamamlanmak, geçmişi geri almak, değerli ve başarılı olduğunu kanıtlamak, içindeki boşluğu kapatmak.

Limerans yaşadığınız kadın da çoğu zaman son amaç değildir. Huzura, bütünlüğe, kabul görmeye ve canlı hissetmeye ulaşmak için kullandığınız bir vekildir.

Siz “Onu istiyorum,” dediğinizi sanıyorsunuz ama aslında “Onun beni seçtiği adam olmak istiyorum,” diyorsunuz.

İşte çalışmanız gereken yer burası. O adam olmak için o kadının onayına ihtiyacınız yok. Hayatınızı kurmanız, bedeninize ve zihninize bakmanız, sosyal cesaret geliştirmeniz, anlamlı hedeflere yönelmeniz ve kendi gözünüzde saygı duyduğunuz bir adama dönüşmeniz gerekiyor.

Kadının sizi seçmesini bekleyerek özgüven kazanamazsınız. Özgüven, seçilmediğiniz zaman da dağılmadan yolunuza devam edebildiğinizde gelişir.

Son söz

Yazıda bir yorumcu yaşadığı şeyi şu anlamda özetliyor: “Her sabah ilk düşüncem, her gece son düşüncem oydu. On yıldır onu görmedim ama hiç gerçekleşmemiş bir ihtimali hâlâ özlüyordum. Bunun aşk olmadığını şimdi anlıyorum. Bu, beni hiçbir zaman özlememiş birine duyduğum özlemdi.”

Limeransın en acı ama en özgürleştirici özeti bu olabilir.

Sizi özlemeyen birini özleyebilirsiniz. Sizi seçmeyen birine çok güçlü duygular besleyebilirsiniz. Bunlar insan olmanın parçasıdır.

Ama bu duyguyu kader, ruh eşi ya da büyük aşk diye kutsallaştırmak zorunda değilsiniz.

Kendinizi suçlayıp ezmeyin. Duygunun ortaya çıkışı her zaman sizin kontrolünüzde olmayabilir. Fakat bundan sonra ne yapacağınız sizin sorumluluğunuzda.

Kadının profilini bir kez daha açmak mı? Eski mesajları tekrar okumak mı? Bir işaret daha aramak mı? Hayatınızı bir “belki”ye teslim etmek mi?

Yoksa gerçeğe dönmek mi?

Gerçek bazen romantik değildir ama özgürleştiricidir. Gerçek şudur: Sizi isteyen kadın sizinle olmayı kolaylaştırır. Sizi seçen kadın sürekli şifre çözdürmez. Sağlıklı ilişki, iki kişinin karşılıklı olarak orada olmasıyla kurulur.

Hayatınızı, sizi seçmeyen bir kadının birgün fikir değiştirme ihtimali üzerine kurmayın.

Onu zihninizde bir tahttan indirirken kendinizi hayatınızın merkezine geri koyun.

Çünkü aradığınız son, o kadına kavuşmak değil. Aradığınız son; o kadın olsun ya da olmasın, kendi hayatınızın içinde sağlam, huzurlu ve bütün olabilmek.

Ve o hayat, bir gün onun geri dönmesiyle başlamayacak.

Siz bugün gerçeğe döndüğünüzde başlayacak.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımısaplantilizı da takip etmeyi unutmayın.

Kadınlar duygularını gösteren erkeklerden neden soğur?

Yayınlarını Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli İpuçları Setinde derlediğimiz Dr.K’nın bir yayınından (kaynak en altta) çeviri.

Bugün erkeklerin duygularını kadınlarına göstermesi meselesinden bahsedeceğiz. Internete bakarsanız, bu konuda erkeklere birbirinin tam tersi iki mesaj verildiğini görebilirsiniz.

Bir tarafta, “Erkekler duygularını bastırmamalı. Ağlamak sizi güçsüz yapmaz. Duygularınız hakkında konuşmanız sağlıklıdır” deniyor. Kadınların bir kısmı da, “Duygusal olarak ulaşılabilir, hassasiyetini göstermekten korkmayan, hislerini ifade edebilen bir erkek istiyorum” diyor.

Diğer tarafta ise çok sayıda erkek şunu anlatıyor:

“Bir kez zayıf anımı gösterdim, kadın benden soğudu.”
“Bana açılmamı istedi. Açıldığımda yüzündeki bakış değişti.”
“Tartışma sırasında anlattığım zayıflıklarımı daha sonra bana karşı kullandı.”

Kadınlardan da şu tür itiraflar geliyor:

“Erkek arkadaşımın duygularını göstermesi önce hoşuma gidiyordu ama artık sürekli ağlaması sinirimi bozuyor.”

Peki hangisi doğru? Erkek duygularını göstermeli mi, göstermemeli mi? Kadınlar gerçekten duygusal erkek mi istiyor, yoksa “duygularını göster” sözü erkeğin düşmemesi gereken bir tuzak mı?

Bu soruya “Erkek asla ağlamaz” diye cevap vermek de, “Aklınıza gelen her şeyi hiçbir ölçü gözetmeden kadının üzerine boşaltın” demek de çocukça olur. Çünkü mesele, duygularınızı gösterip göstermemenizden ibaret değil. Mesele; hangi duyguyu, ne zaman, ne kadar, kime ve nasıl gösterdiğinizdir.

İlk anlamanız gereken şey, duygusal olarak ulaşılabilir olmak ile, duygusal yük olmanın bambaşka şeyler olduğu. Bir kadın “Duygusal olarak ulaşılabilir bir erkek istiyorum” dediğinde çoğu zaman şunu kasteder:

“Ben konuşurken beni anlayabilsin. Hislerimden kaçmasın. Zor bir konuşma başladığında duvar örmesin. Benim duygum karşısında paniğe kapılmasın. Gerektiğinde kendi hislerini de açık ve olgun bir şekilde söyleyebilsin.”

Fakat bazı erkeklerin anladığı şudur:

“O zaman içimde yıllardır biriktirdiğim korkuyu, yalnızlığı, eski sevgili yaralarını, çocukluk travmalarını ve reddedilme kaygısını tek gecede bu kadının üzerine dökeyim. Sonra da beni sakinleştirmesini, toparlamasını ve bütün bunların sorumluluğunu almasını bekleyeyim.”

Bunlar aynı şey değil.

Duygusal açıklık, hislerinizi tanıyıp onları düzgün biçimde ifade edebilmenizdir. Duygusal boşaltım ise düzenleyemediğiniz bütün yükü karşınızdakinin kucağına bırakmanızdır. Birincisi olgunluk göstergesi olabilir. İkincisi ise karşı tarafa, “Bundan sonra benim ruh hâlimi sen idare edeceksin” mesajı verir.

Kadının soğuduğu şey çoğu zaman erkeğin üzülmesi değildir. Erkeğin, kendi iç dünyasının sorumluluğunu bütünüyle kadına devretmesi, kadını kendisine bir anne yapmaya çalışmasıdır.

“Güçlü erkek” duygusuz erkek değildir.

Erkeklerin sık yaptığı hatalardan biri, güç ile hissizliği birbirine karıştırmaktır. Güçlü erkek hiç korkmayan, hiç üzülmeyen, hiç ağlamayan bir robot değildir. Zaten böyle bir insan yoktur. Hissetmediğini iddia eden adam çoğu zaman duygularını tanımıyordur; öfke dışında hiçbir duygunun adını koyamıyordur.

Ama öbür uç da sağlıklı değildir. Her küçük terslikte dağılan, saatlerce aynı şeyi anlatan, sürekli güvence isteyen, ruh hâlini çevresindeki insanların yönetmesini bekleyen erkek de “Duygularımla barışığım” diyemez. Böyle bir erkek duyguları ile barışık değil, onların elinde oyuncaktır.

Olgunluk, duyguyu inkâr etmek değil, duyguyu taşıyabilmektir. Canınız acıyabilir ama yine de ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz. Korkabilirsiniz ama korkunun sizi yönetmesine izin vermezsiniz. Yas tutabilirsiniz ama hayatınızın bütün yükünü eşinizin sırtına yıkmazsınız. Gerektiğinde yardım istersiniz fakat karşınızdakini ücretsiz ve tam zamanlı terapistiniz hâline getirmezsiniz.

İşte kadınların önemli bir kısmının “duygusal olarak olgun erkek” derken aradığı şey budur: Duygusu olan ama duygusunun altında ezilmeyen erkek.

Erkeğin görünmeyen duygusal emeği

İlişkilerde kadınların taşıdığı duygusal ve zihinsel yük hakkında çok konuşuluyor. Çocukların ihtiyaçlarını takip etmek, doğum günlerini planlamak, aile içindeki bağları sürdürmek, insanların ruh hâllerini fark etmek gibi işler gerçekten emektir ve küçümsenmemelidir.

Fakat erkeğin geleneksel olarak taşıdığı başka bir duygusal emek türü de vardır. Buna “duygusal sıkıştırma” ya da daha anlaşılır bir ifadeyle “duyguyu içinde tutup ortamı ayakta tutma emeği” diyebiliriz.

İşler kötüye gittiğinde sakin kalması beklenen çoğu zaman erkektir. Ailede bir kriz çıktığında paniği büyütmemesi, etrafındaki insanların duygusunu taşıması, çözüm araması ve güven vermesi beklenir. Çocuk korktuğunda, kadın kaygılandığında veya maddi bir problem çıktığında adamın kaya gibi durması istenir.

Bu da bedelsiz değildir. Kendi kaygınızı bir kenara koyup başkasını sakinleştirmek enerji ister. Siz de korkarken soğukkanlı kalmak enerji ister. Herkes dağılırken ayakta durmak ciddi bir duygusal emektir.

Burada mesele “Erkek her şeyi içine atsın ve sonunda kalp krizi geçirsin” demek değil. Mesele, birçok kadının erkekte yalnızca duygu paylaşma kapasitesi değil, aynı zamanda duygu taşıma kapasitesi de aradığını görmektir.

