Narsist olması ile borderline olmasının bir farkı yok.

Bu makale, Dr. Tara J. Palmatier, PsyD’nin Help for Men YouTube kanalındaki “Why BPD and NPD Differences Don’t Matter” başlıklı yayınından çevrildi.

Borderline kişilik bozukluğu olan kişilerdeki istismar davranışlarını narsisistik, histrionik ve diğer B kümesi kişilik bozukluklarıyla birlikte ele aldığımda, hemen her defasında benzer yorumlar alıyorum:

“Borderline olanlarla narsisistler aynı değildir. Borderline kişiler sizi bilerek manipüle etmez. Psikolojik olarak hayatta kalmaya çalışırlar. Terk edilmekten korkarlar. Empati kurabilir, suçluluk ve gerçek pişmanlık hissedebilirler. Böyle davranmalarının nedeni acı çekmeleridir. Üstelik borderline tedavi edilebilir. Onları neden narsisistlerle aynı gruba koyuyorsunuz?”

Ardından genellikle klinik ayrımları yeterince gözetmediğim söyleniyor. Bazen buna azar, utandırma ve benim hakkımda amatör psikolojik çözümlemeler de eşlik ediyor.

Peki, şöyle düşünelim: İki kişi denize giriyor. Birine kaplan köpekbalığı, diğerine büyük beyaz köpekbalığı saldırıyor. İkisi de bir bacağını kaybediyor. Sonra bir deniz biyoloğu, kaplan köpekbalığının saldırdığı kişinin hastane odasına girip şöyle diyor:

“Bir dakika. Burada biraz daha dikkatli ayrım yapmalıyız. Kaplan köpekbalıklarıyla büyük beyazlar aynı değildir. Aynı nedenlerle saldırmazlar. Size saldıranın içsel motivasyonu tamamen farklıydı. Onları aynı gruba koymak haksızlık.”

Çok ilginç. Ama adamın bacağı hâlâ yok.

Benim üzerinde durduğum mesele de bu: Siz istismara uğrarken, karşınızdaki kişinin davranışını açıklayan tanısal farklılıklar, o anda ne yapmanız gerektiği sorusunun ne kadarını cevaplıyor?

Farklı tanılar, benzer zararlar

Borderline kişilik bozukluğu ile narsisistik kişilik bozukluğunun farklı tanılar olduğunu biliyorum. Uzun zamandır psikoloğum. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimimde bu ayrımlar işlendi. Birbirleriyle örtüşen ilişki davranışlarını tartışmak, iki bozukluğun psikolojik açıdan özdeş olduğunu ileri sürmek değildir.

Farklı psikolojik mekanizmalar, ilişkilerde çok benzer sonuçlar doğurabilir. Başka bir ifadeyle, farklı yollar aynı yere çıkabilir.

Yıllar önce yazdığım bir makalede bunu arsenik ve siyanür üzerinden anlatmıştım. Kimyasal olarak farklıdırlar ama ikisi de zehirdir. Köpekbalığı örneğinde de aynı durum geçerli. İki türün farklı olması, ikisinin de ciddi zararlarını birlikte konuşmamıza engel değil.

Üstelik gerçek insanlar, tanı kitaplarındaki kategorilerin kusursuz ve birbirinden yalıtılmış örnekleri de değiller. Bir kişide farklı şiddetlerde çeşitli özellikler bulunabilir. Birden fazla kişilik bozukluğunun ölçütlerini karşılayabilir. Her biri için tam tanı ölçütlerini karşılamadan da belirgin narsisistik, borderline, histrionik, paranoid veya antisosyal özellikler gösterebilir.

İçsel yapı farklı olabilir. Terk edilmeye duyarlılık, hak görme, empati güçlükleri, kimlik sorunları ve davranışa ilişkin farkındalık düzeyi de farklı olabilir. Fakat istismar içeren bir ilişkiden söz ediyorsak, özellikle de istismara uğrayan kişinin pozisyonundan bakıyorsak, koltukta oturup istismarcıya tanı koymaya çalışmaktan daha önemli sorularımız var.

Partnerinize hayır dediğinizde ne oluyor? 

Bir sınır koyduğunuzda nasıl tepki veriyor? 

Olayları onun anlattığından farklı hatırladığınızı söylediğinizde ne yaşanıyor?

Arkadaşlarınızla veya ailenizle vakit geçirmek istediğinizde başınıza ne geliyor?

Sizin ayrı bir insan olmanıza, kendi kararlarınızın bulunmasına tahammül edebiliyor mu?

Sizi incittiğinde gerçek bir sorumluluk alabiliyor mu? 

Kendi istekleri karşılanmadığında da size empati gösterebiliyor mu? 

Reddedildiğini, eleştirildiğini, kıskandığını veya terk edildiğini hissettiğinde misillemeye başvuruyor mu?

Öfkeyi, suçluluk hissettirmeyi, tehditleri, geri çekilmeyi, asılsız suçlamaları, maddi baskıyı, çocukları, cinselliği veya kendine zarar verme tehditlerini sizi istediği gibi davranmaya zorlamak için kullanıyor mu? 

İlişkiyi bitirmeye çalıştığınızda ne oluyor?

Bunlar, her gün gerçekte neyle yaşadığınızı anlamanıza yardım eden sorular. “Ama borderline ile narsisizm farklıdır” demek, bu çok daha önemli soruların hiçbirini cevaplamıyor.

Partneriniz size vuruyorsa şiddet uyguluyordur. Sizi cezalandırmak için çocukları kullanıyorsa onları çatışmanın ortasına çekiyordur. Ayrılmanızı engellemek için intihar tehdidini kullanıyorsa, şantaj ve tehdit ile baskı ve kontrol kurmaya çalışıyordur. Bunun altında terk edilme korkusu, narsisistik incinme veya birkaç farklı etken bulunması, davranışın size feci derecede verdiği zararı ortadan kaldırmaz.

Çifte standart: Borderline kadında sebeplere, narsist erkekte davranışlara odaklanmak

Bu tartışmalarda dikkatimi çeken başka bir şey var. Borderline bir kadın çoğu zaman iç dünyası üzerinden anlatılıyor: Travması var, duygularını düzenleyemiyor, kendini kontrol edemiyor, böyle olmayı kendisi seçmedi.

Narsisistik bir erkek ise dışarıdan görülen davranışlarıyla anlatılıyor: Kontrol ediyor, sevgi bombardımanı yapıyor, cezalandırıyor, istismar ediyor.

Bu anlatım yüzünden borderline kadın daha fazla şefkat uyandırıyor. Birinin yaşadığı sıkıntıyı, diğerinin yaptığı kötülükleri anlatıyorsunuz. Oysa dışarıdan bakıldığında bu iki insan grubunun davranışlar ve verdikleri zararlar birbirlerine çok benziyorlar, hatta çoğu zaman aynılar.

Bakış açısını değiştirdiğimizi ve narsist erkeği de iç dünyası üzerinden anlattığımızı düşünelim. “Eleştirildiği için öfkeye kapılıp eşini duvara çarptı” demek yerine, aynı erkeği de şöyle anlatabilirsiniz: “Kırılgan benlik saygısı, dayanılmaz bir utanç ve aşağılanma duygusuyla sarsıldı; psikolojik olarak dağılmaya karşı ilkel savunmaları harekete geçti.”

Bir anda daha anlayışlı bir açıklama elde ettiniz. Fakat bu, adamın eşini duvara çarpmış olduğu gerçeğini değiştirmedi.

Şimdi tersini yapalım. “Partneri ayrılmak istediğinde yoğun terk edilme korkusu yaşadı ve duygusal kontrolünü kaybetti” yerine, kadının yaptıklarını anlatalım: Eşi ilişkiyi bitirirse kendisini öldürmekle tehdit etti. Çocukları götürmesine izin vermedi. Telefonunu kırdı, kollarını tırmaladı ve ardından polisi arayıp yalan söyledi, onu istismarla suçladı.

İçeride yaşanan dehşetle dışarıdaki yıkıcı davranışlar aynı anda var olabilir. Bu iki anlatım birbirini dışlamaz. Değişen şey, hikâyenin hangi bölümünü öne çıkardığınız ve dinleyicide hangi duyguyu oluşturduğunuzdur.

Partnerinizin travması, size uyguladığı istismarı daha az istismar hâline getirmez. Yalnızca davranışı gerçekleştiren kişinin sıkıntısına odaklanırsanız, hemen her yıkıcı davranışı daha fazla şefkat uyandıracak biçimde anlatabilirsiniz.

Benim sorum şu: Psikolojik açıklama hangi noktada yararlı bir bağlam olmaktan çıkıp sorumluluktan muafiyet sağlayan bir mazerete dönüşüyor?

Altta yatan psikolojiyi anlamanın tanı, tedavi ve risk değerlendirmesi açısından değeri vardır. Ama köpekbalığını anlamakla, saldırıya uğrayan insanı köpekbalığından kurtarmak aynı iş değil. Saldırıya uğrayan insanın asıl yapması gereken şey köpekbalığından kurtulmak, onu anlamak değil.

Toksik partnerin neden böyle davrandığını anlamaya çalışmayın

İstismara uğrayan danışanlarla çalışırken, partnerlerinin neden böyle davrandığını anlamaya çalışmaya saplanıp kalmalarını genellikle teşvik etmiyorum. Çünkü toksik bir insanın toksik davranışını anlamak için dikkate almaları gereken açıklamalardan en önemlisi ve muhtemelen tek bilmeleri gereken şu: Bu davranışı yapıyor zira bu davranış sizi kontrol etmesini, sizden istediği sonucu almasını sağlıyor.

Partneriniz gerçekten sıkıntı yaşıyor diyelim. Peki, neyin sıkıntısını yaşıyor? Kendisine hayır denmesinin mi? Sorumluluk almasının istenmesinin mi? Yeterince ilgi görmediğini düşünmesinin mi? Sizin sınırlarınızın olmasının mı? Ondan bir yetişkin gibi davranmasını beklemenizin mi?

Onun sıkıntısının gerçek olması, sizin ona haksızlık yaptığınız veya bu sıkıntıyı sona erdirmekten sorumlu olduğunuz anlamına gelmez.

Öfke, tehdit, suçlama ve diğer zorlayıcı davranışlar tekrar tekrar güvence, ilgi, kontrol veya karşı tarafın boyun eğmesiyle sonuçlanıyorsa, bu davranışların devam etmesini sağlayan bir düzen oluşur. Bunun ne kadarının bilinçli olduğu, ne kadarının öğrenilmiş davranışlardan veya başka psikolojik süreçlerden kaynaklandığı, sizin ve çocuklarınızın üzerindeki aşırı zararlı etkiyi ortadan kaldırmaz.

Üstelik “Neden böyle davranıyor?” sorusu her zaman yalnızca anlamaya yönelik değildir. Bazen inkâr ve pazarlığın bir parçasıdır.

“Aşık olduğum kadına ne oldu? Ne değişti? Ben neyi yanlış yaptım? Başka türlü davransaydım bunlar olmaz mıydı? İlişkinin başındaki hâline dönmesi için ne yapabilirim?”

Çünkü şu anda gördüğünüz davranışları kabul etmek, sahip olduğunuzu sandığınız ilişkiyi bırakmak anlamına gelebilir. Başlangıçtaki aşk bombardımanı sırasında tanıdığınızı sandığınız kişiyi geri getirecek bir formülün sizin elinizde olmadığını kabul etmek zorunda kalabilirsiniz.

Bu sırada partneriniz değişmesinin nedeninin siz olduğunuzu söylüyor olabilir:

“Sen daha ilgili olsaydın böyle olmazdım. Beni gerçekten sevseydin bunları yaşamazdık. Beni bu hâle sen getirdin.”

Bir süre sonra bu yalana siz de buna inanmaya başlayabilirsiniz. Onu siz değiştirdiyseniz, belki yaptığınız hatayı bulup düzelterek eski hâline döndürebilirsiniz. Köpekbalığını durmadan çözümlemeye çalışmanın tuzağa dönüştüğü yer burasıdır.

Anlamak, ne zaman mazeret üretmeye dönüşüyor?

Çocukluğunu öğreniyorsunuz. Travmalarını, bağlanma biçimini, tetikleyicilerini ve kişilik özelliklerini araştırıyorsunuz. Sonra düşünceleriniz şu yönde ilerlemeye başlıyor:

“Belki eleştirilmek ona çok ağır geliyor. Belki o kadar gerginken duygularımı anlatmamalıydım. Belki kendisini öldürmekle tehdit etmesi manipülasyon değildi; yalnızca çok çaresizdi.”

Gerçekten çaresiz hissetmiş olabilir. Fakat çaresizlik ile zorlayıcı kontrol birbirini dışlayan şeyler değildir.

Sonra şu sonuca geliyorsunuz: “Ona yeterince güvende olduğunu hissettirebilirsem bir daha yapmaz.” Böylece yeniden başladığınız yere dönüyorsunuz. Kendi davranışlarınızı, onun size kötü davranmasını engellemek etrafında düzenliyorsunuz. Hâlâ onun istismarının durması için sizin neyi farklı yapmanız gerektiğini soruyorsunuz.

Anlamak açıklamaya, açıklamak gerekçelendirmeye, gerekçelendirmek mazeret üretmeye, mazeret üretmek uyum sağlamaya dönüşebiliyor. Sonunda uyum sağladığınız şey, istismara maruz kalmaya devam ettiğiniz bir hayat oluyor.

Empati kurmak veya anlamaya çalışmak kendiliğinden istismarı sürdürmek anlamına gelmez. Ancak danışanlarımın önemli bir kısmında sorun, istismar eden partnere karşı empati eksikliği değil. Tam tersi.

Muhtemelen onun hakkında zaten çok şey biliyorsunuz. Hangi konuların açılmaması gerektiğini, hangi arkadaşların sorun çıkaracağını, ne zaman hiçbir yanlış yapmadığınız hâlde özür dilemeniz gerektiğini biliyorsunuz. Onun duyguları daha büyük ve daha önemli sayıldığı için kendi duygularınızı ne zaman bastıracağınızı da biliyorsunuz.

Ruh hâlindeki küçük değişiklikleri, ses tonunu, beden dilini, hatta iç çekişini bile takip ediyor olabilirsiniz. İstismar içinde yaşayan insanlar bunu öğrenir. Sevgi dolu bir ilişkide yaşamak için sürekli böyle tetikte olmak gerekmez.

Kontrolün oluşması için her şeyin önceden planlanması gerekmez

Bir başka itiraz şu: “Narsisistler bilinçli olarak manipüle eder. Borderline kişiler ise bilerek yapmaz; yalnızca duygularını düzenleyemez.”

Oysa olasılıklar bu iki seçenekten ibaret değildir. Zorlayıcı kontrolün oluşması için birinin sabah kalkıp “Bugün partnerimi nasıl yönlendireyim?” diye ayrıntılı plan yapması gerekmiyor.

Diyelim ki arkadaşlarınızla buluşmak istediğiniz her seferinde partneriniz öfke patlaması yaşıyor. Belki sizi bilinçli olarak yalnızlaştırmaya çalışıyor. Belki gerçekten terk edilme paniği yaşıyor. Belki ikisi birden var.

Bu yeterince tekrarlandığında arkadaşlarınızı görmeyi bırakıyorsunuz. Çünkü giderseniz ne olacağını biliyor ve bir kez daha aynı olaylarla uğraşmak istemiyorsunuz. Artık size açıkça “Arkadaşlarınla görüşemezsin” demesi gerekmiyor. Arkadaşlarınızı görmenin bir bedeli olduğunu öğrendiniz.

Her itiraz ettiğinizde öfkeleniyorsa, bir süre sonra itiraz etmekten vaz geçiyorsunuz. Telefonunuzu ve şifrelerinizi vermediğinizde sizi aldatmakla suçluyorsa, sonunda mahremiyetinizden vazgeçiyorsunuz. İşe gitmek için evden çıktığınızda kendisine zarar vermekle tehdit ediyorsa, sabah alarmını duymaktan bile korkar hâle gelebiliyorsunuz.

Öğrendiğiniz ders şu oluyor: “Kendi kararımı verirsem kötü bir şey olacak. Onun tepkilerinden ben sorumluyum. Yanlış bir hareket yaparsam yeniden patlayacak.”

Bunun oluşması için sizin gerçekten yanlış yaptığınıza inanmanız bile gerekmiyor. Bir sonraki öfke nöbetini, suçlamayı veya çocukların önünde yaşanacak sahneyi önlemek, sonrasındaki cezayla uğraşmaktan daha kolay görünmeye başlıyor.

Davranışlarınız onun tepkilerini önlemek etrafında şekilleniyorsa, bu düzenin kontrol edici ve istismar edici olması için her ayrıntının bilinçli tasarlanmış olması şart değildir.

“Ne yaptığının farkında değil” açıklaması yeterli mi?

Pek çok danışanım, partnerine davranışlarının etkisini anlatmayı defalarca denedi. Öfkenin, tehditlerin, suçlamaların kendilerini nasıl etkilediğini açıkladılar. Sakin konuştular, empati kurdular, kelimelerini büyük dikkatle seçtiler. Bazen de tükenmişlik içinde ne düşündüklerini açıkça söylediler.

Benim karşılaştığım örneklerde, nasıl anlattıklarından bağımsız olarak bu konuşmalar çoğu zaman iyi gitmiyor. Partnerleri öfkeleniyor, söylenenleri reddediyor, onların fazla hassas olduğunu ileri sürüyor veya sınır koymayı kendisine yapılan bir kötülük gibi sunuyor.

“Sen beni suçluyorsun. Asıl bana kötü davranan sensin. Senin yanında kendimi güvende hissetmiyorum.”

Böylece davranışın etkisini anlatmanız, size yöneltilen yeni saldırının gerekçesine dönüşüyor. Konuşma yeniden onun mağduriyeti etrafında dönmeye başlıyor.

Bir insan neden böyle tepki verdiğini anlamıyor olabilir. Bu, ne yaptığı ve bunun sizi nasıl etkilediği kendisine hiç söylenmemiş demek değildir. İkisini birbirinden ayırmak gerekiyor.

Siz yıkıcı davranışı dile getiriyorsunuz; o davranışı konuşmaya çalışmanız cezalandırılmanızın yeni nedeni oluyor. Tanı farklılıkları, bu örüntünün size ne yaşattığını değiştirmiyor.

Empati kapasitesi ile empatik davranmak aynı şey değil

“Ama empati kurabiliyor” deniyor. Peki, sizinle anlaşamadığında, size öfkelendiğinde, sizi kendi sıkıntısının nedeni olarak gördüğünde de bu empatiyi sürdürebiliyor mu?

Empati kapasitesinin bulunmasıyla tutarlı biçimde empatik davranmak aynı şey değildir. Bazen gerçek pişmanlık da yaşanabilir. Ancak kendi çalışmalarımda sıkça gördüğüm başka bir durum var: Kişi, size yaptığından çok, yaptığının kendi hayatında doğurduğu sonuçlar için üzülüyor.

Sizi incittiği için üzülmek ile sizi kaybetmekten, sonuçlarla karşılaşmaktan veya istediğini elde edememekten dolayı üzülmek aynı değildir.

Pişmanlık da tek başına sorumluluk almak değildir. Asıl soru şu: Davranışının sorumluluğunu taşımaya tahammül edebiliyor mu? Çünkü sorumluluk alınmadan anlamlı değişim ve gelişim beklemek güçleşiyor.

Değişmeyi gerçekten isteyebilir. Fakat değişmek istemekle, bunun gerektirdiği zor işi yapmak farklı şeylerdir. Pazar sabahı içtenlikle ağlayıp pişmanlık gösterebilir ve pazar öğleden sonra aynı davranışı tekrarlayabilir. Burada yalnızca gözyaşlarının gerçek olup olmadığını tartışmak yeterli değildir. Anlamlı ve kalıcı olarak neyin değiştiğine bakmanız gerekir.

“Tedavi edilebilir” sizin ilişkiniz için bir garanti değildir

Bir başka savunma da “Borderline tedavi edilebilir” ifadesi. Bu sözden, tek başına taşıyabileceğinden çok daha fazla sonuç çıkarılıyor.

