İyi sanılan ama aslında tehlikeli 5 yaşam tavsiyesi

İyi bir tavsiye size yardımcı olabilir ama yanlış bir tavsiye, sizin yanlış bir yolda yıllarınızı boşa harcamanıza neden olabilir. Bu bölümde, oldukça kötü olmalarına rağmen, sıklıkla tekrarlanan ve muhtemelen en az birini daha önce sıklıkla duyduğunuz beş tavsiyeden bahsedeceğim. Aynı zamanda, bu tavsiyeler yerine uygulayabileceğiniz ve pişmanlıkla değil gurur ile dolu olan bir yaşam yaratmanızı sağlayacak tavsiyeleri paylaşacağım.

#1 İstediğiniz her şey olabilirsiniz.

Hayır, ne kadar isterseniz isteyin, ne kadar çabalarsanız çabalayın, istediğiniz her şey olamazsınız. Gerçek şu ki siz, birçok şeyde iyi değilsiniz ve asla olamayacaksınız.

Tamam, insanların zayıflıklarını düzeltmek için tavsiyeler verilmesi normal ve insanların zayıflıklarını giderip güçlenmeleri, zayıflıkları tarafından potansiyellerinin çok altında bir yaşam sürmemeleri gerçekten önemli bir hedef. Ama bir insanın güçlü olduğu alanlarda uzmanlaşması, kendisi için çok daha iyi olacaktır.

Bazı alanlarda zayıf olduğunuzu ve ne kadar eğitim alırsanız alın o alanlarda iyi olamayacağınızı kabul etmeniz lazım. Siz muhtemelen 5 sene yoğun eğitim alsanız bile, NBA basketbolcusu olamayacaksınız ya da belki büyük bir şirket yönetemeyeceksiniz. Kendinizi fantezi dünyasında kaybetmek yerine, zamanınızı güçlü olduğunuz yanlarınıza uyan bir alan bulmaya ayırmak ve bu alanlarda gelişmek, sizin için çok daha iyi olacaktır.

Yanlış anlamayın, genç yaşlarınızda birçok şeyi deneyebilirsiniz ve denemeniz de iyi bir şey. Hayallerinizi kovalamanız da kötü bir şey değil. Ama açık fikirli, gerçekleri duygusallaşmadan görebilen biriyseniz, zaman içinde istediğiniz her şeyi olamayacağınızı öğreneceksiniz. Ama aynı zamanda, birkaç şeyde çok iyi olduğunuzu da keşfedeceksiniz.

Ben ikigai (Japonca “yaşamak için bir sebep” ya da “her gün yataktan kalkmak için bir sebep”) kavramını destekliyorum. Başarınız, mutluluğunuz ve her gün sizi yataktan kaldıracak motivasyon, 4 alanın kesişiminde:

  • Yapmayı sevdiğim şey
  • Dünyanın ihtiyacı olan şey
  • Bana para kazandıran şey
  • İyi yaptığım şey

Ikıgai size istediğiniz her şey olabileceğinizi söylemiyor. Tem tersine, dar bir alanda başarıyı, mutluluğu, motivasyonu ve parayı bulabileceğinizi söylüyor. Bu alan, sizin ideal alanınız ya da en etkili olduğunuz alan.

#2 Bir plan yapın ve o plana sadık kalın.

Yüzeysel olarak baktığınızda, bu tavsiye oldukça makul ve mantıklı görünüyor. Ama biraz derine inerseniz, bu tavsiyenin defolu olduğunu görüyorsunuz.

Çok büyük bir çaba ve titizlikle hazırlanmış planlara sahip olan genç insanlarla konuşuyorum. “Şu alanda üniversite okuyacağım, bu üniversite beni şu işe yerleştirecek ve 10 bilemedin 20 yılda nihai hedefimdeki vadedilmiş topraklara ulaşacağım!”

Bu insanlar hayata, satranç hamleleri serisi olarak bakıyorlar. Satranç taşlarını bir kareden diğerine dikkatle kaydırıyorlar ve hayatı şah mat etmek istiyorlar. Ama bu bir hata çünkü hayat bir satranç oyunu değil. Hayat daha çok, her zaman direksiyonunda olmadığınız bir çarpışan arabalar oyununa benziyor. Hayatınızla ilgili yapabileceğiniz iki tercih çeşidi var. Tercihlerinizi araçsal sebeplere göre yapabilirsiniz ya da temel sebeplere göre.

Araçssal sebepler, detaylı yaşam planlarının yapı taşları ve tamamen kararların sizi nereye doğru yönlendireceği ile ilgililer. “Çok ilgimi çekmese bile belli bir alanda üniversiteye gideceğim çünkü böylece iyi bir işim olacak” ya da “benim mizacıma uygun olmasa bile şu işe gireceğim çünkü bu iş bir sonraki fırsatı elde etmemi sağlayacak” gibi bir tercih, araçsal bir tercihtir.

Temel sebepler ise araçsal tercihlerin zıddıdır. Aslında temel sebeplere göre kararlar vermek, planlamanın karşıtıdır. “Bu bölümü beni nereye götüreceğini bilmesem bile okuyacağım zira ilginç bir bölüm” ya da “sonrasında beni nereye götüreceğini bilmesem bile bu işe gireceğim zira ilginç insanlarla çalışacağım ilginç bir iş” gibi kararlar, temel sebeplere göre verilen kararlardır.

Ben gençken araçsal sebeplere inanır, onlara tapardım. Büyük bir taktisyen ve uzman bir planlamacıydım. Ama çok geçmeden, bazen oldukça acı sonuçlar sonucu, şaşırtıcı bir şeyi keşfettim: araçsal sebepler sıklıkla istenilen sonuçları vermiyordu. Hayatınız araçsal sebeplerle yapılan planlar için çok karmaşık, hiç beklenmeyen şekillerde değişken bir yer.

Genç biriyseniz ve bana inanmıyorsanız, 40’larında ve 50’lerinde olan ve hayran olduğunuz birilerini bulun ve onlara, bulundukları noktaya nasıl geldiklerini sorun. %90’ı size “uzun hikaye” diye cevap verecektir.