Kadın, “Beni anlayan bir erkek istiyorum” derken çoğu zaman duygusal fırtınası başladığında kendisiyle beraber savrulacak bir adam istemez. Fırtınayı inkâr etmeyen ama gemiyi de yüzdürebilen bir adam ister.

Bu nedenle bir erkek, kadının karşısında her zor anda dağıldığında kadın şunu hissedebilir:

“Ben zorlandığımda bu adama yaslanamayacağım. Üstelik onu da ben taşımak zorunda kalacağım.”

Çekiciliği öldüren şey gözyaşının kendisi değil, bu ihtimaldir.

Duygu paylaşmak açma-kapama düğmesi değildir

Duygu paylaşımını iki seçenekli düşünmeyin: Ya hiçbir şey söylemeyeceğim ya da içimde ne varsa hepsini dökeceğim.

Duygu paylaşımının dereceleri vardır. Karşınızdaki insanın da bunu taşıma kapasitesi vardır. Sizin anlattığınız yük ile onun o anda kaldırabileceği yük arasında büyük bir fark oluşursa, karşı taraf bunalmaya başlar.

Bunun en güzel örneklerinden biri büyük aşk itirafıdır.

Bir erkek aylarca bir kadına uzaktan ilgi duyar. Kadını kafasında büyütür. Onunla bir gelecek hayal eder. Söylemediği her şey içeride birikir. Erkekte duygunun seviyesi yüz birime çıkar, kadının olan bitene dair bilgisi ise sıfırdır.

Sonra erkek bir gün kadını karşısına alır ve “Seni aylardır seviyorum. Sen hayatımda tanıdığım en özel kadınsın. Seninle bir gelecek hayal ediyorum” der.

Erkek bunu dürüstlük ve cesaret sanır. Kadın ise kendisine nereden geldiği belli olmayan dev bir duygusal paket teslim edildiğini hisseder. Üstelik bu paketin içinde örtük bir beklenti de vardır: “Ben bu kadar yoğun hissediyorum; sen de buna karşılık vermelisin.”

Kadının geri çekilmesi, duygudan nefret ettiği anlamına gelmez. Sıfırdan yüze çıkan yoğunluğun altında kalmak istemediği anlamına gelebilir.

Sağlıklı yakınlık böyle kurulmaz. İlgi küçük adımlarla gösterilir. Karşı tarafın verdiği tepki görülür. O da yaklaşırsa siz biraz daha yaklaşırsınız. Duygusal bağ, iki kişinin karşılıklı ilerlemesiyle kurulur; bir kişinin aylarca kafasında kurduğu ilişkinin diğerine ilan edilmesiyle değil.

Bazı erkekler neden sıfırdan yüze çıkıyor?

Bazı erkekler sıfırdan yüze birdenbire çıkarlar çünkü birçok erkeğin duygusal destek ağı çok zayıftır.

Kadınlar genellikle sıkıntılarını birden fazla kişiyle paylaşırlar. Bir arkadaşlarına başka bir kısmını, kardeşlerine başka bir kısmını, eşlerine başka bir kısmını anlatırlar. Yük çeşitli ilişkilere dağılır.

Birçok erkeğin ise ya hiç yakın arkadaşı yoktur ya da arkadaşlarıyla yalnızca futbol, iş ve gündelik konular konuşur. Adam aylarca hiçbir şey anlatmaz. Sonra hayatına bir kadın girer ve kadın bir anda sevgili, en yakın arkadaş, psikolog, anne, motivasyon koçu ve kriz merkezi hâline gelir. Erkek sustuğu ayların bütün faturasını tek kadına keser.

Bu durumda kadın başlangıçta erkeğin kendisine güvenmesinden hoşlanabilir. Fakat bir süre sonra her buluşmanın terapi seansına döndüğünü fark eder. Erkeğin sorunlarını çözen, onu sürekli sakinleştiren ve her gün ona değerli olduğunu hatırlatan kişi hâline gelir. Romantik ilişki yavaş yavaş bakım veren ile bakıma muhtaç kişi ilişkisine dönüşür.

Böyle bir süreçte, kadının cinsel ve romantik çekiminin azalması şaşırtıcı değil. İnsan, sürekli annelik yaptığı kişiye karşı arzu duymakta zorlanabilir.

Peki kadın karşısında hiç mi ağlamayacaksınız?

Hayır, buradan böyle bir sonuç çıkmaz.

Babanızı kaybetmişsinizdir, çocuğunuz ciddi bir hastalık geçirmiştir, yıllarca emek verdiğiniz bir şey çökmüştür; böyle bir durumda gözünüzden yaş gelmesi sizi değersiz veya kadınsı yapmaz. Hayatın ağır bir darbesi karşısında üzülmek insani bir tepkidir. Hatta bazı durumlarda hiç etkilenmiyormuş gibi davranmanız, yakınınızdaki insana soğuk ve kopuk gelebilir.

Fakat tek bir olay karşısında ağlamak ile her gün duygusal olarak çökmek aynı değildir. Sevdiğiniz bir müzikte gözlerinizin dolması ile alkol tüketiminiz artarken kontrolsüz biçimde sürekli ağlamaya başlamanız da aynı değildir. İkincisi yalnızca “hassas bir erkek” olduğunuzu değil, ele alınması gereken psikolojik ya da fiziksel bir sorun yaşayabileceğinizi gösterebilir.

Burada bağlam, sıklık ve işlevsellik önemlidir. Bir kez ağladınız diye sizden soğuyan kadın olabilir. Her kadın olgun değildir. Bazı kadınlar erkeği insan değil, duygusuz bir güvenlik makinesi olarak görmek ister. En ağır kaybınızda bile gözyaşınızı küçümseyen bir kadın, uzun ilişki için iyi bir eş adayı değildir.

Fakat siz ayda üç kez dağılıyor, sürekli güvence istiyor, her sorununuzu onun çözmesini bekliyor ve sonra da “Beni duygularımı gösterdiğim için reddetti” diyorsanız kendinize hikâye anlatıyorsunuzdur. Kadın duygularınız yüzünden değil, duygusal öz düzenleme beceriniz olmadığı için uzaklaşmış olabilir.

İşlenmiş kırılganlık ile ham kırılganlık arasındaki fark

İki farklı paylaşım düşünün. Birincisi şöyle:

“İşten çıkarılma ihtimalim var. Mahvoldum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Beni bırakmayacaksın değil mi? Ya bir daha iş bulamazsam? Ben zaten hiçbir şeyi beceremiyorum.”

Bu konuşmada adam yalnızca korkusunu anlatmıyor. Kadından hem kendisini sakinleştirmesini hem geleceği garanti etmesini hem de adamın benlik saygısını tamir etmesini istiyor.

İkinci paylaşım ise şöyle:

“Bugünkü görüşmeden sonra işimi kaybetme ihtimalinin gerçek olduğunu gördüm. Açıkçası korkuyorum ve moralim bozuk. Bu akşam biraz konuşmaya ihtiyacım var. Yarın öz geçmişimi güncelleyip üç kişiyle temasa geçeceğim. Birkaç aylık giderimizi de yeniden hesaplayacağım.”

Bu adam da korkuyor. Duygusunu saklamıyor. Fakat duygusunun sorumluluğunu taşıyor ve harekete geçiyor. Kadını kurtarıcı ya da tam zamanlı duygusal destek elemanı koltuğuna oturtmuyor.

Bu ikinci paylaşıma, işlenmiş kırılganlık denir. His vardır, dürüstlük vardır, fakat yön de vardır. Ham kırılganlıkta ise adam duyguyu olduğu gibi karşı tarafa fırlatır ve “Şimdi bunusen yönet” der. Kadınların “Duygularını gösteren erkek istiyorum” derken aradığı çoğu zaman birinci değil, ikinci tür açıklıktır.

Duygularınızı nasıl paylaşmalısınız?

Öncelikle ne hissettiğinizi kendiniz anlayın. Birçok erkek “Kötü hissediyorum” seviyesinden öteye gidemez. Kötü hissetmek ne demek? Korkuyor musunuz? Utanıyor musunuz? Reddedilmiş mi hissediyorsunuz? Öfkeli misiniz? Kontrolü kaybetmekten mi çekiniyorsunuz? Duygunun adını koyamazsanız onu yönetemezsiniz.

İkinci olarak, ilk yoğunluk biraz geçmeden büyük konuşma yapmayın. Özellikle öfkenin, kıskançlığın veya terk edilme korkusunun zirvesindeyken ağzınızdan çıkan sözlerin çoğu iletişim değil, içini kusmaktır. Yürüyün, uyuyun, not alın, spor yapın, bir arkadaşınızla konuşun. Gerekirse profesyonel destek alın. Önce duygunun şiddetini yüz birimden altmışa indirin.

Üçüncü olarak, doğru kişiyi seçin. İki haftadır görüştüğünüz kadına bütün çocukluk travmalarınızı anlatmakla yıllardır yanınızda olan eşinize zorlandığınızı söylemek aynı şey değildir. Güven, bir anda ilan edilmez; zaman içinde sınanır.

Dördüncü olarak, karşı tarafın kapasitesini ve zamanlamayı hesaba katın. Kadın kendi ailesindeki bir krizle uğraşırken iki saatlik bir duygusal boşaltım yapmanız dürüstlük değil, bencillik olabilir. “Şu konuda zorlanıyorum, konuşmak için uygun musunuz?” demek küçümsenecek bir davranış değildir.

Beşinci olarak, neye ihtiyacınız olduğunu söyleyin. Çözüm mü istiyorsunuz, yalnızca dinlenmek mi, biraz yalnız kalmak mı? Karşınızdaki insan zihninizi okumak zorunda değildir.

Altıncı olarak, aynı meseleyi durmadan tekrarlıyorsanız artık paylaşım değil geviş getirme yapıyor olabilirsiniz. Aynı şeyi onuncu kez anlatmak yerine bir karar alın, davranış değiştirin veya destek alın.

Son olarak da destek sisteminizi tek bir kadından ibaret bırakmayın. Yakın erkek arkadaşlarınız olsun. Ailenizle ilişkinizi mümkünse canlı tutun. Spor, yazmak, yürümek, meditasyon ve terapi gibi farklı düzenleme kanallarınız olsun. Bir partner hayatınızın önemli bir parçası olabilir ama bütün psikolojik altyapınız olamaz.

