Aşk bombardımanına neden düşüyorsunuz?

Sizi tanışır tanışmaz tamamen anlıyor gibi görünen biriyle hiç karşılaştınız mı?

Bu kişi ile aranızdaki bağın daha ilk günden çok güçlü olduğunu hissettiğiniz mi?

Bu kişi başından itibaren size büyük bir ilgi gösteren, çok sıcak davranan ve ilişkinize büyük bir yatırım yapıyor gibi görünen biri miydi?

Bu insan ile aranızdaki bağın çok hızlı kurulduğunu hissetiniz ama sonra aynı hızda, sanki bir düğmeye basılmış gibi işler değişti. Bu kişi kendini geri çekti, size karşı enerjisi değişti. İstikrar kayboldu ve siz de ondan kopacağınıza, onu daha çok düşünmeye, aranızdaki konuşmaları kafanızda oynatıp durmaya, ne olduğunu anlamak için düşünüp durmaya ve başlardaki ilişkiye dönmek için çabalamaya başladınız.

Bu deneyim sizin kafanızı karıştırdıysa, bunun bir nedeni var. Aşk bombardımanını bu kadar istikrarsızlaştırıcı yapan şey, sadece bağlantının çok güçlüymüş gibi hissettirmesi değil, bu güçlü bağın, beyniniz gerçekte olanları anlamaya fırsat bulamadan çok hızlı bir şekilde güçlenip zayıflaması.

Bu bölümde aşk bombardımanına popüler kültür kavramı olarak ya da bir kişilik etiketi olarak değil, bazı beyinlerin özellikle zaafının olduğu bir ivmelenmiş bağlanma örüntüsü olarak, nöron bilimi gözlüklerinden bakacağız.

Çoğu insan aşk bombardımanını, bir ilişkinin başında görülen aşırı yakınlık olarak tanımlar ama bu tanım, altta çalışan mekanizmayı pas geçen bir tanım. Gerçek problem, aşk bombardımanı yapan kişinin ilgi ve yakınlık yoğunluğu değil. Gerçek problem, aşk bombardımanını yiyen kişinin beyninin, bu yoğun yakınlığın, stabil temeli olup olmadığını görecek zamanı vermeden bağ kurmaya başlaması. Aşk bombardımanını asıl güçlü yapan şey bu. Beyniniz kasıtlı olarak bir fanteziye bağlanmıyor. Normalde bağlantı gösteren, ilgi, hemen cevap verme, duygusal açıklık, sık iletişim ve güçlü onay dili gibi davranışlara tepki veriyor. Bunlar nötr sinyaller değiller, beyin için önemliler ve insanların bağlanma sistemlerinin farkına varacağı sinyaller.

Bu nedenle bir insan size bu sinyalleri çok erken ve çok yüksek miktarda verdiğinde, beyniniz bu insanı önemli biri olarak kodluyor. Oksitosin hormonu, bir bağ ve güven yaratıyor. Dopamin hormonu bu insanla deneyiminizi göze çarpan ve dikkat vermeye değer bir deneyim olarak işaretliyor.

Bunlar irrasyonel mekanizmalar değiller ve sinir sisteminiz, yapmak için yaratıldığı şeyi yapıyor. AMA problem şu ki bağ, zamanla oluşması beklenen bir şey. Sağlıklı bir bağ kurulması sürecinde beyin, zaman içerisinde bu sinyallere tekrar tekrar maruz kalıyor.

Bu davranışları değişik durumlarda gözlemleme, bu insanın duygusal olarak stabil, gerçekten güvenilir ve uzun süreli bağ kurabilen biri olup olmadığını anlayabilme şansı buluyor.
Sağlıklı bağ kurma sürecinde verinin yavaş yavaş akması, beynin daha stabil ve gerçek dünyada sağlam temelleri olan bir bağ kurmasını sağlıyor. AMA aşk bombardımanı, bu süreci çok kısa bir süreye sıkıştırıyor, gerçekliğine dair deliller ortada olmadan bir yakınlık hissi yaratıyor. Beyin “bu insanı tanıyorum” demek yerine, “bu insan önemli, bağ gerçek” sonucuna atlıyor. Bu gerçekleştiğinde ise, beynin deneyimlediği bağ gerçek olsa da, bu bağ gerçek hayatta sağlam temellere dayanmıyor.

Aşk bombardımanı ile başlayan ilişkiler bittiğinde, insanların “bunu görebilmem lazımdı” ya da “çok hızlı bağlandım” diye utanmasının sebebi de bu. Ama olaya böyle bakmak, gerçekte olan şeyi anlamanıza engel. Ama olay sağlıksız değerlendirme ya da kötü karar olayı değil. Olay, düşünen beyin olan biteni anlamasına fırsat vermeden, bağlanma sisteminin aktif hale gelmesi.

Aşk bombardımanının ardından ise, bütün bu süreci aşırı ve orantısız yapan şey, aşk bombardımanı yapan kişinin kendisini geri çekmesi geliyor. Bu noktada nöron bilimi özellikle önemli bir hal alıyor.
Yoğun bağlantı birdenbire kesildiği zaman, beyniniz bunu küçük bir hayal kırıklığı olarak işlemiyor. Bunu sosyal bir acı olarak işliyor ki sosyal acı kelimelerini şiirsel olsunlar diye kullanmıyorum. İnsan beyninde fiziksel acı sistemi ile reddedilme, dışlanma ve bir ilişkinin kaybı gibi durumlarda aktif olan sistem arasında kesişme var. Bu ortak paydada anahtar beyin bölümlerinden birisi anterior singulat korteks alanı. Bu bölge sosyal bağlarla ilgili kaygı tepkisinde aktif hale geliyor ve aynı zamanda fiziksel acıyı da işleyen bölgelerden birisi. Yani “ayrılık canımı acıtıyor”, “reddedilmek yaraladı” sözlerinin nörolojik temelleri var. Beyin anlamlı bir bağ aniden kaybedildiğinde, beyin buna önemsiz bir şeymiş gibi bakmıyor. Beyin bunu tehditkar ve acı verici bir şey olarak algılıyor. Bu önemli çünkü beyin acı hissettiğinde, bu durumu çözmeye çalışıyor. Açıklamalar, kapanış, rahatlama ya da çözüm aramaya, dikkatini karşısındakine daha çok vermeye başlıyor.

Yani aşk bombardımanı ardından gelen zihni meşguliyet sadece duygusal toyluktan ya da takıntıdan gelmiyor. Sıklıkla, beynin bağlantının çok hızlı kurulmasına ve birdenbire kopmasına bir açıklama bulmaya çalışmasından geliyor. Bu nedenle de insanlar duruma verdikleri tepkiye şaşırıyorlar. “Bu beni neden bu kadar etkiledi, bu insanı tanıyalı ne kadar zaman oldu ki?” diye düşünüyorlar.
Sorun şu ki beyniniz ilişkiyi takvim üzerinde geçen süre ile ölçmüyor, bağlanma sinyallerinin yoğunluğu ve sıklığı ile ölçüyor. Eğer bağlanma sinyali güçlü ise, bu sinyalin ortadan kalkması güçlü bir etki yaratıyor.
Burada önemli bir konuya değinmemiz gerekiyor. Bazı insanların bu tür davranış kalıplarına, başka insanlara göre daha fazla zaafları var. Bu onların daha zayıf olmalarından ziyade, beyinlerinin hızlı bağlanma sinyallerini çok güçlü algılayacak şekilde organize olmasından kaynaklanıyor.

Bunun nedenlerinden biri, kişinin erken çocukluğunda tutarsız bağlanmaya maruz kalması. İnsanın sinir sistemi erken çocukluk döneminde yakınlığın öngörülemez olduğunu öğrenirse, örneğin bu yakınlık bir yoğun bir tamamen kopuk ise, böyle bir davranış kalıbı kişi için rahatlatıcı olmasa da bilindik bir örüntü haline gelir. Bu durumda beyin bağın yoğunluk kısmına kilitlenmeye daha meyillidir çünkü öngörülemezlik zaten bağlantının bir “parçasıdır”.

Başka bir yatkınlık sebebi de, içsel istikrar ve bağlantının düşük olmasıdır. Siz zaten duygusal olarak aç, görünmez ve belirsiz hissediyorsanız, birdenbire gelen yoğun ilgiyi normalden çok daha güçlü hissedebilirsiniz. Bu sadece iyi değil aynı zamanda yatışmış, ferahlamış hissetmenizi de sağlayabilir. Bir şey size kronik bir kötü hisse karşı ferahlama veriyorsa, o şeyi kaybetmek sizi normalde olması gerekenden çok daha kötü vurabilir.

Burada bir başka problem de kendini kaybetmekle ilgili. Yakınlık çok hızlı bir şekilde başladığında, bu bağ bu seviyede bir etkiyi zerre hak etmese de, benlik algınızın merkezi olabilir. Başka bir deyişle, “ben” henüz yeterince stabil değilken, “biz” oluşmaya başlayabilir. Bu durumda diğer insan kendini geri çekmeye başladığında, bu sadece hayal kırıklığı olarak değil, yönünü kaybetmek gibi, ayağınızın altından koca bir halı çekilmiş gibi hissedilebilir. Bu da bize aşk bombardımanı kalıbının neden sıklıkla aynı adımları izlediğini açıklayabilir.
Birinci adımda, hızlı bir aşk (ve seks) bombardımanı vardır. Çok erken ve çok fazla miktarda etkileşim, onay ve yoğun duygusal yakınlık vardır. Sonrasında ise karşınızdaki kişinin araya mesafe koyması gelir. Karşınızdaki istikrasızlaşır, daha az ulaşılır, daha az etkileşime geçer ve duygusal olarak daha az yakın olmaya başlar. Üçüncü adımda ise, yoğun arzu ve kafa karışıklığı gelir. Siz neyin değiştiğini anlamaya çalışmaya, başlangıçtaki bağı yeniden tesis etmeye çalışmaya başlarsınız. Kendinizi, tam olarak ne olduğunu anlamadığınız bir şeyi tamir etmek zorunda gibi hissetmeye başlarsınız.

Bu acelenin güçlü bir başlangıçtan çok kader ya da kesinlik gibi hissedilmesinin psikolojik bir sebebi de var. Vücudunuz yüksek derecede aktive olduğunda ve bağlantı sinyallerine boğulduğunda, beyninizin bu hissin anlamına karar vermesi lazım. Klasik iki faktörlü duygu kuramına göre, yükselme önce, yorumlama sonra gelir. Önce sinir sisteminiz tepki gösterir ve sonra zihin bu reaksiyon etrafında bir hikaye yazar. Aşk bombardımanı bağlamında, bu hikaye “bu bağ çok özel olmalı, çok derin olmalı” gibi bir şeydir. Ama çoğu zaman zihninizin kaydettiği şey, zamanın testine meydan okumuş bir ilişki değil, sel altında kalmış bir sinir sistemi.
Burada çok önemli olan şey, aşk bombardımanı ile hissettiğiniz şeyin, yakınlık ile aynı şey olmadığı. İki insan arasında yakınlık zaman içerisinde ve yavaş bir tempo ile kurulur. İki insanın birbirlerinin karakterlerine, tutarlılıklarına ve duygusal güvenilirliklerine defalarca maruz kalma sonucunda oluşur.

Aşk bombardımanındaki yoğunluk, yakınlık gibi hissedilebilir ama aslında alakaları yoktur. Yoğunluk hızlıdır, yakınlık ise zaman içerisinde kazanılır. Yoğunluk sinir sisteminizi bunaltır, yakınlık ise sinir sisteminizi istikrarlı bir hale getirir.

Bu ayrım önemli çünkü birçok insan yoğun hisleri, anlamlı bir şeyin kanıtı olarak kullanmaya çalışıyor ama yoğunluk her zaman derinliğe işaret etmez. Yoğunluk bazen bağlanma sisteminizin olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde aktif hale geldiğine işaret eder.
Aşk bombardımanı ile karşılaştığınızda yapmanız gereken ilk şey, bundan anlam çıkarma işini yavaşlatmanız. Eğer aranızdaki bağ, başlarda anormal derecede güçlü görünüyorsa, kendinize şu basit soruyu mutlaka sormalısınız:
Bu insana olan duygularımın gücü, bu insanı tanıma seviyem ile orantılı mı?
Bu soru duygularınızı geçersiz kılmaz, sadece düşünebilen beyninizi yeniden işin içine sokar. Mesela, “bu insanı yıllardır tanıyor gibiyim ama aslında tanıyalı çok kısa bir süre oldu ve bu sürenin çoğu da sadece mesajlaşmadan ibaret” diyebilirsiniz.

İkinci yapmanız gereken ikinci şey, duygusal yoğunluğu davranışsal kanıtlardan ayırmak olmalı. Bu insanı size düzenli bir şekilde nasıl davranışlar gösterdi? Duygusal zirvelerde ya da ilk haftanızda ne dedi ya da ne yaptı değil, zaman içerisinde tekrarlanan davranışlarında ne gördünüz? Bu insan istikrarlı mı? Bu insan tutarlı mı? İlk günlerin balayı havası sönmeye başladığında, sizinle etkileşim seviyesi pek değişmeden devam ediyor mu? Beyninizin doğru bağlantıyı kurması için bu verilere ihtiyacınız var.

Üçüncü yapmanız gereken şey, karşınızdaki kendisini uzaklaştırmaya başladığında, uzaklaşma tepkisinin başladığını fark etmek olmalı. Eğer bu süreçte bağlantıyı korumak, daha yakınlaşmak, işleri düzeltmek zorunda hissediyorsanız, bunun ne olduğunu söze dökün. “Beynim bu soğumayı kayıp olarak kaydediyor.” Bu küçük ama önemli bir adım çünkü, hissettiğiniz yoğun duyguların beyin acı merkezi tarafından abartıldığını anladığınızda, bu acil bir şeyler yapmalıyım hissinin ilişkinin sağlıklı ve değerli olmasından kaynaklanmadığını da anlayabilirsiniz.

Evet, bunu şöyle tekrar edeyim: beyninizdeki acı merkezi, bu ilişkinin yoğunluk hissini abartıyor. Bu nedenle de aranızdaki bağın seviyesi hakkında gerçekçi bir algınız yok. Bu bağın gerçek seviyesi hakkında düşünmek, sinir sisteminizi yatıştırabilir, bu soğumaya gösterdiğiniz aşırı tepkinin, bu insanın biricik, çok önemli olduğuna dair bir delil olmadığını, reaksiyonun gücünün aranızdaki bağlantının gücünden değil, hissettiğiniz ızdıraptan kaynaklandığını anlayabilirsiniz.

Bu yazıdan çıkarmanızı istediğim ders, beyninizin yapmak üzere evrimleştiği şeyi yaptığı için aşk bombardımanının çalışıyor olması. Beyniniz bir bağa tepki veriyor, bir sıcaklık kaynağına bağlanıyor ve acıdan kaçış arıyor. Bunlar kendi başlarına yanlış şeyler değiller ya da sizi muhtaç ya da enayi yapmıyorlar.

Aşk bombardımanının mekanizmasını anlamanız, çekim hissetmeyeceksiniz anlamına gelmiyor. Çekimin aslında neyden ibaret olduğunu bilmeniz anlamına geliyor. Bu mekanizmayı bilmek, sizin hem yoğun duyguyu hissedip hem de işin hızı ile ilgili soruları sorabilmeniz anlamına geliyor. Uzaklaşmanın acısını yaşasanız da, bunun o kişiye geri dönmeniz gerektiğine değil bir nörolojik sürece işaret ettiğini bilmeniz anlamına geliyor.