Uzun hikaye zira bu insanlar temel sebepleri baz alarak kararlar verdiler ve sonrasında ortaya çıkan belirsizliklerle, o tercihlerin kendilerini götürdüğü yerde mücadele ettiler. Ama bu, onların güçlükler karşısında motive, fırsatlar konusunda uyanık kalmalarını sağladı ve geldikleri noktaya ulaşmak için denemeler yapmalarına, yollarını değiştirebilmelerine izin verdi.

Başarılı insanların bir noktadan büyük başarıya, düz, dikkatle planlanmış ve planlandığı gibi ilerleyen bir çizgi şeklinde ilerlediklerini düşünürüz ama asıl yol, zigzaglarla, bir sağa bir sola savrulmalarla, dolambaçlarla dolu. Ve hayat dolambaçlı bir yola girdiğinde dikkatiniz dağılırsa ya da modunuz düşerse, başarılı olmanız zor.

Hiç plan yapmayın demiyorum ama plan yapmaya daha az, bir şeyler yapmaya daha çok zaman ayırın.

#3 Tutkunun peşinden git.

Berbat tavsiyeler listesinin tartışmasız bir şekilde taçsız kralı bu. Bu tavsiyeyi yastıklara işliyorlar, tişörtlere basıyorlar, Instagram’da paylaşıp, mezuniyet törenlerinde kutsal sözler gibi fısıldıyorlar. Ama bu gerçekten berbat bir tavsiye.

Neden? Birincisi, bu oldukça baskı yaratan bir şey. Bana “peşinden gitmek istediğin tutkun ne?” diye sorduklarında, donup kalırdım. Mükemmel bir cevap vermem gerektiğini düşünürdüm ve böyle bir cevap bulamazdım. Bu soru insanı gerçekte ne olduğunun bir ifadesi olan değil de gösterişli tepki vermeye zorluyor.

İkincisi, “tutkun olan şeyin peşinden git” tavsiyesi, kısa vadeli duygulara ağırlık verirken, uzun süreli çabaya çok az yer veriyor. Bu konuda bana güvenin. 25 yıldır aynı mesleği yapıyorum “bu senin tutkun mu?” diye sorduklarında, cevabım “bilmiyorum” oluyor. Yaptığım iş gerçekten zor. Bazı günler bundan zevk alıyorum, bazı günler kesinlikle yapasım gelmiyor. Ama bu benim işim.

Üçüncüsü, tutkunuz sizi evrenin merkezine koyuyor ve bu her zaman hata. En başarılı, en etkili insanlar, aynada kendilerine hayran hayran bakmakla vakit kaybetmezler.

Acı gerçek şu ki, sizin tutkunuz dünyanın umrunda değil. Belki sizin de umrunuzda olmamalı. Neyse ki, kendinize sorabileceğiniz daha iyi sorular var. Örneğin, kimse izlemiyorken ne yapıyorsunuz? Bahçenizde bitkilerle uğraşıp, gübreler ve tohumlar hakkında mı okuyorsunuz? Bitkilerle ilgili alışveriş yapmak için girdiğiniz dükkanlarda, o dekoratif deniz kabuklarına büyük bir arzu ile mi bakıyorsunuz? Bu sorunun cevabı, size bir ipucu verecek.

İkinci soru ise, hangi işkenceye katlanmaya gönüllüsünüz. Jerry Seinfield, büyük bir komedyen olmak için, her gün, tek kelime yazmak istemediği günlerde bile yazması gerektiğinin farkına vardı. Özellikle tek kelime yazmak istemediği günlerde yazması gerektiğinin farkına vardı.

Gerçek şu ki çaba, insanın kendisini keşfetmesine yol açar, insanın kendisini keşfetmesi çabaya değil.

Kendinize sorabileceğiniz son soru ise, en büyük katkıyı nerede yapabileceğiniz sorusu. Bu soru sizi narsist kısır döngüden çıkarıp dünyaya açar.

Katkı, iklim değişimini durdurmak gibi devasa bir şey olmak zorunda değil. Eğer gücünüz varsa bunu da hedefleyebilirsiniz ama katkı, iyi bir anne ya da baba olmak da olabilir, harika kahveler yapan bir kafe işletmek de.

Yani özetlersek, tutkunuzun peşinden gitmeyi unutun. Ne yaptığınızı gözlemleyin, tolerans gösterebileceğiniz bir işkence bulun ve dünyaya nasıl bir katkıda bulunabileceğinizi keşfedin.

#4 Her zaman pozitif olun.

Bu oldukça iyi niyetli bir tavsiye ve önemli bir gerçekten yola çıkıyor. Ama bunu tam olarak uygulamanız sizi kötü yerlere çıkarabilir. Çünkü hayatta, negatif duygularınızı davet etmeniz ve daha az pozitif olmanız gereken zamanlar olacak.

Bilimin gösterdiğine göre pozitif duygular önemliler, hayatı yaşanmaya değer kılıyorlar. Örneğin iyimser olmanız sizi daha sağlıklı biri yapıyor. Neşe, minnettarlık ve umut gibi duygular, esenliğinizi artırırlar.

Şüphesiz ki çoğu zaman pozitif olmanız sizin yararınıza ve pozitif duygularınız negatif duygularınızdan daha fazla yer kaplamalı. Ama her zaman pozitif olmamalısınız. Eğer dişiniz çekilirken gülümsüyorsanız, bu sizin aydınlandığınızı değil uyuşturulduğunuzu gösterir. Sürekli olarak pozitif olmak, yoga taytı giymiş inkardan başka bir şey değildir. Çünkü negatif duygular size yol gösterirler, dünyayı daha açık seçik hale getirirler ve önemli dersler verirler.

Hüsran, ileri doğru yürümek için alternatif yollar keşfetmenizi sağlar. Pişmanlık, hatalarınızdan ders almanızı ve bir dahaki sefere daha doğru davranmanızı sağlar.

Çok fazla negatif duyguyla dolmak istemezsiniz ama sürekli olarak da pozitif kalamazsınız.