“Duygumu daha sonra bana karşı kullanırsa?”

Bu ihtimal gerçektir. Bazı kadınlar tartışma sırasında erkeğin daha önce anlattığı zayıflıkları silah olarak kullanır. “Zaten baban da seni sevmemiş”, “Sen zaten yetersizlik komplekslisin” gibi sözler söyler. Böyle bir davranışın sonucu “Demek ki hiçbir kadına asla güvenmemeliyim” değildir. Sonuç, karşınızdaki kadının güvenilir olmadığıdır.

Bu nedenle bir kadına güveni kademeli verirsiniz. Küçük bir açıklık gösterirsiniz ve ne yaptığına bakarsınız. Sizi dinliyor mu? Anlattığınızı dedikodu malzemesi yapıyor mu? Sonraki tartışmada kullanıyor mu? Acınızı küçümsüyor mu? Yoksa saygıyla karşılayıp aranızda mı tutuyor?

İnsanları sözleriyle değil, küçük sınavlardaki davranışlarıyla tanırsınız. Daha ilk aylarda güvenilmez olduğu görülen birine en hassas yerlerinizi açıp sonra “Kadınlar böyledir” diye dolaşmanın anlamı yoktur.

“Bunların hepsi rol yapmak değil mi?”

Hayır. Duyguyu düzenlemek ile rol yapmak aynı şey değildir. Aklınıza gelen her şeyi söylememek sahtekârlık değildir. Öfkelendiğiniz anda patronunuza hakaret etmiyorsanız rol yapmış olmazsınız; kendinizi yönetmiş olursunuz. Aynı şekilde bir kadına karşı hissettiğiniz her korkuyu anında onun üzerine boşaltmamanız da sahtekârlık değildir.

Öz denetim, bastırma demek değildir. Bastırmada duyguyu inkâr edersiniz: “Ben üzülmedim, bana hiçbir şey olmaz.” Düzenlemede ise gerçeği kabul edersiniz: “Üzüldüm. Şimdi bunu sindireceğim, gerektiği kadar paylaşacağım ve yapmam gerekeni yapacağım.”

Birincisi duvar örmektir. İkincisi omurga sahibi olmaktır.

Sonuç

Erkeklerin önüne konan iki kötü seçenek var: Ya hiçbir şey hissetmeyen taş bir adam olacaksınız ya da içinizden geçen her şeyi filtresiz biçimde dışarı dökeceksiniz.

İkisini de reddedin.

Duygularınızı tanıyın. Gerektiğinde söyleyin. Ağır bir olayda ağlamaktan utanmayın. Fakat duygularınızı yönetme görevini kadına vermeyin. Sevgilinizi tek arkadaşınız, anneniz ve terapistiniz hâline getirmeyin. Paylaşımın dozunu ilişkinin güven seviyesine göre artırın. Kırılganlığınızı çaresizlik gösterisine çevirmeyin. Hissettiklerinizi anlatırken hayatınızın direksiyonunda hâlâ sizin oturduğunuzu gösterin.

Kadınların önemli bir kısmı duygusuz erkek istemiyor. Kendi duygusunu taşıyabilen, gerektiğinde onun duygusuna da alan açabilen erkek istiyor.

Kısacası mesele, duygularınızı gösterip göstermemeniz değil. Mesele, duygularınızı sizin mi taşıdığınız, yoksa onları taşıması için kadının sırtına mı bıraktığınızdır.

Kaynak: The Secret Reason Why Women Reject You

20 yaşında hayatım dağıldı, motivasyonum yok – Vaka çalışması

Abi selamlar, 20 yaşında bir bilgisayar mühendisliği öğrencisiyim. Nispeten iyi bir okulda okuyordum. Sporunu yapan, düzenli ilişkisi olan ve mutlu biriydim. 6 ay önce ciddi sayılabilecek bir ameliyat sonucu okulumu dondurmak durumunda kaldım.

Geçmiş olsun.

Aylardır evdeyim, ağırlık kaldırmak yasak ve sanırım beni en zorlayan şey şehrimde hiçbir arkadaşım yok. Kız arkadaşım da benle aynı şehirde olduğu için ameliyat sonrası onunla da baya vakit geçirme şansım oldu ama eskisi gibi güçlü bir yapıda değilim maalesef. Sonuç olarak ayrıldık. Kendisi erimişsin falan derdi. Bu beni çok da üzmedi açıkçası ama sonuç olarak aylardır ailem dışında insan görmedim gibi bir şey.

Böyle durumlarda kız arkadaşın terk etmesi beklenen bir durum. Şehrinde hiç arkadaşının kalmaması kötü bir durum. Normalde herkes üniversiteye gitmez, gitmeyenlerden yeterince kalan olması lazımdı ama yapacak bir şey yok. Olan olmuş.

Bir kaç kızla buluştum ama pek bir sonuç çıkmadı. Bu iyileşme sürecinde de 10 kilo verdim, sigaraya başladım.

Sigaraya başlaman kötü olmuş. Hayatından bir 10-15 sene kısaltmaya başladın.

Yazılım sektörünü de gördükçe şuan gelecekle alakalı umutlarım sönmeye başladı sanırım. Başka sevmediğim ve alakam olmayan bölümlere de yatay geçiş için başvurdum ama ne olacak bilmiyorum.

Yazılım sektörü şu an 15-20 yıllık balonun son aşamalarını yaşıyor ve balon tam patladığında 2005 yılında neyse o haline dönecek. Yani bitmeyecek ama o “herkes yazılım öğrensin” balonu, zirve dönemleri kalmayacak. Çok yüksek maaşlar kalmayacak. Bence meslek olarak geleceği var. Özellikle son dönemlerde 2 gelişme yüzünden böyle düşünüyorum.

Birincisi, şirketler işten çıkarmaları azaltıp, yazılımcı alımlarını hızlandırdı. Bu henüz yeni mezunlara yansımadı zira tecrübeli ama işsiz adam havuzu hala erimedi. Ama özellikle tecrübeli klasmanında, hareketlenme var. Yapay zeka sadece bir verimlilik aracıyken sanki “Excel geldi artık muhasebecilere gerek yok” gibi bir saçmalığa dönüşmüştü, bunun kötü sonuçları ortaya çıktıkça alımlar atmaya başladı.

İkincisi, yazılım bölümlerine girişlerde azalma görüyorum. “Artık yazılımcı olmayacak, yapay zeka her şey yazacak” diye propoganda yapa yapa gençlerin yazılım ile ilgili bölümlere girmemesine neden oldular. İlerde yazılımcı ihtiyacı daralsa da, yazılımcı arzı daha da çok daralabilir.

Sabahtan akşama kadar telefona bakıyorum, reels kaydırıyorum , arada 2. yabancı dil için çalışıyorum ama içimden hiçbir şey yapasım da gelmiyor. 

Ama mı? Onun doğrusu şöyle:

Sabahtan akşama kadar telefona bakıyorum, reels kaydırıyorum ve bunun doğal sonucu olarak  içimden hiçbir şey yapasım da gelmiyor.

Ekran, madde ve alkol gibi bir bağımlılık. Ekran bağımlılığı, bütün motivasyonunu tüketir. Senin içinden hiçbir şey yapasın gelmemeli zaten, içinden bir şey yapmak gelmesin diye bütün gün ekranda uğraşıyorsun. Ben de senin kadar ekrana gömüleyim, benim de içimden bir şey gelmezdi. “Ama” ne demek gerçekten?

Biri size sabahtan akşama kadar içiyorum, sarhoşum ama hiçbir şey yapasım da gelmiyor dese ne düşünürsünüz? Siz ekranın bağımlılık yapma ve hayatını harcama potansiyelini çok küçümsüyorsunuz. Bir alkol ve madde bağımlılığı kadar ağır olmasa bile, bugün genç olan birçok insanın hayatı, ekran bağımlılığı nedeniyle geri dönüşsüz olarak mahvolacak.

Yapman gereken şeyleri yapmadığın için, artan oranda kötü hissediyorsun. Bu kötü hisleri bastırmak için dijital uyuşturucu kullanıyorsun. Dijital uyuşturucu kullanmak bu kötü hisleri geçici olarak bastırsa da, yapman gereken şeyleri yapmadığın için artan oranda kötü hissediyorsun.

İlk başta yapman gereken şey, dijital uyuşturucuyu kesmek. Bunun için telefondan uzak durman lazım. Telefon yanındayken bağımlılığı kesemezsin. Kız arkadaşın yok, arkadaşın yok. Yani telefona gerek yok. Telefonu ailene ver ve sana günde bir saatten fazla vermesinler. Ya da başka bir şekilde telefondan kurtul. Tüm işini laptoptan hallet.

Eğer yapmanız gereken şeyleri yapamıyorsanız, muhtemelen sorunun önemli bir kısmı, yapmamanız gereken şeyleri yapmanızdan kaynaklanıyordur. Eğer yapmanız gereken şeyleri yapmayı beceremiyorsanız, önce yapmamanız gerektiği halde yaptığınız şeyleri tamamen kesmeniz gerekli.

Senin ekrandan uzak kalıp, büyük bir can sıkıntısına boğulman lazım. Can sıkıntısı olmadan, başarı olmaz ama can sıkıntısı senin bastırdığın negatif ile birleşerek çok acı verecek. Bu nedenle bazı sağlıklı başa çıkma mekanizmaları geliştirmen gerekiyor. Uzun yürüyüş, meditasyon gibi.

En çok yaptığım şey yürümek. Günlerim daydreaming ile geçiyor diyebilirim. 

Yürümek faydalı ama yürürken müzik ya da podcast dinliyorsan, yürümenin sana zerre faydası olmaz. Hiçbir şey dinlemeden yürümen lazım yoksa negatif duyguları işleyemezsin.