Kaynak: Why love bombing hurts so much?

İlişkilerde aşırı verici olmak – İyilik değil tehdit tepkisi

Sürekli olarak verdiğiniz, sürekli olarak fedakarlık yaptığınız ve sürekli olarak işleri karşınızdaki kişi için kolaylaştırmaya çalıştığınız, ama bütün bunlara rağmen güvende hissetmek yerine daha fazla kaygı hissettiğiniz bir ilişkide bulundunuz mu?

Düşüncelisiniz, cömertsiniz ve belki de herkesin “gönlü geniş” diye tanımladığı o kişisiniz. Ama ilişkideyken işler sizin için hiç de kolay ve sakin değil. Karşınızdakinin ihtiyaçlarını önceden tahmin ediyorsunuz, hayal kırıklığını önlemeye çalışıyorsunuz ve aranızdaki bağı stabil tutmak için uğraşıyorsunuz. Bir an bile olsa böyle davranmayı bıraktığınızda, çok önemli bir şey yanlış gidecek gibi hissediyorsunuz.

Peki hiçbir şeyi düzeltmeniz gerekmediğinde, çözmeniz için bekleyen bir problem olduğunda hissettiğinizden daha tedirgin hissediyor musunuz? Sanki sakin bir zaman dilimi, alışık olduğunuz kaostan daha tedirgin hissettirir gibi.
Eğer bunlar size tanıdık geliyorsa, bunlar sizin sandığınız gibi sevgi ile ilgili değil, tehlike agısı ile kendini düzenlemeye çalışan beyninizle ilgili olabilir.

Bugün neden bazı insanların aşırı seviyor gibi göründükleri, bu aşırı verici davranış kalıplarının cömertlikle alakalı değil de kaygı, bağlanma ve kaybı önleme ile alakalı olduklarını konuşacağız.

Fazla verici dediğimde aklınıza çok önemseme ve fedakarlık gelebilir ama ben burada bunlardan bahsetmiyorum. Fazla verici olmak, basitçe gönlünden koparak çok fazla vermek değil, bunu durdurmanın çok zor olacağı şekilde verici olmak demek. Bu seviyede verici olmak karşınızdakini önemseme ile alakalı olmaktan çıkıyor. İlişkinizi stabil tutmak, kaygı seviyenizi azaltmak ve verici olmazsanız olacaklardan kendinizi korumak için kullandığınız bir yol olmaya başlıyor.

Fazla verici olmak bir sevgi dili değil. Sevgi gibi görünen bir tehdit tepkisi. Bu dışardan adanmışlık, dikkat ya da gönül zenginliği gibi görünebilir ama bu davranışın altında, ipleri elinde tutan başka bir şey var.

Şimdi size fazla verici olmanın gerçeğini tanımlayacağım. Fazla verici olmak, başka insanların ihtiyaçlarını, çoğu zaman kendine zararlı bir şekilde kompulsif ve önceden tahmin etmeye çalışır bir şekilde karşılama ve eğer bu şekilde davranmazsanız yüksek derecede kaygı ve panik hissetme kalıbıdır.
Burada anahtar kelime “kompulsif”. Gerçek gönül zenginliği gerçek ihtiyaçlara karşılık verir ve yapan tarafından kolayca sonlandırılabilir. Fazla vericilik ise sonlandırılamaz ve temelde karşınızdaki insan ve onun ihtiyaçları ile alakalı değildir. Sizin kendi sinir sisteminizi yatıştırmak için kullandığınız bir stratejidir.

Fazla verici olmak kaygı seviyenizi, ilişkiyi gerçekten düzelttiği için yatıştırmaz. Size partnerinizin durumu üzerinde bir control hissi verdiği için yatıştırır. Siz gerçek bir sorunu çözmek için böyle davranmıyorsunuz, tamamen sizin zihninizde olan bir tehdit sinyalini egale etmek için böyle davranıyorsunuz.

Yani fazla verici olmak bir kendini yatıştırma stratejisidir, ilişki stratejisi değil. Bu nedenle fazla verici davranan kişi ne kadar çok verici davranırsa davransın, ilişkide stabilite hissetmez. Çünkü yaptıkları zaten başından beri ilişkiye değil kendi korkularına yöneliktir.

Bu davranışın nedeni, beyinde bulunan ve birbirleri ile alakalı olsalar da birbirlerinden ayrı olan iki sistemin birbirine dolanmasıdır. Bu sistemlerden biri bağlanma sistemi ve diğeri de bakıcı sistemi.

Bağlanma sisteminiz sizinle alakalı. Sizi yakınlaşmaya ve güvenliğe, sizin ihtiyaçlarını için koşulluyor, siz bağlantının güçlü olduğu konusunda güvence, rahatlık ve onay istediğinizde aktif hale geliyor.

Bakıcı sistemi ise, başka bir insanın ihtiyaçları ile aktif hale gelen bir sistem. Bu, sizin yardım eden, ihtiyaçlara tepki veren ve işleri düzelten tarafınız.

Sağlıklı bir dinamikte, bu iki sistem de gerçek sinyallere tepki verirler. Siz stres hissetiğinizde, bağlanma sistemi sizi bağlantı kurmaya çeker. Sevdiğiniz bir insanın yardıma ihtiyacı olduğunda, bakıcı sisteminiz devreye girer. Her iki sistem de, gerçekte olan şeylere tepki vermeleri gerektiğinde aktif hale gelirler.

Aşırı verici bir insanda, bakıcı sistemi tehdit tepkisi tarafından ele geçirilir. Bu durumda sistem, sahici ihtiyaçlara değil, algılanan tehlikeye tepki vermeye başlar. Bunu, bir noktadan sonra yanlış ayarlandığı için gerçek dumana değil de, odanın fazla sıcak olması gibi şeylere tepki olarak harekete geçen bir yangın sistemi gibi düşünebilirsiniz. Siz de gerçek bir ateşe tepki olarak değil de, tepkisiz kalmak harekete geçmekten daha tehlikeli hissettirdiği için yangın söndürme tüpünü elinize alırsınız.
Peki bu yanlış ayarlama nereden geliyor? Burası, tehdit karşısında ortaya çıkan yaltaklanma tepkisinin devreye girdiği yer.

Tehdit karşısında bir insanın verebileceği üç temel tepkiyi biliyorsunuzdur: savaş, kaç ya da don. Bunlara ek olarak bir de yaltaklanma tepkisi var. Sinir sistemi tehdit hissettiğinde – bu tehdit fiziksel bir tehlikeden değil de onaylanmama, reddedilme, soğuma, çatışma veya terk edilme tehdidi olabilir – kişi karşısındakini memnun etmeye, ona yardım etmeye, aralarındaki bağı düzeltmeye veya karşısındaki için kullanışlı olmaya çalışabilir. Aşırı vericilik, ilişkinin kopma ihtimalini düşürmenin bir yolu haline gelebilir.

Eğer belirsizliklerle dolu ve sevginin koşullu olduğu bir çevrede büyüdüyseniz, aşırı verici davranış kalıpları erken yaşlarda başlayabilir. Vericilik, algılanan tehdidi savuşturmanın en hızlı ve güvenilir yolu haline gelebilir. Sıcaklık yok, kelimeler yok. Bunlar yerine, daha problem bile olmadan ihtiyaç karşılama var.

Beyniniz sadece bu davranışları hatırlamıyor, aynı zamanda bağlantılar kuruyor. Verici olmak güvenlik ile ilişkilendirilirken, verici olmamak tehlike ile ilişkilendiriliyor. Bu tür ilişkilendirmeler ise daha sonra çocukluktan yetişkinliğe geçiyor. Yetişkin ilişkilerinde, artık gerçek tehlikeler çoktan ortadan kalkmış olmasına rağmen, neyin acil neyin tehlikeli hissettirdiğini şekillendiriyor.

Bu kalıbın kişiyi bu kalıba kilitleyen bir katmanı daha var: oksitosin. Oksitosin bağlanma hormonu olarak bilinir ama oksitosin sadece sağlıklı ve dengeli bağları güçlendirmez, arka planda aktif olan bağlanma kalıbı ne ise onu da güçlendirir.

Çoğu insanda oksitosin sahici bağlantıları, fiziksel yakınlığı ve karşılıklı önemsemeyi güçlendirir. Fazla verici insanlarda ise oksitosin, verici davranışa, özellikle de bu davranışın getirdiği yatıştırıcı etkiye koşullanabilir. Ödül bağın kendisi değil, kaygı seviyesindeki düşme olur. Kişi zaman içerisinde, anlaşılmaktan çok ihtiyaç duyulmaya bağımlı hale gelir. Buna oksitosin paradoksu denir. Bağlanmayı destekleyen biyoloji, gerçek bir bağlanma yerine kendi kendini yatıştırma döngüsünü güçlendirir.
Aşırı verici insanın karşısısındaki insanın bir şeye ihtiyacı olmadığında ortaya çıkan sükunet, aşırı verici insan için iyi bir şey olmayabilir. Böyle bir insan tam tersine, kendisini tehdit altında hissedebilir çünkü sıklıkla kullandığı duygusal düzenleme stratejisi aktif değildir.

Karşılanacak bir ihtiyacın olmaması, uygulanabilecek bir kontrol mekanizmasının olmaması yani tehdit sisteminin üstesinden geleceği bir şeyin olmaması demektir. Bu durumda sükunet, krizden daha kaotik bir duruma dönebilir.

Fazla verici olmak, gündelik hayatta nasıl görünür? Bu genellikle, başkalarının ihtiyaçlarını, onlar daha ihtiyaçlarını dile getirmeden öngörmek şeklinde ortaya çıkar. Karşınızdaki söylemeden onun stres altında olduğunu, işleri karşısındaki için nasıl daha kolay ve rahat hale getirebileceğinizi bilirsiniz. Bu kabiliyetiniz ile gurur bile duyabilirsiniz.

Bunları önceden görebilmek gerçekten de bir kabiliyet ama problem kabiliyetin kendisi değil. Problem, bu kabiliyeti sürekl kullanmanız gerektiğini hissetmeniz.

Aşırı verici davranış, gündelik hayatta aşırı fonksiyonel olmak şeklinde de ortaya çıkabilir. İlk önce siz mesaj atarsınız, ilk siz özür dilersiniz, çatışma sonrası işleri ilk siz düzeltmeye çalışırsınız.

Aşırı verici davranışlar aynı zamanda alıcı olmakta güçlük şeklinde de ortaya çıkabilir. Aşırı verici bir insan, kendisi için bir şeyler yapıldığında, kendisini rahatsız hissedebilir. Aşırı verici insan desteğe ihtiyacı olduğunu söyleyebilir ama destek aldığında, durumunu alttan almaya, kabul etmemeye çalışabilir. Destek almak açıklık gerektirir ve açıklık ise böyle bir insanı kırılgan ve kontrolü kaybediyormuş gibi hissettirebilir.
Bütün bunlara paralel olarak sürekli bir duygusal gözetleme mekanizması vardır. Aşırı verici kişi sürekli olarak başkalarının ses tonlarını, davranış hızlarını, ruh hallerini, enerjilerini gözlemler. Kişi sadece ilişkide değildir, ilişkiyi sürekli gözlemler haldedir. İlişkideki değişimleri sürekli gözlemleyip, kendisini süreli olarak bu değişimlere göre ayarlar. Bu şekilde sürekli olarak tetikte olmak, kişi dışarıdan sakin görünse bile oldukça tüketici bir şeydir.

Bu davranış kalıplarının maliyeti çok yüksek. Böyle yaşamak, her şeyden önce tüketici bir şey. Karşınızdaki insanı ne kadar çok severseniz sevin, lişkiler stabil hissetmeniz için bu tür bir aşırı vericiliğe ve aşırı fonksiyonel olmaya ihtiyaç duymazlar. İkincisi, bu şekilde davranmanız, karşılıklı alıp verme ilişkisini yok eder. Bir insan verici, stabilize edici, diğer insan ise yönetilen ve kontrol edilen kişi olur. Üçüncüsü, bu davranışlar sizin öz değer algınızı çarpıtır. Siz sağladığınız şeyle değerli hissetmeye başlarsınız, olduğunuz kişi ile değil. Bu noktadan sonra da aşırı verici olmak acı vermeye başlar. Kişiliğiniz faydalı olmaya bağlandıktan sonra, aşırı verici davranışları azaltmak sadece hayal kırıklığına uğratmak gibi değil de, daha az sevilir olmak, sanki yok olmak gibi hissedilir.

Burada şunu da belirtmem lazım ki tüm verici davranışlar aşırı vericilik değildir. Sağlıklı vericilik esnektir, gönüllülük üzerine kuruludur ve tüm ilişki tehlikeye girmiş gibi hissetmeden sonlandırılabilir.

Aşırı vericilik büyük bir yük gibi hissedilir ve yoğun duygular içerir. Vermemek riskli gibi hissedilir, vermek ise bakım tutum.

“İlişkide aşırı verici biri miyim?” diye sorabilirsiniz ama bu sorunun cevabı bağlama göre değiştiği için, sorunun kendisi pek faydalı bir soru değil. Daha faydalı soru, ilişkide vermenin size ne yaptığı sorusudur. Bağlanmanıza mı yardım ediyor yoksa kaygınızı yönetmeye mi? Karşı tarafa verdiğiniz şefkati mi yansıtıyor yoksa uzaklaşma, hayal kırıklığı ya da çatışma gibi şeyleri önlemek için mi veriyorsunuz? Bunlar rahatsız edici sorular ama kendinize dürüst davranırsanız, bazen cevabın her ikisi de olduğunu görürsünüz. Ve bunun farkına varmak bile gerçek bir ilerlemedir.

Peki sadece “bundan sonra fazla verici olmayacağım?” demekle kalmadan, gerçek bir değişimi nasıl başlatabilirsiniz?
Burada size ilişkide güvende hissetmeyi yeniden ve doğru şekilde öğrenmenizi sağlayacak bazı somur deneylerden bahsedeceğim. İlk deney, “eskiden ve şimdi” çıpası dediğim bir deney. Burada, verici davranmanın aciliyetinin şimdiki ilişkinizden mi yoksa geçmiş ilişkilerinizden mi kaynaklandığını kontrol ediyorsunuz. Bundan sonra verici olmak için atlamadan önce, kendinize sadece tek bir şey sorun: bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum yoksa yapmazsam olabilecek şeylerden korktuğum için mi? Bu soruyu sorduğunuzda korku hissetmeye başlarsanız, biraz daha spesifik sorular sorun.

“Bu durum bana neyi hatırlatıyor?”
“Daha önce böyle bir baskıyı ne zaman hissetmiştim?”

Burada kendinize tam bir terapi seansı yapmaya çalışmıyorsunuz. Tek yaptığınız, bu verme dürtüsünü “geçmiş – şimdi” şeklinde etilketliyorsunuz.

“Bu aciliyet, şu anda olmakta olan şeyle uyumlu mu yoksa geçmişte olmuş bir şeyle mi uyumlu?”

Bu tür bir ufak etiketleme bile, şu anki partnerinizi geçmiş deneyimlerinizden ayrıştırır. Beyin prefrontal korteksinizin öne atılıp “bu o zaman olan şeye benziyor ama şu an o zaman değil” diyebilir. Ve sonuçta verici davranışı yapmaya karar verseniz bile, bunu daha çok farkındalık ve daha az dürtü ile yaparsınız. Burada zaten anahtar, aşırı verici davranışın kompulsif doğasını kırmak.