Sorun şu ki bazen doğal olarak negatif olduğumuzda, bizde bir sorun olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Ama bu doğru değil. Bazen negatif olmak insan olduğumuzu gösteriyor.

Bir miktar negatif duyguya yer açmamız, bugün daha kötü hissetmemize neden olsa da, daha sonra daha fazla şey başarmamızı ve uzun vadede daha mutlu olmamızı sağlar.

#5 Neyi bildiğin değil, kimi tanıdığın önemli.

Ben bu tavsiyeden nefret ediyorum. İçinde yeterince doğru olan bir zehir bu. Dünyaya kocaman bir bağlantı kurma organizasyonu gibi bakmak sadece karanlık değil aynı zamanda kötü bir strateji.

Evet, bağlantılar önemli. Ama milyarder yatlarındaki partilere katılmak gibi takıntılarınız yoksa, bağlantılar sandığınız kadar önemli değiller. Çünkü tüm fırsatları yöneten ve bu fırsatları Cadılar Bayramında en iyi kostümü giyen çocuklara şeker dağıtır gibi dağıtan gizli bir grup insan yok.

Neyi bildiğin değil, kimi tanıdığın önemli zehirini içenler, kabiliyet geliştirme, tecrübe kazanma ve bir katkıda bulunma fırsatlarını tehlikeye atıyorlar.

Sağlam bağlantılar kurmanın en iyi yolu, yaptığınız işte çok iyi olmak ve güvenilir, bel bağlanabilir biri olarak nam salmanız. Ne bildiğiniz, bildiğiniz insanlar evrenini genişletebilir. Aynı zamanda bağlantılarınızı geliştirmeye devam etmenin en iyi yolu, bonkör olmak, başka insanlarla gerçekten ilgilenmek ve eğer elinizden geliyorsa onlara yardım etmektir.

Kimi tanıdığınız yan üründür, strateji değil. Gerçek strateji, yaptığınız şeydir. Eğer harika işler çıkarıyorsanız, sözlerinizi tutuyorsanız ve insanlara iyi davranıyorsunuz, doğru insanlar yörüngenize girmenin bir yolunu bulurlar. Pokemon kartları gibi kartvizit toplamayı bırakın ve emeğinizi bir şeyde çok iyi olmaya harcayın. Bunu yaptığınızda, kimi tanıdığınız kısmı kendi kendine gerçekleşir.

Evet, bunlar oldukça süslü, kulağa hoş gelen, doğru gelen ama ciddiye aldığınızda sizi darmadağın edebilecek 5 tavsiye.

Her şey olabileceğinize inanmak yerine, ilgi alanınızın, yeteneklerinizin, talebin ve paranın kesiştiği dar alanda yer alan bir şey olmaya odaklanın.

Bitmek bilmez planlar yapmak yerine, araçsal değil temel sebeplere dayanan kararlar vermeye başlayın.

Tutkunuzun peşinden gitmeyin. Bunun yerine ne yaptığınızı, hangi işkenceye toleransınız olduğunu ve en  büyük katkıyı hangi alanda yapabileceğinizi keşfedin.

Çoğu zaman pozitif olun ama sürekli pozitif olmayın. Negatif duygularınızın da size bir şeyler öğretmesine izin verin.

Ne bildiğinize odaklanın. Tanıdığınız insanlar evrenini genişletmenin en iyi yolu bu.

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Setine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Life Advice That Sounds Good But Will Destroy You

İşim beni tüketiyor, maaşımın çoğu kiraya gidiyor – Vaka Çalışması

İnternette viral olan bir videoda, genç bir kadın şunları söylüyor:

“Belki TikTok üzerinde biri, şu soruyu benim için cevaplayabilir. Çünkü ben bir cevap bulamıyorum ve yılmış durumdayım.

“Haftada 40 saat çalıştıktan sonra neden sadece başımı sokacak bir yere gücüm yetiyor? Haftada 40 saat çalışarak 2,000 Dolar kazanıyorum ve kiram 1,660 Dolar! Yani haftada 40 saat çalıştıktan sonra, 2 odalı apartman dairesi kiramı ödüyorum ve bana sadece 300 Dolar kalıyor. Bu para telefon faturası, internet faturası ve yemek giderlerine bile yetmiyor.

Sadece hiç param kalmadığı gibi, iş beni tamamen tüketiyor ve işten başka bir şey yapmaya vaktim bile yok. Saat 5:30’da kalkıyorum, işten eve geldiğimde ise çok yorgun oluyorum. O kadar yorgum oluyorum ki, yapmam gereken diğer her şeyi hafta sonuna erteliyorum.

Cumartesi gününe birikmiş o kadar çok şey oluyor ki, tüm bu ertelenmiş işleri 2 güne yaymam gerekiyor. Yani haftasonu bile kendime zaman ayıramıyorum, dinlenmeye hiç vaktim olmuyor. Bu gerçekten de haftanın 7 günü çalışmak gibi bir şey.

Bu şekilde daha fazla devam etmek istemiyorum ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Ben bunun için yaratılmamışım. Hayatın tadını çıkarmak için param yok, zamanım yok, enerjim yok. Çok yorgunum.”

Bunu izleyen birçok insanın tepkisi, “yani ne bekliyordun ki, hayatını devam ettirmek için haftada 40 saat çalışman gerekiyor” şeklinde oluyor. “Bundan daha fazlasını hak ettiğin fikri nereden geliyor?”

Kendi büyük annemi düşünüyorum da. Bunu anlamak bizim için çok zor ve neden böyle olduğuna değineceğiz ama büyük annemin gençliğinde, hayatta kalmak garanti değilmiş. Ay başında ceplerine para girermiş ve bu para ayın 25’ine doğru tamamen bitermiş. Yemek veya başka hayati şeyler için bile paraları kalmazmış. Unları kalmazmış, şekerleri kalmazmış.

Yani daha 100 sene önce, ölmeden hayatta kalabilmeniz bile garanti değildi. Hayatta kalmak bile başarıydı çünkü birçok insan bunu başaramıyordu. Örneğin bebek ölüm oranları %20 seviyesindeydi.