Bir yerlerde çalışayım da dedim ama malum şuanki durumuma uygun yer de bulamadım. Ailemin de acıyıp üzüldüğünü de görünce de üzülüyorum. Kaygı bozukluğu da olan biriydim ve bu süreç iyice sanırım ayarlarımı bozdu. Ne yapacağımı bilmez bir haldeyim. Burdaki yazıları ve podcastleri dinleyerek bir şeyleri düzeltmeye çalışıyorum sanırım ama neyi de düzelticem onu da bilmiyorum. Açıkçası abi sizden de ne cevap gelir onu da bilmiyorum ama yazmak istedim. Teşekkürler. 

İkincisi bir nedene ihtiyacın var. Neden ekrana gömülmeyesin ya da neden yapman gereken şeyleri yapasın ki? Gelecek konusundaki karamsarlığın aşırı. Ben senin yazdıklarını okurken aklımdan ilk geçen şey şu oldu. Neden Claude Code gibi bir şey öğrenmiyorsun. Çok iyi bildiğin için mi? Ben senin yerinde olsam bir laptop ve ayda 20 Dolar pro paketi ile Claude Code’un içinden geçerdim. Yani ister codex öğren, ister Cursor, ben Claude Code’u örnek olarak verdim. Yapay zeka, yazılımcıların işlerini ellerinden almayacak. Yapay zekayı çok iyi kullanan yazılımcılar, yapay zekayı ortalama kullanan ya da kullanmayan yazılımcıların işlerini ellerinden alacaklar. Aslına bakarsan bu şu an beyaz yaka her iş için geçerli.

Bu daydreaming dediğin maladaptif gündüz düşü olayına da değinmek istiyorum. Daha iyi bir yaşam setinde bununla ilgili bir bölüm var. Maladaptif gündüz düşü iki ön koşul gerektirir: birincisi kaygı bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk ya da dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi bir beyin fonksiyonu bozukluğu ki sende var. İkincisi de doyurulmamış ihtiyaçlar ki sende tonlarca var. Gündüz düşünü engellemek için gündüz düşünün işlevini elinden almak lazım. Mesela gündüz düşü yalnızlık – sevgili ile ilgili başarı üzerineyse, sosyalleşmeyi arttırmak, kariyer başarısı ile ilgili ise iş konusunda daha fazla çalışmak gibi. Yürürken müzik ya da podcast dinlemek gibi tetikleyicileri de bırakmalısın.

Gündüz düşünü yakaladığın anda bırakmaya çalışmak yerine 10 dakika gündüz düşü görmeden durmaya çalış ve bu süreyi zamanla arttır. Meditasyonun ve öz izlemenin gündüz düşlerini azalttığı da görülmüş. Bkz.  Bilinçli Farkındalık Meditasyonu ve Öz-İzleme Maladaptif Gündüz Düşü Belirtilerini Azalttı: Kısa Süreli, Kendi Kendine Uygulanan Web Tabanlı Bir Programın Randomize Kontrollü Çalışması

Burada öz izleme, kendini hayal kurarken yakalamak ve bunun ne zaman, neden ve ne kadar sürdüğünü takip etmek” demek.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Engelli bir erkeğin saha raporu: engel, arzu ve red

Herkese selamlar.

Üç yıllık ilişkim bittikten ve Mahmut Abi ile bir görüşme yaptıktan sonra, geçmişte yaşadığım bazı olayları saha raporu şeklinde sizlerle paylaşmaya karar verdim. Hem kendi tecrübelerimi anlatacağım hem de özellikle engelli arkadaşların kafasını kurcalayabilecek bir meseleye değineceğim.

Ben de burada bulunan birçok kişi gibi, yaklaşık 7-8 yıl önce bir ayrılık sonrasında red pill camiasıyla tanıştım. Daha sonra okumalarım, araştırmalarım ve zaman zaman sorduğum sorular sayesinde kendime bir rota çizmeye çalıştım.

O dönem kafama en fazla takılan sorulardan biri şuydu: “Engelli erkeklerin red pill öğretisindeki yeri nedir?”

Engelli olduğum için bu sorunun cevabını doğal olarak merak ediyordum. Burada adını vermeyeceğim fakat red pillin temsilcilerinden sayılabilecek biri, bana açıkça “Engelliler kadınlarda arzu uyandıramaz” cevabını vermişti.
Şaşırmıştım. Çünkü red pill ile tanışmadan önce de ilişkilerim olmuştu. Bu durumda o kadınların hiçbiri bana arzu duymamış mıydı? Yaşadıklarımın tamamı bir illüzyon muydu? Matrix’in düşük bütçeli Türkiye uyarlamasında mı yaşıyordum?

Birkaç kişiye daha sorunca meselenin o kadar mutlak olmadığını gördüm.

O yıllarda Mahmut Abi ile de bu konuda bir görüşme yapmıştık. Söylediği söz, hatırladığım kadarıyla tam olarak şuydu:

“Kimi kel olmanı kaldıramaz, kimi kısa boylu olmanı, kimi esmer ya da sarışın olmanı. Engel durumun da bunlardan biri. Havuzunda kadın olduğu sürece bu bir problem değil.”

Benim tecrübelerim de büyük ölçüde bunu gösterdi.

Ultra yakışıklı bir adam değilim. Statü ve gelir bakımından da ortalamayım. Dolayısıyla “Senin engelin vardır ama mutlaka bunu telafi eden olağanüstü bir artın bulunuyordur” diyecek olanlar hiç uğraşmasın. Gizli holdingim, malikânem veya Brad Pitt’ten çalınmış bir yüzüm yok.

Nasıl bazı erkekler “Yakışıklı olana kadınlar bakıyor” veya “Parası olana kadınlar bakıyor” diyerek kendilerinin oyunda olmadığı gerçeğiyle yüzleşmekten kaçıyorsa, engeli mutlak yenilgi sebebi olarak görmek de aynı kaçışın farklı bir türü olabilir.

Elbette engeliniz nedeniyle sizi istemeyecek kadınlar olacaktır. Bunun aksini söylemek gerçekçi olmaz. Fakat kısa boylu, kel, kilolu, zayıf, esmer veya sarışın olduğu için elenen erkekler de var. İnsanların tercihleri bulunuyor ve siz herkesin tercihi olmak zorunda değilsiniz.

Aranızda engeli olan ve sürekli bu konuya takılan arkadaşlar varsa, bazılarınız muhtemelen kadınlara yaklaşmamak için engelinizi gerekçe olarak kullanıyorsunuz. Yaklaşmazsanız reddedilmezsiniz; fakat kabul edilmeniz de mümkün olmaz.

Kısacası, elinizde olanla oyuna dâhil olmak, hiç olmamaktan iyidir.

Girizgâhı burada bitirip rapora geçiyorum.
O gün bir arkadaşımla buluşmuş, bir şeyler yiyip daha sonra başka bir yere geçmeyi planlamıştık. Arkadaşım, bir kız arkadaşının yakınlarda olduğunu ve yanımıza gelmesinde sakınca bulunup bulunmadığını sordu.

O sıralarda ilişki düşünecek durumda değildim. Kafamda başka meseleler vardı. Bu nedenle kızı  ilişki anlamında hiç değerlendirmemiştim.

Yanımıza geldiğinde ortalamanın biraz üzerinde bir güzelliği olan bir kızla karşılaştım. Masaya oturur oturmaz: “Bana neden çay söylemediniz?” diye ortaya atladı.

Ben de gülerek:

“Garson orada, kendin söyleyebilirsin,” dedim.

Burada ne söylediğiniz kadar nasıl söylediğiniz de önemli. Aynı cümleyi suratımı asarak söyleseydim muhtemelen hakaret gibi algılanabilirdi. Ben gülerek ve takılarak söylediğim için konuşma oradan devam etti.

Kısa süre sonra arkadaşım üzerinden bana sataşmaya başladı:

“Arkadaşın da çok öküzmüş.”

Bunu birkaç kez tekrarladı. Ben pek pas vermeyince bu defa boyum üzerinden vurmaya çalıştı. Uzun boylu bir adamım ama zaten amacı gerçek bir tespitte bulunmak değil, beni dürtmekti.
“Evet, boyum 1.10,” diyerek takılmasına eşlik ettim.
“Kalk da bir bakayım,” dedi.

Ben de:

“Boyumun kısa olduğunu görmek için buradan çıkmamızı bekleyeceksin. Emir erin yok,” dedim.

Mekândan kalkıncaya kadar buna benzer sataşmalar sürdü. Üzerinden uzun zaman geçtiği için konuşmaların tamamını kelimesi kelimesine hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, onun sürekli testler savurduğu, benim de savunmaya geçmeden topu geri çevirdiğim.

Kız devamlı olarak:

“Gitmeyin, beraber takılalım,” diyordu.

Bir noktada arkadaşıma dönerek:

“Bu kızı göndermeyelim, bizimle kalsın.   Başka zaman gideriz,” dedim.

Böylece ilk planı iptal edip beraber mekândan ayrıldık.

Kız kendisine bir kıyafet bakacağını, bizim de onunla gelmemizi istedi. İlk anda karşı çıktım fakat mağaza işini küçük bir oyuna çevirmeden de olmazdı.

“Bu işi on dakika içinde halledemezsin,” dedim.

“On dakikada bitirirsen ne istersen yapacağım. Bitiremezsen geçen her dakika için bana borçlanacaksın.”

Direkt terslemeye kalkınca yanağımı gösterip:
“İçinin fesat olduğunu biliyordum. Ben öyle şeylerden anlamam, iffetimi koruyorum,” diyerek takıldım.

Burada küçük bir parantez açayım: Böyle iddiaları ve şakaları karşıdaki kişinin mizacına ve aranızdaki rahatlığa göre yapmak gerekiyor.

Herkese ezberlenmiş aynı cümleyi söylemek oyun değil, çağrı merkezi metni okumaktır. Karşı taraf rahatsız olursa da uzatmamak gerekir.

Ters tepki vermeyecek, daha rahat biri olsaydı o an kiss close yapılabilirdi mesela.

Mağazaya girdiğimizde olay tam olarak benim öngördüğüm şekilde gelişti. Kredi kartlarını tekrar tekrar denedi ve yalnızca kasada yaklaşık beş dakika kaybetti.