Anlamlı değişim; bir sorun olduğunu kabul etmeyi, sorumluluk almayı, tedaviye düzenli katılmayı, zorlayıcı geri bildirimlere tahammül etmeyi, duygusal olarak zorlanırken yeni davranışları uygulamayı ve bunları yeterince uzun süre sürdürmeyi gerektirir. Üstelik yalnızca terapistin odasında değil, günlük yaşamda da.

Tedavi edilebilir olmak, ilişkinin başındaki sevgi bombardımanına geri döneceği anlamına gelmez. Şu anda sizin için güvenli bir partner olduğunu veya belirli bir süre sonra mutlaka güvenli olacağını da göstermez.

Belirtilerin azalmasıyla yaşamın ve ilişkilerin sağlıklı işlemesi aynı şey değildir. Bir kişinin artık tanı için yeterli sayıda ölçütü karşılamaması, ilişkilerinde, işinde ve hayatında iyi işlev gösterdiğini tek başına kanıtlamaz.

Tedavi araştırmalarına katılan, sürece devam eden ve tamamlayan kişiler hakkında elde edilen sonuçlar, sizin partnerinizin ne yapacağını söylemez. Terapiye yalnızca terapistin sizi düzelteceği beklentisiyle gelen biriyle, kendi davranışları üzerinde dürüstçe çalışmaya hazır biri aynı durumda değildir.

Sizin için önemli olan, partnerinizin dürüstçe katılım gösterip göstermediği, sorumluluk alıp almadığı, davranışlarını değiştirip değiştirmediği ve bu değişimin terapi odasının dışında sürüp sürmediğidir.

Partnerinizin empati kapasitesi bulunması, pişmanlık göstermesi veya değişmek istediğini söylemesi, tedavinin işe yarayıp yaramayacağını görmek için istismar içeren bir ilişkide kalmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Şu sorulara ihtiyacınız var: Bu ilişki şu anda benim için güvenli ve sağlıklı mı? Gerçek bir davranış değişimi nasıl görünürdü? O değişim, güvenebilmem için yeterince uzun süredir devam ediyor mu?

Klinik ayrıntılara dikkat etmek, istismara mazeret bulmayı gerektirmez

Borderline kişilik bozukluğu olan biriyle çalışıyor olsaydım, terk edilme korkularını, duygularını düzenlemekteki güçlüklerini, kimlik sorunlarını ve travma geçmişini elbette anlamak isterdim. Ama bunu, bu sorunlar üzerinde çalışabilmek için yapardım. Çevresindeki herkesin daha fazla anlayış göstermesi ve yıkıcı davranışlara uyum sağlaması gerektiğini söylemek için değil.

Travmatik bağlarla ilişkide kalan, başkalarını kurtarmaya çalışan ve diğer yetişkinlerin duygularının sorumluluğunu üstlenen danışanlarımla da benzer bir yaklaşım izliyorum. Neden gereğinden fazla sorumluluk üstleniyorsunuz? Neden kurtarmaya çalışıyorsunuz? Neden tahammül etmemeniz gereken davranışlara tahammül ediyorsunuz?

Bu örüntülerin nereden geldiğini anlamak yararlıdır. Ancak bir noktada, kendi davranışlarınız içinde neleri değiştirebileceğinize geçmeniz gerekir. Anlamak, çalışmanın başlangıcıdır; tamamı değildir.

Farklı kişilik yapıları, davranışları farklı etkenlerin harekete geçirdiği ve tedavide farklı konuların ele alınması gerektiği anlamına gelir. Bir tanının, kişinin içsel acısı sürekli öne çıkarıldığı için sorumluluktan muaf tutulması gerektiği anlamına gelmez.

Benim bu konudaki çalışmalarımın odağında istismara uğrayan kişiler var. Bir adam “Bana zarar veriyor” dediğinde, konuşmanın hemen ona zarar veren kişinin ne kadar acı çektiğine dönmesi başlı başına dikkate değer.

İstismara uğrayan kişinin gördüğü zararı konuşurken de aynı şey yapılıyorsa, onun deneyimi yine arka plana itiliyor. Köpekbalığının davranışını anlamak, saldırı hikâyesinin başkahramanını köpekbalığı yapmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Ona kıyıdan da şefkat duyabilirsiniz

Birinin terk edilme korkusunu anlayabilir ve kendi iyilik hâlinizi bu korkuya teslim etmeyebilirsiniz. Şefkati ve etkili psikolojik yardımı hak ettiğini düşünebilir, partnerinin de aynı şeyleri hak ettiğini kabul edebilirsiniz.

Başka birinin travmasının, sizi tekrar tekrar travmatize etme hakkı vermediğine karar verebilirsiniz. Kendinizi korumayı seçmeden önce ona kusursuz bir tanı koymanız gerekmez. Borderline olabilir, narsisistik özellikler taşıyabilir, birden fazla sorun yaşayabilir veya hiç tanı almamış olabilir. Yine de size gerçekte ne yaptığına bakabilirsiniz.

Bu nedenle yalnızca “Bunu neden yapıyor? Neyi tetikledim? Onu durdurmak için ne yapmalıyım? Başlangıçtaki kadını nasıl geri getiririm?” sorularıyla kalmanızı istemiyorum. “Beni bu ilişkide tutan ne? Bana tekrar tekrar zarar veren birine bağlı kalmamın altında ne var?” sorularını da sormanızı istiyorum. Yalnızca “Çünkü onu seviyorum” demek, bunları yeterince açıklamıyor.

Benim önceliğim, suda kanayan ve hâlâ saldırıya uğrayan kişiye yardım etmek. Bazen önce neden sudan çıkması gerektiğini anlaması üzerinde uzun süre çalışıyoruz. Bazen çocuklar, para veya başka gerçek koşullar yüzünden hemen tamamen çıkamıyor. Bazen de ilişkinin bitmesi, özellikle ortak çocuklar varsa, diğer kişinin hayatından çıkması anlamına gelmiyor.

O zaman elimizdeki koruma imkânları üzerinde çalışıyoruz: sınırlar, kısa ve konuya odaklı iletişim, yaşananları kayıt altına alma, gri kaya yaklaşımı, paralel ebeveynlik ve iletişim uygulamaları gibi maruziyeti azaltabilecek yollar.

Ben tanıları aynılaştırmıyorum. Birbirleriyle örtüşen istismar davranışlarını, bunlara maruz kalan kişi açısından taşıdıkları önem üzerinden birlikte ele alıyorum.

Köpekbalığına kıyıdan da üzülebilirsiniz. Birinin acısını kabul etmek için onun size zarar vermeye devam edebileceği yerde kalmanız gerekmez.

Lindsay Clancy davası nedir? 3 çocuk katili anneye destek veren kadınlar kimler?

Bu yazıda, Amerika’da 2023 yılında üç küçük çocuğunu boğarak öldüren Lindsay Clancy adlı kadının davasını, daha doğrusu eğer yargılama sürecini azıcık da olsa takip ediyorsanız, neden çok sayıda kadının üç küçük çocuğunu vahşice öldüren bir kadın için asosyal medyada “senin gibiyim Lindsay” videoları yaptıklarını, düzinelerce kadının mahkeme salonuna pembe giysilerle gidip Lindsay Clancy’yi alkışladıklarını, kısaca bu katili desteklediklerini konuşacağız. Aynı zamanda eğer kız arkadaşınız Lindsay Clancy’yi destekliyorsa, bunun ne anlama gelebileceğini de göreceğiz.

Her sene belli sayıda kadın ve erkek, çeşitli nedenlerle çocuklarını öldürüyorlar ve bu kadın ve erkeklerin bir kısmı, “akli dengesi yerinde olmadığı için suçlu sayılamaz” diyerek akıl hastanesine kapatılıyorlar. Yani olay korkunç olsa da asıl sansasyon yaratan şey katilin akıl sağlığı gerekçesi ile suçsuz bulunması değil, ilk defa bir katile toplu destek görmemiz.

Önce bilmeyenler için olayı biraz anlatalım. Lindsay Clancy adlı kadın, 24 Ocak 2023’te, kocasını dışarıdan yemek siparişini almaya gönderiyor. Kadının bunu yapmadan önce bu siparişi almak için evden gidiş – geliş süresini araştırdığı görülüyor. Adamcağız dışarıdayken de, 3 çocuğunu – 5 yaşındaki Cora, 3 yaşındaki Dawson ve 8 aylık Callan – evin bodrumunda, iple tek tek boğarak öldürüyor. Sonra da kendini yüzeysel olarak kesip, iki katlı evin üst katından karlı bahçeye atıyor. Ölmüyor ama (karın kendisine yastık olacağını varsaydı muhtemelen), kar buzlu olunca sakat kalıyor.

Koca eve döndüğünde önce kadını bahçede yaralı buluyor ve ambulans çağırıyor. Ambulans gelince içeri girip çocukları arıyor ve hepsini boğulmuş olarak buluyor. Çocukları tek tek ölü bulurken dakikalar boyunca attığı çığlıkları o kadar korkunç ki, adamın 911 araması kamuya açılmadı, mahkemede dinleyenler de travmaya uğradıklarından bahsediyorlar.

Şimdi internette dedektifçilik oynayan bazı embesillerin dediğinin aksine, çocukları kadının öldürdüğü konusunda bir şüphe yok. Kadın öldürdüm diyor, savunma avukatı öldürdüm diyor, deliller ve olayı aylarca araştıran dedektifler kadın öldürdü diyor. Mahkeme, kadının “akıl hastalığı nedeniyle ceza ehliyeti olmadığı gerekçesiyle” suçlu mu suçsuz mu sayılacağı. Suçlu ise, kadın 3 kere ömür boyu hapis cezası alacak. ABD’de ömür boyu hapis gerçekten ömür boyu. Suçlu değilse, akıl hastanesine kapatılacak ama ileride iyileşti diye salınma imkanı olacak.

Yani savcılık, kadının çocukları öldürdürürken doğru ile yanlışı ayırt edecek, ne yaptığını bilecek durumda olduğunu göstermeye çalışıyor. Kadının savunma avukatı ise, postpartum psikozu ve varolan bipolar – depresyon nedeniyle çocukları boğarken akıl sağlığının yerinde olmadığını göstermeye çalışıyor.

Burada kadının kocasını evden ne kadar uzak kalacağını önden araştırması, planlamaya işaret ediyor. Savunmanın kullandığı postpartum psikozu ve çocukları öldürmesini söyleyen bir ses duyduğu iddiası da kadının sonradan ortaya attığı şeyler. Kadın ayrıntılı günlükler tutmuş ve bunlarda çocuklara zarar verme düşüncelerinden bahsetse de, çocukları öldürüp kendisi hayatta kalana kadar şizofrenik seslerden hiç bahsetmiyor. Bu nedenle savcı, kadının kendini öldürmeye karar verdiğini ve çocuklar kendisi olmadan ne yapacaklar mantığı ile onları öldürdüğünü iddia ediyor. 

Ama asıl mesele sebep değil, cinayetleri planlaması ve ne yaptığını bilmesi diyor. Tam bu sıralarda da psikoz, halisünasyon ve intihar üzerine arama yapmış. Sanki intihar etmeyi beceremezse nasıl yırtacağını araştırmak istemiş.

Savunma postpartum psikozu denilen nadir bir psikoz üzerine. Doğum yapan her bin kadından 2.5’inde görülüyor ve bu kadınların %4’ü de bebeklerini öldürüyorlar. Savunma, kadının psikozu hissettiği için arama yaptığını iddia ediyor.

Burada anahtar, katil annenin, çocukları öldürmeden önce hiç yazmadığı, belirtmediği ve sonradan hayatta kalınca sanki suçlamalardan kurtulmak için bahsettiği postpartum psikozu. Psikoz birden olan bir delilik ve katil annenin yaptığı planlar, babayı yakın bir şubeye değil özellikle uzağa göndermesi, babanın evden çıkmasını beklemesi ve çocukları öldürürken arada adamla konuşması, psikoz teorisi ile çelişiyor. Bu arada çocukları birer birer, oldukça sadist bir şekilde uzun süre acı vererek boğduğunu da unutmayalım.

Yasa önünde soru kadının kafayı yemiş olup olmadığı değil. Savcı da, savunma da kadının akıl sağlığının yerinde olmadığını kabul ediyor. Kanuni sorun, öldürme anında katilin yaptığı şeyin yanlış olduğunu idrak edecek durumda olup olmadığı.

Sebep konusunda başka teoriler de var. Lindsay Clancy B kümesi kişilik bozukluğuna sahip bir kadınsa, borderline özelliklere sahipse, duygusal olarak aşırı kaotik ve negatif duyguları çok ama çok aşırı seviyede hissedecektir.  Benim çocuklarını öldüren anne babalarda en çok gördüğüm durum, çocukların babalarından ya da annelerinden intikam alma dürtüsü. Burada katil anne aşırı derecede depresyon ve stres altındayken, baba iş gezilerine çıkıyormuş. Soruşturmada New York’a yapılan bu iş gezilerinin sadece iş gezileri olmadığını gösteriyor. Bu gezilerde Patrick Clancy arkadaşları ile buluşup eğleniyormuş ki Lindsay Clancy bu konuda adama diş bilemeye başlamış olabilir.

Bu arada Patrick Clancy’nin yeni eşi de New York’ta yaşıyor ki online spekülasyonlar belki de adam evliyken şimdiki eşi ile yasak aşk yaşadığını iddia ediyorlar. Lindsay Clancy kocası ile cinsel yakınlıklarının kalmadığından da yakınıyormuş ki bu aslında aldatma iddiasını destekleyen bir şey.

Yani sonuçta, kadın çocukları, kocasından öc almak için acı çektirerek öldürmüş de olabilir. Ekstrem B tipi kişilik bozukluğu olan bir insanın böyle bir şeyi yapma kapasitesi var.

Her neyse uzun bir giriş oldu ama asıl konu bu değil. Bu tür korkunç çocuk cinayetlerini erkekler de kadınlar da işliyorlar ve erkekler de “deli o nedenle suçsuz” diye hapishane yerine timarhaneye gönderilebiliyorlar.

Asıl konu neden azımsanamayacak sayıda kadın, pembe tişörtler giyerek mahkeme dışında destek alkışları atıyorlar, dünyanın bok çukuru olan TikTok’ta çocuklarını kucaklarına alıp “aynıyız Lindsay” diye videolar yapıyorlar veya katilin ailesinin açtığı yardım kampanyasina 1.2 milyon dolar bağışlıyorlar.

Burada cevabı, YouTube’da kanalı da olan ve izlemenizi tavsiye edeceğm Hannah Spier adlı psikiyatristin konu üzerindeki yayınlarında bulabiliyoruz. Bu kadınlar, çeşitli seviyelerde kişilik bozukluğuna sahip kadınlar. Bu nedenle de Lindsay Clancy’de kendilerini görüyorlar. Bu insanlar güç açlığı çeken insanlar ve Clancy’nin üzerinde uygulanan devlet gücünü görüyorlar ve devlet gücünün kendileri gibi insanları cezalandırılmasından nefret ediyorlar. Clancy’nin cezalandırılmasını, suçlu bulunmasını, kendileri gibileri güçsüz kılan bir şey olarak görüyorlar.

Clancy’nin cezalandırılması ile kendileri gibi insanların yaptıklarının sorumluluğunu almak zorunda kalacaklari, normal insanlarla aynı standartlarda yargılanacaklari, şımarık bir çocuk gibi sürekli bakılıp yardım görmeyecekleri bir dünyadan nefret ediyorlar. Bu nedenle de davaya bu kadar yoğun duygusal tepkiler veriyorlar.

Bunu yıllardır çoğu ben B tipi kişilik bozukluğundan muzdaribim diye bağıran SJW kadın aktivistlerde görüyoruz. Onların arıza bir şekilde kocaman açılan gözlerinde, bağırarak karşılarındakini susturmaya çalışmalarında, manipülasyonlarında, FEMEN gibi cinsel teşhircilik ile dikkat çekmeye çalışmalarında görüyoruz. Bu kadınlar Batı’da daha çok trans aktivisti, çevre aktivisti, feminazi veya ne istediği belirsiz üniversite kampüsü aktivisti olarak karşımıza çıkıyorlar. Türkiye’de ise en çok göz önüne çıkanları, sokak köpeği aktivisti (hayvan diyemeyeceğim zira  köpek ve köpek yemi odaklılar) olarak önüne gelene çığlık atıp saldırırken görüyoruz. Bu insanlar kadınları, hayvanları ya da ezilenleri tutkuyla sevdiklerinden değil, başkaları üzerinde kontrol ve güç kurmak için, duygusal ve ruhsal olarak dengesiz olduklarından bu kadar çığlık çığlığa ve saldırganlar.

B kümesi kişilik bozukluğu özellikleri narsizm, psikopati, borderline ve histrionik kişilik bozukluklarını içeriyor. Mesela narsist özellikler gösteren biri, ruhsal olarak dengesiz ve düşük uyumluluk düzeyi düşük biridir. Böyle bir insan negatif duyguları ile, kendisine ahlaki olarak diğer insanlardan daha üstün olduğunu, daha iyi olduğu hikayesini anlatarak başa çıkmaya çalışır. Böyle bir insan, hak sanrısı içinde yaşar ve istediğini elde etmek için başka insanları manipüle etmeye hazırdır.

Bunlarla alakalı olarak bir de kırılgan narsist var. Kırılgan narsist, kendisini dünyanın en büyük mağduru olarak görür. Böyle biri paranoyaktır, tüm dünya ona karşıdır. Kızgındır, kin doludur ve dünyanın kendisi için eğilip bükülmesini, kendisine destek çıkmasını bekler. 

Hem büyüklenmeci hem de kırılgan narsist, diğer insanlar üzerinde tahakküm kurma takıntısı olan insanlar. Büyüklenmeci narsist, başkalarından narsist yakıt almaya çalışır ve bunu hak ettiğine, pohpohlanmayı hak ettiğine inanır. Kendi negatif duyguları ile, başkaları üzerinde güç kurarak başa çıkmaya çalışır. Kendisine ne kadar parlak,önemli, özel ve mükemmel olduğu hikayesini anlatır. Dünyanın da kendisine bu şekilde davranmasını sağlamaya çalışır. Bu olmazsa, narsist kişiliği ve kişi kendi yaşamını sonlandıracak kadar çöker.

Kırılgan narsist de özel ve önemli olduğuna inanır ama kendisini dünyanın en büyük mağduru olarak görür. Başkaları üzerinde güç kurmayı ister, başkalarını kontrol etmek ister. Böylece onların kendisine bakmasını, kendisine daha kolay bir hayat yaşatmasını sağlamayı arzular.

Bununla alakalı özelliklerden birisi makyavelizm. Makyavelist güce açtır, muhtaçtır. Dünya üzerinde tahakküm kurmak ister çünkü dünya korkutucu bir yerdir. Bununla alakalı olarak bir de tabi psikopati var. Manipülatif, hilekar, başkalarını dolandıran ama onlara zerre empati hissetmeyen insan.

B kümesi içindeki histrionik kişilik bozukluğuna sahip insan, duygusal olarak o kadar büyük bir kaos içindedir ki, bununla baş edebilmek için başkalarının ilgisini ve dikkatini kovalar, ilginin merkezi olmaya çalışır.

Bu tip bir insan hızlı yaşam tarihi stratejistidir (fast life history strategist). Yani hemen üreme ve kısa vadede hayatta kalmayı, uzun vadeli planlamaya ve gelişime tercih eden bir insandır. Böyle biri cinsel olarak erken olgunlaşır, şimdi elde edeceği hazza ve ödüllere aşırı odaklıdır, hazzı erteleyemez, ertelemek için uzun vadeli bir neden görmez. Uzun vadeli çocuk yetiştirmekten çok, en fazla sayıda partner ile birlikte olmaya öncelik verir. Gereğinden fazla risk alır, dürtüseldir ve saldırgan davranışlara meyillidir.

Bu eğilim, dengesiz, bireylerin hızlı yaşayıp genç öldüğü, yarın hayatta olmama riskinin yüksek olduğu ekolojilerde, sosyal bağlar kurmanın bir getirisi olmayan ekolojilerde görülür. Böyle bir ekolojide erkekler pompalar ve terk ederler, kadınlar ise iyi ve dengeli bir baba olup olmayacağına bakmaksızın en yüksek değerli erkeğin peşinde koşarlar. Hemen herkes güç peşinde koşan, dünya bana karşı düşüncesi ile boğuşan, daha bencil ve çekilmez insanlara dönüşür.