İkinci deney, “alıcılık testi”. Bu rahatsız edici ama aşırı vericilik durumunuzu gözler önüne seren bir test. Çok verici olduğunuz, çok önemli olmayan bir alan seçin. Mesela süreli ilk mesajı siz atıyor olabilirsiniz ya da sessizliği ilk bozup tatlıya bağlamaya çalışmanız gibi. Sonra daha önceden kararlaştırdığınız sabit bir süre boyunca bunu yapmayın ve olanları izleyin. Örneğin ilk hep siz mesaj atıyorsanız, “önümüzdeki bir hafta boyunca günün ilk mesajını ben atmayacağım” deyin. Ya da partneriniz kötü bir modda olduğunda bunu sürekli olarak düzeltmek zorunda hissediyorsanız, “bu akşam orada öylece sessizce oturacağım ve onun ruh halini düzeltmek için bir şey yapmayacağım” deyin. Burada ilişkiye sırt çevirmiyorsunuz, basit bir deney yapıyorsunuz. Siz sürekli olarak mesafe kapamak için çabalamadığınızda, ilişkinin size yaklaşma kapasitesini test ediyorsunuz.

Bunu yaparken, içsel durumunuza dikkat edin. Muhtemelen kaygı, suçluluk, korku ya da bencillik yapıyormuşsunuz gibi bir şey hissedeceksiniz. Bu hisler bir şeyleri yanlış yaptığınızın ispatı değiller. Sinir sisteminizin verici olmak ile ilişkide güvenliği ilişkilendirdiğini ispat ediyorlar.

Siz küçük bir ihtiyacı karşılamak için ortaya atılmadığınızda bile – burada gerçekten küçük bir ihtiyaçtan bahsediyoruz – dürtülmeden ya da yönetilmeden kimin size yaklaşıp yaklaşmayacağını görme fırsatınız olacak.

Böyle davrandığınızda ilişkiniz çöküyor mu?

Partneriniz ortadan kayboluyor mu?
Ya da siz sadece eski bir davranış kalıbını kırdığınız için mi kaygılı hissediyorsunuz?

Bu farklar önemliler.

Eğer bu süreci daha sistemli takip etmek isterseniz, kafanızdakileri bir günlüğe yazmanız oldukça etkili olacaktır. Bu şekilde neyi sevgiden neyi korkudan verdiğinizi, her iki durumda da vücudunuzun nasıl tepkiler verdiğini görmeye başlayabilirsiniz. Ve bu şekilde beyninize, sükunetin hayatta kalabileceğiniz bir durum olduğunu, bir şey yapmamanın bencillik olmadığını, partnerinizin kendi ihtiyaçlarını kendi başına karşılayacağı mesafenin daha tehlikeli değil daha güvenli olduğunu öğretebilirsiniz.

Kendinizi fazla verici olduğunuz ilişkilerde buluyorsanız, bunu çok sevdiğiniz için yaptığınız ve çok seven doğanızın problem olduğu sonucunu çıkarmayın. Çünkü burada olan bu değil. Sorununuz, beyninizin verici olmayı bir savunma mekanizmasına dönüştürmesi, sevgiden değil korku ve kaygıdan yapması. Yani daha az sevmekten değil, daha çok karşılıklı sevgiden bahsediyoruz. Daha az önem vermekten değil, daha az tehdit kaynaklı önem vermekten bahsediyoruz.

Gerçek bağ, onu “hak etmek” için çok caba harcamanızi gerektirmez. Sizin her zaman her şeyi bir arada tutmak için sürekli fedakarlık yapmanızı gerektirmez.

Bağlanma stilleri ve kaygılı bağlanma stili gibi güvensiz bağlanma stillerinden nasıl kurtulacağınız konusundaki ayrıntıları, İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında bulabilirsiniz.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz.

Kaynak: overgiving isn’t kindness – it is a threat response

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental sağlığı, bağımlılıklar, yaşam tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi – Podcast

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental Sağlığı, bağımlılıklar, yaşam Tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi yaptık. Daha önce yaptığımız söyleşi, ilişkilerde bağlanma stilleri üzerineydi ve bizim kanalda yayınladı:

Bkz. Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile bağlanma stilleri üzerine söyleşi – Podcast

Yayının YouTube kaydı aşağıda. Yayını bizim Spotify kanallarımızda da dinleyebilirsiniz.

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile bağlanma stilleri üzerine söyleşi – Podcast

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile ilişkilerde bağlanma stilleri konusunda bir söyleşi yaptık. Kaygılı bağlanma stili ve kaçıngan bağlanma stillerini, güvenli bağlanma stiline geçmek için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabı
Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti

Yayını YouTube ve Spotify kanallarımızda dinleyebilirsiniz. Hüseyin Parlakyıldız ile ikinci yayınımız ise şurada:

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental sağlığı, bağımlılıklar, yaşam tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi – Podcast

Özdeğer nasıl kazanılır?

Giriş

Bu bölümde neden özdeğer problem yaşadığınıza ve bu problemi nasıl düzeltebileceğinize değineceğiz.

Özdeğer konusunda ilk değineceğimiz şey, kişilik. Çoğu insan kişilik deyince, başkaları tarafından nasıl algılandığını, dışarıya nasıl bir imaj yansıttıklarını, başka insanlar tarafından nasıl göründüklerini ve kendilerini nasıl gördüklerini anlıyor. Ama sizin kişiliğiniz, hayat deneyiminiz sonucunda elde ettiğiniz, tahmin edilebilir davranışsal kalıpların bir kümesinden ibaret. Bu öngörülebilir davranış kalıplarını, kişiliğinizin temelleri olarak düşünebilirsiniz ya da kişiliğinizi, hayatınız boyunca kazandığınız bu öngörülebilir davranış kalıplarının bir alaşımı olarak düşünebilirsiniz.

Bunları okuyan birçok insan, alışkanlıklardan bahsettiğimi düşünebilir. Ama ben sadece alışkanlıklardan bahsetmiyorum. Benlik alınızı güçlendiren, öngörülebilir davranış kalıplarından bahsediyorum. Kız arkadaşınız ya da eşiniz, utanmanıza neden olacak bir şey söylediğinde, nasıl tepki vereceğinizden, çalar saat sabah 6’da çaldığında, ne yapacağınızdan da bahsediyorum.

Fil ve fil binicisi

Kişiliğiniz aynı zamanda stres ve baskı altında sinir sisteminizin vermeye koşullandığı tepkinin de bir uzantısı. Psikolojide bunu anlatmak için fil ve fil binicisi örneği verilir. Zihniniz, rasyonel zihniniz fil binicisi ve vücudunuz da fil.

Özdeğer problemi olan çoğu erkek, problemin fil binicisinde olduğunu sanıyor. Rasyonel beyninde bir şeyleri, rasyonel bir şekilde çözerek kurtulabileceği bir problemi olduğunu sanıyor.

Ama sorun, filde. Altınızda, kendisini tehdit altında hisseden, strese ve baskıya karşı belli öngörülebilir tepkileri olan, ne yapmak isterse onu yapan devasa bir fil var. Ve eğer rasyonel zihnini yıllar boyunca büyük bir disiplin ile çelikleştirmiş bir rahip değilseniz, vücudunuz stres, baskı, panik veya saldırı altındayken, zihninizin kontrolünden çıkıp, ne yapmak aklına esiyorsa onu yapacak.

Beyin değişime neden karşı koyar?

Beyin sonuçta öngörülebilir örüntüler arayan ve öngörülebilir örüntülere meyilli bir  örüntü tanıma makinesi. Yani beyin yaptığı tercihler ile sizi, uyumsuz, sağlıksız ve hatta istenmeyen örüntüler olsalar bile bildiği ve tanımlayabildiği örüntülere yönlendirmek, bildiği ve tanımlayabildiği örüntüleri, bilmediği ve tanımlayamadığı örüntülere tercih etmek üzere tasarlanmış.

Siz özgüvensiz olduğunuzu düşündüğünüzde, bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Yani beyninize, bildiği ve tanımlayabildiği örüntülerin dışına çıkmak, kimliğinizin öngörülebilir örüntülerine ters şeyler yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Yani kimlik hissinizi değiştirmek istiyorsunuz.

Bu isteğiniz, beyninizde bir problem yaratıyor çünkü beyniniz, bu yeni örüntülerin ne olduklarını bilmiyor, sonuçlarını öngöremiyor. Sizin bu örüntüleri icra ettiğinizde ne hissedeceğinizi bilemiyor. Bu da beyinde stres tepkisi ortaya çıkarıyor ki sinir sisteminiz (fil) burada devreye giriyor.

Başka bir şekilde ifade edersek, beyniniz ilk başlarda değişimi reddedecek çünkü değişim demek, bilinmeyen sular demek. Beyniniz sağlıksız örüntüleri, sırf bilindik sular olduğu için devam ettirmeye çalışacak demek. Bu deneyim ise, kişinin öz değersizlik hissini pekiştiren bir deneyim.

Burada farkında olmanız gereken şey, özdeğer geliştirmek için her harekete geçtiğinizde, kimliğinize ve egonuza yönelik bir tehdit oluşturduğunuz ve sinir sisteminizin tehdit tepkisi ile karşılık verdiği bir içsel savaş başlatıyor olduğunuz.

Dopamin, serotonin ve nöropinefrin

Şimdi bu tehdit tepkisine ve birçok erkeğin özdeğer algısının baskı altında neden çöktüğüne biraz daha detaylı bakalım. Çünkü öz değer bir inanç değil. Rasyonel olarak düşüncenizle ortaya çıkardığınız ya da sorguladığınız bir şey değil. Vücudunuzda ve sinir sisteminizde hissettiğiniz, deneyimlediğiniz bir his. Öz değer, çabanızın anlamlı olup olmadığı, davranışlarınızın yapmaya değer olup olmadığı ile ilgili bir his. Ve bu his, kendinizi olumlamanız ile, ifade ile, motivasyon hileleri ile, modunuz ile değil, biyolojik olarak özdeğer geliştirme sürecinizde çok önemli olan üç adet kimyasal ile alakalı.

Bu üç kimyasaldan birincisi dopamin. Dopamin molekülünü, dürtü, yön ve bir şeyin peşinden koşmaktan sorumlu kimyasal olarak düşünebilirsiniz. Dopamin birçok insanın sandığının aksine, her zaman zevk ile ilgili değil. Dopamin, bir şeyin peşinden koşmaya değer olduğunu sinyallemek ile ilgili.

Ben dopamini, gideceğiniz yönü belirlemek ile ilgili bir kimyasal olarak düşünüyorum. Dopamin ile bir şeye yönelmek çok daha anlamlı ve kolay, ilerleme çok daha gerçek, o yönde aksiyon almak çok daha bariz görünüyor. Dopamin ile aldığınız aksiyonlar konusunda daha güvenli, bu aksiyonları yapabilecek gibi hissediyorsunuz. Dopamin seviyeniz düşük olduğunda, her şey anlamsız, zor ve ağır gelmeye başlıyor. Aksiyonun yerini planlama alıyor ve kronik olarak planlama yapan, her şeyi yarına erteleyen birine dönüşüyorsunuz. “Yarın düşüneceğim”, “yarın yapacağım” demeye başlıyorsunuz. Sürekli günlük tutan, yapacaklarınız hakkında sürekli olarak düşünen ve konuşan ama aksiyon almayan birine dönüşüyorsunuz.

Birçok insan düşük dopamin seviyesini tembellik olarak görüyor ama dopamin eksikliği nedeniyle harekete geçememek tembellikten değil, boş hissetmekle ve gidecek bir yönü olmama ile ilgili. Boş hissetmek ve gidecek bir yöne sahip olmamak ise, insanın öz değerini yok eder.

Konuşacağımız ikinci kimyasal ise serotonin. Serotonin molekülünü, kontrol, istikrar ve dizginlenmekten sorumlu olarak düşünebilirsiniz. Birçok insan serotonin hormonunu mutluluk seviyesi olarak düşünüyor çünkü mutluluk burada bir sonuç. Serotonin dürtü kontrolü ile ilgili ve dürtü kontrolü de hem özdeğer hem de mutluluk kazanmanın anahtarı.

Serotonin aynı zamanda kronik olarak reaksiyon göstermek yerine reaksiyon göstermeden durabilme ile alakalı. Sağlıklı serotonin seviyesi, stres altında sakin kalmanızı, hazzı erteleyebilmenizi, rahatsız edici durumlarda pes etmeden, kaçmadan kalabilmenizi sağlar. Bunlar da bir arada, özdeğer inşa etmenizi sağlar.

Düşük serotonin seviyesi, duygusal dalgalanmalara, kaygıya, çabuk sinirlenmeye, ne yapacağınızı gayet iyi bilmenize rağmen yapmanız gerekenleri bir türlü yapamamanıza neden olur. Sağlıklı serotonin seviyesi ile düşük serotonin seviyesi, ne yapmanız gerektiğini bilmeniz ile yapmanız arasındaki farktır. Burası da, özdeğer ve özsaygının oluşup oluşmamasını belirler.

Üçüncü olarak bahsedeceğimiz kimyasal ise nöropinefrin. Ben nöropinefrini hazır, enerjik ve omurgalı olmak ile ilişkilendiriyorum. Bu, gayet haklı bir şekilde stres ile karıştırılıyor ve bu konuya geleceğiz.

Sağlıklı nöropinefrin, sakin, uyanık, dayanıklı ve özsayınız ve özdeğerinizle uyumlu yaşamak için harekete geçmeye hazır olmak ile alakalı. Düşük nöropinefrin ise, beyin sisi, kaçınma, öğrenilmiş çaresizlik ve uyku ile geçmeyen yorgunluk ile alakalı. Ama çok başarılı insanlarda sıklıkla görünen şekilde çok fazla nöropinefrine sahip olmak, çok yüksek kaygı, tükenmişlik, panik ve uykusuzluk ile alakalı.

Özdeğer, düzenlenmiş bir sinir sistemi gerektiriyor. Yani ne bir hippi gibi hiçbir şeyin önemi yok birader şeklinde yaşamalısınız ne de bugün birçok insanın yaptığı gibi sürekli olarak stresin kaosu altında.

İnsanlar kendi gelişimlerini neden sabote ederler?

Özdeğer inşa etme konusunda yapabileceklerinize geçmeden önce, özdeğer geliştirmenin neden ölüm gibi hissettiği hakkında konuşmak istiyorum. Bunu birçok erkekte görüyorum ve kendim de deneyimledim ama, kimse bu konuyu konuşmuyor.

Hayatınıza getirmek istediğiniz bu kişilik değişimi, sinir sisteminiz tarafından tehlike olarak algınlanıyor. Değişim için yapmanız gereken sınır çizme, zor konular hakkında konuşma, yeni planlara sadık kalma, uyuma – kalkma saatlerini ve örüntülerini değiştirme gibi aksiyonlar, sizi yeni ve bilinmeyen bir alana getiriyor. Yargılanacakmışsınız gibi, başka insanlarla olan aidiyet hissini kaybedecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama beyninizin ölüme benzer bir şekilde hissettiği şey, öngörülebilirliği kaybetmeniz.

Beyniniz, öngörülebilirliği kaybetme ihtimaliniz olduğunun farkına vardığı zaman, sinir sisteminizi devreye sokar ve sinir sisteminiz de stres tepkisi verir. Yani sinir sisteminizin kimlik değişiminize verdiği tepki, bir kaplan sizi avlayacakmış gibi yoğun bir tepkidir. Tam da bu nedenle birçok insan, büyüme sınırına geldiklerinde kendilerini sabote ederler. Sanki değişime giden yolda bir şeyler değiştirme sınırına geldiğinizde, karşınıza bir kapı çıkar ve bu kapıyı koruyan bir savaşçı ile karşılaşırsınız. Bu savaşçı size, “bu kapıdan geçmek istediğine emin misin?” diye sorar.

Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz zayıf veya defolu olmanız değil. Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz, eski kimliğinizin yani eski ve öngörülebilir davranış örüntülerinizin ölmek istememesi.

Özdeğer kazanmak için yapabilecekleriniz 

Peki bu durumu düzeltmek için gerçekten neler yapabilirsiniz?

Önce kimyasallardan başlayalım. Bir numarada dopamin var. Eğer motivasyonunuz ölü ise, muhtemelen dopamin seviyeniz çok düşük. Belki fazla uyarıldınız ve ilerleme de gerçekten yeterli değil. Bu konuda ne yapabilirsiniz?

Yapmanız gereken işi, bitirmeniz garanti olacak şekilde küçültün. Örneğin her sabah 6’da kalkmak istediğinizi düşünelim. Yani işi, gece yatma saatinizi kontrol altına almaya, erken yatmaya indirgeyin ve sadece bunu rutin hale getirmekle uğraşın. Bunun için örneğin işi, saat 10’dan sonra telefondan ve ekrandan uzak durmaya indirgeyin.

Ya da diyelim ki günlük tutmak istiyorsunuz. Eğer düzenli olarak yarım saat günlük tutmayı beceremiyorsanız, günde sadece 5 dakika günlük tutun. Fiziksel egzersiz yapmak için spor salonuna gidemiyorsanız, evde kendi ağırlığınızı kullanarak, salona git – spor yap – salondan gel işini, sadece spor yap aktivitesine indirgeyin.

İkincisi, başarılarınızın izini sürün. Başarılarınızı yazın ve bunları onaylayın. Bu başarı için kendinizle gurur duyduğunuzu yazın.

Hayatınızdaki yenilikleri azaltın, fazla yenilik dopamin seviyelerinizi çok düşürür. Ne alaka diyeceksiniz ama biraz düşünürseniz, modern bir insanın hayatı, daha önce olmadığı kadar çok ve hızlı değişen yeniliklerle dolu. Porno, sosyal medya tüketiminiz, bitmek bilmez bir yenilik seli altında yaşamanıza neden oluyor. Bu platformlar sizin dopamin seviyenizi, sizi kendilerine bağlamak üzere ele geçirip kullanıyorlar ve bunun için de bitmek bilmez bir yenilik selini kullanıyorlar.

İkincisi, serotonin hormonu. Eğer stres altında disiplin ortadan kalkıyorsa, muhtemelen serotonin seviyeniz dengesiz ve uykunuz kötü. Bu durumda yapmanız gereken, hayat rutinlerinizi düzeltmek. Stres altındayken seçeneklerinizi en aza indirin. Stres altındayken sahip olduğunuzu düşündüğünüz alternatifleri azaltın. Hayatı daha basit ve seçeneksiz hale getirin. Örneğin stres altına girdiğinizde kendinizi stresin ağırlığından kurtarmak için yapabileceğiniz porno izlemek, bilgisayar oyunu oynamak, YouTube, TikTok, Instagram, X, vs. gibi onlarca seçeneği yok edin. Sadece yapmanız gereken şeyi yapmak ya da biraz volta atmak gibi iki seçeneğiniz olsun.

Son olarak da nöropinefrin. Eğer zor şeylerden veba görmüş gibi kaçıyorsanız, öğrenilmiş çaresizlik problemi yanında, nöropinefrin seviyeniz çok düşük olabilir. Burada yapmanız gereken şey, acıya ve rahatsızlık hissine, kontrollü bir şekilde maruz kalmak. Soğuk duş, kendini fiziksel olarak zorlama gibi aktiviteler bu nedenle popülerler. Strese kontrollü bir şekilde maruz kalmanız, nöropinefrin seviyelerinizi ve dayanıklılığınızı arttırır.

Eğer nöropinefrin seviyeniz yüksekse yani sürekli tükenmiş ve aşırı stresli hissediyorsanız, zor şeyleri yapmaktan başka bir şeye vaktiniz kalmıyorsa, stres seviyenizi azaltmaya bakın.

Davranışlar vücut kimyanızı, düşüncelerden çok daha hızlı bir şekilde değiştirirler.

Burada gerçek amacınız, eski davranış ve davranış örüntülerinizin, size arıza ve yabancı göründüğü, eski bahanelerinizin aptalca göründüğü noktaya gelmek. Eğer eski davranışlarınız hala rahat ve evde hissettiriyorlarsa, henüz ölmemişler demektir.

Özdeğer kendinizi “ben özdeğerli biriyim” diye zilyon kez olumlayarak, kendinizi özdeğerli olduğunuza ikna ederek kazanılmaz. Özdeğer, sinir sisteminizin aldığınız ya da alabildiğiniz aksiyonlar, tekrarlar, yeni kimliğinizi pekiştiren öngörülebilir yeni davranışlar ile kendi kendisine ispat ettiği bir şeydir. Özdeğer, dengeli dopamin, serotonin ve nörepinefrin seviyeleri gerektirir. Eski davranışlarınıza tahammül edemeyen yeni bir kişilik gerektirir.

Özdeğer daha fazla inanarak değil, saygı duyduğunuz ve hayran olduğunuz birine dönüşerek kazanılır. Ama özdeğer kazanmanız için bir süre cehennemden geçmeniz, bir süre bilinmeyen ve saldırı altında gibi hissettiğiniz bir bölgede yürümeniz, sembolik olarak yanıp, küllerinizden yeniden doğmanızı gerektirir.

Daha iyi bir yaşam için serisine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Your Self-Worth Won’t Let You Change – Until You Do This

 

Looksmaxxing nedir? Çoğu erkek için neden işe yaramaz?

Looksmaxxing, fiziksel görünüşü en iyileme, bir erkeğin dış görünüşünü, en detaylı ve radikal şekilde en iyilemesi (maxing) anlamına geliyor. Aslen 2010’lu yılların ikinci yarısında incel forumlarında ortaya çıkan bu kavram, sosyal medya üzerinden genel nüfusa da yayılmaya başladı.

Bir erkeğin fiziksel görünüşünü olabileceği en iyi seviyeye çıkarmasında bir yanlış olmadığı gibi, aslına bakarsanız ortalama bir erkek belli bir yaştan sonra patatese dönüşme eğiliminde olduğu için, yapılması gereken bir şey.  Belki bazı erkekler için burun estetiği, saç ektirme gibi cerrahi müdahaleler de oldukça makul tercihler. ,

Fakat looksmaxxing denilen şeyin pratiğine baktığımızda, çok aşırı uçlara gitmenin, terime içsel olduğunu görüyoruz. Bu, neredeyse dinsel bir ritüel şeklinde spor salonlarında profesyonel sporcuların harcayabileceği saatleri harcamaktan (gymcel), estetik cerrahi ile köşeli çene yaptırmaya hatta oldukça acılı ve riskli cerrahi boy uzatmaya kadar gidiyor. Bu durumda birçok erkek, zayıflama takıntısı olan bir kadının vücut dismorfik bozukluğu denilen ruhsal bozukluğa yakalanıp, fiziksel çekiciliği arttıran inceliğin çok ötesine geçip bir deri bir kemik kalması gibi, fiziksel çekiciliğin çok ötesinde kaslı, kendi sırtını kaşıyamayan adam dediğimiz balona dönüşebiliyor.

Bir erkeğin gerçekten de fiziksel olarak en iyilendiği şekilde looksmaxxing yaptığını düşünelim. Böyle bir erkek genellikle asıl amacına da ulaşamıyor. Fiziksel görünümüne harcadığı o kadar emeğe ve zihinsel enerjiye rağmen ve hatta bu sebeple (birazdan buna değineceğim) kadınlarla daha başarılı da olamıyor.

Fiziksel olarak daha çekici olmanız, kadınların size daha fazla bakmasını ve sizin gidip onunla konuşmanıza daha fazla davetiye çıkarmasını sağlar. Instagram’da ve buluşma uygulamalarında daha fazla cevap ve eşleşme almanızı da sağlar. Ama yine de kadınlar size gelip “selam, tanışabilir miyiz?” demezler ya da sizin looksmaxxing için harcadığınız zaman sonucunda kapandığınız iş – spor salonu – ev mağarasında sizi bulmak için hazine avına çıkmazlar.

Kadınlardan daha fazla bakış, dönüş, beğeni ve eşleşme almak ayrı şeyler, bir kadınla yatmak ya da kız arkadaşı yapmak ayrı şeyler! Bunlar kadının size kapıyı açmasını sağlar ama o kapıdan geçip işi sonuca götürmek için kendine güvene, cesarete, kaygı ve korkularınızı yatıştırabilecek duygusal güce/dengeye, onaya muhtaç olmamanızı sağlayacak bir özdeğere sahip olmanız lazım. Son cümledeki özelliklere paket halinde isim verirsek, duygusal çekiciliğe sahip olmanız lazım.

“İyi de, hem fiziksel çekicilikte en iyileme yaparız, hem duygusal çekicilikte en iyileme yaparız, bunlar birbirlerine alternatif değiller ki” diyebilirsiniz. Evet, duygusal ve fiziksel olarak çekici bir erkek, duygusal olarak çekici bir koltuk patatesinden çok daha kolay bir şekilde yatağa ya da sevgili ilişkisine gidebilir. Ama maalesef looksmaxxing yapan erkeklerin hemen hemen tamamının gerçekliğine baktığınızda, iki nedenden dolayı duygusal çekiciliğin olmadığını ya da olanın da köreldiğini görebilirsiniz.

Birinci neden, duygusal çekiciliği arttırmak ile fiziksel çekiciliği arttırmanın aynı kısıtlı kaynaklar için rekabet eden aktiviteler olmaları. Looksmaxxing çok fazla zaman, enerji ve sıklıkla para tükettiği için, kişinin duygusal çekiciliğini, sosyal çekiciliğini arttıracak tecrübeye vakti kalmıyor. Okumak ve çalışmak zorunda değilseniz belki ikisine de her türlü kaynağınız olur ama çoğumuzun böyle bir lüksü yok.

Daha vahim olan neden ise, looksmaxxing yapan insanların çoğunun, zaten tam olarak da duygusal çekiciliği arttırmaktan kaçmak için looksmaxxing yapmaları. Bir insan neden duygusal ve sosyal çekiciliği arttırmaktan kaçsın ki? Incel komünitesinde bu neden daha bariz çünkü araştırmalara göre %40’ında otizm var (bu oran genel nüfusta %2-3), %50’den fazlası depresyon, sosyal kaygı gibi problemlere sahip. Daha da kötüsü, önemli bir kısmında bunların iki ya da üç tanesi birden var. Yani kendini incel olarak tanımlayan birinin, duygusal ve sosyal çekiciliğini arttırması zor ve acılı bir süreç.

Fakat incel olmayan birçok erkekte de sebep, o kadar bariz olmasa da biraz derine indiğinizde aynı. Çocukluğundan yetişkinliğine güvenli bağlanma stili ile geçmemiş, duygusal dengesi düşük bir erkek için de bu zor ve acılı bir süreç.

Gerçekten gayet boylu poslu, yakışıklı olduğu için bakış alan, kapıyı daha kolay açtıran ama güvensizlikleri yüzünden 5-10 dakikalık bir konuşma sonrasında bile kadınları iten birçok erkek görüyorum. Böyle bir erkek, fiziksel olarak güçlü olmasına rağmen hoşuna giden bir kadının yanında kendinden şüphe ediyor, bilinçaltından bu kadın için yeterli olmadığını düşünüyor, onun onayını kazanmaya çalışıyor ve sonuç olarak, kadına itici gelecek şekilde zayıf davranıyor. Bu erkek, sonra neden böyle davrandığını, aslında böyle biri olmadığını düşünüyor ama o zaman zaten iş işten geçmiş oluyor.

Bir erkeğin böyle zayıf davranmasının nedeni, gerekli duygusal çekicilik öğelerine sahip olmaması. Odaklanması gereken en iyileme de duygusal çekicilik alanında en iyileme.

Looksmaxxing akımına kapılan erkekler, “yüksek değerli erkek olursan sana gelecekler” mantığı ile hareket ediyorlar. Bunun nedenlerinden birisi de, kadınlar konusunda duygusal güç – çekicilik kazanmayı olduğundan çok zor bir şey olarak görüyorlar. Bu erkekler için bu gerçekten zor olabilir, özellikle de kaygılı bağlanma problemine sahiplerse. Ama sandıkları kadar zor değil. Sonuçta cephede savaşmak için çelik gibi sinirlere, sarsılmaz bir özgüvene ve cesarete sahip olmaktan bahsetmiyoruz. Alt tarafı hoşunuza giden, arzuladığınız ama yine de bir insan olan bir kadınla iletişimde özgüvenden, cesaretten bahsediyoruz. Alt tarafı reddedilmekten bahsediyoruz. Bu alanda cesaret ve özgüven yoksa kazanması uzun sürebilir, ama içinden geçeceğiniz ve karşısında güçleneceğiniz korku cephede ölüm korkusu değil, kaçınılmaz olan reddedilme korkusu değil mi? Değil maalesef. “Nasıl ya?” diyorsanız açıklayayım.

Kaygılı bağlanma çocukluktan kalma bir problem ve çocuk için kaygılı bağlanma gerekli bir hayatta kalma stratejisi. İnsan çocuğu tarih boyunca ihmal edilmekten, ebeveynleri tarafından dışlanmaktan ya da reddedilmekten dolayı hayatını kaybedebilecek bir şekilde yaşamış (bir de eskiden her ailenin 6-10 çocuğu olduğunu düşünün). Daha az sevgi ve cesaretlendirme ile büyüyen çocuk, kıtlık zamanlarında bir sürü kardeş arasında ölüme daha yakın olmuş, ateşin etrafından uzaklaştığında daha az dikkat görmüş ve karanlıkta bir yırtıcı hayvan tarafından kapılma ihtimali daha yüksek olmuş. Son 150 yıldır dünya böyle bir yer değil ama bunlar eski zamanlardan kalma bir kodlama.

Kısacası çocukluktan gelen kaygılı bağlanma gerçekten ölüm korkusu gibi hissedilebiliyor. İyi haber şu ki artık yetişkin bir erkeksiniz. Yetişkin bir erkek olarak, anneniz de dahil bir kadın tarafından reddedilmek, onaylanmamak, terk edilmek sizin için bir ölüm riski içermiyor. Beyninizdeki kablolama hala çocukluk tehdidine göre düzenlenmiş ama artık bu kablolamanın bir işlevi yok. Sizi geçmişte kalmış bir şeyden korumaya çalışıyor. Böyle bir erkekseniz günümüzde yapmanız gereken şey, bu sanal ama güçlü korkuya meydan okuyarak, defalarca fakat aşamalı olarak maruz kalarak, sonunda bu korkunun çok uzak geçmişinizde kaldığını yaşayarak görmek (*).

Peki ya iş yaşamı, sosyal yaşamda elde edecekleriniz? Araştırmalar daha çekici erkeklere iş yaşamında daha fazla kapı açıldığını gösteriyor ama ilişkiler alanındaki problemler burada da geçerli. Looksmaxxing sizi bir yere taşır, oradan ileriye gitmeniz ise çalışkanlığa, ince zekanıza, sosyal becerilerinize, stres ve korku karşısında sakin kalabilmenize, vs. bağlı.