Yani bu serzenişi izleyen birçok insan, “yani ne bekliyordun ki” diyor. “Hayat zor. Haftada 40 saat çalışmak zorundasın ve bunu her hafta yapmak zorundasın”. “Eğer paran yetmiyorsa bir ev arkadaşı bulman lazım.” Bence tüm bu söylenenlerde haklılık payı var ama gelin bu duruma nasıl geldiğimizi hatırlayalım. Haftada 40 saat çalışmasına rağmen, kirayı bile zorla ödeyen ve ilerleyebilecekleri bir yol olmayan nesle nasıl geldik?

Bazı insanlar bu kız gibi gençlere bakıp, “bu çocuklar çok şımarıklar ve bunun nedeni boomer (1946-64 yılları arasında doğanlar) anne ve babaları” diyorlar. Bu insanları suçlamıyorum ama anlamanız gereken bazı şeyler var.

Bir insan “haftada 40 saat çalışıyorum ama bu anca günü kurtarmama yetiyor” dediğinde ona “o zaman daha fazla çalış” tavsiyesi verebilirsiniz ama bu düşünce yapısı, 50 sene öncesinden kalma. 50 sene önce haftada 40 saat çalıştığınız bir işinizin olması, finansal olarak ilerlemek için yeterliydi. Bu kadar çalışma ile ev almanız, kira ödemeniz ve hatrı sayılır miktarda artan paraya sahip olmanız mümkündü. Aynı zamanda dünya fırsatlarla doluydu ve biraz daha fazla çalıştığınızda, işinizde yükselebiliyordunuz, yan iş yapıp daha fazla para kazanabiliyordunuz.

1950 – 2005 yılları arası, bence tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik zenginlik dönemiydi. O dönemde büyümüş bir neslin varsayımları ile, günümüz dünyasının dinamikleri arasında büyük bir uçurum var.

90’ların sonunda bir adet internet sitesi açıp sonra bunu milyonlarca dolara satabiliyordunuz. Ya da 60’larda, liberal bir üniversitede gayet rahat, eğlenceye ve maddeye boğulmuş bir hayat sürdükten sonra, bankada bir işe girip yükselerek iyi paralar kazanabiliyor, sonra da emekli olup emekli maaşı ile ölene kadar yaşayabiliyorlardı.

Bu dönemin yarattığı nesil, kendi çocuklarına ne aşıladılar? Eğer çalışırlarsa, çok çok çalışmaya gerek kalmadan, yükselebileceklerini öğrettiler çünkü kendileri için durum buydu: çalıştıktan sonra yukarı doğru momentum kazanmak çok zor değildi.

Günümüz nesli çalıştıktan sonra yükselmeyi hak sanıyor ama bunu bir önceki nesilden öğrendiler. Bir önceki nesil neye sahipse, ona sahip olmamız gerektiğini, bunun bir hak olduğunu düşünüyoruz, onlardan miras aldığımız algı bu. Ama gerçeklik değiştiği için, bu algı gerçeklik altında eziliyor.

Gerçeklik şu ki dünya artık eniyilenmiş (optimize) durumda. Eniyileme, muhtemelen başımıza gelen en kötü şey. Günümüz dünyasında iş verenler, bir insana ödeyebilecekleri en asgari ücreti, ev sahipleri alabilecekleri en yüksek kirayı eniyilemiş durumdalar.

Ben antikapitalist değilim ama oyunun eniyilemesi yapıldığında, tüm fırsatlar, sizin sırtınızı yaslayabileceğiniz tüm rastgele şanslar ortadan kalkar.

Bir yere özgeçmişinizi gönderip işe başlayabildiğiniz günler geride kaldı. İnternet binlerce işe başvurmayı kolaylaştırınca, dengenin yeniden sağlanması, sizin de binlerce işe başvurmadan iş bulamadığınız noktada oldu. İnternetin sağladığı bir avantaj gibi görünen şey, bir dezavantaja, uyumsuzluğa dönüştü.

Bence yüzleşmemiz gereken bazı çok zor gerçekler var. Şimdi içinde bulunduğumuz durum bu ve bu konuda şikayet etmemizin hiçbir faydası yok. Yani şikayet edemezsiniz demiyorum ama şikayet ederek bir şeyleri değiştirebileceğiniz bir dünyada yaşamıyoruz.

Peki siz de günümüz dünyasının optimizasyonu altında ezilen biriyseniz, bu durumu düzeltmek için ne yapabilirsiniz?

Burada size bazı tavsiyeler vereceğim ve bu diyeceklerim size empati yoksunu gelecekler.

Bu konuda bir şeyler yapmanız kolay bir iş olmayacak. Anlamanız gereken şey, hayat denilen oyunu, dezavantajlı bir şekilde oynadığınız yani kötü çözümler arasından en az kötü olan çözümü bulmanız gerekiyor. Bu sorunu çözmenin iyi bir yolu yok maalesef.

İlk tavsiyem, yorgunluk konusunda çok dikkatli olmanız. Yorgunluğun nereden geldiğine bakalım, yorgunluğu nörolojik perspektiften anlamaya çalışalım.

Yorgunluk, ilerleme yolu olmayan, umut hissi olmayan bir yaşam ile karşı karşıya kaldığımızda ortaya çıkar. “Eğer haftada 10 saat daha fazla çalışsanız, ne olur?” sorusuna bir cevap veremediğinizde ortaya çıkar.

Ek çaba harcamanızın hayatınızda hiçbir değişikliğe neden olmayacağını düşündüğünüzde, vücudunuz ve zihniniz daha yorgun hissetmeye başlar. Yorgunluk, bir enerji tasarruf stratejisidir.

Ayılar kış uykusuna yatarlar zira kışın dışarı çıkıp 10 saat yiyecek arasalar bile, yiyecek bulamazlar. Enerjilerini dışarı çıkıp yiyecek aramaya yatırmaları nafiledir çünkü kış aylarında harcadıkları enerjinin geri dönüşü çok düşüktür. Ayıların bunu öznel olarak, büyük bir yorgunluk olarak hissederler.