Lindsay Clancy’yi destekleyen kadınlar, böyle kadınlar. “Same Lindsay” (Aynıyız Lindsay) diye TikTok atarken doğru söylüyorlar, çünkü onunla aynılar. Lindsay Clancy’nin suçlu bulunmasını, kendilerinin güçsüzleştirilmesi olarak görüyorlar. Lindsay Clancy’nin suçlu bulunmasını, dünyanın onları idare etmeyeceğinin, istedikleri gibi davranmalarına izin vermeyeceğinin, kocaman bebekler gibi davranmalarına tolerans göstermeyeceğinin kanıtı olarak görüyorlar. Bu olayı, güç kaybı olarak görüyorlar ve bu da onları çok korkutuyor. Çünkü zihinsel olarak içinde bulundukları hızlı yaşam tarihi ekolojisinde, bu güç kaybı ölüm demek.

Çocuk katili kadının yanındalar çünkü o kadın da böyle biri ve kendileri de o kadın gibiler. Ve o kadının yaptıklarının yanına kalmamasını, kendilerinin yaptıklarının ya da yapabileceklerinin yanlarına kalmaması olarak görüyorlar. Çünkü Clancy’nin suçlu bulunması, kendileri de birgün de bir şeyler yaparlarsa, bunun sonuçlarını çekeceklerine, kontrolü ve gücü kaybedeceklerine işaret ediyor. Bu da onları çok ama çok korkutuyor. Bu nedenle bir bebek gibi bağırıyorlar, ağlıyorlar.

Bu insanların duygusal olarak olgunlaşmamış insanlar olduklarını unutmayın. Dengesiz, tehlikeli ekolojilerde büyüdükleri için sosyal yetenekler, duygusal olgunluk geliştirme ihtiyacı hissetmediler. Bu nedenle hala çok küçük çocukların sosyal seviyesinde, manipülasyonlarla, öfke nöbetleri ile, hani yaptınız mı sadece anne ve babanızın tolerans göstereceği sosyal davranışlarla hayatta kalmaya çalışıyorlar.

B kümesi kişilik bozukluğuna sahip kadınlar böyle kadınlar. Lindsay Clancy de böyle bir kadın. 3 küçük çocuğu arka arkaya boğarak öldürdü. Yetişkin ve sağlıklı bir insan, psikoza girip çocuklarını öldürse, ayıktığında kendisine en ağır cezanın verilmesini iterdi. Ama Clancy bunun cezasını çekmek istemiyor, yaptığı şeye sanki bir çocukluk etmiş gibi tolerans bekliyor. Onu destekleyen kadınlar da bununla, “ben ne yaparsam yapın idare edin” mantığı ile doğal bir şekilde bağlantı kurabiliyorlar.

Bu açıdan baktığınızda, bu kadınların Clancy gibi 3 küçük çocuğu vahşice öldürmüş bir kadın için kampanya yapması şaşırtıcı değil. Burada umabileceğimiz tek şey, adaletin yerini bulması ve katilin suçlu bulunarak bu tip insanlara “sizin gibilerin bu tip davranışlarına tolerans gösterilmeyecek” mesajı gönderilmesi. Toplum sizin güç arzunuza tolerans göstermeyecek, kocaman bebekler gibi ilgi budalası bir şekilde ağlayıp zırlamanıza, çığlıklar atıp karşınızdaki sesleri susturmaya çalışmanıza izin vermeyecek. Bir çılgınlık yaparsanız bu yanınıza kalmayacak. Kendi deliliğinizi siz kontrol etmek zorunda kalacaksınız, siz insan gibi davranmayı öğreneceksiniz.

Ama dava sonucu gördük ki, bu olmayacak. 12 jüri üyesinden sadece bir erkek, diğer 11 üyeye karşı durup davanın kilitlenmesini sağladı ama görünen o ki bu kişi bir daha yargılanacak ve delilik bahanesi ile suçsuz bulunacak. Bu aslında katil anne serbest kalacak anlamına gelmiyor, başında söylediğim gibi böyle suçsuz bulunan ilk kadın ya da erkek Lindsay Clancy olmayacak ve suçsuz bulunması serbest kalacağı anlamına da gelmiyor. Ama bu davada bu katilin suçsuz bulunması, bu akıl sağlığı yerinde olmayan kitleye çok ama çok yanlış bir sinyal gönderecek.

Bütün bu olanlardan çıkaracağınız sonuç ne?

Kız arkadaşınız Lindsay Clancy suçsuz ya da daha beteri Patrick yaptı gibi bir şey söylüyorsa, o ilişkiyi bitirin. Böyle biri ile empati kurabilmesi, nasıl bir psikoloji ile karşı karşıya olduğunuzu görmenizi sağlamalı.

Ama, bu olayı “kadınlar gerçek yüzlerini gösterdi” diye okumayın. Benim gördüğüm kadarıyla TikTok başta olmak üzere asosyal medya B kümesi kişilik bozukluğu olan kadınlar tarafından ele geçirildi. İçeriğin büyük bir kısmı, viral olan içeriğin tamamı, bu tip kadınlar tarafından üretiliyor.  Ekran yanında bu tip kadınlar gerçek hayatta da tüm saldırgan ve dengesiz tavırları ile kamusal alanda çok öne çıkmaya başladılar. Gösterilerde erkeklerin suratına salyalar saçarak bağırıyorlar, sadist ve psikopat olanları sosyal medyada 185 aldı erkek ölsün diye havlıyor ya da kameralardan kocasını nasıl köpek ettiğini sergiliyor, histrionik olanlar dünyayı gezerek ve antidepresan ilaç kokteyli ile kendinden kaçmaya çalışırken,   biz ölümlü yerlesiklere ne kadar üstün olduğunu kanıtlamaya çalışip ilgi oruspulugu yapıyor, vs . Çevresinde kadın bulunmayan, kalabalıklar içinde yaşasalar da sosyal olarak izole, ölümcül derecede online yaşayan bazı genç erkekler, mankurt gibi kölesi oldukları ekrandan akan kadın imajını “kadınlar” sanıp radikalleşiyorlar. İnsan ızdırabını paraya çeviren makine, bu erkeklerin beynini kızartıyor.  Boyle arkadaşlar lütfen ekrandan çıkıp gerçek hayatta gerçek kadınlarla daha fazla zaman harcayın. Biliyorum bazılarınız SJW copluklerinde yaşıyorsunuz ve çevrenizde bu tip kadınların gerçeği var. Siz de mümkün olduğunca o çevreden kopmaya bakın.

Peki bunun toplum için anlamı ne? Kadınların küçük bir kısmı sonuçta değil mi? Toplum için anlamı karanlık çünkü 2-3% gibi bir azınlık eğer adaletin kılıcından korkmazlar da, o toplum çok tehlikeli bir yere dönüşür. El Salvador’da hapishanedeki nüfusu %1.5’tan %3’e çıktığında yani sadece %1.5luk bir psikopat erkek azınlığı adaletin kılıcını yiyince, ülke dünyanın en tehlikeli ülkesinden güvenli bir ülkeye evrildi. Çok Küçük ama agresif ve gürültülü bir grup zaptedilmezse koca bir nüfusu tahakküm altına alabiliyor.

 

Onu unutamıyorum – Saplantılı aşk ya da limerans

Bugün, özellikle ayrılık sonrasında ya da hiçbir zaman doğru dürüst ilişkiye dönüşmemiş bir yakınlığın ardından birçok erkeğin yaşadığı ama adını koyamadığı bir durumdan bahsedeceğiz.

Bir kadınla birkaç kez görüştünüz diyelim. Belki kısa bir şey yaşadınız. Ya da belki aynı iş yerindesiniz. Belki kadın size zaman zaman ilgi gösterdi ama hiçbir zaman bir birlikteliğiniz olmadı. Belki de eski sevgiliniz sizi terk etti ve aradan aylar, hatta yıllar geçmesine rağmen onu kafanızdan çıkaramıyorsunuz.

Sabah gözünüzü açtığınızda ilk aklınıza gelen kişi o. Gece yatarken son düşündüğünüz kişi yine o. Bir şarkı duyuyorsunuz, onu hatırlıyorsunuz. Bir yere gidiyorsunuz, “Buraya onunla gelseydik ne güzel olurdu,” diyorsunuz. Sosyal medyada bir şey paylaşıyor; paylaşımın size gönderilmiş gizli bir mesaj olup olmadığını çözmeye çalışıyorsunuz. Hikâyenize baktı diye umutlanıyor, birkaç saat mesaj atmadı diye çöküyorsunuz.

Siz belki buna aşk diyorsunuz, kara da olsa sevda diyorsunuz. Ama bu aşk değil. Hatta çoğu zaman kadın gerçekten tanıdığınız bile yok. Ortada, zihninizin o kadının üzerine giydirdiği bir karakter var.

Bu durumun adı “takıntılı aşk” ya da “limerence”. Ben burada Türkçe söylenişi kolay olsun diye ve olay aşktan uzak olduğu için “limerans” kelimesini kullanacağım. 

Limerans, bir kişiye karşı duyulan yoğun özlemle, istemsiz ve saplantılı düşüncelerle, sürekli karşılık işareti aramayla ve o kişinin sizi istemesine yönelik güçlü ihtiyaçla tanımlanan psikolojik bir durum.

New York Times bu konuda This Kind of Obsessive Attraction Isn’t Love. But It Has a Name adlı bir yazı yayımladı. Yazının anlattığı vakalardan biri Jordan isimli 35 yaşında bir kadın. Jordan, bir iş arkadaşıyla dışarıdan bakanların gündelik ve pek ciddi görmediği bir yakınlık yaşıyor. Üstelik adamı çok iyi tanımıyor. Buna rağmen onun ruh eşi olduğuna inanıyor ve sekiz yıl boyunca bu adama saplanıp kalıyor.

Evet, yanlış okumadınız. Sekiz yıl!

Jordan her gün onu düşünüyor. Şarkı sözlerinde onu görüyor. Onunla iletişim kurmak için bahaneler yaratıyor. Zihninde, sonunda birlikte oldukları ayrıntılı fanteziler kuruyor.

Şimdi burada çok önemli bir noktayı kaçırmayın. Jordan’ın yaşadığı şeyin yoğunluğu, ilişkinin gerçekliğiyle orantılı değil. Adamı ne kadar iyi tanıdığıyla da orantılı değil. Duygunun büyük olması, ilişkinin büyük olduğu anlamına gelmiyor. Duygunun gerçek olması, zihninizde kurduğunuz hikâyenin gerçek olduğu anlamına da gelmiyor.

Bir insanın en sık düştüğü tuzaklardan biri bu:

 “Bu kadar yoğun hissediyorsam, bu kadın ya da erkek özel olmalı.”

Hayır. Bu kadar yoğun hissediyor olmanız, sizin içinizde bir şeylerin çok güçlü biçimde tetiklendiğini gösterir. Karşınızdaki kişinin ya da onunla aranızdaki şeyin gerçekten olağanüstü olduğunu değil.

Limerans nedir, ne değildir?

Limerans kavramı psikolog Dorothy Tennov tarafından 1970’lerde ortaya atılıyor. Fakat bu, ruhsal bozuklukların sınıflandırıldığı DSM’de ayrı bir hastalık tanısı olarak yer almıyor. Yani internette iki video izleyip kendinize teşhis koymayın. Her hoşlanma limerans değil. Her ayrılık acısı da psikolojik hastalık değil.

Birinden hoşlanırsınız, aklınıza sık sık gelir, heyecanlanırsınız. Bu normaldir. Bir ilişki biter, üzülürsünüz, bir süre yas tutarsınız. Bu da normaldir. Uzun süreli bir ilişkiden sonra iki üç ay kendinize gelemezsiniz, bu da normaldir.

Mesele, bu duygunun aylarca ya da yıllarca hayatınızı ele geçirmesi; işinizi, uykunuzu, iştahınızı, sosyal hayatınızı ve yeni insanlarla bağ kurma becerinizi bozması. Bu durumda siz artık bir duyguyu yaşamıyorsunuz; duygu sizi yönetiyor.

Limerans ile aşk arasındaki temel fark şudur: Aşk, karşınızdaki gerçek insanla ilişki kurar. Limerans ise çoğunlukla belirsizlik ve fantezi üzerinde yaşar.

Aşkta karşınızdakinin güçlü yanlarını da kusurlarını da görürsünüz. Davranışlarına bakarsınız. Size uygun olup olmadığını değerlendirirsiniz. O da sizi gerçekten tanır, seçer ve ilişkinin yükünü sizinle birlikte taşır.

Limeransta ise karşınızdaki insan bir insandan çok sembole dönüşür. Mutluluğunuzun, kurtuluşunuzun, tamamlanmanızın sembolü olur. İçinizden şunu söylersiniz:

“Bu kadın/erkek beni seçerse değerli olduğumu anlayacağım.”

“Bu kadın/erkek geri dönerse hayatım yeniden başlayacak.”

“Onunla olursam artık yalnız, yetersiz ve eksik hissetmeyeceğim.”

Bu nedenle aslında onu istemekten daha fazlasını yapıyorsunuz. Ona, sizi kendinizden kurtarma görevi veriyorsunuz.

Hiçbir insan bu görevi taşıyamaz. Taşımak zorunda da değildir.

Siz ona değil, ihtimale bağımlısınız

New York Times yazısındaki en güçlü ifadelerden biri şu: Limeransı besleyen yakıt belirsizliktir.

Mesela karşınızdaki sizi açıkça istemiyordur ama tamamen de kaybolmuyordur. Bazen mesaj atıyor, bazen ortadan kaybolurdur. Bir gün sıcak, ertesi gün soğuktur. Sizi sevgili olarak seçmez ama ilgiyi de bütünüyle kesmez. Siz de bu düzensiz ilgi kırıntılarının başında beklersiniz.

Bir mesaj gelir, havaya uçarsınız. Mesaj gelmez, çökersiniz. Hikâyenize bakar, “demek ki hâlâ beni düşünüyor,” dersiniz. Bir fotoğrafın altına belli bir şarkı koyar, şarkı sözlerinin sizinle ilgili olduğuna karar verirsiniz. Aynı filmi sevdiğinizi öğrenirsiniz; bunu kaderin işareti sayarsınız.

Özellikle sosyal medyadan sonra, sanal “belirsizlik” büyük bir sorun olmaya başladı. Aslında karşı taraftaki insan gerçek bir belirsizlik olmadan limerans pençesindeki insanı istemiyor. Ama kişi karşı tarafı sanal olarak stalkladığı için, limerans fantezisini belirleyecek imalar ve anlamlı zamanlamalarla mutlaka karşılaşıyor.

Bunların hiçbiri bir ilişkinin kanıtı değildir.

İlişkinin kanıtı açık, tutarlı ve karşılıklı yatırımdır. Karşınızdaki insanın sizi düzenli olarak görmek istemesidir. Size zaman ayırmasıdır. Hayatında yer açmasıdır. Söylediğiyle yaptığının birbirini tutmasıdır. Sizi belirsizlikte bekletmek yerine sizi seçmesidir.

Limerans yaşayan insan maalesef kanıta değil, işarete bakar. Çünkü kanıt ona duymak istemediği şeyi söyleyebilir. İşaret ise istediği her an yeniden yorumlanabilir.

Bu durum kumar makinesine benzer. Makine her seferinde ödül verse bir süre sonra heyecan azalır. Hiç ödül vermese kalkar gidersiniz. Fakat ödülün ne zaman geleceğini bilmezseniz kolu tekrar tekrar çekersiniz.

Bugün mesaj var. Yarın yok. Üç gün sonra küçük bir iltifat var. Sonra iki hafta sessizlik. Tam vazgeçecekken gece yarısı bir “Nasılsın?” mesajı.

İşte beyin bu “belki”ye takılıyor. Çoğu zaman ona değil, bir sonraki ödül ihtimaline bağımlı oluyor.

İşte tam bu nedenle ulaşılmaz kadınlar ya da erkekler limerans için çok elverişlidir. Evli kadın, başka şehirde yaşayan kadın, eski sevgili, sizi yalnızca arkadaş gören kadın, arada sırada yatağa girip ilişki istemeyen kadın, sosyal medyada takip ettiğiniz ama gerçekte tanımadığınız kadın… Gerçek temas azaldıkça zihnin boşlukları doldurma alanı büyüyor.

Kadını yeterince tanımadığınız için kusurlarını göremiyorsunuz. Kusurlarını görmediğiniz için onu idealize ediyorsunuz. İdealize ettiğiniz için gerçek hayattaki hiçbir kadın onunla yarışamaz hale geliyor.

Sonra “Ben başka kimseye karşı böyle hissetmiyorum,” diyorsunuz.

Elbette hissetmezsiniz. Çünkü gerçek kadınların kötü günleri, sınırları, ihtiyaçları, çelişkileri ve kusurları vardır. Zihninizde fanteziye dönmüş kadın ise tamamen sizin senaryonuza göre yaşayan neredeyse kusursuz bir kadındır.

Yoğunluk, uyumluluk değildir

Burada mutlaka anlamanız gereken bir ayrım var: Yoğun çekim ile ilişki uyumu aynı şey değil. Birine çok yoğun bir çekim duyuyor olmanız, o kişinin ilişki anlamında sizinle uyumlu olduğunu göstermez. Başka adaylardan daha iyi olduğunu göstermez. Sizin için iyi olduğunu bile göstermez.

Bir kadın sizi aşırı derecede tetikleyebilir. Onu gördüğünüzde eliniz ayağınıza dolaşabilir. Mesajı geldiğinde kalbiniz hızlanabilir. Onunla birkaç saat konuştuğunuzda kendinizi dünyanın en karizmatik adamı gibi hissedebilirsiniz.

Bunların hiçbiri o kadının size uygun olduğunu göstermez.

Hatta bazen tam tersini gösterir. Sağlıklı ve ulaşılabilir bir kadın size huzur verirken, tutarsız ve ulaşılmaz bir kadın sizde aşırı heyecan yaratabilir. Siz de huzuru “sıkıcılık”, kaygıyı ise “tutku” sanabilirsiniz.

Çocukluğunuzda sevgi tutarsız geldiyse, yani bir gün yakınlık görüp başka bir gün duygusal olarak yalnız bırakıldıysanız, yetişkinlikte de tanıdık olan bu ritme çekilebilirsiniz. Zaten New York Times yazısında, kaygılı bağlanmaya sahip, terk edilmekten korkan ve çocukluğunda duygusal olarak güvenilmez bakım verenlerle büyümüş kişilerin limeransa daha yatkın olabileceği belirtiliyor.

Bu, “Bütün suç çocukluğumda, benim yapabileceğim bir şey yok,” demeniz için anlatılmıyor. Tam tersine, neden sakin ve karşılıklı bir ilişki yerine sizi süründüren belirsizliğe “büyük aşk” dediğinizi fark etmeniz için anlatılıyor.

Tanıdık olan her şey sağlıklı değildir.

Yoğun olan her şey değerli değildir.

Zor olan her şey uğruna savaşılması gereken şey değildir.

Bir kadını kazanmak için büyük engeller aşmanız gerekmesi, o ilişkinin kader olduğu anlamına gelmez. Yasak meyve, rakip erkekler, kadının kararsızlığı, ailesinin karşı çıkması ya da sürekli ayrılıp barışmanız ilişkinizi destansı yapmaz. Bazen yalnızca kötü bir ilişkiyi dramatik hale getirir.

Romeo ve Juliet’i düşünün. Birbirlerini doğru dürüst tanımadan ailelerini, hayatlarını ve sonunda canlarını gözden çıkarıyorlar. Yüzyıllardır bunu büyük aşk diye anlatıyoruz. Oysa bu, gerçeklikten kopmuş, karşılıklı biçimde büyütülen bir saplantıdan başka bir şey değil.

Aslına bakarsanız, bugün büyük aşk hikayesi olarak bilinen hikayelerin hepsi, yoğun ve saplantılı tutkunun insan hayatını nasıl mahvedeceği ile ilgili uyarı hikayeleridir. Leyla ile Mecnun hikayesinde Kays’ın “Mecnun” (iblis tarafından sahiplenmiş demek) lakabını almasının nedeni budur. “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmindeki (Aytmatov’un kısa öyküsü) hikaye, yoğun ve tutkulu aşkın uzun süreli ve sağlıklı ilişki için yeterli olmadığının hikayesidir. 