Kısaca tekrar edersek, fiziksel çekiciliğinizi arttırmak için elinizden geleni yapın ama bunun size kapıyı açtıktan sonra tek başına bir başarı getirmeyeceğini bilin. Fiziksel çekiciliğinizi maksimum seviyeye çıkarmanın, kısıtlı zaman, enerji ve finansal kaynakları fazla tüketerek, duygusal çekiciliğinizin aleyhine çalışmasına izin vermeyin. En önemlisi de bunu, kazanması kolay olmayan duygusal çekicilikten, eninde sonunda maruz kalacağınız reddedilme, terk edilme, istenmeme deneyimlerinden kaçmak için amaç haline getirmeyin.

Looksmaxxing teoride, zaten yeterince duygusal çekiciliği olan erkeği daha ileri taşıyabilir ama yaşamın pratiğinde, birçok erkeğin duygusal çekicilik de dahil birçok alanda gerilemeden looksmaxxing yapacak zamanı, enerjisi ve parası yok maalesef.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

(*) Bu nüfusun küçük ama önemli bir kısmı için çalışır bir durum değil. Yani bazı erkekler korkularına sürekli olarak maruz kaldıklarında, güçlenmek yerine travmaya uğrayabiliyorlar. Bundan kendine güven kazanmanız neden imkansız yayınında bahsetmiştik.

Kendini sevmek için ne yapmalı?

Bir takipçi şöyle yazmış:

“Konu yalnızlık ve ilişkiler olduğunda, “öz-sevgi” sıklıkla öne çıkıyor. “Bir ilişkiye girmeden önce kendinizi sevin” deniyor. “İnsan kendisini sevmedikten sonra, başkalarını nasıl sevebilir?” deniyor. Bu söylemin mantığını anlıyorum. Siz eğer çaresiz biriyseniz ve bu şekilde ilişkiye girerseniz, ilişki bu sorununuzu çözmeyecek. Bunun yerine sizin çaresizliğiniz partnerinize bulaşacak, partneriniz sürekli olarak sizi onaylamak ve karşılığında pek bir şey alamadan sizi destekleyip durmak zorunda kalacağından, enerjisi sömürülecek. 

Sorun şu ki, öz sevgi konusu ile ilgili internette üretilen içeriğe baktığınızda, sanki ilişkiler piyasasına girmeden önce, nirvanaya ulaşmış bir rahip gibi kendinizi gerçekleştirmeniz gerekli hissine kapılıyorsunuz. Ama dışarı çıkıp biraz yürüdüğünüzde, çekici olmayan ya da kötü karakterlere sahip birçok insanın ilişki içinde olduğunu görüyorsunuz. Tamam bu ilişkiler aşk dolu da olabilirler, istismar dolu olabilirler. Asıl konu, bu insanların nazik ya da çekici insanlar olmamalarına rağmen ilişki içinde olmaları.

Benim bundan çıkardığım, ilişkilerin de hayatta birçok şey gibi bir şans oyunu olduğu. Daha varlıklı, daha statülü ve fiziksel olarak daha çekici olma çabanız, çekici biri ile ilişki şansınızı arttırıyor ama bu garanti değil. Bazı insanlar ne olursa olsun kaybedecekler. Burada kendini geliştirsen bile şansın yok diyen blackpill söylemini ima etmiyorum. Ama herkes “kendi başına da rahat olmalısın” diyor ve ben bunu anlamıyorum. İnsanlar içsel olarak sosyal yaratıklarken, insani bağlar ve sizi olduğunuz gibi seven insanlar olmadan nasıl kendinizden memnun olabilirsiniz ki?”

Şimdi şu soruyu sorarak başlayalım: kendini sevmek gerçekten çözüm mü? İnsanlar “kendinizi sevmiyorsanız, başka birini nasıl seveceksiniz?” diye soruyorlar. Ben bunu gerçekten anlamıyorum. Bence kendini sevmeden başka birini sevmek çok kolay bir şey. Başka nazik, üretken, vs. insanları kolayca sevebilirsiniz. Siz kendinden nefret eden, dünyanın en berbat insanı olabilirsiniz ama yolda bir kedi yavrusu gördüğünüzde, o kedi yavrusunu çok kolay sevebilirsiniz. Kendinizi sevmeseniz bile, çocuklarınızı sevebilirsiniz. Kendinizi sevmeseniz bile başka birine aşık olup sevebilirsiniz.

Birazdan kendini sevmemenin ilişkilerde yarattığı problemlerden bahsedeceğiz ama birçok insanın kendisini sevmesinin ne kadar da zor olduğunu, birçok insan için sevmesi en zor kişilerden birisinin kendisi olduğunu unutuyoruz. İçsel olarak kendine kızmayı deneyimlememiş insanlar, bu gerçeği anlamakta zorlanıyorlar. Bu insanlar “kendini sevmeyi öğren dostum, ancak ondan sonra başkasını sevebilirsin” diyorlar.

Kendini sevmeyi keşfetmesi gereken insanlar da var, kendinden zaten nefret etmeyen insanlar da. Bu insan tipleri birbirinden çok farklılar değil mi? Bazı insanlar kendilerini nasıl seveceklerini bilmiyorlar ama kendilerinden nefret de etmiyorlar. Bazı insanlar ise kendilerinden nefret ediyorlar. Her akşam yatağa yattıklarında “yarın farklı olacak” diyorlar ama yarın bir önceki gibi boktan bir gün oluyor. Bu insanlar kendilerini sevmekte zorlanıyorlar çünkü çok daha iyisini olma potansiyellerinin olduğunu ama daha iyi olmayı seçmediklerini görüp duruyorlar. Birçok insan kötü günler geçiriyorlar ve internette oyun oynayıp ya da sonsuz tartışmalara girip sanal hayatları düzeltmeyle uğraşırken ya da yiyecekle, p**noyla kendilerini uyuştururken, “lütfen ben kendimi uyuştururken hayatım bir şekilde düzelsin” diye dua etmekten başka bir şey yapmıyor.

Bence “kendini sevmeden başkalarını sevmek zor” argümanı yanlış. Kendini sevmeden başkalarını sevmek çok kolay. Ve burada aynı derecede korkunç başka bir gerçek daha var. Kendini sevmek öğrenilemez. Kendini sevmek ancak başkaları tarafından öğretilebilir! Ve maalesef bu korkutucu gerçeği destekleyen çok fazla bilimsel veri var.

Bu yazıda size kendinizi sevmeyi nasıl başaracağınızı ve bu başarıya giden süreci anlatacağım ama bir odaya kapanıp kendinizi sevmeyi öğrenmeyi başaramazsınız. Maalesef çoğu insan, kendini sevmeyi sosyal koşullanma ile öğrenebilir. Bu, bu konuda siz hiçbir şey yapamazsınız anlamına gelmiyorum. Ama yalnızlık salgını yaşadığımız modern dünyada, sizi umursayan kimse yoksa, sosyal olarak izole yaşıyorsanız, boku yediniz mi? Hayır. Bu konuda yapabileceklerinizi konuşacağız ve bence yapabileceğiniz çok şey var.

Size bunu söylemekten nefret etsem de, insanlar biyolojik olarak sosyal bir varlık olmak üzere yaratılmışlar. Kendini sevmenin bilimi de bize, öz sevginin sosyal bir koşullanma olduğunu gösteriyor.

Bağlanma teorisini duydunuz mu bilmiyorum. Bağlanma teorisi, insanların ilişkilerini nasıl kurdukları ve özellikle de ilişkilerimizin erken yaşlarımızda bizi büyüten kişiler tarafından nasıl belirlendiğini çalışan, oldukça sağlam bir psikoloji teorisi. 3 çeşit bağlanma var: güvenli bağlanma (nüfusun %50 kadarı buna sahip), kaygılı bağlanma ve kaçıngan bağlanma.

Kaygılı bağlanan insanlar, başka insanların kendilerinden hoşlanmayacağı kaygısına sahipler. Bir ilişkide olsalar bile, o ilişkide rahat ve güvenli hissetmiyorlar. Nüfusun %25 kadarı, kaygılı bağlanma stiline sahip.

Kaçıngan bağlanan insanlar, duygusal bağların korkutucu ve kaçınılması gereken şeyler olduğunu öğrenen insanlar. Nüfusun yaklaşık %20 kadarı, kaçıngan bağlanma stiline sahip.

Bir de %5 kadar düzensiz bağlanma stiline sahip insanlar var ki bu insanlar büyürken çok ciddi problem yaşamış oluyorlar.

3 ana bağlanma stilini anlamanın gerçekten iyi bir yolu, onlara seks ve yakınlık açısından bakmak. Güvenli bağlanan biriyseniz seks, duygusal yakınlığın bir dışavurumu haline gelir. Çiftler birbirlerine karşı derin bir sevgi hissederler. Bir yandan eğlenceli ve tutkulu ama bir yandan birbirlerine destek olurlar. Cinsel aktivite de bunların yansıması olur. Seks bazen tutkulu, bazen eğlencesine, bazen görev icabı şeklinde olur ve bu da çift için normaldir.

Kaygılı bağlanan insanlar için seks, yakınlık için atılan bir kancadır. Bu insanlar sıklıkla, başka bir insanı duygusal yakınlığa çekmek için seks yaparlar. Mantık, “seninle seks yapacağım ve bu sayede de sen beni terk etmeyeceksin” şeklindedir. “Lütfen kal, beni bırakma. Ne istersen yaparım” şeklindedir.

Kaçıngan bağlanan insanlar ise seksi, yakınlıkla aralarında bir bariyer olarak kullanırlar. Seks neredeyse tamamen fizikseldir ve duygusal şeyler içermez. Seks ilişkisinde karşı taraf sadece cinsel nesnedir, ilişki durumsallık yani tanımsız ilişkidir, seks içeren arkadaşlıktır. Böylece kişi tüm o duygularla, duygusal bağlantı ile uğraşmak zorunda kalmaz.

Bağlanma stilleri ve kendini sevmek arasında şöyle bir korkutucu gerçek var. Güvenli bağlanan insanlar, en yüksek seviyelerde kendilerini sevmeye eğilimliler. Ve güvenli bağlanmanın kendisi, kişinin koşullanmasından, anne ve babasının kendisini yetiştirme şeklinden geliyor. Ebeveynleriniz sizi saygı ile, sizi koşulsuz severek büyüttüyse, sizi kendinizi sevmeye koşulladılar.

Bir çocuğu sürekli zorbalarsanız, o çocuk o zorbalamayı içselleştirir. Bir çocuğu sürekli severseniz, o çocuk o sevgiyi içselleştirir. Yani bu konuda ilk anlamamız gereken şey, insanda öz sevgi, o insana davranıldığına göre koşullanıyor.

Bu büyük bir problem. Çünkü eğer size çocukken kötü davranıldıysa, kendinizi sevmiyorsanız, kendinizden belli derecede nefret ediyorsanız ki bu nefret genellikle haklı bir nefret, ne yapacaksınız? Haklı çünkü insan kendinden hayatı kötü olmasına rağmen birçok şey yapabileceğini gördüğü halde, hiçbir şey yapmadığı için nefret ediyor.

Fakat bu nefret haklı bile olsa, bu nefretin tamamını kendinize yöneltmeniz sizin için faydalı değil. Yani kendinizden nefret etme nedenlerinizde haklı bile olsanız, bunu yapmanız sizin için verimli değil.

Bu uzun süreli koşullama sonucu içinde bulunduğunuz bir durum olduğu için, düzeltmesi kolay değil ve düzeltmek için zamana ihtiyacınız var. Aynı zamanda kendini sevmemeyi başkalarından öğrendiniz ve kendinizi sevmeyi de tek başına öğrenemeyeceksiniz.

Peki bu durumda ne yapabilirsiniz? Kendini sevme konusunda terapi, oldukça iyi çalışan bir yöntem. Terapide terapist, sizin kendiniz hakkında nasıl konuştuğunuza, kendinizi nasıl eleştirdiğinize bakıp sizi analiz eder.

Kendinden nefret etmenin problemi, nefret etmenize neden olan şeyler doğru bile olsa, bunları dinlemenin sizin durumunuzu düzeltmeye en ufak bir katkısının olmaması. Bu durum korkutucu zira birçok insan kendisinden nefret etmeyi, kendisinin mutlu olmayı hak etmediğini düşündüğü bir noktaya kadar getiriyor ki bu seviyede bir öz nefreti düzeltmek de çok zor bir iş. “Ben mutlu olmayı hak etmiyorum” bölgesine geçilen çizgi, bir çeşit psikolojik olay ufku, geri dönüşü zor nokta gibi. Çünkü bu çizgiyi geçtiğinizde, artık yaşamınızın bir ceza olduğunu ve sizin de bu cezayı hak ettiğinizi düşünüyorsunuz.

Bu noktayı geçmiş birçok insan “başkaları benden çok daha fazlasını hak ediyor, ben pek bir şey hak etmiyorum” şeklinde düşünüyor. Ve bir şeyi hak etmiyorsa, o şey için çaba göstermeyi de bırakıyor. Bu şey için ortaya çıkan en ufak motivasyonu bile ezmeye başlıyor.

Bu noktaya gelmek, ilişkilerde çok büyük sorunlar çıkarır. Eğer kendinizi sevmeden bir ilişkiye girerseniz, bir çeşit mayın tarlasına, savaş bölgesine giriyorsunuz. Bazı insanlar kendilerinin cezayı hak ettiğini düşündüklerinden, her türlü istismarı, manipülasyonu sineye çekiyorlar, kendilerinden faydalanılmasına izin veriyorlar.

Bunu biz kaygılı bağlanma stiline sahip insanlarda sıklıkla görüyoruz. Kaygılı bağlanan bir insan sıklıkla, kaçıngan bağlanan bir insanla ilişkiye giriyor. Yani asla ilişkiye girmemesi gerekenler listesindeki bir numaralı insan tipi, kaygılı bağlanan insan için en çok çekim duyduğu, bazen tek çekim duyduğu insan tipi oluyor.

Aynı durumu borderline kişilik bozukluğuna sahip birinin, narsist kişilik bozukluğuna sahip biri ile ilişkisinde de görüyoruz. “Ben dünyanın görüp görebileceği en iyi şeyim” diyen insan, tamamen kendisine göre şekilden şekile giren bir insanla ilişkiye giriyor.

Yani kendinizi sevmeden ilişkiye girmenin kötü bir fikir olmasının nedeni, sizi kullanan, sizi manipüle eden insanlara çekim duyup (ve onları kendinize çekip), onlarla ilişki içinde acı çekip, kullanılıyor olmanız. Bu duruma da sesinizi çıkarmıyorsunuz çünkü size kötü davransa bile, bir tarafınız daha iyi davranılmayı hak etmediğinizi düşünüyor.

Kendini sevmeyen bir insan, yanlış bir partner ile ilişkiye girdiğinde, partneri bir süre sonra bilinçaltında da olsa şunu fark edebiliyor: “ben bu insana onay verdiğimde bu insan mutlu oluyor, onay vermediğimde o onayı almak için ne istersem yapıyor”.

Gördüğüm en istismarcı ilişkiler, en az bir partnerin kendisini sevmediği ilişkilerden çıkıyor. Çünkü eğer kendinizi sevmeyi bilmiyorsanız, sınırlar nedir, kırmızı çizgiler nedir bilmiyorsunuz. Gerçekten neyi hak ettiğinizi bilmiyorsunuz. En uç durumlarda artık kişinin kendisini şehit gibi hissettiği oldukça garip bir ruh haline giriyor. “Ben berbat biri olduğuma göre en azından başkaları için kendimi feda edeyim. Belki böylece bir değerim olur. Başka birine yardım eden insan olarak bir kimliğim, bir egom olur. En azından böyle bir değerim olur” demeye başlıyor.