Yorgunluk, fırsatların olmadığı zaman enerji tasarrufu yaparak, fırsatlar ortaya çıktığında harcayacak enerjiye sahip olmak için gelişmiş bir koruyucu mekanizmadır.

Günümüz dünyasındaki problem ise, enerji tasarrufuna değecek bir mevsimsel değişimin olmamasıdır. Yani günümüz dünyasında, yorgunluğa göre hareket edemeyiz, başka mekanizmaları harekete geçirmek zorundayız. Neyse ki vücudumuzun, başka adaptif mekanizmaları var. Sizin için zor şeyleri ne kadar çok yaparsanız, o şeyler o kadar kolaylaşmaya başlar.

Yorgunluğun ikinci özelliği, yorgunluğa neden olan davranışlar gösterdiğinizde, yorgunluğa karşı direncinizin artmasıdır. Spor yaptığınızda tükenirsiniz ama ikinci gün spor yaptığınızda, daha tükenmiş hissedersiniz. Üçüncü gün, ikinci güne göre daha az tükenmişlik hissedersiniz.

Bugüne kadar, tükenmiş hisseden insanlarda, her zaman bir iki başka problem olduğunu gördüm. Bunlardan birincisi, bir çeşit, teşhisi konulmamış rahatsızlıklarının olması. Kansızlık, hipertiroidizm, depresyon gibi fizyolojik ya da psikolojik rahatsızlıklardan bahsediyorum.

Yani tükenmişliğin temelinde, tıbbi bir neden oluyor. Ve siz bu dezavantaj ile yaşadığınız sürece, işler çok zor bir hale geliyor.

İkincisi, ekranlı teknoloji kullanımı. İnsanların bunu duymak istemediklerini biliyorum ama, haftada 40 saat çalışan ve tükenmiş insanlarla çalıştığımda, bu insanların iş dışında hemen hiçbir şey için enerji bulamadıklarını görüyorum. Onlara sorduğum sorulardan biri, telefonuna bakıp, bana günlük telefon kullanımını söyleyebilir misin diye soruyorum.

İnsanlar, ekranlı teknolojilerin kendilerini yorduğunun farkında değiller. Bunun mekanizmasını açıklayayım.

Enerji ve motivasyonumuzun çoğu, duygusal devrelerimizden geliyor. Örneğin sizi kızdıran ya da size kaygı veren bir şey olduğunda, bu konuda bir şeyler yapmak için büyük bir motivasyonunuz oluyor.

Duygular, en büyük motivasyon kaynakları. Mantık mesela, davranışlar için büyük motivasyon yaratmıyor. Bir insana mantıklı bir şekilde “sağlıksız yiyecekler yememelisin, bu senin için zararlı” dediğinizde bile, sağlıksız yemekler yemeye devam ediyorlar çünkü sağlıksız beslenme davranışının altında, güçlü duygusal motivasyon var.

Duygular en güçlü motivasyon kaynakları ama günümüzde bu motivasyon bizim erişim alanımızda değil. Çünkü sosyal medya ve cep telefonları, bizi duygusal olarak tüketiyorlar.

Burada bahsettiğimiz TikTok videosu sizi derinden yakalıyor. “Aman Tanrım, bu benim” ya da “evet içinde yaşadığımız dünya aynen bu şekilde” diyorsunuz. “Bu çok büyük bir haksızlık” diyorsunuz. Haklı bir öfke hissediyorsunuz, kullanılmış hissediyorsunuz. Ama bu duygular sakinleştiğinde, duygusal olarak tükeniyorsunuz.

Bizden önceki nesil bizi yanlış programladı çünkü onların zamanında her şey daha kolaydı. Bize nasıl daha fazla çalışacağımızı öğretmediler, başarıları tembel ve şanslı olmalarına rağmen geldi. Bize ciddi bir çalışma ahlakı miras bırakmadılar. Tek yaptıkları, “daha fazla çalışırsan başarırsın” demek oldu.

Daha fazla çalışıp başarılı olma stratejisi onlar için çalışıyordu ama bizim için çalışmıyor. Çünkü günümüzde, milyar dolarlık şirketler, ev fiyatlarını optimize ediyorlar, her pazarı kontrolleri altında tutuyorlar. “Kira 1880 Dolar olsa apartman dairesi boş kalır ama 1660 Dolar olunca insanlar bir şekilde kirayı ödeyebiliyorlar” gibi hesaplamalar yapıyorlar.

Evet dünya böyle ve bu dünyada dezavantajlı durumdasınız. Ama bu durumu birileri sizin için düzeltmeyecek. Bu arada söylemeden de geçmeyeyim, kesinlikle oy vermeye devam etmelisiniz zira günümüz dünyasında insanlara oylarının hiçbir etkisi olmadığı da öğretiliyor. Ama en son ABD’de gördüğümüz gibi, durumdan memnun olmayan birçok genç erkek, gidip oy verdiler ve Donald Trump yeniden başkan oldu.

Hayatınız zor değil, avantajsız durumdasınız, yaşadığınız dünya adaletsiz değil demiyorum.  Hayat daha zor, avantajsız durumdasınız ve dünya çok adaletsiz. Ama hayatınızı düzeltmek için yapabileceğiniz şeyler olduğunu söylüyorum.

Dış dünyadan gelen dezavantajın yanında, kendi hayatımıza birçok dezavantajı kendimizin yerleştirdiğimizin farkında değiliz.

Haftada 40 saat çalışıyorsunuz, eve geldiğinizde tükeniyorsunuz ve hafta sonu da çalışmanız gerekiyor. Ama ben burada, çalıştığına defalarca şahit olduğum alternatif bir senaryo da biliyorum.

Öncelikle cep telefonunuzu daha az kullanın. Sonra, eve geldiğinizde her akşam, 15 dakika ekstra iş yapmaya başlayın ya da spor salonuna gidin. Hafta sonu yapmak zorunda olduğunuz işi, hafta içi akşamlara yaymaya başlayın. Yapabildiğiniz kadar, ne kadar küçük olursa olsun.