Bir ilişkinin değeri, ne kadar tutkulu sevdiğiniz, ne kadar kendinizden vazgeçtiğiniz ve uğruna ne kadar acı çektiğinizle ölçülmez.

Gerçek kişiyi değil, kendi filminizi seviyorsunuz

Limerans her ne kadar dışarıda olan birine duyulan yoğun tutku gibi görünse de içe dönük bir deneyimdir. Yani asıl olay iki kişi arasında değil, büyük ölçüde sizin zihninizde yaşanır.

Bu nedenle insan yalnızca bir fotoğrafa, bir sosyal medya profiline, bir ünlüye ya da birkaç kez gördüğü birine bile saplanabilir. Ortada ortak hayat yoktur, yaşanmışlık azdır, karşılıklı emek yoktur. Fakat zihinde dev bir ilişki vardır.

Bazı insanlar, kısa süreli bir ilişki yaşadıkları kadını yıllarca unutamazlar. “Ama aramızdaki bağ çok başkaydı,” derler. Sorarsınız: Ne kadar birlikteydiniz? İki ay. Kaç defa görüştünüz? Beş kez. Sonunda seni seçti mi? Hayır. Güvenilir miydi? Hayır. Size iyi davrandı mı? Bazen. Peki o zaman bu büyük aşk nerede yaşandı?

Büyük kısmı kişinin kafasında yaşandı.

Adam belki açıkça “İlişki istemiyorum,” dedi. Kadın bunu “Şu anda korkuyor,” diye çevirdi. Adam başkasıyla ilişkiye başladı. Kadın “Beni unutmak için yapıyor,” dedi. Adam evlendi. Kadın “Bu evlilik zaten sürmez,” diye beklemeye devam etti.

Gerçeğin üzerine sürekli yeni bir senaryo yazarsanız, hiçbir reddedilme yeterince kesin görünmez.

Çünkü belirsizliği karşınızdaki yaratmasa bile siz yaratabilirsiniz.

“Şimdi olmaz ama belki ileride.”

“Beni istiyor ama hazır değil.”

“Beni seviyor ama gururundan dönemiyor.”

“Doğru zamanda karşılaşmadık.”

Bakın, bazen zamanlama gerçekten kötü olabilir. Bazen iki insan birbirinden hoşlanmasına rağmen ilişki kuramaz. Fakat sağlıklı insan gerçeğe göre yaşar. Hayatını, bir gün gerçekleşebilecek ihtimale ipotek etmez.

Limerans neden bu kadar acı verir?

Normal bir ayrılıkta insan yas tutar. Özler, üzülür, anıları hatırlar; zamanla gerçekliği kabul eder ve hayatına döner.

Limeransta ise kişi sık sık coşku ile yoksunluk arasında gidip gelir. Karşısındakinden en küçük yakınlık, sanal bir ima geldiğinde büyük bir yükseliş yaşar. Yakınlık ve ima kesildiğinde panik, göğüste ağrı hissi, huzursuzluk ve iletişim kurma zorunluluğu yaşayabilir. Mesaj atmak istemez; mesaj atmak zorundaymış gibi hisseder.

Telefonu tekrar tekrar kontrol eder. Son görülmeye bakar. Eski konuşmaları okur. Ortak arkadaşlardan bilgi toplamaya çalışır. Onun gittiği yerlere “tesadüfen” gider. Sahte hesapla profilini izler. Yeni sevgilisinin fotoğraflarını inceler.

Burada net olalım: Acı çekiyor olmanız, sınır ihlalini haklı çıkarmaz. Duygunuz istem dışı olabilir; davranışınız sizin sorumluluğunuzdadır. Israrlı takip, taciz ve mahremiyet ihlali romantik değildir.

Üstelik her kontrol davranışı, kısa süreli rahatlama sağlasa bile döngüyü güçlendirir. Profili açarsınız, yeni bir şey görmediğiniz için rahatlar ya da küçük bir ayrıntı yakaladığınız için umutlanırsınız. Beyniniz “Kaygılanınca kontrol et; kontrol edince kısa süre rahatla,” bağlantısını öğrenir. Ertesi gün tekrar kontrol edersiniz.

Bu nedenle limeransı yalnızca düşünerek değil, onu besleyen davranışları keserek de, aslında onu besleyen davranışları kesmekten başlayarak çözmeniz gerekir.

Limerans çoğu zaman hayattan kaçıştır

Yayındaki önemli yorumlardan biri şu: Limerans çoğu zaman bir kaçınma biçimidir.

İşinizden memnun değilsinizdir. Sosyal çevreniz zayıftır. Kendinizi yetersiz hissediyorsunuzdur. Geleceğiniz konusunda kaygılısınızdır. Gerçek hayatta harekete geçmek emek, disiplin ve başarısızlık ihtimali taşır.

Fantezi ise bedavadır.

Kafanızda onunla mutlu bir gelecek kurarsınız. Bir gün sizi seçtiğinde herşeyin düzeleceğini düşünürsünüz. Bu senaryo size kısa süreli rahatlama verir. Fakat rahatladığınız için gerçek hayatınızdaki soruna dokunmazsınız.

Kariyerinizi düzeltmezsiniz. Sosyal çevre kurmazsınız. Yeni partner adayları ile tanışmazsınız. Yeni partner adayları ile tanışmak için bir şey yapmazsınız. Bedeninize bakmazsınız. Reddedilme korkunuzla yüzleşmezsiniz. Gününüzü değiştirecek işi yapmak yerine, “Acaba o da beni düşünüyor mu?” sorusuyla saatler geçirirsiniz.

Yani limerans yalnızca canınızı yakmaz; hayatınızı askıya alır.

Sonra hayatınız askıda kaldığı için kendinizi daha kötü hissedersiniz. Kendinizi kötü hissettiğiniz için yeniden fanteziye kaçarsınız. Böylece kapalı devre oluşur.

Limerans objesi olan kadın ya da erkek sizin hayatınızın sorunu değildir. Hayatınızın asıl sorunlarına bakmamak için kullandığınız ekran haline gelmiştir.

Onda, kendinizde eksik gördüğünüz şeyi arıyor olabilirsiniz

Yazıda psikologlardan biri, insanların bazen kendilerinde özledikleri ya da kaybettiklerini düşündükleri niteliklere sahip kişilere limerans geliştirdiklerini söylüyor.

Kendinizi güçsüz hissediyorsanız güçlü ve kendinden emin bir kadına saplanabilirsiniz. Hayatınız renksizse yaratıcı, özgür ruhlu bir kadını kurtarıcı gibi görebilirsiniz. Sosyal olarak çekingen biriyseniz kalabalıkların içinde parlayan bir kadını gözünüzde büyütebilirsiniz.

Burada kadın yalnızca kadın değildir. Sizin yaşayamadığınızı düşündüğünüz hayatın temsilcisidir.

Bu önemli bir ipucudur. Kendinize şunu sorun:

“Bu kadında bu kadar büyüttüğüm özellik ne?”

“Onun yanında nasıl biri olduğumu hayal ediyorum?”

“Onun beni seçmesi, benim hakkımda neyi kanıtlayacak?”

“Onu düşünmediğim zaman yüzleşmek zorunda kaldığım hayat problemi ne?”

Belki özlediğiniz şey kadın değil; canlılık duygusudur. Belki onunla yaşayacağınızı hayal ettiğiniz maceradır. Belki sosyal statüdür. Belki arzulanmış hissetmektir. Belki de çocukluktan beri alamadığınız koşulsuz kabulün yetişkin bir kadın tarafından geriye dönük olarak verilmesini bekliyorsunuzdur.

İhtiyacın adını doğru koymazsanız, onu yanlış kişide aramaya devam edersiniz.

“Ruh eşi” hikâyesi neden tehlikelidir?

Limerans yaşayan kişi sık sık metafizik bir hikâye kurar: “Bizim karşılaşmamız tesadüf değildi. Evren bizi bir araya getirdi. O benim ruh eşim. Bir gün mutlaka yeniden buluşacağız.”

Bu hikâye çok romantik gelir, çünkü size beklemek için kutsal bir gerekçe verir.

Kadın sizi seçmiyorsa, bunun adı karşılıksız ilgidir. Fakat “kader henüz zamanını getirmedi” derseniz reddedilmenin yasını tutmanız gerekmez. On yıl daha bekleyebilirsiniz.

Yazıdaki yorumlardan biri, elli yıl önce ilişki yaşadığı kişiyi hâlâ düşündüğünü, 1980’den beri onu görmediği halde internette aradığını ve kırık bir kalple yavaş yavaş öldüğünü hissettiğini söylüyor.

Trajik olan yalnızca elli yıl boyunca birini özlemek değil. Trajik olan, ilk yıl “Belki geri döner,” diye başlayan umudun ikinci yıla, beşinci yıla, sonra onlarca yıla dönüşmesi.

Sosyal medya bu beklemeyi daha da kolaylaştırıyor. Eskiden hayatınızdan çıkan kişi gerçekten çıkardı. Şimdi evlendiğini, çocuk yaptığını, nereye tatile gittiğini, hangi şarkıyı dinlediğini izleyebiliyorsunuz. Kişi hayatından giderken dijital hayaleti cebinizde kalıyor.

Siz de “Belki boşanır”, “Belki bir gün pişman olur”, “Belki bu paylaşımı bana yaptı” diyerek kendi ömrünüzü seyirci koltuğunda tüketiyorsunuz.

Ruh eşi fikrine değil, karşılıklılığa bakın. Sizi seçmeyen biri, sizin için doğru kişi değildir. Ne kadar güzel, zeki, çekici ya da “özel” olursa olsun değildir.

Evlilik limeransı kendiliğinden iyileştirmez

Yorumlarda bir kadın, iyi bir adamla evli olduğunu fakat eşinin ilişki boyunca birkaç farklı kişiye limerans geliştirdiğini anlatıyor. Bu durumun kendisi için çok acı verici olduğunu söylüyor.

Burada özellikle şuna dikkat edin: “Doğru kadınla evlenirsem bu takıntılarım biter,” diye düşünmeyin.

Sorun yalnızca dışarıdaki kadında değilse, evlilik sorunu ortadan kaldırmaz. Bir süreliğine üstünü örtebilir. Sonra iş yerinde yeni biri çıkar, sosyal medyada biriyle tanışırsınız veya eski sevgilinizden mesaj gelir; aynı döngü yeniden başlayabilir.

İnsan bazen kendi zihnindeki saplantıyı “Ben bir şey yapmadım ki,” diye küçümser. Fakat eşinizin yanında başka bir kadınla hayat kurduğunuz hayallere sürekli sığınıyorsanız, bu ilişkinize ayırmanız gereken duygusal enerjiyi başka yere harcar. Davranış fiziksel aldatmaya dönüşmese bile evliliği kemirebilir.

Elbette istemsiz düşünce ile bilinçli sadakatsizlik aynı şey değildir. İnsan aklına gelen ilk düşünceden sorumlu tutulamaz. Ama o düşünceyi beslemek, gizli yazışmalarla büyütmek, sosyal medya takibi yapmak, karşılaşma fırsatları yaratmak ve eşinizden saklanan paralel bir duygusal hayat kurmak artık davranıştır.

Yine aynı ilkeye geliyoruz: Duygunuz her zaman seçiminiz olmayabilir. Onunla ne yaptığınız sizin sorumluluğunuzdur.

Bu döngü nasıl kırılır?

Birincisi, yaşadığınız şeye doğru isim verin.

“Onu çok seviyorum, dayanamıyorum,” demek yerine, “Şu anda onu kontrol etme dürtüsü yaşıyorum,” deyin. “O benim ruh eşim,” yerine, “Zihnim belirsizlikten bir hikâye üretiyor,” deyin.

İsim vermek duyguyu bir anda yok etmez ama sizinle dürtü arasına mesafe koyar. Artık dürtünün içinde boğulan kişi değil, dürtüyü gözlemleyen kişi olursunuz.

İkincisi, gerçek ile fanteziyi ayırın.

Bir kâğıdı ikiye bölün. Bir tarafa bildiğiniz gerçekleri yazın: Kaç kez görüştünüz? Kadın sizi açıkça seçti mi? Tutarlı mıydı? Size saygılı davrandı mı? İlişki için emek verdi mi? Diğer tarafa yorumlarınızı yazın: “Aslında beni seviyor ama korkuyor.” “Bana bakışından anladım.” “Bir gün dönecek.”

İkinci sütunun ne kadar kabarık olduğunu görün.

Üçüncüsü, belirsizliği romantikleştirmeyin.

Makul bir tanışma sürecinden sonra açık ve karşılıklı ilgi yoksa, bunu “belki” olarak değil “hayır” olarak kabul edin. İlla kadından zalimce bir ret cümlesi duymanız gerekmiyor. Sürekli kararsızlık da bir cevaptır. Yatırım yapmamak da bir cevaptır. Sizi hayatında öncelik haline getirmemek de bir cevaptır.

Dördüncüsü, teması ve dijital takibi kesin.

Mümkünse iletişimi kesin. Aynı iş yerindeyseniz iletişimi işle sınırlayın. Profilini kontrol etmeyin. Hikâyelerini izlemeyin. Ortak arkadaşlardan haber sormayın. Eski mesajları tekrar okumayın. Fotoğrafları ulaşılması kolay yerden kaldırın.

Bu bir oyun değil. “Bakalım ben çekilince peşimden gelecek mi?” diye teması kesmiyorsunuz. Onu manipüle etmek için değil, kendi zihninizi iyileştirmek için çekiliyorsunuz.

Beşincisi, kadını insanlaştırın.

Onu kötülemeniz gerekmiyor. Fakat zihninizdeki kusursuz imgeyi gerçekle karşılaştırın. Tutarsızlıklarını, uyumsuzlukları, size iyi gelmeyen davranışlarını ve gerçekten tanımadığınız taraflarını görün. “Bu kadın mükemmel” cümlesi çoğu zaman “Bu kadını yeterince tanımıyorum” anlamına gelir.

Altıncısı, boşluğu doldurun.

Takıntıyı bırakmak yalnızca bir şeyi kesmek değildir. Açılan yere gerçek bir hayat koymanız gerekir. Spor, iş, arkadaşlık, üretim, yeni ortamlar, yeni hedefler… Bunlar basit dikkat dağıtma yöntemleri değil. Zihninizin tek bir kişiye yüklediği anlamı hayatın farklı alanlarına yeniden dağıtmaktır.

Yazıda bir yorumcu, yıllarca dışarıdaki bir kişiye harcadığı enerjiyi artık kendisine ve ailesini büyütürken ertelediği hayallerine yöneltmeye çalıştığını söylüyor. Yapılması gereken tam olarak bu.

Kadını hayatınızın projesi olmaktan çıkarın. Kendinizi yeniden hayatınızın projesi yapın.

Yedincisi, reddedilme kapasitenizi geliştirin.

Bazı insanlar yalnızca uzaktan hayran oldukları kişilere saplanır. Çünkü gerçek bir adım atmazlarsa kesin olarak reddedilmezler. Fantezide ilişki hep mümkündür.

Fakat reddedilmeden kaçarken yakınlıktan da kaçarsınız. Gerçek ilişki, karşınızdaki insanın sizi seçmeme ihtimalini göze almayı gerektirir. Birine açıkça ilginizi gösterirsiniz. Karşılık varsa ilerlersiniz. Yoksa üzülür ama yolunuza devam edersiniz.

Belirsizlikte yıllarca beklemek, net bir reddin birkaç haftalık acısından çok daha pahalıdır.

Sekizincisi, gerekirse profesyonel destek alın.

Takıntı işinizi, uykunuzu, beslenmenizi, evliliğinizi ya da günlük işlevinizi ciddi biçimde bozuyorsa; kontrol etme ve iletişim kurma dürtüsünü yönetemiyorsanız bu konuyu anlayan bir ruh sağlığı uzmanıyla çalışın. Bilişsel davranışçı yöntemler bazı kişiler için yararlı olabilir. İlaç konusuna ise ancak sizi değerlendiren bir hekim karar verebilir; internet videosundan ilaç seçilmez.

Profesyonel destek almak, “Bir kadın yüzünden güçsüz düştüm,” demek değildir. Zihninizde yıllardır çalışan bir döngüyü ciddi biçimde ele almak demektir.

İyileşmek, bir daha hiç hissetmemek değildir

Limeranstan çıkmak, geçmişi hafızanızdan silmek değildir. O kadını zaman zaman hatırlayabilirsiniz. Bir şarkı eski bir anıyı getirebilir. Hatta içinizde bir sızı da olabilir.

İyileşmenin ölçüsü, hiçbir şey hissetmemek değil; hissettiğiniz şeye rağmen hayatınıza devam edebilmektir.

Artık profiline bakmıyorsunuzdur. Mesaj atmak için bahane üretmiyorsunuzdur. Yeni insanları hayalinizdeki kadınla karşılaştırmıyorsunuzdur. Onun bir gün geri döneceği ihtimaline göre yaşamıyorsunuzdur. Kendinizi, onun sizi seçip seçmemesine göre değerli ya da değersiz görmüyorsunuzdur.

Ve en önemlisi, gerçek sevginin karşılıklı olduğunu kabul ediyorsunuzdur.

Gerçek sevgi yalnızca sizin çok güçlü hissetmeniz değildir. İki insanın birbirini görmesi, seçmesi, tanıması, saygı duyması ve birlikte emek vermesidir.

Sizin içinizde büyük bir duygu olması, karşınızdaki insanın size küçük bir yer ayırdığı gerçeğini değiştirmez.

Daisy amaç değil, araçtı

Yorumlardan biri Muhteşem Gatsby üzerinden çok güzel bir şey söylüyor: Gatsby keşke Daisy’nin son amaç değil, bir araç olduğunu anlayabilseydi.

Gatsby, Daisy’yi elde etmek istiyordu. Fakat aslında aradığı şey Daisy’nin kendisinden daha büyüktü: Tamamlanmak, geçmişi geri almak, değerli ve başarılı olduğunu kanıtlamak, içindeki boşluğu kapatmak.

Limerans yaşadığınız kadın da çoğu zaman son amaç değildir. Huzura, bütünlüğe, kabul görmeye ve canlı hissetmeye ulaşmak için kullandığınız bir vekildir.

Siz “Onu istiyorum,” dediğinizi sanıyorsunuz ama aslında “Onun beni seçtiği adam olmak istiyorum,” diyorsunuz.

İşte çalışmanız gereken yer burası. O adam olmak için o kadının onayına ihtiyacınız yok. Hayatınızı kurmanız, bedeninize ve zihninize bakmanız, sosyal cesaret geliştirmeniz, anlamlı hedeflere yönelmeniz ve kendi gözünüzde saygı duyduğunuz bir adama dönüşmeniz gerekiyor.

Kadının sizi seçmesini bekleyerek özgüven kazanamazsınız. Özgüven, seçilmediğiniz zaman da dağılmadan yolunuza devam edebildiğinizde gelişir.

Son söz

Yazıda bir yorumcu yaşadığı şeyi şu anlamda özetliyor: “Her sabah ilk düşüncem, her gece son düşüncem oydu. On yıldır onu görmedim ama hiç gerçekleşmemiş bir ihtimali hâlâ özlüyordum. Bunun aşk olmadığını şimdi anlıyorum. Bu, beni hiçbir zaman özlememiş birine duyduğum özlemdi.”

Limeransın en acı ama en özgürleştirici özeti bu olabilir.

Sizi özlemeyen birini özleyebilirsiniz. Sizi seçmeyen birine çok güçlü duygular besleyebilirsiniz. Bunlar insan olmanın parçasıdır.

Ama bu duyguyu kader, ruh eşi ya da büyük aşk diye kutsallaştırmak zorunda değilsiniz.

Kendinizi suçlayıp ezmeyin. Duygunun ortaya çıkışı her zaman sizin kontrolünüzde olmayabilir. Fakat bundan sonra ne yapacağınız sizin sorumluluğunuzda.

Kadının profilini bir kez daha açmak mı? Eski mesajları tekrar okumak mı? Bir işaret daha aramak mı? Hayatınızı bir “belki”ye teslim etmek mi?