Ben de bu sırada kasiyerle konuşup:

“Sizin de işiniz zor. Böyle müşteriler sizi nereden buluyor? Ben olsam istifa ederdim,” diyerek kızla dalga geçiyordum.

Hatta bir ara kasiyerle sohbet ciddi ciddi ilerleyecek gibi oldu. Kız bana beş dakika daha süre verse kasiyerin numarasını bile alabilirim diye düşündüğümü net hatırlıyorum. 😀

Mağazadan çıktıktan sonra birkaç farklı yere gittik. Akşamı bir arkadaşımın kafesinde bitirdik. Aramızdaki fiziksel yakınlık ve karşılıklı sataşmalar oldukça iyi ilerliyordu. Sürekli kinolara devam ettim.  Kızın ilgisi artık gizlenebilecek durumda değildi.

Ve geceyi kiss close ile kapattım.
Ciddi bir ilişkiye çevirmek gibi bir planım yoktu, olsaydı da bir şey değişmeyecekti muhtemelen.
Nitekim daha ertesi günden itibaren yoğun ilgi göstermeye, çok hızlı gelecek planları kurmaya ve ilişkiyi olduğundan daha ileri bir noktadaymış gibi yaşamaya başladı. İnsanların yanında, kendi annesinin bulunduğu ortamlar da dâhil olmak üzere, benimle  fazlasıyla yakınlaşmaya çalışıyordu.
Ve evet, yanlış okumadınız; annesiyle tanıştım.

Bir gün:

“Sana bir şey göstereceğim,” diyerek beni yanına çağırdı  ve kendimi bir anda annesiyle aynı masada buldum.

Far görmüş tavşan gibi kaldığımı hatırlıyorum.

Velhasıl ilişki, sexin de  bulunduğu yaklaşık iki aylık bir birlikteliğe dönüştü. Fakat aşırı ilgi beklentisi, ilişkinin çok hızlı ilerletilmeye çalışılması ve sürekli üzerimde hissettiğim baskı nedeniyle bir süre sonra ciddi biçimde bunaldım. Sonunda ilişkiyi bitirdim.

Daha fazla saha raporu göndermeyi düşünüyorum.

İlk raporu nispeten kısa tutmak istedim. İyi bir arşivci olduğum için on yılı geçmiş mesajlarım bile hâlâ telefonumda duruyor. Yalnızca bu ilişkiyle ilgili çok daha fazla ayrıntı yazabilirdim fakat ilk yazıdan okuyucuyu roman serisine sokmak istemedim.

Raporların daha uzun ve diyalog ağırlıklı olmasını isterseniz yorumlarda belirtebilirsiniz. Eski mesajları karıştırıp daha ayrıntılı şekilde yazmaya çalışırım. Sorularınız olursa onları da cevaplarım. Tek başına yazı konusu olabilecek kadar kapsamlı sorular çıkarsa Mahmut Abi’ye gönderirim; uygun görürse ayrıca yayımlar diye düşünüyorum.
Bu rapora bakıp oyunu kusursuz oynadığımı da sanmayın. Yazının başında söylediğim gibi, üç yıllık ilişkim yakın zamanda bitti. Engel durumum da dâhil olmak üzere çeşitli nedenlerle birçok kez reddedildim. Üstelik bu reddedilmelerin çoğunun gerçekten engelimden kaynaklandığını bile sanmıyorum.

Ama zaten bunun fazla bir önemi yok.

Mesele hiç reddedilmemek değil; her reddedilişi kişiliğiniz hakkında verilmiş nihai bir hüküm gibi görmemek. Bazen oyun iyi gider, bazen kötü gider. Takılıp kalmadığınız sürece de bu bir sorun olmaz.

Bir kadın ve bir erkek arkadaş olabilir mi? Kadın erkek arkadaşlığı mı, friendzone mu?

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti ile tanıdığınız Dr.K’nin son yayınlarından birinin çevirisi.

Bugün, internette en çok geyiği yapılan favori konulardan birini konuşacağız. Kadın erkek arkadaşlığını, daha doğrusu “bir kadın ve bir erkek arkadaş olabilir mi?” sorusunu ele alacağız.

Şimdi, ben bir kadın ve bir erkek arkadaş olabilir diye düşünüyorum. Bir kadın ve bir erkek arkadaş olabilirler ama bu, hepimize öğretilmeyen bir yetenek seti gerektirir.

Bunun yanında diğer uçta da, bir kadın ve bir erkek arkadaş olamaz diyenler var. Bu gruba göre kadın ve erkek arasında her zaman bir çeşit çekim olur ve bu da belli riskler taşır.

Hepiniz şu senaryoyu duymuş, birçoğunuz da yaşamışsınızdır. Biriyle ilişkiye başlarsınız, bu kişinin karşı cinsten bir arkadaşı ya da arkadaşları vardır ve bu arkadaş sizi endişelendirir. İlişkinize “bu arkadaşın senden gizli gizli hoşlanıyor olabilir” dersiniz ama sevgiliniz “hayır, asla, o benim arkadaşım”, “biz yıllardır arkadaşız”, “aramızda bir şey olamaz” der. Sonra bu insanlar ilişkiniz biter ve 3 ay belki 6 ay geçer. Ve tahmin ettiğiniz gibi, eski sevgilinizin bu “arkadaş” ile çıkmaya başladığını öğrenirsiniz.

Korkutucu olan şu ki, bir kadın ve bir erkek arkadaş olamaz düşüncesinin de doğruluk payı var. Bu nedenle “bir kadınla bir erkek arkadaş olabilir mi?” sorusunu ele alırken, bu iki değişik düşünceyi de ele alacağız.

Peki, arkadaşlık nedir? Platonik arkadaşlık neye benzer? Ve friendzone’da uzun süre geçirdikten sonra sevgili olan insanların olayı ne?

Şimdi önce kadın ve erkek arkadaş olabilir diyen tarafla başlayalım. Evet, kadın ve erkek arkadaş olabilir ama bu, herkesin sahip olmadığı bir yetenek setini gerektirir.

Bazı insanlar, karşı cinsten arkadaşlığı düzgün bir şekilde yürütebilen ve bu konuda iyi davranış kalıplarına sahip ebeveynlerle büyürler. Örneğin, yakın erkek arkadaşları olan bir anne ile ya da yakın kadın arkadaşları olan bir baba ile büyüdüyseniz, kadın erkek arkadaşlığı konusunda ebeveynlerinizin kullandığı yetenekleri içselleştirme ihtimaliniz yüksek.

Bu yetenekler oldukça belli belirsiz davranışlar olabilirler. Örneğin annenizin yakın kadın ve erkek arkadaşları olabilir ama kadın arkadaşlarına dokunurken, arkadaşı olan erkeklere dokunmayabilir. Kadın erkek arkadaşlığında, bu tür belli belirsiz sınırlar mevcuttur ve bu sınırların belli belirsiz olması, bazı insanların bunları uygulamakta hiç zorlanmamasına rağmen bazı insanların neden çok zorlandığını açıklar. Çünkü bu sınırlar konusunda birçok şeyin kişi büyürken kişiliğine işlenmesi gerekir.

Peki nedir bu yetenekler? Bunlardan en önemlisi, duygusal düzenleme kabiliyeti.

Biz duygularını düzenleyebilme, yönetebilme kabiliyetinden sıklıkla bahsediyoruz. Şimdi gelin, duygusal düzenleme / yönetim kabiliyeti derken neyi kastettiğimizi anlayalım.

Bir kadın ve bir erkek arkadaş olamaz diyenlerin argümanı nedir? Eninde sonunda, bir tarafın diğer tarafa karşı duygu beslemeye başlayacağı değil mi? Bir süre sonra bir taraf, diğer taraftan hoşlanmaya başlayacak ve belki de aşık olacak.

Şimdi, eğer birine aşık olursanız, bu konuda yapabileceğiniz alternatif şeyler neler? İşte tam burada duygularınızı yönetebilme kabiliyeti devreye giriyor.

Aşk da, sevgi de bir duygu değil mi? Özünde, çoğunlukla bir duygu. Bir duygu olan  öfkenizi kontrol edebiliyorsunuz, öfkenize yenilmeyebiliyorsunuz ve öfkenizi söndürebiliyorsunuz. Birine öfkeleniyorsunuz ve “dik duracağım ve sakin kalacağım, onun seviyesine inmeyeceğim” diyebiliyorsunuz.

Çok üzgün hissetmenize, depresif olmanıza ve yataktan çıkmak istememenize rağmen, bu duyguyu yönetebiliyorsunuz ve yataktan kalkıp işe gidebiliyorsunuz. Öfke, üzüntü, yorgunluk gibi duyguların hayatınızı yönetmesine izin vermeyebiliyorsunuz.

Peki neden aşkı kontrol etmeyesiniz? Neden aşkın hayatınızı yönetmesine izin vermeyesiniz ve birine olan aşkınızı kontrol edip yok etmeyesiniz? Aşkın da bu duygulardan farkı yok ki!

Herkes üzüntü duygusunun yönetilmesi gerektiği fikrini destekliyor. Utanç hissettiğinde, bu duygudan kurtulması gerektiğini biliyor. Öz değeri düşük ise, öz değer kazanması gerektiğini biliyor. Bu duyguların yönetilmesi ve düzenlenmesi ile ilgili teknikler öğrenip uygulamaya çalışıyor.

Ama iş aşka geldiğinde, romantik sevgiye geldiğinde, bu duygunun da yönetilmesi, düzenlenmesi gereken bir şey olduğunu düşünmüyoruz. Bu duygunun yönetilebileceğini ve düzenlenebileceğini, gerekirse kontrol edilip söndürülebileceğini bile bilmiyoruz.

Oysa öfkeyi nasıl yönetip artık sizi kontrol edemeyecek hale getirebiliyorsanız, romantik sevgiyi de yönetip artık sizi kontrol edemeyecek hale getirebilirsiniz.