Zaman içerisinde, toleransınız artar ve daha fazla iş yapmaya başlarsınız. Bunun sonucunda ise harika bir şey olur: hafta sonu tamamen size ait bir gün olur.  Hafta içi bir günün size ait olması, sizi ertesi hafta daha kuvvetli yapar. Ertesi hafta daha fazla kuvvet, sizin 15 değil 20 dakika ekstra iş yapmanızı sağlar. Hafta sonu biraz daha fazla boş olursunuz.

Birçok insanın çalış – tüken – çalış döngüsünde hapsolduğunu görüyorum. Bu döngüden az önce bahsettiğim şekilde çıkabileceğinize defalarca şahit oldum.

Bu kolay ya da adil demiyorum ama ilerlemenizin bundan daha etkili bir yolu yok.

İş, yapmak zorunda olduğunuz bir şey haline geldiğinde, çalışmaya devam etmek çok zor çünkü bu perspektifte iş, sizin pilinizi bitiren bir şey haline geliyor. Bu kolay demiyorum ama iş konusuna bakışınızı değiştirmeniz lazım.

İşinden zevk alan insanlar ya çok şanslılar ya da işlerine çok emek harcayıp, işten zevk alacakları noktaya ulaşıyorlar. Yani bilinçli bir şekilde, haftada 50 saat, 60 saat belki de 70 saat çalışacakları bir yola giriyorlar ve bir süre böyle çalışıyorlar.

Bu adil ya da doğru demiyorum. Sadece, insanların işte mutlu olmalarına giden yolun genellikle bu olduğuna şahit olduğumu söylüyorum.

Daha iyi bir yaşam için nöron bilimi ve psikoloji temelli pratik ipuçları setinde derlediğimiz Dr.K’nın sette olmayan son yayınlarından birini çevirdik.

İş Dünyasında Yükselmek – 2

Bir önceki yazımda bu konuya bir giriş yapmış ve önemli gördüğüm noktaları belirtmeye çalışmıştım. Bu yazıda konuya devam edelim ve kafa yapısına eğilmeye çalışalım.

Yanlız giriş yapmadan önce bir konuya değinmek istiyorum. Yazılarımın altına gerek bu platformda gerek başka platformlarda veya konferanslarda karşılaştığım bir soru sıkça geliyor. O da “Bu konulara Türkiye’de bulunan en iyi üniversitelerde değinilmiyor.” Şimdi arkadaşlar üniversiteler sizin her şeyi böyle hap gibi öğreneceğiniz yerler değildir. Size her konuda bilgi veremezler. Bunun için ne kaynakları, ne yetişmiş uzmanları ne de mecalleri ve farkındalıkları vardır. Hardard, MIT, Cambridge için bile bu durum böyledir. Geçenlerde Münih Teknik Üniversitesinde bir profesöre proje eğitimlerine iletişim ve duygusal zeka gibi “yumuşak yetenek” konularının eklenmesini tavsiye ettim. Cevap ise şuydu “haklısın bizde eklemeyi planlıyoruz.” Beklentilerinizi gerçekçi temeller üzerine oturtun. Eleştirileriniz mantıklı ve gerçekçi olsun. Mesela bizim üniversiteleri şöyle eleştirebilirsiniz:

  • Her şeyi öğrenciye yıkıyorlar. 
  • Gereksiz servis dersleriyle ajandayı dolduruyorlar. 
  • Dönem ödevi olacak konuları tez diye kabul ediyorlar. 
  • Yürürlükteki doktora programlarının belki yarısı ya da daha azı gerçekten doktora. 
  • Aşırı teorik kalıyorlar ve gerçek hayatta ilgili konu bağdaşımı az. 
  • Öğrencileri iş birliğine değil bencilliğe iten bir kültür söz konusu. 
  • Öğretim görevlilerinin iş yaşamı tecrübesi çok az. 
  • Yüksek düzeyde intihal ve etik ihlaller söz konusu. 
  • Şekle, statüye ve ünvana aşırı önem veriliyor. 
  • Çalışkan ve dürüst öğrenciyle kurnaz ve hilekar öğrenci aynı potada değerlendiriliyor. 
  • Dünya ve teknoloji takip edilmiyor. 
  • Vesaire vesaire…

Ancak, bunlara rağmen, bazı şeyleri sizin halletmeniz gerekiyor. İletişim, iş birliği, duygusal zeka, çatışma yönetimi, öz disiplin ve özgüven gibi konular aklıma ilk gelenler olarak sıralanabilir. Peki nasıl halledeceğiz? Kitap okuyacaksın, eğitim alacaksın, hatalarını not edip düzeltmeye çalışacaksın, deneyeceksin yanılacaksın kahretmeyip öğrenecek tekrar deneyeceksin vb.

Bu parantezi kapatıp konuya geri dönelim. Bu kısımda doğru kafa yapısını oturtmaya çalışalım. Öncelikle şirketleri kadınlar gibi görmenizi tavsiye ederim. Bu ne demek? Bir kadına yaklaştınız ancak ilerlemedi. Elinizden geleni yaptınız ve kendinizden de eminsiniz ancak sonuç değişmedi. Siz ilerleyemediniz ama o kadınlar muhtemelen ilerleyen başkaları ya vardır ya da olacaktır. Burada yapmanız gereken bu vatandaşı next’lemek ve başka vatandaşlara bakmak olacaktı. Şirket içinde benzer bir mantığı geçerli sayabiliriz. Size şu an istediğinizi vermeyen şirket bir başkasına muhtemelen istediğini veriyordur ve ya verecektir.

Peki bu süreci nasıl yönetmeli?