Yoksa gerçeğe dönmek mi?

Gerçek bazen romantik değildir ama özgürleştiricidir. Gerçek şudur: Sizi isteyen kadın sizinle olmayı kolaylaştırır. Sizi seçen kadın sürekli şifre çözdürmez. Sağlıklı ilişki, iki kişinin karşılıklı olarak orada olmasıyla kurulur.

Hayatınızı, sizi seçmeyen bir kadının birgün fikir değiştirme ihtimali üzerine kurmayın.

Onu zihninizde bir tahttan indirirken kendinizi hayatınızın merkezine geri koyun.

Çünkü aradığınız son, o kadına kavuşmak değil. Aradığınız son; o kadın olsun ya da olmasın, kendi hayatınızın içinde sağlam, huzurlu ve bütün olabilmek.

Ve o hayat, bir gün onun geri dönmesiyle başlamayacak.

Siz bugün gerçeğe döndüğünüzde başlayacak.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımısaplantilizı da takip etmeyi unutmayın.

Kadınlar duygularını gösteren erkeklerden neden soğur?

Yayınlarını Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli İpuçları Setinde derlediğimiz Dr.K’nın bir yayınından (kaynak en altta) çeviri.

Bugün erkeklerin duygularını kadınlarına göstermesi meselesinden bahsedeceğiz. Internete bakarsanız, bu konuda erkeklere birbirinin tam tersi iki mesaj verildiğini görebilirsiniz.

Bir tarafta, “Erkekler duygularını bastırmamalı. Ağlamak sizi güçsüz yapmaz. Duygularınız hakkında konuşmanız sağlıklıdır” deniyor. Kadınların bir kısmı da, “Duygusal olarak ulaşılabilir, hassasiyetini göstermekten korkmayan, hislerini ifade edebilen bir erkek istiyorum” diyor.

Diğer tarafta ise çok sayıda erkek şunu anlatıyor:

“Bir kez zayıf anımı gösterdim, kadın benden soğudu.”
“Bana açılmamı istedi. Açıldığımda yüzündeki bakış değişti.”
“Tartışma sırasında anlattığım zayıflıklarımı daha sonra bana karşı kullandı.”

Kadınlardan da şu tür itiraflar geliyor:

“Erkek arkadaşımın duygularını göstermesi önce hoşuma gidiyordu ama artık sürekli ağlaması sinirimi bozuyor.”

Peki hangisi doğru? Erkek duygularını göstermeli mi, göstermemeli mi? Kadınlar gerçekten duygusal erkek mi istiyor, yoksa “duygularını göster” sözü erkeğin düşmemesi gereken bir tuzak mı?

Bu soruya “Erkek asla ağlamaz” diye cevap vermek de, “Aklınıza gelen her şeyi hiçbir ölçü gözetmeden kadının üzerine boşaltın” demek de çocukça olur. Çünkü mesele, duygularınızı gösterip göstermemenizden ibaret değil. Mesele; hangi duyguyu, ne zaman, ne kadar, kime ve nasıl gösterdiğinizdir.

İlk anlamanız gereken şey, duygusal olarak ulaşılabilir olmak ile, duygusal yük olmanın bambaşka şeyler olduğu. Bir kadın “Duygusal olarak ulaşılabilir bir erkek istiyorum” dediğinde çoğu zaman şunu kasteder:

“Ben konuşurken beni anlayabilsin. Hislerimden kaçmasın. Zor bir konuşma başladığında duvar örmesin. Benim duygum karşısında paniğe kapılmasın. Gerektiğinde kendi hislerini de açık ve olgun bir şekilde söyleyebilsin.”

Fakat bazı erkeklerin anladığı şudur:

“O zaman içimde yıllardır biriktirdiğim korkuyu, yalnızlığı, eski sevgili yaralarını, çocukluk travmalarını ve reddedilme kaygısını tek gecede bu kadının üzerine dökeyim. Sonra da beni sakinleştirmesini, toparlamasını ve bütün bunların sorumluluğunu almasını bekleyeyim.”

Bunlar aynı şey değil.

Duygusal açıklık, hislerinizi tanıyıp onları düzgün biçimde ifade edebilmenizdir. Duygusal boşaltım ise düzenleyemediğiniz bütün yükü karşınızdakinin kucağına bırakmanızdır. Birincisi olgunluk göstergesi olabilir. İkincisi ise karşı tarafa, “Bundan sonra benim ruh hâlimi sen idare edeceksin” mesajı verir.

Kadının soğuduğu şey çoğu zaman erkeğin üzülmesi değildir. Erkeğin, kendi iç dünyasının sorumluluğunu bütünüyle kadına devretmesi, kadını kendisine bir anne yapmaya çalışmasıdır.

“Güçlü erkek” duygusuz erkek değildir.

Erkeklerin sık yaptığı hatalardan biri, güç ile hissizliği birbirine karıştırmaktır. Güçlü erkek hiç korkmayan, hiç üzülmeyen, hiç ağlamayan bir robot değildir. Zaten böyle bir insan yoktur. Hissetmediğini iddia eden adam çoğu zaman duygularını tanımıyordur; öfke dışında hiçbir duygunun adını koyamıyordur.

Ama öbür uç da sağlıklı değildir. Her küçük terslikte dağılan, saatlerce aynı şeyi anlatan, sürekli güvence isteyen, ruh hâlini çevresindeki insanların yönetmesini bekleyen erkek de “Duygularımla barışığım” diyemez. Böyle bir erkek duyguları ile barışık değil, onların elinde oyuncaktır.

Olgunluk, duyguyu inkâr etmek değil, duyguyu taşıyabilmektir. Canınız acıyabilir ama yine de ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz. Korkabilirsiniz ama korkunun sizi yönetmesine izin vermezsiniz. Yas tutabilirsiniz ama hayatınızın bütün yükünü eşinizin sırtına yıkmazsınız. Gerektiğinde yardım istersiniz fakat karşınızdakini ücretsiz ve tam zamanlı terapistiniz hâline getirmezsiniz.

İşte kadınların önemli bir kısmının “duygusal olarak olgun erkek” derken aradığı şey budur: Duygusu olan ama duygusunun altında ezilmeyen erkek.

Erkeğin görünmeyen duygusal emeği

İlişkilerde kadınların taşıdığı duygusal ve zihinsel yük hakkında çok konuşuluyor. Çocukların ihtiyaçlarını takip etmek, doğum günlerini planlamak, aile içindeki bağları sürdürmek, insanların ruh hâllerini fark etmek gibi işler gerçekten emektir ve küçümsenmemelidir.

Fakat erkeğin geleneksel olarak taşıdığı başka bir duygusal emek türü de vardır. Buna “duygusal sıkıştırma” ya da daha anlaşılır bir ifadeyle “duyguyu içinde tutup ortamı ayakta tutma emeği” diyebiliriz.

İşler kötüye gittiğinde sakin kalması beklenen çoğu zaman erkektir. Ailede bir kriz çıktığında paniği büyütmemesi, etrafındaki insanların duygusunu taşıması, çözüm araması ve güven vermesi beklenir. Çocuk korktuğunda, kadın kaygılandığında veya maddi bir problem çıktığında adamın kaya gibi durması istenir.

Bu da bedelsiz değildir. Kendi kaygınızı bir kenara koyup başkasını sakinleştirmek enerji ister. Siz de korkarken soğukkanlı kalmak enerji ister. Herkes dağılırken ayakta durmak ciddi bir duygusal emektir.

Burada mesele “Erkek her şeyi içine atsın ve sonunda kalp krizi geçirsin” demek değil. Mesele, birçok kadının erkekte yalnızca duygu paylaşma kapasitesi değil, aynı zamanda duygu taşıma kapasitesi de aradığını görmektir.

Kadın, “Beni anlayan bir erkek istiyorum” derken çoğu zaman duygusal fırtınası başladığında kendisiyle beraber savrulacak bir adam istemez. Fırtınayı inkâr etmeyen ama gemiyi de yüzdürebilen bir adam ister.

Bu nedenle bir erkek, kadının karşısında her zor anda dağıldığında kadın şunu hissedebilir:

“Ben zorlandığımda bu adama yaslanamayacağım. Üstelik onu da ben taşımak zorunda kalacağım.”

Çekiciliği öldüren şey gözyaşının kendisi değil, bu ihtimaldir.

Duygu paylaşmak açma-kapama düğmesi değildir

Duygu paylaşımını iki seçenekli düşünmeyin: Ya hiçbir şey söylemeyeceğim ya da içimde ne varsa hepsini dökeceğim.

Duygu paylaşımının dereceleri vardır. Karşınızdaki insanın da bunu taşıma kapasitesi vardır. Sizin anlattığınız yük ile onun o anda kaldırabileceği yük arasında büyük bir fark oluşursa, karşı taraf bunalmaya başlar.

Bunun en güzel örneklerinden biri büyük aşk itirafıdır.

Bir erkek aylarca bir kadına uzaktan ilgi duyar. Kadını kafasında büyütür. Onunla bir gelecek hayal eder. Söylemediği her şey içeride birikir. Erkekte duygunun seviyesi yüz birime çıkar, kadının olan bitene dair bilgisi ise sıfırdır.

Sonra erkek bir gün kadını karşısına alır ve “Seni aylardır seviyorum. Sen hayatımda tanıdığım en özel kadınsın. Seninle bir gelecek hayal ediyorum” der.

Erkek bunu dürüstlük ve cesaret sanır. Kadın ise kendisine nereden geldiği belli olmayan dev bir duygusal paket teslim edildiğini hisseder. Üstelik bu paketin içinde örtük bir beklenti de vardır: “Ben bu kadar yoğun hissediyorum; sen de buna karşılık vermelisin.”

Kadının geri çekilmesi, duygudan nefret ettiği anlamına gelmez. Sıfırdan yüze çıkan yoğunluğun altında kalmak istemediği anlamına gelebilir.

Sağlıklı yakınlık böyle kurulmaz. İlgi küçük adımlarla gösterilir. Karşı tarafın verdiği tepki görülür. O da yaklaşırsa siz biraz daha yaklaşırsınız. Duygusal bağ, iki kişinin karşılıklı ilerlemesiyle kurulur; bir kişinin aylarca kafasında kurduğu ilişkinin diğerine ilan edilmesiyle değil.

Bazı erkekler neden sıfırdan yüze çıkıyor?

Bazı erkekler sıfırdan yüze birdenbire çıkarlar çünkü birçok erkeğin duygusal destek ağı çok zayıftır.

Kadınlar genellikle sıkıntılarını birden fazla kişiyle paylaşırlar. Bir arkadaşlarına başka bir kısmını, kardeşlerine başka bir kısmını, eşlerine başka bir kısmını anlatırlar. Yük çeşitli ilişkilere dağılır.

Birçok erkeğin ise ya hiç yakın arkadaşı yoktur ya da arkadaşlarıyla yalnızca futbol, iş ve gündelik konular konuşur. Adam aylarca hiçbir şey anlatmaz. Sonra hayatına bir kadın girer ve kadın bir anda sevgili, en yakın arkadaş, psikolog, anne, motivasyon koçu ve kriz merkezi hâline gelir. Erkek sustuğu ayların bütün faturasını tek kadına keser.

Bu durumda kadın başlangıçta erkeğin kendisine güvenmesinden hoşlanabilir. Fakat bir süre sonra her buluşmanın terapi seansına döndüğünü fark eder. Erkeğin sorunlarını çözen, onu sürekli sakinleştiren ve her gün ona değerli olduğunu hatırlatan kişi hâline gelir. Romantik ilişki yavaş yavaş bakım veren ile bakıma muhtaç kişi ilişkisine dönüşür.

Böyle bir süreçte, kadının cinsel ve romantik çekiminin azalması şaşırtıcı değil. İnsan, sürekli annelik yaptığı kişiye karşı arzu duymakta zorlanabilir.

Peki kadın karşısında hiç mi ağlamayacaksınız?

Hayır, buradan böyle bir sonuç çıkmaz.

Babanızı kaybetmişsinizdir, çocuğunuz ciddi bir hastalık geçirmiştir, yıllarca emek verdiğiniz bir şey çökmüştür; böyle bir durumda gözünüzden yaş gelmesi sizi değersiz veya kadınsı yapmaz. Hayatın ağır bir darbesi karşısında üzülmek insani bir tepkidir. Hatta bazı durumlarda hiç etkilenmiyormuş gibi davranmanız, yakınınızdaki insana soğuk ve kopuk gelebilir.

Fakat tek bir olay karşısında ağlamak ile her gün duygusal olarak çökmek aynı değildir. Sevdiğiniz bir müzikte gözlerinizin dolması ile alkol tüketiminiz artarken kontrolsüz biçimde sürekli ağlamaya başlamanız da aynı değildir. İkincisi yalnızca “hassas bir erkek” olduğunuzu değil, ele alınması gereken psikolojik ya da fiziksel bir sorun yaşayabileceğinizi gösterebilir.

Burada bağlam, sıklık ve işlevsellik önemlidir. Bir kez ağladınız diye sizden soğuyan kadın olabilir. Her kadın olgun değildir. Bazı kadınlar erkeği insan değil, duygusuz bir güvenlik makinesi olarak görmek ister. En ağır kaybınızda bile gözyaşınızı küçümseyen bir kadın, uzun ilişki için iyi bir eş adayı değildir.

Fakat siz ayda üç kez dağılıyor, sürekli güvence istiyor, her sorununuzu onun çözmesini bekliyor ve sonra da “Beni duygularımı gösterdiğim için reddetti” diyorsanız kendinize hikâye anlatıyorsunuzdur. Kadın duygularınız yüzünden değil, duygusal öz düzenleme beceriniz olmadığı için uzaklaşmış olabilir.

İşlenmiş kırılganlık ile ham kırılganlık arasındaki fark

İki farklı paylaşım düşünün. Birincisi şöyle:

“İşten çıkarılma ihtimalim var. Mahvoldum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Beni bırakmayacaksın değil mi? Ya bir daha iş bulamazsam? Ben zaten hiçbir şeyi beceremiyorum.”

Bu konuşmada adam yalnızca korkusunu anlatmıyor. Kadından hem kendisini sakinleştirmesini hem geleceği garanti etmesini hem de adamın benlik saygısını tamir etmesini istiyor.

İkinci paylaşım ise şöyle:

“Bugünkü görüşmeden sonra işimi kaybetme ihtimalinin gerçek olduğunu gördüm. Açıkçası korkuyorum ve moralim bozuk. Bu akşam biraz konuşmaya ihtiyacım var. Yarın öz geçmişimi güncelleyip üç kişiyle temasa geçeceğim. Birkaç aylık giderimizi de yeniden hesaplayacağım.”

Bu adam da korkuyor. Duygusunu saklamıyor. Fakat duygusunun sorumluluğunu taşıyor ve harekete geçiyor. Kadını kurtarıcı ya da tam zamanlı duygusal destek elemanı koltuğuna oturtmuyor.

Bu ikinci paylaşıma, işlenmiş kırılganlık denir. His vardır, dürüstlük vardır, fakat yön de vardır. Ham kırılganlıkta ise adam duyguyu olduğu gibi karşı tarafa fırlatır ve “Şimdi bunusen yönet” der. Kadınların “Duygularını gösteren erkek istiyorum” derken aradığı çoğu zaman birinci değil, ikinci tür açıklıktır.

Duygularınızı nasıl paylaşmalısınız?

Öncelikle ne hissettiğinizi kendiniz anlayın. Birçok erkek “Kötü hissediyorum” seviyesinden öteye gidemez. Kötü hissetmek ne demek? Korkuyor musunuz? Utanıyor musunuz? Reddedilmiş mi hissediyorsunuz? Öfkeli misiniz? Kontrolü kaybetmekten mi çekiniyorsunuz? Duygunun adını koyamazsanız onu yönetemezsiniz.

İkinci olarak, ilk yoğunluk biraz geçmeden büyük konuşma yapmayın. Özellikle öfkenin, kıskançlığın veya terk edilme korkusunun zirvesindeyken ağzınızdan çıkan sözlerin çoğu iletişim değil, içini kusmaktır. Yürüyün, uyuyun, not alın, spor yapın, bir arkadaşınızla konuşun. Gerekirse profesyonel destek alın. Önce duygunun şiddetini yüz birimden altmışa indirin.

Üçüncü olarak, doğru kişiyi seçin. İki haftadır görüştüğünüz kadına bütün çocukluk travmalarınızı anlatmakla yıllardır yanınızda olan eşinize zorlandığınızı söylemek aynı şey değildir. Güven, bir anda ilan edilmez; zaman içinde sınanır.

Dördüncü olarak, karşı tarafın kapasitesini ve zamanlamayı hesaba katın. Kadın kendi ailesindeki bir krizle uğraşırken iki saatlik bir duygusal boşaltım yapmanız dürüstlük değil, bencillik olabilir. “Şu konuda zorlanıyorum, konuşmak için uygun musunuz?” demek küçümsenecek bir davranış değildir.

Beşinci olarak, neye ihtiyacınız olduğunu söyleyin. Çözüm mü istiyorsunuz, yalnızca dinlenmek mi, biraz yalnız kalmak mı? Karşınızdaki insan zihninizi okumak zorunda değildir.

Altıncı olarak, aynı meseleyi durmadan tekrarlıyorsanız artık paylaşım değil geviş getirme yapıyor olabilirsiniz. Aynı şeyi onuncu kez anlatmak yerine bir karar alın, davranış değiştirin veya destek alın.

Son olarak da destek sisteminizi tek bir kadından ibaret bırakmayın. Yakın erkek arkadaşlarınız olsun. Ailenizle ilişkinizi mümkünse canlı tutun. Spor, yazmak, yürümek, meditasyon ve terapi gibi farklı düzenleme kanallarınız olsun. Bir partner hayatınızın önemli bir parçası olabilir ama bütün psikolojik altyapınız olamaz.

“Duygumu daha sonra bana karşı kullanırsa?”

Bu ihtimal gerçektir. Bazı kadınlar tartışma sırasında erkeğin daha önce anlattığı zayıflıkları silah olarak kullanır. “Zaten baban da seni sevmemiş”, “Sen zaten yetersizlik komplekslisin” gibi sözler söyler. Böyle bir davranışın sonucu “Demek ki hiçbir kadına asla güvenmemeliyim” değildir. Sonuç, karşınızdaki kadının güvenilir olmadığıdır.

Bu nedenle bir kadına güveni kademeli verirsiniz. Küçük bir açıklık gösterirsiniz ve ne yaptığına bakarsınız. Sizi dinliyor mu? Anlattığınızı dedikodu malzemesi yapıyor mu? Sonraki tartışmada kullanıyor mu? Acınızı küçümsüyor mu? Yoksa saygıyla karşılayıp aranızda mı tutuyor?

İnsanları sözleriyle değil, küçük sınavlardaki davranışlarıyla tanırsınız. Daha ilk aylarda güvenilmez olduğu görülen birine en hassas yerlerinizi açıp sonra “Kadınlar böyledir” diye dolaşmanın anlamı yoktur.

“Bunların hepsi rol yapmak değil mi?”

Hayır. Duyguyu düzenlemek ile rol yapmak aynı şey değildir. Aklınıza gelen her şeyi söylememek sahtekârlık değildir. Öfkelendiğiniz anda patronunuza hakaret etmiyorsanız rol yapmış olmazsınız; kendinizi yönetmiş olursunuz. Aynı şekilde bir kadına karşı hissettiğiniz her korkuyu anında onun üzerine boşaltmamanız da sahtekârlık değildir.

Öz denetim, bastırma demek değildir. Bastırmada duyguyu inkâr edersiniz: “Ben üzülmedim, bana hiçbir şey olmaz.” Düzenlemede ise gerçeği kabul edersiniz: “Üzüldüm. Şimdi bunu sindireceğim, gerektiği kadar paylaşacağım ve yapmam gerekeni yapacağım.”

Birincisi duvar örmektir. İkincisi omurga sahibi olmaktır.

Sonuç

Erkeklerin önüne konan iki kötü seçenek var: Ya hiçbir şey hissetmeyen taş bir adam olacaksınız ya da içinizden geçen her şeyi filtresiz biçimde dışarı dökeceksiniz.

İkisini de reddedin.