Peki birine karşı duygular beslemeye başlarsanız, bu duyguları nasıl yönetirsiniz? Bazı insanlar kendilerini geri çekerler ve uzaklaşırlar. Bu sağlıklı bir duygu yönetim stratejisi olabilir çünkü uzak durarak duyguları yönetebiliriz.

Bir diğer önemli yetenek de, konuşma yeteneği. Bir arkadaşınıza duygu beslemeye başladığınızda, ona “sana karşı bir şeyler hissetmeye başladım” diyebilirsiniz. Bunu bir itiraf gibi söylemeyebilirsiniz ki burası önemli. Birçok insan arkadaşına aşık olduğunda, bunu ona söylerken “aşkını itiraf” eder ve bu berbat bir harekettir.

Bu konuşmayı daha doğru şekilde yapabilirsiniz. Örneğin “sana karşı duygu beslemeye başladım ve senin de aynı hissedip hissetmediğini merak ediyorum. Arkadaş olarak, bu konuda ne yapabiliriz?” diyebilirsiniz. Burada arkadaşınıza “ben seninle ilişki istiyorum” demiyorsunuz ki bu da bir başka temel yetenektir. Eğer birine karşı duygu beslemeye başlarsanız, bu duyguların sizi yönelttiği yönde gitmek zorunda değilsiniz. Cinsel olarak azdığınızda, otomatik olarak bu duyguyu gidermeye çalışmıyorsunuz değil mi? 

Karşı cinsle arkadaşlık konusunda başarısız insanlarda gördüğüm ortak problem, konuşma kabiliyetlerinin kısıtlı olması. Bir yandan da duygularını düzenleme yetenekleri kısıtlı. Bu insanlar birine bir şey hissettiklerinde, bu duyguların kendilerini yönlendirdiği yolda gitmeleri gerektiğini sanıyorlar. 

Burada bir başka problem de birçok insanın “bir kere aşık oldum mu, hep aşık kalacağım” sanması. Duyguları büyüyecek, büyüyecek ve büyüyecek sanıyorlar. Bunun bir işkenceye dönüşeceği sonucuna varıp, ilişkiyi sonlandırıyorlar. Bunu yapabilirsiniz ama duygularla ilgili anlamanız gereken şeylerden biri de, duyguların zamanla denge noktasına geldikleri. 

İnsanlar aşık olurlar ve sonra aşkları biter. Bu en az aşık kalmak kadar yaygın bir şey. Ortalama bir insanın birden fazla sevgilisi oluyor. Yani bir insana karşı bir kimya hissediyorlar ve bu bir süre devam ettikten sonra bitiyor. Evliliklerin de %40-45 kadarı boşanma ile bitiyor.

Yani birine karşı duygu beslemeye başlamanız, o duyguların sürekli olacakları anlamına gelmiyor. Ve bu duygular yönetilebilirler. Bu duyguları yönetmek için yapabileceğiniz birçok şey var.

 Bunun yanında araştırmaların bize gösterdiği, birine karşı bir şeyler hissediyorsanız, bu hisleri devam ettirmeniz için, yatırım yapmanız gerektiği. Aşkın ilk seviyesi bol dopamin tarafından yönetiliyor. Onun yanında olmak bile çok heyecan veriyor ve insana kendini iyi hissettiriyor. Ama bu dopamin şelalesi bir yerde bitiyor ve 20 senelik, 30 senelik ilişkiler için dopaminden daha farklı şeyler gerekli.

Uzun süreli ilişki için, dopamin aşkından fazlasına, oksitosin aşkına yani bir bağlanma/bağ hissine ihtiyaç var. Bunların yanında fedakarlık, beraber plan yapmak, birlikte yaşamak, çocuk yetiştirmek, beraber iş kurmak gibi aktiviteleri içeren başka aşk çeşitleri de var. Aşkın çeşitlerinin yanında, romantik ve cinsel çekimin de değişik evreleri var.

Sonuçta aşk da diğer duygular gibi başlıyor, gelişiyor ve sonra sönüyor. 

Peki bir arkadaşınızdan hoşlanıyorsanız, sınırları nasıl korursunuz? Bir arkadaşınızdan hoşlanmaya başlarsanız, o duyguları yeşertecek davranışlardan kaçınabilirsiniz.  Örneğin bu kişi ile başbaşa geçirdiğiniz zamanı sınırlandırabilirsiniz. Akşam yemeğ yerine öğle yemeğinde buluşabilirsiniz. Eğer akşam yemeği yiyecekseniz, fazla içki içmekten kaçınabilirsiniz. Zaten genel olarak hoşlandığınız kişi ile beraberken, fazla içki içmekten kaçınmalısınız.

Bu konuda yapabileceğiniz bir başka şey de, arkadaşlığın içine partnerlerinizi ve çocuklarınızı koymanız. Yani buluşmalara partnerlerin de gelmesi. Böylece daha başından, arkadaşınıza karşı bir şey hissetmekten korunmuş olursunuz.

Şimdi bir kadın ile bir erkek arkadaş olamaz diyen tarafa gelelim. Birçok insanın erkek arkadaşı ya da kız arkadaşının “kıllanman yersiz o benim arkadaşım” dediği ve kıllanmanız gerektiğini gayet iyi bildiğiniz arkadaşlıklara gelelim.

Online tanışmalar dışında kalan organik ilişkilerin %70 kadarı, önce arkadaş olarak başlıyorlar. Bu ilişkiler başlamadan önce geçen arkadaşlık süresi ise ortalama 22 ay. Yani online tanışma dışında tanışan çiftlerin üçte ikisi, sevgili olmadan önce yaklaşık 2 yıl boyunca arkadaşlık ilişkisi içinde oluyorlar.

Peki bu nasıl oluyor ve bunun friendzone ile bağlantısı ne? Organik olarak başlayan ilişkilerin %70 kadarının 2 senelik arkadaşlıktan sonra başladığını öğrenmek, friendzone konusunda hassas insanları tetiklemiş olmalı.

Birçok insan “friendzone berbat bir yer” diyor. “Romantik ilgini hemen belli et ki friendzone diyarına atılma” diyor. Eğer birinden hoşlanıyorsanız “ya sevgili zone ya hiç” diyor. 

Peki bu durumda çoğu ilişkinin arkadaşlıktan başladığı gerçeğini nasıl ele alacağız? Bunun için biyoloji araştırmalarına bakmamız gerekiyor.

Kar leoparı gibi hayvanlara bakarsanız, eş seçme davranışlarının çok da karmaşık olmadığını görürsünüz. Kar leoparları tek başına yaşayan hayvanlardır. Dişi bir kar leoparı, 365 günün birkaç günü kızışır ve bu birkaç gün boyunca bir erkek, bir dişi arar. Bu çift çiftleşir ve sonra kendi yollarına giderler ve bu süreç daha çok ilkel dürtüler tarafından yönetilir.

Ama insanların hayvanlara göre çok daha gelişmiş bir zihni ve psikolojisi var. Bunlar çocukluğumuzdaki deneyimler, kültür, travmatik deneyimler, geçmiş ilişkiler ve medya tarafından şekillendiriliyorlar, Ayrıca insanlarda çok büyük bir genetik çeşitlilik de mevcut.

Yani şimdi ele alacağımız eş seçme ve çiftleşme mekanizmaları oldukça ilginç ve genel olsa da, her kadının ve her erkeğin burada bahsedilecek şekilde davranmadığını hatırlatmak isterim. Biyoloji bilimi büyük bir nüfus içindeki eğilimleri gösteriyor ama bireysel seviyede çok geniş bir yelpazede çeşitlilik ile karşılaşabiliyorsunuz.

Modern zamanlardan önce yaşayan bir erkek düşünün. Bir kadına karşı çekim duyuyor ve o kadın da erkeğe bazı sinyaller gönderiyor. Ama bu sinyaller kadının erkeğe çekim duyup duymadığını tam olarak göstermiyorlar.

Atalarımız zamanında yaşayan bir erkeğin zihni şöyle çalışıyor: “bu kadın benimle ilgileniyorsa ve ben bu sinyalleri gerçekte olduğundan daha olumsuz şekilde değerlendirirsem, bir fırsat kaçırırım. Eşleşme fırsatı kaçırmam benim çocuk yapamaman demek olabilir yani fırsat maliyeti yüksek”.

İlkel erkek beyni, bu nedenle sinyalleri olduğundan daha iyi görmeye meyilli. Yani kadının ilgilenip ilgilenmediği tam belli değilse, ilkel erkek beyni bu sinyalleri “ilgileniyor” olarak değerlendirmeye meyilli.

İlkel erkek beyni için erkek eğer ilgilenmeyen bir kadına yürür ve kadının kendisi ile ilgilenmediğini anlarsa, bunun maliyeti çok yüksek değil. Tabi böyle bir durumda maliyet, modern erkek beyni için oldukça yüksek çünkü yanlış anlama iş yerinde sorun yaratabilir ya da erkeğin kendisini çok kötü hissetmesine neden olabilir. Ama ilkel erkek beyninden bahsediyoruz.

İlkel erkek beyni için kadının kendisine gönderdiği belirsiz sinyali yanlışlıkla negatif olarak değerlendirmenin maliyeti çok yüksek iken, yanlışlıkla pozitif olarak değerlendirmenin maliyeti çok düşük. Yani hata yönetimi teorisi açısından, erkeklerin kendilerine yönelen kadın ilgisini abartmaya meyilli olduğunu söyleyebiliriz.

İlkel kadın beyni için ise olay tam tersi. Kadın eğer bir erkeğin kendisine gönderdiği sinyalleri abartırsa, o erkekle eşleştikten ve hamile kaldıktan sonra erkeğin bırakma riski artar ve bunun maliyeti (eşi olmayan anne) çok yüksek.

Bunun sonuçlarını kadınların ve erkeklerin ilişkiler konusunda şikayetlerinde de görebiliyorsunuz. Kadınlar “ben arkadaşız diye düşündüm ama adam ilişki istiyormuş” şeklinde şikayet ederlerken, erkekler “ben flört ediyoruz sanıyordum ama kadın beni arkadaş olarak görüyormuş” diye şikayet ediyor.