Öncelikle bir hedef belirleyerek başlayın. Bu işte yaparken başarabileceğiniz bir hedef olmalı. Ancak şirketinize ve size değer katmalı. Gerçekçi ancak uğraşmaya değer zaman tabanlı bir hedef olmalı. Mesela: 

  • Yeni üretim tesisinin yazılımlarını bir yıl entegre etmek
  • Dişli birimin görevlilerinin 80%’ni İş Güvenliği Eğitim ve Adaptasyon Süreçlerini tamamlamak
  • Kurumsal Kaynak Yönetimi Sistemiyle Müşteri İletişim Yönetimi Sistemini entegre etmek

Bu hedefe ulaşmak için bir zaman belirleyin. 2-3 yıl gibi bir süre düşünebilirsiniz. Bu süre içinde hedefe erişmek için çok çalışacaksınız ve rüştünü ispat edeceksin. Süre bitti, hedefe ulaştın ve kendini ispat ettin. Şimdi şirkete süre verme sırası. Bu da 6 ay ile 1 yıl arasında değişebilir. Eğer şirket bu süre içinde size gereken teveccühü göstermediyse – onun ne olduğu size kalmış. Ayrılma harekatına başlayabilirsin. Çoğunuzun çalışmadan geçinmek için yeterli kaynağı olmadığını olsa bile hazırı tüketmek istemeyeceğini varsayarak yeni arayışlara başlamanızı tavsiye ederim. Kısaca diğer şirketlere yaptığın başarıları öz geçmişine ekleyerek yürümeye başlıyorsun. Ancak bu süreci kimseyle paylaşmadan ilerletmeni tavsiye ederim. Uygun olan ilk fırsatı değerlendirerek eski şirketine teşekkür ediyor ve yeni işine geçiş yapıyorsun. Fakat bazı düşüncesiz vatandaşlar gibi giderken kapıyı çok sert kapatmamanda fayda var. Yani ben gidiyorum bunlara siktiri çekeyim diyip bunu yaparsan, sıkıntılı bir düşünce yapın olduğu ortaya çıkar. Çünkü senin gibi çalışma arkadaşlarıyla başka yerlerde karşılacağını düşünmeyen ve eski şirketinden istenmesi gereken evrak vesaire şeylerin farkında olmayan arkadaşların bu kafa yapısıyla çok yükselebileceğini düşünmüyorum. Bu konuda sizden gelebilecek hayali sorular yazalım ve cevaplayalım: 

Peki ya çok kötü davranıyorlarsa? 

Tepkini hakaret ederek belirtmek zorunda değilsin. Bunu daha asil ve olgun yapmanın yolları var. 

Abi bana o parayı vermezlerse? 

Bu onların sorunu. Sen vazifeni yaptıysan artık konu onların hanesine risk olarak yazılır. 

Neden 2 yıl daha az değil? 

Eğer kurtlu bir vatandaş değilsen iki yıl bir kurumu anlamak, işi ve müşteriyi tanımak için güzel bir süredir. 

Arkadaşlarım dostlarım var şirkette? 

Neden onlar o işe girmeden önce yoktu? Ancak sen yaşıyordun değil mi? Bir on yıl ya da on beş yıl sonra yanında olacaklar mı? Muhtemelen hayır. Herkesin kendi hayatı ve planları var. Sen kıyamayıp ayrılamam dersin ancak bir kaç yıla onların başka yollar gittiğini göreceksin. 

Korkuyorum abi, ya kötü çıkarsa? 

Süreç yeniden başlar. En kötü deneyim kazanmış olursun ve bu adımla eski iş arkadaşlarından daha tecrübeli olursun. Ancak ince eleyip sık dokumayı da bil. İş görüşmelerinde sezercik gibi beni seçerlermi diye kalma, burası çalışılacak yer mi diye de bir bak. 

Bunlar hikaye Türkiyede patronlar öyle çok para vermez. 

Valla dostum, öyle adamlar altı haneli yıllık maaşlar alıyorlardı ki bilsen şaşardın. O patronların nasıl şakır şakır gerektiği yerde para verdiğini görsen böyle demezdin.  

Türkiyede öyle çok yükselme şansı yok abi. 

Yukarıda ki cevabın patates kopyası. 

Dayın olacak yoksa bu işler zor. 

Bu kafayla senin için bu işler baya zor olacak orası kesin. Sen dayı dayı diye ağlarken azimle ve çalışkan vatandaşlar sağından solunda geçip yükselecek. Böyle gidişle, sense yıllar sonra hala dayı aramaya devam edersin. 

Abi bu çok acımasız değil mi. Süre vermek filan. 

Hayır değil. İstersen git müdürüne ben işimi bu yapmıyorum ama bana sevabına maaşı yatırın ve SGK’yı ödeyin de bakalım, nasıl bir cevap alacaksın. Ben söyleyeyim, kovulmazsan ve şaka olarak algılarlarsa çok şanslısın. Ayrıca bu düşünceleri söylemek gibi bir hata yapmamalısın. Süre senin kendi kendine verdiğin süre, bunu radyo gibi anons etmene gerek yok. Sen kendine hedef koydun, beklentini netleştirdin ve plan yaptın. 

Peki abi ya yapacaklarsa ya sabretmem gerekiyorsa? 

Yapacak olan 2-3 yılda yapar, verecek olan o sürede verir. Veremiyorsa işaretini verir. 

Abi yeni fabrika şirket yeni yatırım yaptı vesaire? 

Benim bunlara karnım tok ancak anlat heyecanlı oluyor. 

Bu sorular dışında değinmek istediğim önemli bir husus var. O da mobbing. Nedir mobbing? Psikolojik taciz, mobbing iş yerinde çalışan kişiye karşı aynı iş yerinde bulunan bir veya birden çok kişi tarafından uygulanan psikolojik taciz, şiddet, düşmanca tutum vb. davranışlardır. 

Türkiyede maalesef pek çok şirkette ve kurumda mobbing söz konusu. Bazıları yaptıklarının farkında bazıları ise değil. Eğer bir yerde mobbing yaşıyorsanız oradan en kısa sürede ayrılmalısınız. İmkanınız ve planınız elverdiği en kısa sürede. Orada yükselme planları yapmanız anlamsızdır. 

Size gerçek hayattan mobbing örnekleri vereyim: 

Vaka-1: 

Mete: Abi selam, yazılım üzerine kitaplar aldım. C# öğreneceğim. 

Hasan: Neden öğrenmek istiyorsun? 

Mete: Eklenti yapmak ve kendi işlerimi çözmek için düşünüyorum. 