Bu insanlar kendilerini en sona koymaya, sürekli olarak fedakarlık yaptıkları ilişkilerde yaşamaya başlıyorlar. Öyle ki, bu ilişkilerde karşılarındaki partner sıklıkla, bu insanın fedakarlıklarına bağımlı hale geliyor.

Bu tür bir fedakarlık duygusu, evrimsel olarak çok derinlerimize kodlanmış bir şeyden besleniyor. Biz insanlar, topluluk için kendimizi feda etmeye programlıyız. Hepimiz fedakarlığa değer veriyoruz ve bir değeri olmayan bir insanın bile, kendini başka birileri için feda ederek değer kazandığına inanıyoruz.

Kendini sevmeme problemini nasıl düzeltebileceğimize gelelim. Eğer kendini sevmekte zorlanan biriyseniz ve bunu çözmek için kendi kendinize bir şeyler yapmaya çalışıyorsanız, sevgiden daha çok kendinizi yatıştırmaya, cesaretlendirmeye öncelik verin.

Bu konuda “tamam dostum” yöntemini kullanabilirsiniz. Yani kendinizle, sanki daha genç ve tecrübesiz bir insanla konuşuyor ve ona cesaret veriyormuş gibi, “tamam dostum, bunun zor olduğunu anlıyorum”, “tamam dostum, sen bunu yapabilirsin”, “tamam dostum, bu sandığından kolay olacak”, “hadi dostum, böyle oturamazsın kalk” şeklinde konuşabilirsiniz.

İnsanların kendilerini sevme ile ilgili düşünceleri %100 nezaket gerektiği şeklinde. Ama içinizdeki mızmız, yeterince çabalamayan tarafa bir miktar tatlı-sert sevgi göstermeniz gerekli. Çocuklarınızı seviyor olsanız bile, onları sürekli olarak şımartmıyorsunuz. Bazen şımartıyorsunuz, bazen tatlı sert cesaretlendirip orada öyle istedikleri şeyi yapmalarına izin vermiyorsunuz.

Kendinize de böyle davranmanız lazım. Kendinizle “tamam dostum, zor olduğunu biliyorum ama bunu öğrenmemiz lazım. Kendimizi zorlamamız lazım. Şu an çok zor olduğunu biliyorum ama bu zamanla daha az zor olacak” şeklinde konuşmalısınız.

Maalesef çoğu zaman, kendinizle konuşmamızda kendimizi pataklayıp, cezalandırıp duruyoruz. “Birader sen hiçbir işe yaramazsın, sen şöylesin, sen böylesin” şeklinde konuşuyoruz. “Hadi dostum, kalk kendine sağlıklı bir yemek pişir” demek yerine “sen orada otur göbek büyüt şişko” gibi şeyler söylüyoruz. Kendinizle sürekli aşağıladığınız bir şamar oğlanı gibi değil de, mentörlük yaptığınız daha genç biri gibi konuşmak iyi bir başlangıç.

Şimdi daha zor bir yönteme gelelim. Kendinizi sevip sevmemenizde, sosyal koşullanma çok önemli. Ve burada sosyal etkileşimleri zorlaştıran şeylerden bahsedeceğiz. Kendinden nefret eden, kendini sevmekte zorlanan insanların sıklıkla, kendilerine karşı yorumlamaya girdiklerini görüyorum. Örneğin böyle biri, bir grup insan tarafından bir etkinliğe çağrıldığında, o etkinliğe gitmek yerine “beni sırf nezaket olsun diye çağırıyorlar, onlara bir iyilik yapacağım ve bu etkinliğe gitmeyeceğim” diye düşünme eğiliminde oluyor. Böyle bir insan, başka insanlara kendilerinden hoşlanma şansı bile vermiyor!

Kendini sevmeyen insanın aldığı tüm belirsiz sosyal uyaranlar, onun kendine olan nefreti tarafından yorumlanıyor. Bu insan, insanların kendisine nasıl davrandığından çok, onların kendisi ile ilgili düşünceleri ve hisleri ile ilgili kendi varsayımlarına bakıyor. Bu nedenle eğer kendini sevmekte zorlanan bir insansanız, sosyal etkileşimlerinizi karanlık bir şekilde renklendiren öz nefretinize ve onun yorumlarına karşı uyanık olmanız gerekli. Diğer insanların gerçek davranışlarını, davetlerini, kendi yorumlarınız ile negatife çevirdiğiniz zamanları yakalamayı öğrenmeniz gerekli.

Kendinizi sevmeyi öğrenmenin en iyi yolu, sosyal insanlar bulmanız ve insanlarla etkileşim içindeyken, onların sizinle ilgili düşünceleri ve hisleri ile ilgili kendi varsayımlarınıza göre değil, onların size davranışlarına göre hareket etmeniz.

Kaynak: Why You Can’t Love Yourself

Tanımadığınız bir insanla karşılaştığınızda neden doğal bir şekilde konuşamıyorsunuz?

Bir arkadaşınızla muhabbet ediyorsunuz ve konuşma akıyor. Sonra ya tanımadığınız ya da sizi tedirgin eden, örneğin güzel bir kadın, yanınıza geliyor. Az önce kendiliğinden akan, eğlendiğiniz muhabbete devam etmek istiyorsunuz ama artık kilitlenmiş vaziyettesiniz ve bir şey söylemekte zorlanıyorsunuz.

Yalnızlık salgını ve ilişkiler krizi gibi problemlerle dolu günümüz dünyasında, insan etkileşiminin basit ama önemli öğelerini anlamak, inanılmaz derecede önemli. Bu nedenle, az önce size verdiğim senaryonun temelindeki bilimi konuşacağız. Burada beyninizde ve sinir sisteminizde çalışan mekanizmayı anladığınızda, bu problemi çözmek için bir yol haritası da ortaya çıkacak.

Normal bir muhabbet içindeyken, rahat bir durumda oluyorsunuz yani dinlenmeyi, rahatlamayı ve sindirimi yöneten parasempatik sinir sisteminiz aktif. Böyle bir muhabbet içindeyken stresli değilsiniz, rekabet içinde değilsiniz, yargılanmıyorsunuz. Rahatsınız ve rahat olduğunuz için kelimeler akıyor. Bu nedenle örneğin sosyal kaygısı olan birinin alkol alırsa çenesi açılıyor çünkü sinir sistemi rahat bir duruma geçiyor.

Siz rahat bir muhabbet içindeyken yanınıza biri geliyor ve bu kişi yanınıza gelir gelmez sinir sisteminizde bir şeyler oluyor. Sinir sisteminiz, artık rahat olmadığınız bir duruma geçiyor yani parasempatik sinir sisteminden, sempatik sinir sistemine geçiyor. Sempatik sinir sisteminiz, tehlike anında devreye giren savaş – kaç – don tepkisini yöneten bir sistem. Örneğin insanlar sosyal etkileşimde genellikle donuyorlar.

Tanımadığınız biri konuşmaya dahil olduğunda sempatik sinir sisteminiz aktif hale geliyor çünkü bu insanın yanında güvende olup olmadığınızı bilmiyorsunuz. Bu güvensizliğin bazıları aynı anda bulunabilen birden fazla nedeni olabiliyor. Bu nedenlerden birisi, sosyal etkileşimlerde güçlük çeken birçok insanın, gelişimlerinin bir noktasında, ortalam bir insanın tehdit olduğunu öğrenmesi. Aslında bu insanların karşılaştıkları çoğu insan tehdit değildi ama örneğin bazıları çocuklukta akran zorbalığına uğradılar. İnsan beyni tehditlere öncelik verdiği için, konuşmaya giren bu insanın sizinle dalga geçme ihtimali %10 bile olsa, beyniniz bu tehdide öncelik veriyor.

Sosyal etkileşimlerde böyle bir tehdit algısına sahipseniz muhtemelen hayatınızın ilk 15 yılında, yeni bir insanı, aksi ispatlanana kadar tehdit olarak algılamayı öğrendiniz. Arkadaşınızla rahat rahat konuşurken size yabancı biri konuşmaya dahil olduğunda, sinir sisteminizin otomatik olarak sempatik sinir sisteminin kontrolüne girme sebebi bu. Yani geçmişte insanlarla sosyal etkileşimde yaşadığınız deneyimler yüzünden, savaş – kaç – don moduna giriyorsunuz.

İkinci olarak da, beynin tehdit yakalama, hayatta kalma, korku ve kaygı üretme merkezi olan amigdala devreye giriyor. Ortada konuşmaya size yabancı birinin dahil olması gibi oldukça zararsız bir uyaran var. Ama bu zararsız uyaran, geçmişiniz nedeniyle, amigdalanızı devreye sokuyor. Korku hissediyorsunuz ve kalp atışınız hızlanıyor. Ve bu noktada gerçekten enteresan bir şey oluyor: bunu durdurmaya çalışıyorsunuz. Beyninizin ön lobları devreye giriyor ve “tanrım, bu yine oluyor” diyor. “Normal bir muhabbet bu! Neden rahat olamıyorum?”.

Bu noktada beyinde bir içsel savaş başlıyor. “Rahatlamalıyım. Daha cezbedici olmalıyım, daha cezbedici olmalıyım, …”. Bu aşamada artık kendi kendinize konuşuyorsunuz, hem duyarlı hem de içe dönüksünüz. Doğal bir dürtünüz ortaya çıktı ve onunla savaşıyorsunuz. Ve o dakikadan sonra işiniz bitiyor. Neden? Çünkü, sağlıklı sosyal etkileşim, sizinle bir başka insan arasında akıcılık gerektirir. Siz karşı tarafa bir şey söylersiniz, o size bir şey söyler ve sonra siz ona bir şey söylersiniz.

Ama kendi içinizde savaşa tutuştuğunuzda, farkındalığınız kafanızın içine döndüğünde, karşı taraf ile aranızda kurulan akıcı bağı kaybedersiniz. Beyninizde frontal korteks aktif hale gelip amigdala ile güreşmeye başladığında, akıcı ve rahat bir şekilde konuşamamaya başlarsınız.

Bu konuyla ilgili oldukça ilginç bir tıbbi örnek var. Bir insan beynin ön loblarına kan taşıyan damarlarda felç geçirirse, beyin ön lobları doğru düzgün çalışamamaya başlar. Bu durumda,felç geçiren kişi, bir anlamı olsa da olmasa da konuşmaya başlar. Örneğin doktor bu kişinin avucuna hayali bir ip koyar ve kişiye ipi nasıl bulduğunu sorar. Kişi ise avucunda ip olmamasına rağmen, “çok güzel bir ip” der. Ön loblarımız sözleyeceğimiz şeyleri sınırlar, mantıksız veya alakasız şeyler söylememizi engeller. Ön loblar zarar gördüğünde, insan mantıklı olup olmasın bir şeyler söyler.

Biz burada, ön lobların devreye girerek bizi iç savaşa sürüklediği mekanizmayı kapatmayı öğreneceğiz. Sosyal ortamda donduğunuz zaman bunu yapabildiğinizde, yeniden akıcı bir şekilde konuşabileceksiniz.

Burada yapmanız gereken şey, sempatik sinir sisteminizi kapatmak. Bunun için de nefesinizi kullanmanız, derin ve yavaş nefes alıp vermeniz en etkili ve kolay çözüm.

Sempatik sinir sisteminiz aktif hale geldiğinde, hızlı nefes alıp vermeye başlarsınız. Nefes alışveriş hızınızı yavaşlatabilirseniz, sempatik sinir sisteminizi de kapatabilirsiniz, kendinizi sakinleştirebilirsiniz.

Kaygılı ve korkulu hissettiğinizde, 3 kez ve yavaşça derin nefes alın ve verin.

İkinci yapabileceğiniz şey ise, tehdit algınızı değiştirmek. Amigdalanızın bu insanı tehdit olarak algılayacak şekilde eğitildiğini hatırlayın.

Kedilerle ilgili bir örnek vereceğim. Birbirini bilmeyen 2 sokak kedisini aynı evde yaşamak üzere bir araya koyduğunuzda, birbirlerine tıslamaya başlarlar çünkü iki kedi de diğer kediyi tehdit olarak görür. Çünkü bu kediler sokaktaydılar ve sokakta yabancı kedi genellikle tehlike demekti. Bu kedilerin tehdit algısını rehabilite ederek onları sonunda birbirlerini kucaklayan iki kediye döndüren bir program var.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, sosyalleşemeyen kedileri sosyalleştirmek için oldukça sofistike programlar geliştiriyoruz ama sosyalleşemeyen insanları sosyalleştirmek için bir programmımız yok.

Kedilerin tehdit algısını değiştirmek için kullanılan maruz kalma terapisini insanlar için de kullanabiliriz. Bir yabancıya verdiğiniz tehdit tepkisini söndürmek için, size yabancı insanlarla zararsız ama sizi stresli hissettirecek etkileşimlere maruz kalmalısınız.

Amigdalanız bir yabancı ile karşılaştığında aktif hale geliyor çünkü siz büyürken, yabancı insanların tehlikeli olduğunu öğrendiniz. Yapmanız gereken şey ise, sizi bir miktar strese sokacak şekilde, tanımadığınız insanlarla tekrar tekrar zararsız etkileşimlerde bulunmak. Bunu yaptıkça, amigdala tepkiniz doğal olarak sönmeye başlar.

Dale Carnegie’nin Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı (How to Win Friends and Influence People) kitabı, insanların mem konusu yapıp durduğu bir kitap ama bence aynı zamanda harika bir kitap. Kitabı harika yapan şey içindeki teknikler değil, Dale Carnegie’nin sizi, tekrar tekrar sosyal etkileşimlere maruz kalmanız için kandırması. Bu, yapmanız gereken en önemli şey. 4. Bölümde gülümsemekten bahsediyor ki bu da harika bir fikir.

Fakat günümüzde öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bu konuda da dikkatli olmanız gerekiyor. İnsanlar yabancıların özellikle de yabancı bir erkeğin kendileri ile etkileşime girmesinden tedirgin oluyorlar. Bu nedenle size tavsiyem başlangıçta, sizin ilişki havuzunuzdan çok uzakta olan yabancılarla etkileşime girmeniz. Örneğin ben, ilk başta yaşlı insanlarla etkileşime girdim, örneğin onlarla asansörde konuştum. Mesela asansörde birini güzel bir tişört ile gördüğümde, “bu harika bir tişört, nereden aldın?” gibi sorular sordum. Bu şekilde küçük etkileşimlerle başlayın.

Bunun bile size korkutucu gelebileceğini biliyorum. Ama bu tür küçük etkileşimleri yaptıkça, korku – tehdit tepkiniz sönmeye başlayacak.

İkinci yapabileceğiniz şey ise etkileşime merakla girmek. Yabancı biri konuşmaya katıldığında ve donduğunuzda, aynı zamanda bu kişiyi gözlemliyorsunuz. Tehlike sisteminiz aktif hale geliyor yani bu insanla etkileşime girmek yerine bu insanı ölçüp biçiyorsunuz, değerlendiriyorsunuz. Beyniniz, bu kişinin vücut diline, ne dediğine dikkat veriyor. Bu da empatik karşılıklı etkileşime engel oluyor. Ya zihninizde takılı kalmış ya da karşınızdakine odaklanmış oluyorsunuz ve karşılıklı etkileşim olmuyor.