Peki bu dinamik ile, çoğu ilişkinin aylar süren arkadaşlıktan sonra başladığı gerçeği ile nasıl bağdaşıyor?

Öncelikle, arkadaşlıktan sevgililiğe dönen ilişkilerin büyük bir avantajı var: bu insanı yıllardır tanıyor oluyorsunuz. Sizin için doğru biri mi, yanlış biri mi olduğunu az çok biliyorsunuz, en azından yeni tanıdığınız birine göre çok daha güvenilir şekilde biliyorsunuz.

Burada asıl soru, bir arkadaşlıktan ilişkiye geçilip geçilmeyeceğini neyin belirlediği. Bu aslında friendzone alanında birgün sevgili olacağı günü bekleyen birçok insanı hüsrana uğratacak bir faktör ve friendzone olan insanlar bu faktörün farkında bile değiller.

Nedir bu faktör?

 Arkadaşlıktan ilişkiye geçen ilişkiler üzerinde yapılan araştırmalar bize şunu gösteriyor: bu tür ilişkilerde çiftler, daha başından itibaren birbirlerini sevgili olunabilecek biri olarak görüyorlar. Daha başından gizli gizli hoşlanmaktan bahsetmiyorum. Sevgili olunsa olunabilecek biri olarak görüyorlar. Daha doğru bir deyişle, çekici olarak görüyorlar.

Araştırmaların gösterdiği bir başka şey de, bir insan eğer sizi potansiyel bir partner olarak görmüyorsa, bu insanın fikrini değiştirmek için yapabileceğiniz çok fazla şeyin olmadığı. Yani bu durumda bir arkadaştan sevgili yapma ihtimaliniz çok düşük.

Friendzone diyarında acı çeken kitlelerin hatası, “ben bu insandan hoşlanıyorum, bu insan benden hoşlanmıyor ama bu insanla olan ilişkime duygusal, finansal yatırım yaparak, ona zaman ve kaynak harcayarak, onun benden hoşlanmasını sağlayabilirim” diye düşünmek. Burada bir “arkadaşın” diğer “arkadaşın” kendisinden hoşlanması için niyetli çaba göstermesi var. Ama arkadaştan ilişkiye giden çiftlerde olay böyle gelişmiyor. Bu çiftler daha arkadaşken birbirlerinin ilişkide aradığı şeyler listesini doğal olarak karşılıyorlar.

Yani bir insan ile olan ilişkinize yatırım yaparak o insanın sizden hoşlanmasını sağlama ihtimaliniz çok düşük ama maalesef ilişkiler konusunda verilen tavsiyelerin çoğu aynen bunu tavsiye ediyor.

Burada çalışır tavsiye, kişinin arkadaşının duygularını değiştirmek için arkadaşı ile olan ilişkisine değil, kendisini daha çekici biri yapmak için kendisine yatırım yapması. Yani arkadaşlıktan ilişkiye giden yol, karşınızdaki insanın sizden hoşlanmasını sağlamaya çalışmak değil, genel olarak daha çekici biri olmaya çalışmak.

3 yıldır tanıdığı ve gizli gizli hoşlandığı bir kızı arzulayan erkek, o kıza zamanını yatırıyor, hediyeler alıyor, onun dertlerini dinliyor, ona duygusal ve belki finansal destek oluyor. Ve sonunda friendzone’dan sadece arka kapıdan çıkabiliyor. Bu erkek, ilişkiye değil kendisini daha çekici birine dönüştürmeye yatırım yapmalı. Fiziksel olarak daha çekici olmaya, daha hırslı ve hedefleri olan biri olmaya, daha iyi giyinmeye, kişisel bakıma, duygusal regülasyona, daha iyi kokmaya, vs. yatırım yapması lazım. “Onun beni sevmesi için ne yapmalıyım?” zihin yapısını, “nasıl daha çekici biri olurum?” zihin yapısına çevirmesi lazım.

Kaynak: Can Men & Women Be Friends?

Kadınlarla ilişkinizde en önemli becerilerden biri: Kendine hakimiyet

Giriş

Modern ilişkilerde erkeklere genellikle daha iyi iletişim kurmaları, duygularını ifade etmeleri, anlayışlı olmaları ve karşılarındaki kadını dinlemeleri tavsiye ediliyor. Fakat sağlıklı ve uzun ömürlü bir ilişki için çoğu zaman gözden kaçırılan başka bir temel beceri var: Erkeğin önce kendi iç dünyasını, ardından ilişkinin duygusal atmosferini taşıyabilmesi. Daha doğru ifadelerle bu beceri; kendine hâkimiyet, duygusal dayanıklılık, sınır koyabilme ve karşısındaki insanın yoğun duyguları karşısında merkezini koruyabilme kapasitesidir.

Bir erkek öfkelendiğinde kontrolünü kaybetmiyor, eleştirildiğinde hemen savunmaya geçmiyor, reddedildiğinde dağılmıyor ve ilişkide yaşanan her gerilimi kişisel bir saldırı olarak görmüyorsa kendi iç dünyasını taşıyabiliyor demektir. Aynı erkek, partnerinin üzüntüsünü veya hayal kırıklığını hemen susturmaya çalışmadan dinleyebiliyor fakat saygısızlığa da izin vermiyorsa ilişki için güvenli bir duygusal alan oluşturabilir.

Bu beceri, kadınlarla ilişkinizi değiştirebilecek en önemli özelliklerden biri.

Önce Kendine Hakim Olabilmek

Bir insanın başkasının yoğun duyguları karşısında sakin kalabilmesi için öncelikle kendi içinde yaşananları yönetebilmesi gerekir. Öfke, korku, kıskançlık, cinsel dürtüler, reddedilme kaygısı, yetersizlik hissi ve kontrol arzusu insan doğasının parçalarıdır. Olgunluk, bu duyguların hiçbirini yaşamamak değil, onları davranışlarımızın tek hâkimi hâline getirmemektir.

Kendine hâkim olamayan bir erkek, yaşadığı her yoğun duyguyu anında dışarıya yansıtır. Öfkelendiğinde bağırır, kıskandığında kontrol etmeye çalışır, korktuğunda kaçar, eleştirildiğinde saldırıya geçer veya ilişkiyi kaybetme endişesiyle bütün sınırlarından vazgeçer. Bu durumda erkek kendi merkezinde değildir; ruh hâlini tamamen dışarıdaki olaylar belirler.

Kendine hâkimiyet sahibi erkek ise içinde yükselen duyguyu fark eder fakat duyguyla eylem arasına bir mesafe koyabilir. Öfkelendiğini kabul eder ama hakaret etmez. Hayal kırıklığına uğrar ama intikam almaya çalışmaz. Partnerinin kendisinden memnun olmadığını duyduğunda hemen çökmek veya karşı saldırıya geçmek yerine önce ne söylendiğini anlamaya çalışır.

Bu, pasif veya tepkisiz olmak anlamına gelmez. Tam tersine, gerektiğinde harekete geçebilmek fakat ne zaman ve nasıl hareket edeceğini seçebilmek demektir. Gerçek güç, her dürtüyü eyleme dönüştürmekte değil, güçlü dürtüler yaşarken bile bilinçli davranabilmektedir.

Duyguları Bastırmak ile Kendine Hâkim Olmak Aynı Şey Değildir

Kendine hâkimiyet denildiğinde bazı erkekler bunu duyguları bastırmakla karıştırabilir. Oysa duygularını bastıran erkek gerçekten sakin değildir. İçinde biriktirdiği öfke, kırgınlık ve korku zamanla başka biçimlerde ortaya çıkar. Bir gün patlayabilir, partnerine karşı soğuklaşabilir, pasif agresif davranabilir veya ilişkiden tamamen uzaklaşabilir.

Duygusal olgunluk, hiçbir şey hissetmemek değil, ne hissettiğini bilmek, bu hislerin kontrolüne girmemek ve gerekirse hislerini uygun biçimde ifade edebilmektir. Örneğin “Sen zaten hep böylesin!” diye saldırmak yerine, sakince “Benimle bu şekilde konuşulması kabul edebileceğim bir şey değil” diyebilmek kendine hâkimiyettir. Günlerce susarak cezalandırmak yerine, “Şu anda öfkeliyim ve sağlıklı konuşabilecek durumda değilim. Sakinleştiğimde bu konuyu konuşalım” diyebilmek de aynı becerinin göstergesidir.

Buradaki amaç erkeğin içindeki gücü, öfkeyi veya mücadele kapasitesini yok etmek değildir. Amaç, bu enerjiyi bilinçli bir şekilde yönlendirmektir. Kendisini savunamayacak kadar pasif bir erkek de dürtülerini yönetemeyen saldırgan bir erkek de sağlıklı bir merkezde değildir. Aranması gereken nokta, güç ile özdenetimin birlikte var olmasıdır.

Kadınların Güven Arayışını Anlamak

Kadınların önemli bir bölümü sosyal hayatlarında fiziksel güvenlik konusunda erkeklerden daha temkinli olmak zorunda kalır. Tanımadığı bir erkekle yalnız kalmak, gece sokakta yürümek veya yeni biriyle buluşmak, bir kadın açısından erkeklerin çoğu zaman fark etmediği güvenlik değerlendirmelerini beraberinde getirebilir.

Bu durum, ilişkilerde de kendisini gösterir. Bir kadın karşısındaki erkeğin dürtülerini, öfkesini ve davranışlarını yönetip yönetemediğini bilinçli ya da bilinçsiz şekilde gözlemler. Burada aranan, hiçbir gücü veya sert tarafı olmayan bir erkek değildir. Asıl güven veren, güçlü olmasına rağmen gücünü kontrol edebilen erkektir.

Başka bir ifadeyle mesele, erkeğin tehlikeli davranması değil, gerektiğinde kendisini ve sevdiklerini koruyabilecek kapasiteye sahip olması fakat bu kapasiteyi saldırganlık için kullanmamasıdır. Koruyucu ile saldırgan arasındaki temel fark da budur. Her ikisinde de güç bulunabilir; ancak yalnızca biri bu gücü bilinç, sorumluluk ve sınırlar içinde kullanır. Ayno zamanda koruyucu ile güçsüz arasındaki temel fark da budur. Güçsüz bir erkek, güç kapasitesi olmadığı için tehlikesizdir ama koruyucu da olamaz.