Duygularınızı tanıyın. Gerektiğinde söyleyin. Ağır bir olayda ağlamaktan utanmayın. Fakat duygularınızı yönetme görevini kadına vermeyin. Sevgilinizi tek arkadaşınız, anneniz ve terapistiniz hâline getirmeyin. Paylaşımın dozunu ilişkinin güven seviyesine göre artırın. Kırılganlığınızı çaresizlik gösterisine çevirmeyin. Hissettiklerinizi anlatırken hayatınızın direksiyonunda hâlâ sizin oturduğunuzu gösterin.

Kadınların önemli bir kısmı duygusuz erkek istemiyor. Kendi duygusunu taşıyabilen, gerektiğinde onun duygusuna da alan açabilen erkek istiyor.

Kısacası mesele, duygularınızı gösterip göstermemeniz değil. Mesele, duygularınızı sizin mi taşıdığınız, yoksa onları taşıması için kadının sırtına mı bıraktığınızdır.

Kaynak: The Secret Reason Why Women Reject You

Gerçekten herkes bozuldu mu, yoksa beynin seni kandırıyor mu?

Merhaba Mahmut abi. Yıllardır yazılarını okuyorum ve kadınları bazı konularda çok iyi anlıyorsun gerçekten empati yapabiliyorsun hayat tecrüben de var. Abi bende 20 yaşında bir genç kız olarak sana danışmak istiyorum. Evlilik istiyorum ama okumadan zor ve beğendiğim aday da yok.

Erkekler de, kadınlar da genellikle kendi eğitim durumlarının altında insanlarla evlenmezler. Hangi eğitim seviyesinde erkek istiyorsan, o eğitim seviyesinde olman gerekli.

Çok utangacım ama, herkes çok güzel olduğumu, hatta insanların yaklaşamadığını söyler.

Benim hayallerim var ama evlenmeden de yapmak istemiyorum. Bu yaşıma kadar düzgünce yaşadım ama birine güvenme konusunda zorlanıyorum. Ya da geçmişlerini görünce soğuyorum. Yaşıtlarım o kadar kötü durumda ki abi. Üniversiteye saçma sapan şeyler yapmak için gidiyorlar, hayırlı bir iş için değil. Hayatımın aşkını nasıl bulabilirim? Böyle yapmayanlar bile evlenince yapıyor ya da hayallerinde. Herkes bana her erkek aldatmak ister diyor. Beni iyice korkuttular, evlilikten soğuttular. Yalnız hissediyorum kafam karıştı.

Senin durumunda olan, kendi narsist mağaralarında, kendilerini çöpe dönmüş ortamın nadir bulunan pırtlantası olarak kurgulayan gençler buraya çok düşüyorlar. Objektif gözlem sandığınız şeyler, tamamen sizin çarpık algıda seçicilik süzgecinizden geçmiş, gerçek dışı fanteziler. Sizi bu zihin yapısına ne getirdiyse artık o sebeple çarpık bir algınız var.

Aslında algıda seçiciliğinizin sebebi o kadar gizemli değil. Bunu senin durumundaki erkek ve kadınlar için anlatayım, bazılarınıza bir yararı olur belki.

Senin gibi kaygı seviyesi yüksek, fazla duyarlı (tehdit sistemi sürekli aktif yani sürekli psikolojik tehdit altında yaşayan) bir insan, tehditlere aşırı odaklanır ve görüş alanı at gözlüğü takmış gibi bu tehditlerle sınırlanır. “Yaşıtlarım o kadar kötü durumdaki abi üniversiteye saçma sapan şeyler yapmak için gidiyorlar”, “herkes bana her erkek aldatmak ister diyor beni iyice korkuttular evlilikten soğuttular” senin kaygı bozukluğun ya da yüksekliğin nedeniyle odaklandığın dar bir alan. Aslında üniversiteye normal okumaya ve mezun olmaya giden insanlardan çok daha fazla var ama senin sürekli tehdit hisseden beynin, bunlara odaklanmıyor, odaklanamıyor.

Senin üniversitedeki insanlardan bağımsız, muhtemelen çocukluktan gelme, ailenden ya da 12 yaş öncesi deneyimlerinden kalma bir kaygı yükün var. Sıradan insan topluluğu içinden sürekli tehdit algılayıp, bu tehditlere odaklanarak, sürekli tetikte olarak hayatta kalmayı öğrenmişsin. Sen bunu alıp üniversitede gördüğün öğrencilere yansıtıyorsun. Bundan kurtulmazsan yarın iş yerine de yansıtacaksın.

Buraya gelip tüm kızlar bozdu abi diye ağlayan erkeklerle aynı soruna sahipsin. Takipçilerimin önemli bir kısmı, bu durumun kızlarda da yaygın olduğunu bilmiyor maalesef (bu erkekler de kendi yüksek kaygılarından sadece en avcı, en pırıltılı kızlara odaklanıyorlar ve diğer kızları görmüyorlar).

Senin durumundaki genç insanlara, bu kaygı yükünden, sürekli tetikte olma durumundan kurtulmalarını öğütlerim. Bunun için ilk adım asosyal medyadan ve ” herkes bana her erkek aldatmak ister diyor” gibi doom scrolling (berbat haber ve dedikodular peşinde koşma durumu) uzak durmak. Herkes bunu asosyal medyadan öğreniyor, sen asosyal medyadan uzak dursan bile gerçek hayattaki diğer insanlardan sana akmasını engellemen lazım.

İkinci ve en önemli adım, ortalamanın üstünde bir pırlanta olduğunu düşünmeyi bırakıp gerçeği görmek. İstediğin kadar güzel ol, kendi kaygılı ruh halin yüzünden ortalamanın altındasın ve bu kaygılı durumdan kurtularak ortalamanın bir tık üstüne çıkmalısın.

Senin yaptığını yapan erkekler üzerinden anlatsam, ne demek istediğimi daha kolay anlarsın. Buraya gelen ve senin gibi kaygı yüklü erkekler uzun bir “ben yetersizim” geçmişine sahipler. Bu yorucu bir psikoloji. Bu insanlar bir yerden sonra asosyal medyadan ya da başka kaynaklardan, “sen yetersiz olduğundan değil, çivisi çıkmış kadınlar ortalama erkeğe bakmadığından yalnızsın” propagandasını öğrenip içselleştiriyorlar. Bu adamlar internette “kadınlar ortalama erkeğe bakmıyor” derken “ben yetersiz değil ortalamayım ve bana bakmamaları kadınların suçu” demeye çalışıyorlar.

Sen de bu erkekler gibi yetersizliğini kabul edip ortalama veya bir üst seviyeye çıkmak zorundasın. Yani kaygını sürekli kendini pırlanta – başkalarını dejenere bir yığın olarak görme gibi sağlıksız başa çıkma mekanizmaları ile yönetmeyi bırakıp, daha sağlıklı mekanizmalar ile yönetmeyi öğrenmelisin. Üniversite revirinde varsa bir psikolog ile konuşmalısın. Ailenle yakınsan onlardan psikolog için yardım isteyebilirsin.

Bu zor zira bazı güvensiz ve kaygılı insanlar narsistik özellikler geliştirebilir. Az önce bahsettiğim gibi telafi (compansation) mekanizması ile narsist birine dönüşebilir. Derinlerdeki “ben yeterince iyi değilim” inancı acı verici olduğundan, “hayır aslında ben üstünüm, sorun bende değil diğer insanlar yetersiz” hikayesine sarılabilir.

Senin kendi kaygı bozukluğunu iyileştirmeye çalışman. Terapi mi alırsın, bizim burada önerdiğimiz gibi teknikleri kendin mi uygularsın bilemem ama bu senin işin.

Eğer kaygın soğursa, tehdit – tetik durumundan çıkıyorsun ve daha sağlıklı insanlarla daha sağlıklı ilişkilere zaten doğala yakın bir şekilde giriyorsun.

Hayatımın aşkını nasıl bulabilirim? Asıl sorun yukarıda bahsettiğim şeyken, bu tür süpermen – beyaz atlı prens fantezileri ile bir yere varamazsın.

Sizce hem kriterleri yüksek olup hemde aldatmayan iyi eş olacak sıkılmayacak biri beni bulabilir mi? Genç kızlara ne önerirsiniz eş bulma konusunda?

Senin durumundaki genç erkek ve kadınlara, yetersizlik hissinin içsel olduğunu, dışarıdaki insanları yetersiz ya da kıymet bilmez dejenere mahlukatlar olarak tasarlamayı, kendilerini bu berbat ortamda soylu eşini arayan bir nadide pırlanta olarak görmeyi bırakmalarını tavsiye ederim. Kendi yetersizlik inancınızı dışarı yansıtıp ruhsal mastürbasyon yapmak yerine, yetersizlik inancı ile başbaşa kalıp acı çekerken, bundan kurtulup gerçekten rahatlamayı hedefleyin.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Aşk bombardımanına neden düşüyorsunuz?

Sizi tanışır tanışmaz tamamen anlıyor gibi görünen biriyle hiç karşılaştınız mı?

Bu kişi ile aranızdaki bağın daha ilk günden çok güçlü olduğunu hissettiğiniz mi?

Bu kişi başından itibaren size büyük bir ilgi gösteren, çok sıcak davranan ve ilişkinize büyük bir yatırım yapıyor gibi görünen biri miydi?

Bu insan ile aranızdaki bağın çok hızlı kurulduğunu hissetiniz ama sonra aynı hızda, sanki bir düğmeye basılmış gibi işler değişti. Bu kişi kendini geri çekti, size karşı enerjisi değişti. İstikrar kayboldu ve siz de ondan kopacağınıza, onu daha çok düşünmeye, aranızdaki konuşmaları kafanızda oynatıp durmaya, ne olduğunu anlamak için düşünüp durmaya ve başlardaki ilişkiye dönmek için çabalamaya başladınız.

Bu deneyim sizin kafanızı karıştırdıysa, bunun bir nedeni var. Aşk bombardımanını bu kadar istikrarsızlaştırıcı yapan şey, sadece bağlantının çok güçlüymüş gibi hissettirmesi değil, bu güçlü bağın, beyniniz gerçekte olanları anlamaya fırsat bulamadan çok hızlı bir şekilde güçlenip zayıflaması.

Bu bölümde aşk bombardımanına popüler kültür kavramı olarak ya da bir kişilik etiketi olarak değil, bazı beyinlerin özellikle zaafının olduğu bir ivmelenmiş bağlanma örüntüsü olarak, nöron bilimi gözlüklerinden bakacağız.

Çoğu insan aşk bombardımanını, bir ilişkinin başında görülen aşırı yakınlık olarak tanımlar ama bu tanım, altta çalışan mekanizmayı pas geçen bir tanım. Gerçek problem, aşk bombardımanı yapan kişinin ilgi ve yakınlık yoğunluğu değil. Gerçek problem, aşk bombardımanını yiyen kişinin beyninin, bu yoğun yakınlığın, stabil temeli olup olmadığını görecek zamanı vermeden bağ kurmaya başlaması. Aşk bombardımanını asıl güçlü yapan şey bu. Beyniniz kasıtlı olarak bir fanteziye bağlanmıyor. Normalde bağlantı gösteren, ilgi, hemen cevap verme, duygusal açıklık, sık iletişim ve güçlü onay dili gibi davranışlara tepki veriyor. Bunlar nötr sinyaller değiller, beyin için önemliler ve insanların bağlanma sistemlerinin farkına varacağı sinyaller.

Bu nedenle bir insan size bu sinyalleri çok erken ve çok yüksek miktarda verdiğinde, beyniniz bu insanı önemli biri olarak kodluyor. Oksitosin hormonu, bir bağ ve güven yaratıyor. Dopamin hormonu bu insanla deneyiminizi göze çarpan ve dikkat vermeye değer bir deneyim olarak işaretliyor.

Bunlar irrasyonel mekanizmalar değiller ve sinir sisteminiz, yapmak için yaratıldığı şeyi yapıyor. AMA problem şu ki bağ, zamanla oluşması beklenen bir şey. Sağlıklı bir bağ kurulması sürecinde beyin, zaman içerisinde bu sinyallere tekrar tekrar maruz kalıyor.

Bu davranışları değişik durumlarda gözlemleme, bu insanın duygusal olarak stabil, gerçekten güvenilir ve uzun süreli bağ kurabilen biri olup olmadığını anlayabilme şansı buluyor.
Sağlıklı bağ kurma sürecinde verinin yavaş yavaş akması, beynin daha stabil ve gerçek dünyada sağlam temelleri olan bir bağ kurmasını sağlıyor. AMA aşk bombardımanı, bu süreci çok kısa bir süreye sıkıştırıyor, gerçekliğine dair deliller ortada olmadan bir yakınlık hissi yaratıyor. Beyin “bu insanı tanıyorum” demek yerine, “bu insan önemli, bağ gerçek” sonucuna atlıyor. Bu gerçekleştiğinde ise, beynin deneyimlediği bağ gerçek olsa da, bu bağ gerçek hayatta sağlam temellere dayanmıyor.

Aşk bombardımanı ile başlayan ilişkiler bittiğinde, insanların “bunu görebilmem lazımdı” ya da “çok hızlı bağlandım” diye utanmasının sebebi de bu. Ama olaya böyle bakmak, gerçekte olan şeyi anlamanıza engel. Ama olay sağlıksız değerlendirme ya da kötü karar olayı değil. Olay, düşünen beyin olan biteni anlamasına fırsat vermeden, bağlanma sisteminin aktif hale gelmesi.

Aşk bombardımanının ardından ise, bütün bu süreci aşırı ve orantısız yapan şey, aşk bombardımanı yapan kişinin kendisini geri çekmesi geliyor. Bu noktada nöron bilimi özellikle önemli bir hal alıyor.
Yoğun bağlantı birdenbire kesildiği zaman, beyniniz bunu küçük bir hayal kırıklığı olarak işlemiyor. Bunu sosyal bir acı olarak işliyor ki sosyal acı kelimelerini şiirsel olsunlar diye kullanmıyorum. İnsan beyninde fiziksel acı sistemi ile reddedilme, dışlanma ve bir ilişkinin kaybı gibi durumlarda aktif olan sistem arasında kesişme var. Bu ortak paydada anahtar beyin bölümlerinden birisi anterior singulat korteks alanı. Bu bölge sosyal bağlarla ilgili kaygı tepkisinde aktif hale geliyor ve aynı zamanda fiziksel acıyı da işleyen bölgelerden birisi. Yani “ayrılık canımı acıtıyor”, “reddedilmek yaraladı” sözlerinin nörolojik temelleri var. Beyin anlamlı bir bağ aniden kaybedildiğinde, beyin buna önemsiz bir şeymiş gibi bakmıyor. Beyin bunu tehditkar ve acı verici bir şey olarak algılıyor. Bu önemli çünkü beyin acı hissettiğinde, bu durumu çözmeye çalışıyor. Açıklamalar, kapanış, rahatlama ya da çözüm aramaya, dikkatini karşısındakine daha çok vermeye başlıyor.

Yani aşk bombardımanı ardından gelen zihni meşguliyet sadece duygusal toyluktan ya da takıntıdan gelmiyor. Sıklıkla, beynin bağlantının çok hızlı kurulmasına ve birdenbire kopmasına bir açıklama bulmaya çalışmasından geliyor. Bu nedenle de insanlar duruma verdikleri tepkiye şaşırıyorlar. “Bu beni neden bu kadar etkiledi, bu insanı tanıyalı ne kadar zaman oldu ki?” diye düşünüyorlar.
Sorun şu ki beyniniz ilişkiyi takvim üzerinde geçen süre ile ölçmüyor, bağlanma sinyallerinin yoğunluğu ve sıklığı ile ölçüyor. Eğer bağlanma sinyali güçlü ise, bu sinyalin ortadan kalkması güçlü bir etki yaratıyor.
Burada önemli bir konuya değinmemiz gerekiyor. Bazı insanların bu tür davranış kalıplarına, başka insanlara göre daha fazla zaafları var. Bu onların daha zayıf olmalarından ziyade, beyinlerinin hızlı bağlanma sinyallerini çok güçlü algılayacak şekilde organize olmasından kaynaklanıyor.

Bunun nedenlerinden biri, kişinin erken çocukluğunda tutarsız bağlanmaya maruz kalması. İnsanın sinir sistemi erken çocukluk döneminde yakınlığın öngörülemez olduğunu öğrenirse, örneğin bu yakınlık bir yoğun bir tamamen kopuk ise, böyle bir davranış kalıbı kişi için rahatlatıcı olmasa da bilindik bir örüntü haline gelir. Bu durumda beyin bağın yoğunluk kısmına kilitlenmeye daha meyillidir çünkü öngörülemezlik zaten bağlantının bir “parçasıdır”.

Başka bir yatkınlık sebebi de, içsel istikrar ve bağlantının düşük olmasıdır. Siz zaten duygusal olarak aç, görünmez ve belirsiz hissediyorsanız, birdenbire gelen yoğun ilgiyi normalden çok daha güçlü hissedebilirsiniz. Bu sadece iyi değil aynı zamanda yatışmış, ferahlamış hissetmenizi de sağlayabilir. Bir şey size kronik bir kötü hisse karşı ferahlama veriyorsa, o şeyi kaybetmek sizi normalde olması gerekenden çok daha kötü vurabilir.

Burada bir başka problem de kendini kaybetmekle ilgili. Yakınlık çok hızlı bir şekilde başladığında, bu bağ bu seviyede bir etkiyi zerre hak etmese de, benlik algınızın merkezi olabilir. Başka bir deyişle, “ben” henüz yeterince stabil değilken, “biz” oluşmaya başlayabilir. Bu durumda diğer insan kendini geri çekmeye başladığında, bu sadece hayal kırıklığı olarak değil, yönünü kaybetmek gibi, ayağınızın altından koca bir halı çekilmiş gibi hissedilebilir. Bu da bize aşk bombardımanı kalıbının neden sıklıkla aynı adımları izlediğini açıklayabilir.
Birinci adımda, hızlı bir aşk (ve seks) bombardımanı vardır. Çok erken ve çok fazla miktarda etkileşim, onay ve yoğun duygusal yakınlık vardır. Sonrasında ise karşınızdaki kişinin araya mesafe koyması gelir. Karşınızdaki istikrasızlaşır, daha az ulaşılır, daha az etkileşime geçer ve duygusal olarak daha az yakın olmaya başlar. Üçüncü adımda ise, yoğun arzu ve kafa karışıklığı gelir. Siz neyin değiştiğini anlamaya çalışmaya, başlangıçtaki bağı yeniden tesis etmeye çalışmaya başlarsınız. Kendinizi, tam olarak ne olduğunu anlamadığınız bir şeyi tamir etmek zorunda gibi hissetmeye başlarsınız.

Bu acelenin güçlü bir başlangıçtan çok kader ya da kesinlik gibi hissedilmesinin psikolojik bir sebebi de var. Vücudunuz yüksek derecede aktive olduğunda ve bağlantı sinyallerine boğulduğunda, beyninizin bu hissin anlamına karar vermesi lazım. Klasik iki faktörlü duygu kuramına göre, yükselme önce, yorumlama sonra gelir. Önce sinir sisteminiz tepki gösterir ve sonra zihin bu reaksiyon etrafında bir hikaye yazar. Aşk bombardımanı bağlamında, bu hikaye “bu bağ çok özel olmalı, çok derin olmalı” gibi bir şeydir. Ama çoğu zaman zihninizin kaydettiği şey, zamanın testine meydan okumuş bir ilişki değil, sel altında kalmış bir sinir sistemi.
Burada çok önemli olan şey, aşk bombardımanı ile hissettiğiniz şeyin, yakınlık ile aynı şey olmadığı. İki insan arasında yakınlık zaman içerisinde ve yavaş bir tempo ile kurulur. İki insanın birbirlerinin karakterlerine, tutarlılıklarına ve duygusal güvenilirliklerine defalarca maruz kalma sonucunda oluşur.

Aşk bombardımanındaki yoğunluk, yakınlık gibi hissedilebilir ama aslında alakaları yoktur. Yoğunluk hızlıdır, yakınlık ise zaman içerisinde kazanılır. Yoğunluk sinir sisteminizi bunaltır, yakınlık ise sinir sisteminizi istikrarlı bir hale getirir.