Bu durumu yönetmenin en iyi yollarından birisi merak. Merak, parasempatik sinir sisteminizi aktif hale getiren bir duygu. Bu nedenle, yabancı biri ile karşılaşıp donduğunuzda, bu insana merak duyun. “Bu insan kim?”, “onu buraya getiren ne?” gibi soruları düşünün. Bunu konuşma olarak yapmanıza da gerek yok, zihninizde bu kişiyle ilgili merak ettiğiniz soruları sorun. “Bu insanlar belki 5 dakika etkileşeceğim ve onu muhtemelen bir daha hiç görmeyeceğim. Bu insanı anlamaya çalışayım” deyin. Bu insandan öğrenebileceğiniz, bu insana sorabileceğiniz bir şey var mı diye düşünün.

Burada konuşmamız gereken bir şey de, yabancı biri ile karşılaştığımızda, bu insanın bizim hakkımızda düşündüğü şeyleri neden önemsediğimiz. Çünkü karşılaştığımız çoğu yabancıyı, çoğu güzel kadını muhtemelen bir daha hiç görmeyeceğiz. Böyle birinin sizden hoşlanmaması o kadar da sorun değil. Özellikle sosyal kaygıya sahip biriyseniz, bu insanın sizden hoşlanmaması, sizi gece bile bu olayı düşünmeye iten bir tetikleyici olabilir ama günün sonunda, büyük resim içinde, bu çok da önemli bir şey değil. Eğer bir yabancı ile etkileşimde kaygı hissetmeye başlıyorsanız, derin ve yavaş nefes alıp verin, “şu an kaygılanıyorum” diye düşünün. Bu şekilde nefes alıp vermeniz ve kaygı hissine isim vermeniz, beyin ön loblarınızda aktif olmasını istemediğiniz bölümleri kapatırken, aktif olmasını istediğiniz bölümleri devreye sokar.

Son olarak da bilişsel yeniden çerçevelemeye bakacağız. Yabancı biri ile etkileşiminizi “bu insanla etkileşim için bir fırsat” olarak görün. Amigdalanız bu insanla etkileşimi tehdit olarak görürken bu şekilde bir yeniden çerçeveleme yapmanız, ön beyin aktivitesini değiştirebilir. Ön loblar tehlikeyi ölçüp biçme modundan, merak moduna geçebilir. Bu etkileşimi tehdit değil, fırsat olarak görebilir. Bunun sonucunda da parasempatik sisteminiz yeniden devreye girer ve konuşma akmaya başlar.

Yayınlarını daha iyi bir yaşam için serisinde derlediğimiz, ailemizin psikiyatristi Dr.K’nın şu yayınından çeviri: How To Act Natural In Conversations

 

Yıkıcı içsel sesinizi içsel koç ile değiştirmek

Giriş

Bir hata yaptığınız zaman, anında “her zaman her şeyi yanlış yapıyorum” ya da “herkes benim beceriksizin teki olduğumu düşünecek” gibi şeyler düşünüyor musunuz? Şimdi, bu hatayı yakın bir arkadaşınızın yaptığını hayal edin. Ona da aynı şeyleri söylüyor musunuz? Muhtemelen hayır. Ona “herkes hata yapar, bunu düzeltebileceğine eminim” gibi şeyler söylüyorsunuz. Peki kendinizle bu şekilde konuşmak neden daha zor?

Bir önceki bölümde, zihnin ruminasyon ve felaket senaryosu döngülerine, enerjinizi sömüren ve kaygı seviyenizi arttıran zihinsel zaman yolculuklarına hapsolmasını konuşmuştuk. Bu bölümde, içsel sesinizin kalitesi, ne zaman sizi sabote eder bir hal aldığı ve bu sesi nasıl daha destekleyici olacak şekilde değiştirebileceğimiz hakkında konuşacağız. Çünkü içsel sesiniz sadece bir yorumcu değil. Aynı zamanda beyninizi ve zor durumlarla başa çıkma kabiliyetinizi şekillendiren bir güç.

Acımasız içsel ses – içsel eleştirmen

Bir şeye odaklanmadığınız zaman, beyniniz varsayılan mod ağını (default mode network) aktif hale getiriyor. Burası, zihninizin gezinip durduğu ve kendinize yönelttiğiniz “benim sorunum ne?” gibi düşüncelerin yaşadığı yer. Aynı çeşit içsel konuşmayı her tekrarladığınızda, beyniniz bu düşünce kalıbı ile ilgili nöron devrelerini güçlendiriyor. Bu, aynı yolda defalarca yürümek gibi bir şey. Bir yolda ne kadar çok yürürseniz, o yolda yürümeniz ve sonuçta vardığınız yerin size yararlı mı, zararlı mı fark etmeksizin gideceğiniz yeri bulmanız o kadar kolaylaşıyor.

Öncelikle şunu bilmeniz gerekiyor: içsel negatif sesler çoğunlukla size ait değiller. Bunlar içselleştirdiğiniz, ebeveynlerinizden, öğretmenlerinizden ve sizin hayatınıza etki eden başka kişilerden aldığınız mesajlar. Ama bunları o kadar çok tekrarladınız ki, otomatik hale geldiler ve artık size sanki “gerçeklikmiş” gibi geliyorlar.

İçsel eleştirmeniniz çok güçlüymüş gibi hissediyorsunuz çünkü olumsuz özellik yanlılığı (negativity bias) denilen bir şeyi kullanıyor. Evrimsel olarak bir fırsatı kaçırmanın hayal kırıklığı yaratmasına nazaran, tehdidi kaçırmanın ölüm – kalım meselesi olabileceği için beyniniz, negatif bilgiye daha fazla dikkat veriyor. Bu nedenle eleştirel düşünceler, destekleyici düşüncelere göre doğal olarak daha acil ve önemliler.

Yani acımasız içsel sesiniz, çoğu zaman beyninizin sizi tehlikelerden koruma çabasından başka bir şey değil. Beyniniz “başkası yapmadan önce sana eksiklerini, arızalarını benim göstermem daha iyi” diyor. Ama bu sıklıkla geri tepen bir mekanizma çünkü kendinizi acımasızca eleştirdiğinizde, beyniniz bunu tehdit ile eşleştiriyor ve sisteminizi kortizol gibi stres hormonları ile dolduruyor. Bu da daha berrak bir şekilde düşünmenizi, duygusal kontrolünüzü elinizde bulundurmanızı ve olaylardan ders çıkarmanızı zorlaştırıyor.

Bir yandan da piyasada, acımasız içsel sesin motivasyonu iyileştirdiğini düşünen saçma bir inanış var. “Kendime karşı acımasız olursam, gelecek sefere daha da çok çaba harcayabilirim” düşüncesi. Ama araştırmalar istikrarlı bir şekilde, gerçeğin bunun tam tersi olduğunu gösteriyor. Kendinize karşı acımasız eleştirileriniz, motivasyonunuzu arttırırken, işleri erteleme eğiliminizi güçlendiriyor ve işler zorlaştığında pes etme ihtimalinizi arttırıyor.

İçsel koç – İçsel rehber

Bunun alternatifi, içsel koçunuzu inşa etmeniz. İçsel koç, içsel eleştirmene göre ayakları yere daha sağlam basan, yapıcı ve gelişime odaklanan bir süreç. Sizi utandırmadan olanların sorumluluğunu üstlenmenizi sağlıyor. İçsel eleştirmeniniz sizi mahkum eden bir yargıçken, içsel sesiniz sizi doğru yola, öğrenmeye ve ilerlemeye yönlendiren bir rehber işlevi görüyor.

Düşüncenizi rehin alan yaygın içsel eleştiri kalıpları

Şimdi gelin, düşüncelerinizi ele geçiren yaygın ve acımasız içsel eleştiri kalıplarına bakalım.

Birinci düşünce kalıbı, mükemmeliyetçi. Bu ses size “mükemmel olmazsa beş kuruş değeri olmaz” diyor ve mükemmelden daha az her şeyi yenilgi olarak gören “ya hep – ya hiç” kalıbı içerisinde hareket ediyor.

Mükemmeliyetçi içsel ses, hiç aksiyon almamanıza neden olacak şiddette yenilgi korkusu yaratabiliyor.

İkinci düşünce kalıbı ise, karşılaştırmacı. Bu içsel ses sizin değerinizi sürekli olarak başkalarının değeri ile karşılaştırıyor ve genellikle “herkes bir yolunu bulmuş ama sen …” ya da “herkesten çok geridesin” şeklinde düşünüyor.

Karşılaştırmacı içsel sesinizin farkında olmadığı ama yaptığı en büyük hatalardan biri, sizin arka plandaki gerçekliğinizi, başkalarının ön plana yansıttığı ambalaj ile karşılaştırması. İkinci en büyük hatası da, sizin kötü özelliklerinizi teker teker, başka insanların sizden iyi özellikleri ile karşılaltırıyor. Biri sizden uzun ama tembel ve içe dönük fakat o kişi ile sadece boyunuzu karşılaştırıyor. Çalışkanlığınızı, bu konuda sizden iyi birini bulup onunla karşılaştırıyor. Dışa dönüklüğü ise sizden daha iyi birini bulup onunla karşılaştırıyor.

Bu kalıp, sosyal karşılaştırma aracılığı ile stres yaratan ve aslında birçok konuda iyi olmanıza rağmen sizi yetersizlik hissine boğan bir ses.

Üçüncü düşünce kalıbı, falcı. Bu negatif içsel sesin uzmanlık alanı, felaket senaryoları tahmin etmek. “Bu iş kesinlikle kötü sonuçlanacak”, “kendini rezil edeceksin” gibi kalıplar içinde düşünüyor.

Falcı sesiniz, beklentisel kaygı yaratıyor ve maalesef bu kaygı genellikle kendi kendini gerçekleşen kehanete dönüşüyor. Tahmini felaketten kaçmak için o felaket senaryosuna o kadar çok odaklanıyorsunuz ki, o senaryonun gerçekleşme ihtimalini arttırıyorsunuz.

Dördüncü düşünce kalıbı, utanç sarmalı.

Bu negatif içsel ses, negatif içsel seslerin en yıkıcısı çünkü davranışınıza değil de direkt olarak sizin kimliğinize saldırıyor. “Berbat bir şey yaptın” demek yerine “berbatsın” diyor. “Arıza bir hareketti” demek yerine “arızasın” diyor.

Bu kalıp, öğrenmeyi ve gelişimi engelleyen bir güç çünkü problemlerin görece kolay değiştirilebilir davranışlarınız değil de değiştirilemez karakter bozukluklarınız olduğunu söylüyor.

Öz şefkat

Bu düşüncelerin alternatifi, öz şefkat. Acımasız eleştirmen içsel sesinden, öz şefkat içsel sesine geçtiğinizde, araştırmacıların bakıcı sistemi dedikleri sistem aktif hale geliyor. Bu sistem aslında çocuklarımıza bakmamız ve sosyal bağlantıları korumamız için gelişmiş bir sistem. Aktif hale geldiğinde, oksitosin salgılanıyor ve parasempatik sinir sisteminiz aktif hale geliyor. Bu da güvende ve sakin hissetmenizi sağlıyor.

Öz şefkat aynı zamanda iş yapma fonksiyonlarınızı, duygusal düzenlemenizi ve bilge bir şekilde karar verebilmenizi yöneten prefrontal korteks fonksiyonlarını iyileştiriyor. Yani kendinize karşı nazik olduğunuzda, daha berrak bir şekilde düşünüyorsunuz ve daha iyi tercihler yapıyorsunuz.

Dr. Kristen Nef ve başka araştırmacıların yaptıkları çalışmalar, öz şefkat pratiği yapan insanların daha düşük kortizol seviyesine, yenilgi sonrası gelişim için daha fazla motivasyona, zorluklara karşı daha fazla dayanıklılığa ve genel olarak daha iyi ruh sağlığına sahip olduklarını gösteriyor.

İçsel koçunuzu nasıl geliştirirsiniz? Pratik ve dönüştürücü üç teknik

İçsel eleştirmeniniz sizi yargılıyor ve lanetliyor. İçsel koçunuz ise daha pratik, daha destekleyici. Aynı zamanda sonuçlardan çok sürece ve öğrenmeye odaklanıyor. Kıçınıza gökkuşağı üflemiyor, sizi olanların sorumluluğunu almaya itiyor ama aynı zamanda size destek ve cesaret de veriyor.

Şimdi size içsel sesinizi içsel eleştirmenden içsel koça çevirmenize yardımcı olacak üç pratik ve dönüştürücü teknik vereceğim.

Birinci teknik, ton/nüans kayması. Bu teknik, içsel sesinizin duygusal kalitesini acımasız ve talepkar tondan, sıcak ve cesaretlendirici tona değiştirmenizi içeriyor. Bunu basit bir egzersiz ile açıklayayım.

Kendinizi içsel eleştirmeninizin ağzından düşünürken yakaladığınızda kendinize, bunları aynı süreçten geçen yakın ve iyi bir dostunuza nasıl bir tonda söyleyeceğinizi sorun. Sonra bu tonu alın ve kendinize bu tonla yaklaşın. Örneğin “bu hatayı yapacak kadar embesil birisin” diyeceğinize “bu çok kötü oldu ama herkes hata yapar. Bu hatayı bir daha yapmamak için ne ders çıkarabilirim” deyin. Hatayı yine kabul ediyorsunuz ama acımasız değil daha nazik bir tonda kabul ediyorsunuz.

İkinci teknik, dil güncellemesi tekniği. Bu teknik, mutlak dilinizi daha spesifik ve doğru bir dille değiştirmenizi içeriyor.

İçsel sesiniz ya da içsel eleştirmeniniz, “her zaman”, “asla”, “tamamen” gibi mutlak kelimeler ile konuşmaya bayılıyor. Ama bu kelimeler nadiren doğrular ve içinde bulunduğunuz durumu umutsuz hale getiriyorlar.

Bunun yerine daha spesifik bir dil kullanın. “Ben her sunumu batırıyorum” demek yerine “bu spesifik sunumda zorlanıyorum” deyin. ”Bu işte berbatım” yerine “bu kabiliyeti hala öğreniyorum” deyin. “Henüz”, “şu ana kadar” ya da “öğreniyorum” gibi kelimeler gelişim ve değişim ihtimalini güçlendirirler.

Bunun yanında kişilik temelli eleştiriden, davranış temelli geri bildirim diline geçmelisiniz. “Ben bir kaybedenim” diye düşünmek yerine “bu spesifik konuda başarısız oldum” diye düşünün. Bu şekilde düşündüğünüzde, kim olduğunuz hakkında değil, davranışınız ve çabanız hakkında yorum yapıyorsunuz. Bu ayrım önemli çünkü davranışlar değiştirilebilir ama kimlik daha değiştirilemez bir şey gibi hissedilir.

Üçüncü teknik, bakış açısı değiştirme tekniği. Bu teknik, yargıç rolünden rehber rolüne geçmenizi içeriyor.

İçsel koçunuz, acımasız demeçler vermek yerine size yardımcı olacak sorular sorar. “Yine yenildin” demek yerine “bundan ne ders çıkarabilirsin?” der. “Bunu asla başaramayacaksın” demek yerine “bir dahaki sefere daha iyi yapmak için ne yapabilirsin?” diye sorar.

İçsel yargıç geçmişe odaklıyken, içsel koç geleceğe odaklıdır. İçsel koç sizi kötü giden şeyler için cezalandırmaktan çok, ileri yönelik geliştirmeye odaklıdır.

Bu konuda kullanabileceğiniz, benim en iyi arkadaş testi dediğim bir teknik var. İçsel eleştirmeni konuşurken yakaladığınızda, bunu en iyi arkadaşıma bu şekilde söyler miydim deyin. Cevabınız hayırsa, en iyi arkadaşınıza nasıl söylerseniz, kendinize de o şekilde söyleyin. Aynı bilgiyi ve sorumluluğu, acımasızdan ziyade nazik bir şekilde nasıl iletebileceğinizi düşünün.