Kendine hâkimiyet bu nedenle yalnızca bir iletişim tekniği değildir. Karşı tarafa “Duygularımın ve dürtülerimin sorumluluğunu taşıyabiliyorum” mesajı verir. Bu mesaj, ilişkide güven duygusunun oluşmasına ciddi katkı sağlar.

Partnerinin Duygularından Kaçmamak

Birçok erkek, partnerinin yoğun duygularıyla karşılaştığında ne yapacağını bilemez. Kadın üzgünse hemen sorunu çözmeye çalışır. Kadın öfkeliyse kendini savunmaya geçer. Hayal kırıklığını ifade ediyorsa bunu doğrudan kendi değerine yöneltilmiş bir saldırı gibi algılar. Bazıları ise tartışmadan tamamen kaçar, susar veya duygusal olarak ortamdan çekilir.

Bunların tamamı, erkeğin kendi içinde yaşananları taşıyamadığını gösterebilir. Partnerinin üzüntüsü onda yetersizlik hissi yaratır; öfkesi korkuya, eleştirisi utanca dönüşür. Erkek artık karşısındaki kadını dinlemek yerine kendi içindeki rahatsızlığı durdurmaya çalışır.

Duygusal alan tutabilmek ise farklıdır. Erkek, karşısındaki kadının üzgün, kızgın veya hayal kırıklığına uğramış olmasına tahammül edebilir. Her duyguyu hemen düzeltmesi gerekmediğini bilir. Şöyle bir tutum sergileyebilir:

“Üzgün olduğunu görüyorum. Söylemek istediklerini dinleyebilirim. Hayal kırıklığına uğramış olman beni rahatsız etse de bundan kaçmayacağım.”

Bazen bir kadının ihtiyacı tavsiye, çözüm veya açıklama değil; yaşadığı duygunun erkek tarafından korkmadan karşılanmasıdır. Erkeğin “Bunu duymaya dayanabilirim” tavrı, ilişkide güçlü bir güven alanı oluşturur.

Ancak bu alan sınırsız değildir.

Duygusal Alan Tutmak Her Şeyi Kabul Etmek Değildir

Partnerinin duygularına alan açmak, onun her davranışına izin vermek anlamına gelmez. Bir insanın öfkeli olması anlaşılabilir; fakat hakaret etmesi, aşağılaması, tehdit etmesi veya fiziksel şiddet uygulaması kabul edilmek zorunda değildir.

Sağlıklı yaklaşım, duygu ile davranışı birbirinden ayırabilmektir:

“Bana kızabilirsin ama bana hakaret edemezsin.”

“Hayal kırıklığını dinleyebilirim fakat üzerime bir şey fırlatmanı kabul etmiyorum.”

“Bu konuyu konuşmaya hazırım ama birbirimize bağırdığımız sürece konuşmaya devam etmeyeceğim.”

Bu cümleler ne saldırgandır ne de pasiftir. Hem karşıdaki kişinin duygusunu reddetmez hem de davranışa sınır getirir. Sağlıklı ilişkinin temelinde bulunan şeylerden biri de tam olarak budur: Duygular serbesttir fakat her davranış kabul edilebilir değildir.

Bazı erkekler tartışmadan kaçınmak için her şeye “evet” der, karşısındaki kadının saygısız davranışlarını görmezden gelir veya sınır koyarsa terk edileceğini düşünür. Fakat sınırları olmayan bir ilişki zamanla daha güvenli değil, daha kaotik hâle gelir. Bir tarafın duyguları ilişkinin bütün kararlarını belirlemeye başladığında karşılıklı saygı azalır ve biriken kızgınlık büyür.

Dolayısıyla duygusal kapsayıcılık, gerektiğinde “hayır” diyebilme cesaretini de içerir.

Sakinlik ile Pasiflik Arasındaki Fark

Sakinlik, hiçbir şey yapmamak değildir. Bazen kendine hâkimiyet, zamanında ve kararlı biçimde harekete geçmeyi gerektirir. Tehlikeli veya kaotik bir durumda erkeğin saldırganlaşmadan inisiyatif alması bunun iyi bir örneğidir.

Kamuya açık bir yerde partnerini rahatsız eden saldırgan tavırlı biriyle karşılaştığınızı düşünün. Burada amaç gereksiz bir güç gösterisine girmek değildir. Durumu fark etmek, partneriniz ile rahatsızlık veren kişi arasına mesafe koymak, sakin ve net konuşmak, gerekiyorsa ortamdan ayrılmak veya yardım çağırmak çok daha olgun bir yaklaşım olabilir.

Böyle bir anda sergilenen tavır, korkusuzluk gösterisi yapmak değil, yaşanan tehlikeye rağmen bilinçli kalabilmektir. Kişi tehdidi inkâr etmez fakat paniğin veya öfkenin kontrolüne de girmez. Bu özellik, günlük ilişkilerde de önemlidir. Bir kriz çıktığında donup kalan, ortadan kaybolan veya kontrolünü kaybeden biri yerine durumu değerlendirebilen ve sorumluluk alabilen bir partner daha fazla güven verir.

İlişkide Duyguların Yönetimi Kimin Sorumluluğudur?

Burada önemli bir yanlış anlaşılmayı önlemek gerekir: Bir erkek partnerinin bütün duygularını yönetmekten sorumlu değildir. Kadın da kendi duygu ve davranışlarından sorumludur. Erkeğin görevi sürekli olarak partnerini sakinleştirmek, onun bütün sorunlarını çözmek veya bir ebeveyn gibi davranmak değildir.

Erkeğin sorumluluğu öncelikle kendisidir. Kendi tepkilerini, sınırlarını, kararlarını ve davranışlarını yönetmelidir. Partnerinin duygularına alan açması da bu içsel düzenin doğal bir uzantısıdır.

Sağlıklı ilişki tek taraflı bir taşıma sistemi değildir. Erkek kadının yoğun duygularına alan açarken kadın da erkeğin ihtiyaçlarına, sınırlarına ve hassasiyetlerine saygı göstermelidir. Aksi hâlde duygusal kapsayıcılık zamanla duygusal sömürüye dönüşebilir.

Bir insanın sakin ve dayanıklı olması, kötü muameleye katlanması gerektiği anlamına gelmez. İlişkide sürekli hakaret, tehdit, aşağılama veya fiziksel şiddet varsa mesele artık daha iyi iletişim kurmak değildir. Böyle bir durumda güvenliği sağlamak, mesafe koymak ve gerektiğinde profesyonel destek almak gerekir.

Kendine Hâkimiyet Nasıl Geliştirilir?

Bu beceri doğuştan gelen değişmez bir kişilik özelliği değildir. Düzenli pratikle geliştirilebilir.

İlk adım, tetikleyicilerinizi tanımaktır. Partnerinizin hangi davranışları sizi hemen savunmaya geçiriyor? Eleştirilmek mi, terk edilme ihtimali mi, kontrolü kaybetmek mi, saygı görmediğinizi düşünmek mi? Kendi tetikleyicilerini tanımayan bir insan, onların etkisi altında otomatik davranır.

İkinci adım, duyguyla tepki arasına zaman koymaktır. Tartışma sırasında birkaç saniye susmak, nefesi yavaşlatmak veya gerekiyorsa kısa bir ara istemek kontrolü yeniden kazanmanıza yardımcı olabilir.

Üçüncü adım, açık sınırlar belirlemektir. Neyi kabul edip neyi etmeyeceğinizi önceden bilmezseniz gerilim anında ya tamamen boyun eğer ya da gereğinden sert tepki verirsiniz.

Dördüncü adım ise rahatsızlıktan hemen kaçmamayı öğrenmektir. Partnerinizin sizden memnun olmaması, ilişkinin sona erdiği anlamına gelmez. Bir kadının hayal kırıklığını dinlemek, onun bütün söylediklerine katılmak demek değildir. Rahatsız edici bir konuşmanın içinde sakin kalabilmek, duygusal dayanıklılığı güçlendirir.

Son olarak erkek; iş, spor, disiplin, sorumluluk ve zorlayıcı hedefler aracılığıyla da kendini taşıma kapasitesini geliştirebilir. Kendi hayatında düzen kuramayan, verdiği sözleri tutmayan ve dürtülerinin peşinde sürüklenen birinin ilişkide istikrarlı bir merkez olması zordur.

Sonuç: Güç, Sınır ve Sakinliğin Birlikteliği

Kadınlarla ilişkilerinizi değiştirecek temel beceri, karşı tarafı kontrol etmek değil, öncelikle kendinize hâkim olabilmektir. Öfkenizi, korkunuzu, kıskançlığınızı ve savunma dürtünüzü fark edip bilinçli biçimde yönetebildiğinizde ilişkinin duygusal atmosferi de değişmeye başlar.

Kendine hâkimiyet; duygusuzluk, pasiflik veya her şeye katlanmak değildir. Güçlü duyguların varlığında bile düşünmeye devam edebilmek, gerektiğinde kararlı şekilde harekete geçmek ve saygısızlığa net sınırlar koyabilmektir.

Partneriniz üzgün olduğunda kaçmamak, öfkeli olduğunda hemen karşı saldırıya geçmemek ve hayal kırıklığı yaşadığında çökmemek ona güvenli bir alan sunar. Fakat aynı zamanda “Bana kızabilirsin ama bana hakaret edemezsin” diyebilmek de bu güvenli alanın sınırlarını oluşturur.

Bir erkeğin ilişkide sunabileceği en değerli şeylerden biri, kaosun ortasında merkezini koruyabilmesidir. Çünkü gerçek güven ne sınırsız tavizden ne de korkutucu bir güç gösterisinden doğar. Gerçek güven; gücü olduğu hâlde onu kontrol edebilen, duyguları olduğu hâlde onların esiri olmayan ve sevdiği insanın duygularına alan açarken kendi sınırlarını da koruyabilen bir erkeğin varlığından doğar.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.