Bu ayrım önemli çünkü birçok insan yoğun hisleri, anlamlı bir şeyin kanıtı olarak kullanmaya çalışıyor ama yoğunluk her zaman derinliğe işaret etmez. Yoğunluk bazen bağlanma sisteminizin olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde aktif hale geldiğine işaret eder.
Aşk bombardımanı ile karşılaştığınızda yapmanız gereken ilk şey, bundan anlam çıkarma işini yavaşlatmanız. Eğer aranızdaki bağ, başlarda anormal derecede güçlü görünüyorsa, kendinize şu basit soruyu mutlaka sormalısınız:
Bu insana olan duygularımın gücü, bu insanı tanıma seviyem ile orantılı mı?
Bu soru duygularınızı geçersiz kılmaz, sadece düşünebilen beyninizi yeniden işin içine sokar. Mesela, “bu insanı yıllardır tanıyor gibiyim ama aslında tanıyalı çok kısa bir süre oldu ve bu sürenin çoğu da sadece mesajlaşmadan ibaret” diyebilirsiniz.

İkinci yapmanız gereken ikinci şey, duygusal yoğunluğu davranışsal kanıtlardan ayırmak olmalı. Bu insanı size düzenli bir şekilde nasıl davranışlar gösterdi? Duygusal zirvelerde ya da ilk haftanızda ne dedi ya da ne yaptı değil, zaman içerisinde tekrarlanan davranışlarında ne gördünüz? Bu insan istikrarlı mı? Bu insan tutarlı mı? İlk günlerin balayı havası sönmeye başladığında, sizinle etkileşim seviyesi pek değişmeden devam ediyor mu? Beyninizin doğru bağlantıyı kurması için bu verilere ihtiyacınız var.

Üçüncü yapmanız gereken şey, karşınızdaki kendisini uzaklaştırmaya başladığında, uzaklaşma tepkisinin başladığını fark etmek olmalı. Eğer bu süreçte bağlantıyı korumak, daha yakınlaşmak, işleri düzeltmek zorunda hissediyorsanız, bunun ne olduğunu söze dökün. “Beynim bu soğumayı kayıp olarak kaydediyor.” Bu küçük ama önemli bir adım çünkü, hissettiğiniz yoğun duyguların beyin acı merkezi tarafından abartıldığını anladığınızda, bu acil bir şeyler yapmalıyım hissinin ilişkinin sağlıklı ve değerli olmasından kaynaklanmadığını da anlayabilirsiniz.

Evet, bunu şöyle tekrar edeyim: beyninizdeki acı merkezi, bu ilişkinin yoğunluk hissini abartıyor. Bu nedenle de aranızdaki bağın seviyesi hakkında gerçekçi bir algınız yok. Bu bağın gerçek seviyesi hakkında düşünmek, sinir sisteminizi yatıştırabilir, bu soğumaya gösterdiğiniz aşırı tepkinin, bu insanın biricik, çok önemli olduğuna dair bir delil olmadığını, reaksiyonun gücünün aranızdaki bağlantının gücünden değil, hissettiğiniz ızdıraptan kaynaklandığını anlayabilirsiniz.

Bu yazıdan çıkarmanızı istediğim ders, beyninizin yapmak üzere evrimleştiği şeyi yaptığı için aşk bombardımanının çalışıyor olması. Beyniniz bir bağa tepki veriyor, bir sıcaklık kaynağına bağlanıyor ve acıdan kaçış arıyor. Bunlar kendi başlarına yanlış şeyler değiller ya da sizi muhtaç ya da enayi yapmıyorlar.

Aşk bombardımanının mekanizmasını anlamanız, çekim hissetmeyeceksiniz anlamına gelmiyor. Çekimin aslında neyden ibaret olduğunu bilmeniz anlamına geliyor. Bu mekanizmayı bilmek, sizin hem yoğun duyguyu hissedip hem de işin hızı ile ilgili soruları sorabilmeniz anlamına geliyor. Uzaklaşmanın acısını yaşasanız da, bunun o kişiye geri dönmeniz gerektiğine değil bir nörolojik sürece işaret ettiğini bilmeniz anlamına geliyor.

Kaynak: Why love bombing hurts so much?

İlişkilerde aşırı verici olmak – İyilik değil tehdit tepkisi

Sürekli olarak verdiğiniz, sürekli olarak fedakarlık yaptığınız ve sürekli olarak işleri karşınızdaki kişi için kolaylaştırmaya çalıştığınız, ama bütün bunlara rağmen güvende hissetmek yerine daha fazla kaygı hissettiğiniz bir ilişkide bulundunuz mu?

Düşüncelisiniz, cömertsiniz ve belki de herkesin “gönlü geniş” diye tanımladığı o kişisiniz. Ama ilişkideyken işler sizin için hiç de kolay ve sakin değil. Karşınızdakinin ihtiyaçlarını önceden tahmin ediyorsunuz, hayal kırıklığını önlemeye çalışıyorsunuz ve aranızdaki bağı stabil tutmak için uğraşıyorsunuz. Bir an bile olsa böyle davranmayı bıraktığınızda, çok önemli bir şey yanlış gidecek gibi hissediyorsunuz.

Peki hiçbir şeyi düzeltmeniz gerekmediğinde, çözmeniz için bekleyen bir problem olduğunda hissettiğinizden daha tedirgin hissediyor musunuz? Sanki sakin bir zaman dilimi, alışık olduğunuz kaostan daha tedirgin hissettirir gibi.
Eğer bunlar size tanıdık geliyorsa, bunlar sizin sandığınız gibi sevgi ile ilgili değil, tehlike agısı ile kendini düzenlemeye çalışan beyninizle ilgili olabilir.

Bugün neden bazı insanların aşırı seviyor gibi göründükleri, bu aşırı verici davranış kalıplarının cömertlikle alakalı değil de kaygı, bağlanma ve kaybı önleme ile alakalı olduklarını konuşacağız.

Fazla verici dediğimde aklınıza çok önemseme ve fedakarlık gelebilir ama ben burada bunlardan bahsetmiyorum. Fazla verici olmak, basitçe gönlünden koparak çok fazla vermek değil, bunu durdurmanın çok zor olacağı şekilde verici olmak demek. Bu seviyede verici olmak karşınızdakini önemseme ile alakalı olmaktan çıkıyor. İlişkinizi stabil tutmak, kaygı seviyenizi azaltmak ve verici olmazsanız olacaklardan kendinizi korumak için kullandığınız bir yol olmaya başlıyor.

Fazla verici olmak bir sevgi dili değil. Sevgi gibi görünen bir tehdit tepkisi. Bu dışardan adanmışlık, dikkat ya da gönül zenginliği gibi görünebilir ama bu davranışın altında, ipleri elinde tutan başka bir şey var.

Şimdi size fazla verici olmanın gerçeğini tanımlayacağım. Fazla verici olmak, başka insanların ihtiyaçlarını, çoğu zaman kendine zararlı bir şekilde kompulsif ve önceden tahmin etmeye çalışır bir şekilde karşılama ve eğer bu şekilde davranmazsanız yüksek derecede kaygı ve panik hissetme kalıbıdır.
Burada anahtar kelime “kompulsif”. Gerçek gönül zenginliği gerçek ihtiyaçlara karşılık verir ve yapan tarafından kolayca sonlandırılabilir. Fazla vericilik ise sonlandırılamaz ve temelde karşınızdaki insan ve onun ihtiyaçları ile alakalı değildir. Sizin kendi sinir sisteminizi yatıştırmak için kullandığınız bir stratejidir.

Fazla verici olmak kaygı seviyenizi, ilişkiyi gerçekten düzelttiği için yatıştırmaz. Size partnerinizin durumu üzerinde bir control hissi verdiği için yatıştırır. Siz gerçek bir sorunu çözmek için böyle davranmıyorsunuz, tamamen sizin zihninizde olan bir tehdit sinyalini egale etmek için böyle davranıyorsunuz.

Yani fazla verici olmak bir kendini yatıştırma stratejisidir, ilişki stratejisi değil. Bu nedenle fazla verici davranan kişi ne kadar çok verici davranırsa davransın, ilişkide stabilite hissetmez. Çünkü yaptıkları zaten başından beri ilişkiye değil kendi korkularına yöneliktir.

Bu davranışın nedeni, beyinde bulunan ve birbirleri ile alakalı olsalar da birbirlerinden ayrı olan iki sistemin birbirine dolanmasıdır. Bu sistemlerden biri bağlanma sistemi ve diğeri de bakıcı sistemi.

Bağlanma sisteminiz sizinle alakalı. Sizi yakınlaşmaya ve güvenliğe, sizin ihtiyaçlarını için koşulluyor, siz bağlantının güçlü olduğu konusunda güvence, rahatlık ve onay istediğinizde aktif hale geliyor.

Bakıcı sistemi ise, başka bir insanın ihtiyaçları ile aktif hale gelen bir sistem. Bu, sizin yardım eden, ihtiyaçlara tepki veren ve işleri düzelten tarafınız.

Sağlıklı bir dinamikte, bu iki sistem de gerçek sinyallere tepki verirler. Siz stres hissetiğinizde, bağlanma sistemi sizi bağlantı kurmaya çeker. Sevdiğiniz bir insanın yardıma ihtiyacı olduğunda, bakıcı sisteminiz devreye girer. Her iki sistem de, gerçekte olan şeylere tepki vermeleri gerektiğinde aktif hale gelirler.

Aşırı verici bir insanda, bakıcı sistemi tehdit tepkisi tarafından ele geçirilir. Bu durumda sistem, sahici ihtiyaçlara değil, algılanan tehlikeye tepki vermeye başlar. Bunu, bir noktadan sonra yanlış ayarlandığı için gerçek dumana değil de, odanın fazla sıcak olması gibi şeylere tepki olarak harekete geçen bir yangın sistemi gibi düşünebilirsiniz. Siz de gerçek bir ateşe tepki olarak değil de, tepkisiz kalmak harekete geçmekten daha tehlikeli hissettirdiği için yangın söndürme tüpünü elinize alırsınız.
Peki bu yanlış ayarlama nereden geliyor? Burası, tehdit karşısında ortaya çıkan yaltaklanma tepkisinin devreye girdiği yer.

Tehdit karşısında bir insanın verebileceği üç temel tepkiyi biliyorsunuzdur: savaş, kaç ya da don. Bunlara ek olarak bir de yaltaklanma tepkisi var. Sinir sistemi tehdit hissettiğinde – bu tehdit fiziksel bir tehlikeden değil de onaylanmama, reddedilme, soğuma, çatışma veya terk edilme tehdidi olabilir – kişi karşısındakini memnun etmeye, ona yardım etmeye, aralarındaki bağı düzeltmeye veya karşısındaki için kullanışlı olmaya çalışabilir. Aşırı vericilik, ilişkinin kopma ihtimalini düşürmenin bir yolu haline gelebilir.

Eğer belirsizliklerle dolu ve sevginin koşullu olduğu bir çevrede büyüdüyseniz, aşırı verici davranış kalıpları erken yaşlarda başlayabilir. Vericilik, algılanan tehdidi savuşturmanın en hızlı ve güvenilir yolu haline gelebilir. Sıcaklık yok, kelimeler yok. Bunlar yerine, daha problem bile olmadan ihtiyaç karşılama var.

Beyniniz sadece bu davranışları hatırlamıyor, aynı zamanda bağlantılar kuruyor. Verici olmak güvenlik ile ilişkilendirilirken, verici olmamak tehlike ile ilişkilendiriliyor. Bu tür ilişkilendirmeler ise daha sonra çocukluktan yetişkinliğe geçiyor. Yetişkin ilişkilerinde, artık gerçek tehlikeler çoktan ortadan kalkmış olmasına rağmen, neyin acil neyin tehlikeli hissettirdiğini şekillendiriyor.

Bu kalıbın kişiyi bu kalıba kilitleyen bir katmanı daha var: oksitosin. Oksitosin bağlanma hormonu olarak bilinir ama oksitosin sadece sağlıklı ve dengeli bağları güçlendirmez, arka planda aktif olan bağlanma kalıbı ne ise onu da güçlendirir.

Çoğu insanda oksitosin sahici bağlantıları, fiziksel yakınlığı ve karşılıklı önemsemeyi güçlendirir. Fazla verici insanlarda ise oksitosin, verici davranışa, özellikle de bu davranışın getirdiği yatıştırıcı etkiye koşullanabilir. Ödül bağın kendisi değil, kaygı seviyesindeki düşme olur. Kişi zaman içerisinde, anlaşılmaktan çok ihtiyaç duyulmaya bağımlı hale gelir. Buna oksitosin paradoksu denir. Bağlanmayı destekleyen biyoloji, gerçek bir bağlanma yerine kendi kendini yatıştırma döngüsünü güçlendirir.
Aşırı verici insanın karşısısındaki insanın bir şeye ihtiyacı olmadığında ortaya çıkan sükunet, aşırı verici insan için iyi bir şey olmayabilir. Böyle bir insan tam tersine, kendisini tehdit altında hissedebilir çünkü sıklıkla kullandığı duygusal düzenleme stratejisi aktif değildir.

Karşılanacak bir ihtiyacın olmaması, uygulanabilecek bir kontrol mekanizmasının olmaması yani tehdit sisteminin üstesinden geleceği bir şeyin olmaması demektir. Bu durumda sükunet, krizden daha kaotik bir duruma dönebilir.

Fazla verici olmak, gündelik hayatta nasıl görünür? Bu genellikle, başkalarının ihtiyaçlarını, onlar daha ihtiyaçlarını dile getirmeden öngörmek şeklinde ortaya çıkar. Karşınızdaki söylemeden onun stres altında olduğunu, işleri karşısındaki için nasıl daha kolay ve rahat hale getirebileceğinizi bilirsiniz. Bu kabiliyetiniz ile gurur bile duyabilirsiniz.

Bunları önceden görebilmek gerçekten de bir kabiliyet ama problem kabiliyetin kendisi değil. Problem, bu kabiliyeti sürekl kullanmanız gerektiğini hissetmeniz.

Aşırı verici davranış, gündelik hayatta aşırı fonksiyonel olmak şeklinde de ortaya çıkabilir. İlk önce siz mesaj atarsınız, ilk siz özür dilersiniz, çatışma sonrası işleri ilk siz düzeltmeye çalışırsınız.

Aşırı verici davranışlar aynı zamanda alıcı olmakta güçlük şeklinde de ortaya çıkabilir. Aşırı verici bir insan, kendisi için bir şeyler yapıldığında, kendisini rahatsız hissedebilir. Aşırı verici insan desteğe ihtiyacı olduğunu söyleyebilir ama destek aldığında, durumunu alttan almaya, kabul etmemeye çalışabilir. Destek almak açıklık gerektirir ve açıklık ise böyle bir insanı kırılgan ve kontrolü kaybediyormuş gibi hissettirebilir.
Bütün bunlara paralel olarak sürekli bir duygusal gözetleme mekanizması vardır. Aşırı verici kişi sürekli olarak başkalarının ses tonlarını, davranış hızlarını, ruh hallerini, enerjilerini gözlemler. Kişi sadece ilişkide değildir, ilişkiyi sürekli gözlemler haldedir. İlişkideki değişimleri sürekli gözlemleyip, kendisini süreli olarak bu değişimlere göre ayarlar. Bu şekilde sürekli olarak tetikte olmak, kişi dışarıdan sakin görünse bile oldukça tüketici bir şeydir.

Bu davranış kalıplarının maliyeti çok yüksek. Böyle yaşamak, her şeyden önce tüketici bir şey. Karşınızdaki insanı ne kadar çok severseniz sevin, lişkiler stabil hissetmeniz için bu tür bir aşırı vericiliğe ve aşırı fonksiyonel olmaya ihtiyaç duymazlar. İkincisi, bu şekilde davranmanız, karşılıklı alıp verme ilişkisini yok eder. Bir insan verici, stabilize edici, diğer insan ise yönetilen ve kontrol edilen kişi olur. Üçüncüsü, bu davranışlar sizin öz değer algınızı çarpıtır. Siz sağladığınız şeyle değerli hissetmeye başlarsınız, olduğunuz kişi ile değil. Bu noktadan sonra da aşırı verici olmak acı vermeye başlar. Kişiliğiniz faydalı olmaya bağlandıktan sonra, aşırı verici davranışları azaltmak sadece hayal kırıklığına uğratmak gibi değil de, daha az sevilir olmak, sanki yok olmak gibi hissedilir.

Burada şunu da belirtmem lazım ki tüm verici davranışlar aşırı vericilik değildir. Sağlıklı vericilik esnektir, gönüllülük üzerine kuruludur ve tüm ilişki tehlikeye girmiş gibi hissetmeden sonlandırılabilir.

Aşırı vericilik büyük bir yük gibi hissedilir ve yoğun duygular içerir. Vermemek riskli gibi hissedilir, vermek ise bakım tutum.

“İlişkide aşırı verici biri miyim?” diye sorabilirsiniz ama bu sorunun cevabı bağlama göre değiştiği için, sorunun kendisi pek faydalı bir soru değil. Daha faydalı soru, ilişkide vermenin size ne yaptığı sorusudur. Bağlanmanıza mı yardım ediyor yoksa kaygınızı yönetmeye mi? Karşı tarafa verdiğiniz şefkati mi yansıtıyor yoksa uzaklaşma, hayal kırıklığı ya da çatışma gibi şeyleri önlemek için mi veriyorsunuz? Bunlar rahatsız edici sorular ama kendinize dürüst davranırsanız, bazen cevabın her ikisi de olduğunu görürsünüz. Ve bunun farkına varmak bile gerçek bir ilerlemedir.

Peki sadece “bundan sonra fazla verici olmayacağım?” demekle kalmadan, gerçek bir değişimi nasıl başlatabilirsiniz?
Burada size ilişkide güvende hissetmeyi yeniden ve doğru şekilde öğrenmenizi sağlayacak bazı somur deneylerden bahsedeceğim. İlk deney, “eskiden ve şimdi” çıpası dediğim bir deney. Burada, verici davranmanın aciliyetinin şimdiki ilişkinizden mi yoksa geçmiş ilişkilerinizden mi kaynaklandığını kontrol ediyorsunuz. Bundan sonra verici olmak için atlamadan önce, kendinize sadece tek bir şey sorun: bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum yoksa yapmazsam olabilecek şeylerden korktuğum için mi? Bu soruyu sorduğunuzda korku hissetmeye başlarsanız, biraz daha spesifik sorular sorun.

“Bu durum bana neyi hatırlatıyor?”
“Daha önce böyle bir baskıyı ne zaman hissetmiştim?”

Burada kendinize tam bir terapi seansı yapmaya çalışmıyorsunuz. Tek yaptığınız, bu verme dürtüsünü “geçmiş – şimdi” şeklinde etilketliyorsunuz.

“Bu aciliyet, şu anda olmakta olan şeyle uyumlu mu yoksa geçmişte olmuş bir şeyle mi uyumlu?”

Bu tür bir ufak etiketleme bile, şu anki partnerinizi geçmiş deneyimlerinizden ayrıştırır. Beyin prefrontal korteksinizin öne atılıp “bu o zaman olan şeye benziyor ama şu an o zaman değil” diyebilir. Ve sonuçta verici davranışı yapmaya karar verseniz bile, bunu daha çok farkındalık ve daha az dürtü ile yaparsınız. Burada zaten anahtar, aşırı verici davranışın kompulsif doğasını kırmak.

İkinci deney, “alıcılık testi”. Bu rahatsız edici ama aşırı vericilik durumunuzu gözler önüne seren bir test. Çok verici olduğunuz, çok önemli olmayan bir alan seçin. Mesela süreli ilk mesajı siz atıyor olabilirsiniz ya da sessizliği ilk bozup tatlıya bağlamaya çalışmanız gibi. Sonra daha önceden kararlaştırdığınız sabit bir süre boyunca bunu yapmayın ve olanları izleyin. Örneğin ilk hep siz mesaj atıyorsanız, “önümüzdeki bir hafta boyunca günün ilk mesajını ben atmayacağım” deyin. Ya da partneriniz kötü bir modda olduğunda bunu sürekli olarak düzeltmek zorunda hissediyorsanız, “bu akşam orada öylece sessizce oturacağım ve onun ruh halini düzeltmek için bir şey yapmayacağım” deyin. Burada ilişkiye sırt çevirmiyorsunuz, basit bir deney yapıyorsunuz. Siz sürekli olarak mesafe kapamak için çabalamadığınızda, ilişkinin size yaklaşma kapasitesini test ediyorsunuz.