Günlük olarak yapmanızı tavsiye edeceğim şey, güvendiğiniz koçunuz ile sabah toplantıları yapmanız. Akşam da kısa bir gözden geçirme yapın. Gün içinde içsel eleştirmeninizi dinlediğiniz anları hatırlayın ve o sözleri içsel koçunuzun nasıl söyleyeceğini düşünün. Sonra da kendinize o şekilde söyleyin.

Beyninizi resetleyecek bir söz kalıbına sahip olmanız da işe yarayan bir yöntem. Yani içsel sesiniz acımasız bir şekilde konuştuğunda onu “bir dakika, bunu şimdi daha nazik söyleyelim” deyin. Ya da “içsel sesim bunu nasıl söylerdi” gibi.

Burada şunu unutmayın. İçsel eleştirmeninizi susturmaya veya bastırmaya, size verdiği bilgiyi görmezden gelmeye çalışmıyorsunuz. Tek yaptığınız bu bilgiyi yakalamak, yumuşatmak ve yeniden düzenlemek. İçsel eleştirmen genellikle çocuklukta öğrenilen ve daha iyisi ile değiştirilebilir bir düşünce süreci. Yeterince tekrar ile, beyniniz içsel koçu otomatik hale getirebilir (yıllar önce yeterince tekrar ile içsel eleştirmeni otomatik hale getirdiği gibi).

Bu alıştırmaları hergün yapmaya çalışın. Bu üç tekniği hergün birer kere kullanmaya çalışın. İçsel sesinizdeki küçük iyileşmelerin bile sizi nasıl da daha değişik bir moda soktuğunu görünce şaşıracaksınız.

Bir sonraki bölümde, düşüncelerinizi sistematik bir şekilde gözden geçirme tekniklerini, içsel eleştirmeninizi besleyen bozuk düşünce kalıplarını nasıl sorgulayacağınızı konuşacağız.

Bazı düşüncelerinizin gerçek olup olmadığını düşündüğünüz oldu mu? Bazı şeylere neden bu kadar güçlü bir şekilde inandığınızı sorguladınız mı? Bir sonraki bölümde, bunlara değineceğiz.

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Setine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Silence Your Inner Critic: How to Activate Your Brain’s ‘Inner Coach

Geçmiş ve gelecekle ilgili düşünceleri durduramadığınızda kullanabileceğiniz teknikler

Masanızda oturmuş, işinize konsantre olmaya çalışıyorsunuz ama zihniniz, dün yaptığınız o garip konuşmayı yeniden oynatıp duruyor. Söylediğiniz her kelimeyi analiz ediyorsunuz, karşı tarafın yanlış anlayıp anlamadığını merak ediyorsunuz. Sonra birdenbire, beyniniz geleceğe atlıyor ve yarın yapacağınız sunuma gidiyor. Sunumun ters gidebileceği her senaryoyu düşünmeye başlıyorsunuz. Ne olduğunu anlamadan, 20 dakikanızı boyunca bir geçmişe bir geleceğe atlayarak, hiçbir gerçek şey yapmadan geçiriyorsunuz.

Bu durum size tanıdık geliyorsa, yalnız değilsiniz. Beyninizin bu mental zaman yolculuklarını yapmaya eğilimi var. Ve bunlar size rastgele atlamalar gibi görünse de, bu yolculukların arka planında oldukça karmaşık, nörolojik bir süreç var.

Bugün beyninizin mental zaman yolculuğu yapmasını neden durduramadığınızı ve daha da önemlisi bu yolculukları durdurarak kendinizi şimdiki zamana nasıl demirleyeceğinizi konuşacağız.

Zihinsel zaman yolculuğu, beyninizin geçmişi ziyaret edebilme ve geleceği hayal edebilme kabiliyetidir. Bu kabiliyet aslında evrimleşmiş bir beyne işaret eder, geçmiş deneyimlerimizden bir şeyler öğrenmemizi ve geleceği planlayıp üzerinde düşünülmüş kararlar verebilmemizi sağlar.

Problem şu ki, beyin bu özelliğini her zaman akıllıca bir şekilde kullanmaz. Geçmiş olayları ya da acılı olayları defalarca ziyaret eder. Garip konuşmaları defalarca oynatır, hata yaptığınız bir anı defalarca yeniden yaşar ya da gelecekte olabilecek bir olayla ilgili felaket senaryoları yazar.

Beyninizin bu döngülere saplanıp kalması sadece zihinsel değil aynı zamanda nörolojik bir alışkanlık. Çünkü beyindeki döngüler büyük oranda varsayılan mod ağı (default mode network) tarafından yönetiliyorlar.

Varsayılan mod ağı, dış dünyaya odaklı olmadığınız, örneğin gündüz düşü gördüğünüz ya da bir olayı düşündüğünüz, zamanlarda devreye giren beyin bölgelerine deniyor. Varsayılan mod ağı, bir işe aktif olarak odaklanmadığınızda devreye giriyor ve zihinsel manzarayı sürekli olarak tarayarak çözümlenmemiş problemler, potansiyel tehditler ya da daha önce kaçırmış olabileceğiniz önemli bilgiler aramak gibi spesifik bir görevi var.

Varsayılan ağ modu, yaratıcılık ve öz değerlendirme için oldukça faydalı bir özellik. Temel olarak geçmişin ve geleceğin canlı simülasyonlarını üretiyor ve beyniniz bu simülasyonlara sanki şu an oluyorlarmış gibi duygusal tepkiler veriyor. Ama varsayılan ağ modu aşırı aktif hale geldiğinde, ruminasyon (durduramadığınız negatif düşünce döngüleri) ve kaygıya neden olabiliyor. Aynı zamanda şimdiki zamanda yapmanız gereken şeylere ayıracağınız beyin kaynaklarını tüketiyor.

Araştırmalar ruminasyona ve kaygılanmaya daha fazla zaman harcayan insanların çalışma belleklerinin (working memory) – bilgiyi geçici olarak tuttuğumuz ve aynı zamanda bu bilgi üzerinde aktif olarak işlem yaptığımız bilişsel sistem – düştüğünü gösteriyor. Bu kötü bir şey. Beyninizde sanki birçok ağ tarayıcısı sekmesi açmışsınız ve her biri işlem gücünden yiyor, beyninizi ve elinizdeki işi yavaşlatıyor gibi.

Bunun aynı zamanda psikolojik maliyetleri de var. Zihinsel zaman yolculuğu, stres ve kaygı da içeriyorsa, kortizol seviyelerinizi yüksek tutuyor. Kronik stres tepkisi ise sizin bağışıklık sisteminizden uyku kalitenize birçok şeyi olumsuz etkiliyor. Yani ya geçmişte kalmış ya da gelecekte belki hiç olmayacak bir şey için vücudunuzu stres altında tutuyorsunuz. Kendinizi zihinsel zaman yolculuğundan şimdiki zamana nasıl getireceğinizi bilmediğinizde, bir yandan da zaman içerisinde duygusal dayanıklılığınızı kaybediyorsunuz.

Peki, zihninizin şimdiki zamanı terk ettiğinin nasıl farkına varacaksınız? Bunun için geçici farkındalık dediğimiz bir farkındalık türünü geliştirmeniz gerekiyor.

Geçici farkındalık, pratik ile öğrenebileceğiniz bir yetenek. Yapmanız gereken şey, düşüncelerinizin kalitesine dikkat etmeye başlamak. Geçmişte olmuş bir şeyi analiz mi ediyorsunuz? Gelecekteki bir şeyi planlamaya çalışıyor, gelecekteki bir şey hakkında endişeleniyor musunuz?

İlk yapmanız gereken şey, bu tür bir zihinsel zaman yolculuğu yapmakta olduğunuzun farkına varmak.

Beyniniz bu yolculuğu yaparken, aynı zamanda bazı fiziksel işaretlerin de farkına varın. Bu yolculuk sırasında nefes alışverişiniz sığlaşabilir, omuzlarınız gerginleşebilir, karnınızda kaygı ya da pişmanlık ile gelen tanıdık bir gerginlik hissedebilirsiniz. Vücudunuzda hissettiğiniz bu şeyler, beyninizin şimdiki zamandan çıktığını işaret edebilirler.

Bazı insanlar, özellikle zor deneyimlerden ya da duygusal olarak düştükten sonra geçmişle ilgili ruminasyona yatkınlar. Bazı insanlar ise, özellikle gelecekle ilgili belirsizlik veya değişim durumlarında, daha geleceğe yönelik kaygılara yatkınlar. Birçok insan ise duygusal durumlarına ve hayatlarında olan şeylere bağlı olarak her ikisine de yatkınlar.

Zihinsel zaman yolculuğu yaptığınızı fark ettiğinizde, yeniden şimdiki zamana demir atabilirsiniz.

Demir atmak önemli çünkü böylece düşünceleriniz ile reaksiyonunuz arasına mesafe koyabilirsiniz. Demir atmak aynı zamanda sinir sisteminizi sakinleştirir ve yeniden çerçeveleme veya düşüncelerinize meydan okuma gibi bilişsel araçları kullanmak için ihtiyacınız olan zihin açıklığını sağlar.

Demir atmak, zihniniz kontrolden çıktığında acil durum frenlerine basmaya denktir. Şimdi size bunu,  varsayılan mod ağını sekteye uğratan ve beyninizin başka bölümlerini harekete geçiren üç teknik ile nasıl yapabileceğinizi göstereceğim.

Birinci teknik: Zaman aralığını etiketlemek

Beyninizin yapmakta olduğu şeye bir isim verin. Örneğin şöyle diyebilirsiniz:

“Bunlar geçmişe odaklanan düşünceler.”

“Bunlar gelecek ile ilgili kaygılar.”

Size önemsiz görünebilir ama bunu yaptığınızda, beyninizin meta algıdan yani düşünceleriniz hakkında düşünme kabiliyetinden sorumlu bölümlerini aktif hale getiriyorsunuz. Aynı zamanda duygusal düzenlemenizden ve rasyonel düşünceden sorumlu prefrontal korteksinizi işin içine sokuyorsunuz.

Yani zihinsel zaman yolculuğu yaptığınız zaman aralığını etiketlediğinizde, otopilot modundan gözlem moduna geçiyorsunuz. Bu düşüncelerle kavga etmiyor, sadece bunları tanımlayıp bir adım geriye çekiliyorsunuz. Sadece bu bile, bu kontrol dışı düşüncelerin gücünü azaltıyor.

İkinci teknik: Vücut temelli çapalar kullanarak dikkatinizi şimdi ve buraya çekmek 

Bunu yapmanın birçok yolu var. Örneğin yere basan ayak tabanlarınızı hissetmek. Ayak tabanlarınızı yere basın ve basıncı hissedin.

Ya da ellerinizi birleştirip parmak uçlarınızın dokusunu hissedin.

Bu konuda kullanabileceğiniz bir başka teknik de stres ve kaygı yönetimi için geliştirilen 5-4-3-2-1 tekniği.

Görebildiğiniz 5 şeyi söyleyin. Sonra dokunabildiğiniz 4 şeyi söyleyin. Sonra duyabildiğiniz 3 şeyi söyleyin. Sonra kokusunu alabildiğiniz 2 şeyi söyleyin. Sonra tadabildiğiniz 1 şeyi söyleyin.

Bu duyusal pratik, dikkatinizi zihinsel hikayeden çıkarıp şimdi ve burada fiziksel deneyiminize odaklar.

Yapabileceğiniz bir başka harika egzersiz de dikkatinizi nefesinize demirlemek. Yavaşça nefes alın ve daha yavaş bir şekilde nefes verin. Bu arada içinizden “nefes al” – “nefes ver” deyin. Bu pratik de sizin varsayılan modadan bilinçli düzenleme moduna geçmenizi sağlar.

Üçüncü teknik: Örüntü durdurma

Bu, zihinsel düşünce girdabını durdurmak için yapacağınız kısa ve fiziksel bir şey. Birkaç örnek vereceğim.

Sesli bir şekilde “dur!” deyin ve ayağa kalkıp vücudunuzu esnetin.

Ya da bileğinize lastik bant takın ve onu gerip bırakın. Ya da yüzünüze soğuk su çarpın. Bir odadan başka bir odaya yürümek bile işe yarar.

Bunlar size basit görünebilirler ama çalışır teknikler. Çünkü bunlar zihinsel döngü hız kazanmadan döngüyü durdururlar.

Bu tekniklerin hiçbirinde, o düşünceler orada değilmiş gibi davranmıyorsunuz. Tek yaptığınız şey, beyninize odaklanabileceği başka bir şey vermek ve böylece beyin o düşüncelere geri döndüğünde bu düşüncelerin daha açık bir şekilde değerlendirebilmek.

Demirleme alıştırmalarını her gün yapın, sadece zihinsel döngülerin altında edildiğiniz zamanlarda değil. Duygusal olarak yoğun olmadığınız zamanlarda demirleme çalışmaları yapmanız, bu teknikleri duygusal olarak yüklü olduğunuz zamanlarda uygulamanızı kolaylaştırır çünkü bu teknikler, hatırlamak zorunda kalacağınız ve zihin enerjisi ile zorlayacağınız şeyler olmak yerine refleks haline gelirler.

Bunlara günde bir saat ayırmanıza gerek yok. Günde 2 dakika bile yeter. Örneğin bu günlük alıştırmaları dişinizi fırçalarken ya da sabah kahvesi içerken yapabilirsiniz. Bu zamanlarda 60 saniye nefesinize odaklanabilir sonra çevrenize ve sonra vücudunuza odaklanabilirsiniz.

Sakin zamanlarda pratik yaparsanız, stresli olduğunuzda beyninizi bu zihin modunu daha kolay bulabileceği şekilde egitebilirsiniz. Bu biraz kas gelistirmeye benzer. Kriz gelene kadar spor salonuna gitmemezlik etmiyorsunuz. Kaslarınızı düzenli olarak, önceden geliştiriyorsunuz. Ihtiyacınız olduğunda da kas kapasitemiz oluyor.

Özet

Beyniniz geçmişi ve geleceği düşünebilecek şekilde tasarlanmış. Bu normal bir beyin fonksiyonu. Problem, bu düşünce döngülerine saplanıp kaldığınızda ortaya çıkıyor.

Kendinizi şimdiki zamana demirlemek, düşüncelerinizi kapatmanız anlamına gelmiyor. Beyni şimdiki zamana demirlemek, zihninizin gereğinden fazla bir süre geçmiş ya da geleceğe yolculuk yaptığının farkına varıp, onu nazik bir şekilde şimdiki zamana getirmeyi öğrenmek demek.

Düşünce kalıplarınızı yeniden kablolamak için ilk adım bu. Bu şekilde otomatik pilottaki zihinsel alışkanlıklara reaksiyon göstermek yerine bilinçli kararlar verecek farkındalığı ve zihin açıklığını elde edebilirsiniz.

Bir sonraki bölümde, içsel konuşmanızı değiştirmeyi konuşacağız. Çünkü bu ses sizin en büyük eleştirmeniniz ya da olabilir en büyük destekçislniz olarak duygusal dayanıklılığınız üzerinde çok büyük rol oynuyor.

Bu konuyla alakalı şu yazımıza da bakabilirsiniz: Hayal tuzağı ile gerçek hayattan kaçmak

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Setine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: How to Anchor Yourself in the Present When Your Brain Won’t Stop