Bunu yaparken, içsel durumunuza dikkat edin. Muhtemelen kaygı, suçluluk, korku ya da bencillik yapıyormuşsunuz gibi bir şey hissedeceksiniz. Bu hisler bir şeyleri yanlış yaptığınızın ispatı değiller. Sinir sisteminizin verici olmak ile ilişkide güvenliği ilişkilendirdiğini ispat ediyorlar.

Siz küçük bir ihtiyacı karşılamak için ortaya atılmadığınızda bile – burada gerçekten küçük bir ihtiyaçtan bahsediyoruz – dürtülmeden ya da yönetilmeden kimin size yaklaşıp yaklaşmayacağını görme fırsatınız olacak.

Böyle davrandığınızda ilişkiniz çöküyor mu?

Partneriniz ortadan kayboluyor mu?
Ya da siz sadece eski bir davranış kalıbını kırdığınız için mi kaygılı hissediyorsunuz?

Bu farklar önemliler.

Eğer bu süreci daha sistemli takip etmek isterseniz, kafanızdakileri bir günlüğe yazmanız oldukça etkili olacaktır. Bu şekilde neyi sevgiden neyi korkudan verdiğinizi, her iki durumda da vücudunuzun nasıl tepkiler verdiğini görmeye başlayabilirsiniz. Ve bu şekilde beyninize, sükunetin hayatta kalabileceğiniz bir durum olduğunu, bir şey yapmamanın bencillik olmadığını, partnerinizin kendi ihtiyaçlarını kendi başına karşılayacağı mesafenin daha tehlikeli değil daha güvenli olduğunu öğretebilirsiniz.

Kendinizi fazla verici olduğunuz ilişkilerde buluyorsanız, bunu çok sevdiğiniz için yaptığınız ve çok seven doğanızın problem olduğu sonucunu çıkarmayın. Çünkü burada olan bu değil. Sorununuz, beyninizin verici olmayı bir savunma mekanizmasına dönüştürmesi, sevgiden değil korku ve kaygıdan yapması. Yani daha az sevmekten değil, daha çok karşılıklı sevgiden bahsediyoruz. Daha az önem vermekten değil, daha az tehdit kaynaklı önem vermekten bahsediyoruz.

Gerçek bağ, onu “hak etmek” için çok caba harcamanızi gerektirmez. Sizin her zaman her şeyi bir arada tutmak için sürekli fedakarlık yapmanızı gerektirmez.

Bağlanma stilleri ve kaygılı bağlanma stili gibi güvensiz bağlanma stillerinden nasıl kurtulacağınız konusundaki ayrıntıları, İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında bulabilirsiniz.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz.

Kaynak: overgiving isn’t kindness – it is a threat response

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental sağlığı, bağımlılıklar, yaşam tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi – Podcast

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental Sağlığı, bağımlılıklar, yaşam Tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi yaptık. Daha önce yaptığımız söyleşi, ilişkilerde bağlanma stilleri üzerineydi ve bizim kanalda yayınladı:

Bkz. Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile bağlanma stilleri üzerine söyleşi – Podcast

Yayının YouTube kaydı aşağıda. Yayını bizim Spotify kanallarımızda da dinleyebilirsiniz.

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile bağlanma stilleri üzerine söyleşi – Podcast

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile ilişkilerde bağlanma stilleri konusunda bir söyleşi yaptık. Kaygılı bağlanma stili ve kaçıngan bağlanma stillerini, güvenli bağlanma stiline geçmek için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabı
Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti

Yayını YouTube ve Spotify kanallarımızda dinleyebilirsiniz. Hüseyin Parlakyıldız ile ikinci yayınımız ise şurada:

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental sağlığı, bağımlılıklar, yaşam tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi – Podcast

Özdeğer nasıl kazanılır?

Giriş

Bu bölümde neden özdeğer problem yaşadığınıza ve bu problemi nasıl düzeltebileceğinize değineceğiz.

Özdeğer konusunda ilk değineceğimiz şey, kişilik. Çoğu insan kişilik deyince, başkaları tarafından nasıl algılandığını, dışarıya nasıl bir imaj yansıttıklarını, başka insanlar tarafından nasıl göründüklerini ve kendilerini nasıl gördüklerini anlıyor. Ama sizin kişiliğiniz, hayat deneyiminiz sonucunda elde ettiğiniz, tahmin edilebilir davranışsal kalıpların bir kümesinden ibaret. Bu öngörülebilir davranış kalıplarını, kişiliğinizin temelleri olarak düşünebilirsiniz ya da kişiliğinizi, hayatınız boyunca kazandığınız bu öngörülebilir davranış kalıplarının bir alaşımı olarak düşünebilirsiniz.

Bunları okuyan birçok insan, alışkanlıklardan bahsettiğimi düşünebilir. Ama ben sadece alışkanlıklardan bahsetmiyorum. Benlik alınızı güçlendiren, öngörülebilir davranış kalıplarından bahsediyorum. Kız arkadaşınız ya da eşiniz, utanmanıza neden olacak bir şey söylediğinde, nasıl tepki vereceğinizden, çalar saat sabah 6’da çaldığında, ne yapacağınızdan da bahsediyorum.

Fil ve fil binicisi

Kişiliğiniz aynı zamanda stres ve baskı altında sinir sisteminizin vermeye koşullandığı tepkinin de bir uzantısı. Psikolojide bunu anlatmak için fil ve fil binicisi örneği verilir. Zihniniz, rasyonel zihniniz fil binicisi ve vücudunuz da fil.

Özdeğer problemi olan çoğu erkek, problemin fil binicisinde olduğunu sanıyor. Rasyonel beyninde bir şeyleri, rasyonel bir şekilde çözerek kurtulabileceği bir problemi olduğunu sanıyor.

Ama sorun, filde. Altınızda, kendisini tehdit altında hisseden, strese ve baskıya karşı belli öngörülebilir tepkileri olan, ne yapmak isterse onu yapan devasa bir fil var. Ve eğer rasyonel zihnini yıllar boyunca büyük bir disiplin ile çelikleştirmiş bir rahip değilseniz, vücudunuz stres, baskı, panik veya saldırı altındayken, zihninizin kontrolünden çıkıp, ne yapmak aklına esiyorsa onu yapacak.

Beyin değişime neden karşı koyar?

Beyin sonuçta öngörülebilir örüntüler arayan ve öngörülebilir örüntülere meyilli bir  örüntü tanıma makinesi. Yani beyin yaptığı tercihler ile sizi, uyumsuz, sağlıksız ve hatta istenmeyen örüntüler olsalar bile bildiği ve tanımlayabildiği örüntülere yönlendirmek, bildiği ve tanımlayabildiği örüntüleri, bilmediği ve tanımlayamadığı örüntülere tercih etmek üzere tasarlanmış.

Siz özgüvensiz olduğunuzu düşündüğünüzde, bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Yani beyninize, bildiği ve tanımlayabildiği örüntülerin dışına çıkmak, kimliğinizin öngörülebilir örüntülerine ters şeyler yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Yani kimlik hissinizi değiştirmek istiyorsunuz.

Bu isteğiniz, beyninizde bir problem yaratıyor çünkü beyniniz, bu yeni örüntülerin ne olduklarını bilmiyor, sonuçlarını öngöremiyor. Sizin bu örüntüleri icra ettiğinizde ne hissedeceğinizi bilemiyor. Bu da beyinde stres tepkisi ortaya çıkarıyor ki sinir sisteminiz (fil) burada devreye giriyor.

Başka bir şekilde ifade edersek, beyniniz ilk başlarda değişimi reddedecek çünkü değişim demek, bilinmeyen sular demek. Beyniniz sağlıksız örüntüleri, sırf bilindik sular olduğu için devam ettirmeye çalışacak demek. Bu deneyim ise, kişinin öz değersizlik hissini pekiştiren bir deneyim.

Burada farkında olmanız gereken şey, özdeğer geliştirmek için her harekete geçtiğinizde, kimliğinize ve egonuza yönelik bir tehdit oluşturduğunuz ve sinir sisteminizin tehdit tepkisi ile karşılık verdiği bir içsel savaş başlatıyor olduğunuz.

Dopamin, serotonin ve nöropinefrin

Şimdi bu tehdit tepkisine ve birçok erkeğin özdeğer algısının baskı altında neden çöktüğüne biraz daha detaylı bakalım. Çünkü öz değer bir inanç değil. Rasyonel olarak düşüncenizle ortaya çıkardığınız ya da sorguladığınız bir şey değil. Vücudunuzda ve sinir sisteminizde hissettiğiniz, deneyimlediğiniz bir his. Öz değer, çabanızın anlamlı olup olmadığı, davranışlarınızın yapmaya değer olup olmadığı ile ilgili bir his. Ve bu his, kendinizi olumlamanız ile, ifade ile, motivasyon hileleri ile, modunuz ile değil, biyolojik olarak özdeğer geliştirme sürecinizde çok önemli olan üç adet kimyasal ile alakalı.

Bu üç kimyasaldan birincisi dopamin. Dopamin molekülünü, dürtü, yön ve bir şeyin peşinden koşmaktan sorumlu kimyasal olarak düşünebilirsiniz. Dopamin birçok insanın sandığının aksine, her zaman zevk ile ilgili değil. Dopamin, bir şeyin peşinden koşmaya değer olduğunu sinyallemek ile ilgili.

Ben dopamini, gideceğiniz yönü belirlemek ile ilgili bir kimyasal olarak düşünüyorum. Dopamin ile bir şeye yönelmek çok daha anlamlı ve kolay, ilerleme çok daha gerçek, o yönde aksiyon almak çok daha bariz görünüyor. Dopamin ile aldığınız aksiyonlar konusunda daha güvenli, bu aksiyonları yapabilecek gibi hissediyorsunuz. Dopamin seviyeniz düşük olduğunda, her şey anlamsız, zor ve ağır gelmeye başlıyor. Aksiyonun yerini planlama alıyor ve kronik olarak planlama yapan, her şeyi yarına erteleyen birine dönüşüyorsunuz. “Yarın düşüneceğim”, “yarın yapacağım” demeye başlıyorsunuz. Sürekli günlük tutan, yapacaklarınız hakkında sürekli olarak düşünen ve konuşan ama aksiyon almayan birine dönüşüyorsunuz.

Birçok insan düşük dopamin seviyesini tembellik olarak görüyor ama dopamin eksikliği nedeniyle harekete geçememek tembellikten değil, boş hissetmekle ve gidecek bir yönü olmama ile ilgili. Boş hissetmek ve gidecek bir yöne sahip olmamak ise, insanın öz değerini yok eder.

Konuşacağımız ikinci kimyasal ise serotonin. Serotonin molekülünü, kontrol, istikrar ve dizginlenmekten sorumlu olarak düşünebilirsiniz. Birçok insan serotonin hormonunu mutluluk seviyesi olarak düşünüyor çünkü mutluluk burada bir sonuç. Serotonin dürtü kontrolü ile ilgili ve dürtü kontrolü de hem özdeğer hem de mutluluk kazanmanın anahtarı.

Serotonin aynı zamanda kronik olarak reaksiyon göstermek yerine reaksiyon göstermeden durabilme ile alakalı. Sağlıklı serotonin seviyesi, stres altında sakin kalmanızı, hazzı erteleyebilmenizi, rahatsız edici durumlarda pes etmeden, kaçmadan kalabilmenizi sağlar. Bunlar da bir arada, özdeğer inşa etmenizi sağlar.

Düşük serotonin seviyesi, duygusal dalgalanmalara, kaygıya, çabuk sinirlenmeye, ne yapacağınızı gayet iyi bilmenize rağmen yapmanız gerekenleri bir türlü yapamamanıza neden olur. Sağlıklı serotonin seviyesi ile düşük serotonin seviyesi, ne yapmanız gerektiğini bilmeniz ile yapmanız arasındaki farktır. Burası da, özdeğer ve özsaygının oluşup oluşmamasını belirler.

Üçüncü olarak bahsedeceğimiz kimyasal ise nöropinefrin. Ben nöropinefrini hazır, enerjik ve omurgalı olmak ile ilişkilendiriyorum. Bu, gayet haklı bir şekilde stres ile karıştırılıyor ve bu konuya geleceğiz.

Sağlıklı nöropinefrin, sakin, uyanık, dayanıklı ve özsayınız ve özdeğerinizle uyumlu yaşamak için harekete geçmeye hazır olmak ile alakalı. Düşük nöropinefrin ise, beyin sisi, kaçınma, öğrenilmiş çaresizlik ve uyku ile geçmeyen yorgunluk ile alakalı. Ama çok başarılı insanlarda sıklıkla görünen şekilde çok fazla nöropinefrine sahip olmak, çok yüksek kaygı, tükenmişlik, panik ve uykusuzluk ile alakalı.

Özdeğer, düzenlenmiş bir sinir sistemi gerektiriyor. Yani ne bir hippi gibi hiçbir şeyin önemi yok birader şeklinde yaşamalısınız ne de bugün birçok insanın yaptığı gibi sürekli olarak stresin kaosu altında.

İnsanlar kendi gelişimlerini neden sabote ederler?

Özdeğer inşa etme konusunda yapabileceklerinize geçmeden önce, özdeğer geliştirmenin neden ölüm gibi hissettiği hakkında konuşmak istiyorum. Bunu birçok erkekte görüyorum ve kendim de deneyimledim ama, kimse bu konuyu konuşmuyor.

Hayatınıza getirmek istediğiniz bu kişilik değişimi, sinir sisteminiz tarafından tehlike olarak algınlanıyor. Değişim için yapmanız gereken sınır çizme, zor konular hakkında konuşma, yeni planlara sadık kalma, uyuma – kalkma saatlerini ve örüntülerini değiştirme gibi aksiyonlar, sizi yeni ve bilinmeyen bir alana getiriyor. Yargılanacakmışsınız gibi, başka insanlarla olan aidiyet hissini kaybedecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama beyninizin ölüme benzer bir şekilde hissettiği şey, öngörülebilirliği kaybetmeniz.

Beyniniz, öngörülebilirliği kaybetme ihtimaliniz olduğunun farkına vardığı zaman, sinir sisteminizi devreye sokar ve sinir sisteminiz de stres tepkisi verir. Yani sinir sisteminizin kimlik değişiminize verdiği tepki, bir kaplan sizi avlayacakmış gibi yoğun bir tepkidir. Tam da bu nedenle birçok insan, büyüme sınırına geldiklerinde kendilerini sabote ederler. Sanki değişime giden yolda bir şeyler değiştirme sınırına geldiğinizde, karşınıza bir kapı çıkar ve bu kapıyı koruyan bir savaşçı ile karşılaşırsınız. Bu savaşçı size, “bu kapıdan geçmek istediğine emin misin?” diye sorar.

Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz zayıf veya defolu olmanız değil. Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz, eski kimliğinizin yani eski ve öngörülebilir davranış örüntülerinizin ölmek istememesi.

Özdeğer kazanmak için yapabilecekleriniz 

Peki bu durumu düzeltmek için gerçekten neler yapabilirsiniz?

Önce kimyasallardan başlayalım. Bir numarada dopamin var. Eğer motivasyonunuz ölü ise, muhtemelen dopamin seviyeniz çok düşük. Belki fazla uyarıldınız ve ilerleme de gerçekten yeterli değil. Bu konuda ne yapabilirsiniz?

Yapmanız gereken işi, bitirmeniz garanti olacak şekilde küçültün. Örneğin her sabah 6’da kalkmak istediğinizi düşünelim. Yani işi, gece yatma saatinizi kontrol altına almaya, erken yatmaya indirgeyin ve sadece bunu rutin hale getirmekle uğraşın. Bunun için örneğin işi, saat 10’dan sonra telefondan ve ekrandan uzak durmaya indirgeyin.

Ya da diyelim ki günlük tutmak istiyorsunuz. Eğer düzenli olarak yarım saat günlük tutmayı beceremiyorsanız, günde sadece 5 dakika günlük tutun. Fiziksel egzersiz yapmak için spor salonuna gidemiyorsanız, evde kendi ağırlığınızı kullanarak, salona git – spor yap – salondan gel işini, sadece spor yap aktivitesine indirgeyin.

İkincisi, başarılarınızın izini sürün. Başarılarınızı yazın ve bunları onaylayın. Bu başarı için kendinizle gurur duyduğunuzu yazın.

Hayatınızdaki yenilikleri azaltın, fazla yenilik dopamin seviyelerinizi çok düşürür. Ne alaka diyeceksiniz ama biraz düşünürseniz, modern bir insanın hayatı, daha önce olmadığı kadar çok ve hızlı değişen yeniliklerle dolu. Porno, sosyal medya tüketiminiz, bitmek bilmez bir yenilik seli altında yaşamanıza neden oluyor. Bu platformlar sizin dopamin seviyenizi, sizi kendilerine bağlamak üzere ele geçirip kullanıyorlar ve bunun için de bitmek bilmez bir yenilik selini kullanıyorlar.

İkincisi, serotonin hormonu. Eğer stres altında disiplin ortadan kalkıyorsa, muhtemelen serotonin seviyeniz dengesiz ve uykunuz kötü. Bu durumda yapmanız gereken, hayat rutinlerinizi düzeltmek. Stres altındayken seçeneklerinizi en aza indirin. Stres altındayken sahip olduğunuzu düşündüğünüz alternatifleri azaltın. Hayatı daha basit ve seçeneksiz hale getirin. Örneğin stres altına girdiğinizde kendinizi stresin ağırlığından kurtarmak için yapabileceğiniz porno izlemek, bilgisayar oyunu oynamak, YouTube, TikTok, Instagram, X, vs. gibi onlarca seçeneği yok edin. Sadece yapmanız gereken şeyi yapmak ya da biraz volta atmak gibi iki seçeneğiniz olsun.

Son olarak da nöropinefrin. Eğer zor şeylerden veba görmüş gibi kaçıyorsanız, öğrenilmiş çaresizlik problemi yanında, nöropinefrin seviyeniz çok düşük olabilir. Burada yapmanız gereken şey, acıya ve rahatsızlık hissine, kontrollü bir şekilde maruz kalmak. Soğuk duş, kendini fiziksel olarak zorlama gibi aktiviteler bu nedenle popülerler. Strese kontrollü bir şekilde maruz kalmanız, nöropinefrin seviyelerinizi ve dayanıklılığınızı arttırır.

Eğer nöropinefrin seviyeniz yüksekse yani sürekli tükenmiş ve aşırı stresli hissediyorsanız, zor şeyleri yapmaktan başka bir şeye vaktiniz kalmıyorsa, stres seviyenizi azaltmaya bakın.

Davranışlar vücut kimyanızı, düşüncelerden çok daha hızlı bir şekilde değiştirirler.

Burada gerçek amacınız, eski davranış ve davranış örüntülerinizin, size arıza ve yabancı göründüğü, eski bahanelerinizin aptalca göründüğü noktaya gelmek. Eğer eski davranışlarınız hala rahat ve evde hissettiriyorlarsa, henüz ölmemişler demektir.

Özdeğer kendinizi “ben özdeğerli biriyim” diye zilyon kez olumlayarak, kendinizi özdeğerli olduğunuza ikna ederek kazanılmaz. Özdeğer, sinir sisteminizin aldığınız ya da alabildiğiniz aksiyonlar, tekrarlar, yeni kimliğinizi pekiştiren öngörülebilir yeni davranışlar ile kendi kendisine ispat ettiği bir şeydir. Özdeğer, dengeli dopamin, serotonin ve nörepinefrin seviyeleri gerektirir. Eski davranışlarınıza tahammül edemeyen yeni bir kişilik gerektirir.

Özdeğer daha fazla inanarak değil, saygı duyduğunuz ve hayran olduğunuz birine dönüşerek kazanılır. Ama özdeğer kazanmanız için bir süre cehennemden geçmeniz, bir süre bilinmeyen ve saldırı altında gibi hissettiğiniz bir bölgede yürümeniz, sembolik olarak yanıp, küllerinizden yeniden doğmanızı gerektirir.

Daha iyi bir yaşam için serisine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Your Self-Worth Won’t Let You Change – Until You Do This