Kerim: (Masadan kalkıp kapıya yönelerek ve alaycı bir ifadeyle) Her şeyi çözdük de kaldı bu yazılım işi, hey Allahım ya. 

Şimdi burada Kerim’in yaptığı çok net mobbing gencolar. Yok abi değil zart zurt geçin bunları. Neden? İş arkadaşını aşağılıyor ve yadırgıyor üstüne bunu herkesin içinde yapıyor. 

Vaka-2: 

Mete masasında oturup işini yapmaktadır. 

Kerim: (Ofis camına sertce vurarak) Tak, tak, tak

Mete: Ne oluyor ya? 

Kerim: (Alay eden, küçümseyen ve pis bir sırıtmayla bakarak) yok bir şey yahu. 

Vaka-3: 

Mete: Fabrikaya doğru yemekhaneden yürümektedir. 

Hasan: (Kerimin yanından geçerek) biz bazılarının ne mal olduğunu biliyoruz. 

Kerim: Aynen, ortada mal değneği gibi dolaşmanın alemi yok. 

Mete: (Onlara doğru bakar)

Hasan: Anca böyle bakarlar işte

Ana sınıflandırmaları ile mobbing: 

  1. İletişim
    1. Telefonla ve mesajla rahatsız edilme
    2. Yapılan işin sürekli eleştirilmesi
    3. Sözlerinin devamlı kesilmesi
    4. Yüzüne karşı ses yükseltilmesi ve azarlanması
    5. Kendisini göstermesinin ve ifade etmesinin kısıtlanması veya engellenmesi
    6. Özel yaşamının eleştirilmesi
    7. Sözlü ve yazılı tehditler
    8. İmalar, bakışlar, jest ve mimik yoluyla iletişime bloke koymak
  2. Sosya İlişki 
    1. Orada değilmiş gibi davranılması
    2. Çevresindeki insanların konuşmaması
    3. Çalışma ortamının diğer çalışma arkadaşlarından ayrı tutulması, izole edilmesi
  3. İtibara Suikast
    1. Mağdurun arkasından kötü konuşulması/dedikodu yapılması
    2. Dini ve siyasi görüşlerinden dolayı dışlanması
    3. Bir kusuruyla veya fiziksel özrüyle alay edilmesi
    4. Gülünç durumlara düşürülüp dalga konusu edilmesi
    5. Yürüyüş tarzı, sesi, hareketleri vb. taklit edilerek alay konusu yapılması
    6. Akıl hastası gibi davranılması
    7. Alçaltıcı isimler ve lakaplar ile hitap edilmesi
    8. Cinsel imalarda bulunulması
    9. Milliyetiyle alay edilmesi
    10. Kararlarının sürekli sorgulama meselesi yapılması
    11. Özel yaşamıyla alay edilmesi
  4. Mesleki Durum
    1. İşteki konumunun sürekli değiştirilmesi
    2. Sürekli özgüvenini kırıcı işler yükletilmesi
    3. Kapasitesinin altında veya üstünde işler verilmesi
    4. Asli işi olmayan görevlerle sürekli meşgul edilmesi
    5. Yapması için sürekli anlamsız işler verilmesi
    6. İşten çıkarmaya zorlamak ve tehdit etmek
    7. Maaş ve özlük haklarıyla tehdit etmek
  5. Fiziksel
    1. Doğrudan veya dolaylı cinsel tacizde bulunmak
    2. Fiziksel olarak ağır işler yapmaya zorlanması
    3. Ffiziksel şiddet yapılması ve tehdit edilmesi
    4. Fiziksel zarar verilmesi

 

Mobbing yapıldığında mağdur kendini bok gibi hissedecektir ve dışlanmış olacaktır. Yıldırmak, korkutmak, kovdurmak, sindirmek ve birçok başka nedenle günümüzde Türkiye’de mobbing yapılmaktadır. 

 

Şunu net olarak açıklamak isterim. Mobbing kişilerin hayatlarını cehenneme çevirmektedir ayrıca psikolojik, fizyolojik ve iş sorunları yaşamalarına neden olur. Sebebi her ne olursa olsun mobbing yapan yanlıştır, hatalıdır. Mobbing yapılan da mazlumdur. Hiçbir gerekçe mobbing’i  haklı çıkarmaz. Ben bu yüzden ne hayatların karardığını ve insanların nasıl ekmekleriyle oynandığını gördüm. Mobbing yapılan yerde önce yöneticilerinizle kanıtlar üzerinden konuyu çözmeye çalışın. Çözüldüyse ne ala, ancak çözülmediyse ve görmezden geliniyorsa tavsiyem o organizasyonun parçası olmayın. Bence değmez. En kısa sürede çıkış planınızı yürürlüğe koyarak çıkın. Eğer gerekiyorsa hukuksal danışmanlık alın. Bir önceki yazımda yazılı çalışın demiştim. Kanıtları toplayın ve hakkınızı savunun ancak bunu akıllıca yapın. Türkiye’de şirket dükalığı çalışanların davalı olmasını haklı gerekçelerle olsa dahi istemiyor ve bu çalışanları çürük elma olarak görüyor. Ayrıca kanıt sunamazsanız hak kaybına uğrama durumunuz var. Böyle durumlarda eğer konu ciddi, çözümsüz (içerdeki tüm adımlara rağmen) ve rencide edici ise hukuksal danışmanlık alarak ve akıllıca hareket ederek çözmeye çalışın.

Yazan: Tonyukuk

Modern iş dünyası

Bu sitede olan yazılar bir Erkek Adam olmak için neler yapılması gerektiğini, ilişkilerde nasıl hareket edilmesi gerektiğini ve daha pek çok detayı anlatıyor. Doğrusu büyük bir hazine ve henüz okumamış arkadaşlara siteyi baştan sona okumalarını ve sonra uygulamalarını tavsiye ederim. Ancak, işin bir boyutuda kariyer ve iş hayatı.

  • Kendini geliştiren bir erkek modern iş dünyasına nasıl bakmalıdır?
  • İş hayatında nasıl düşünmeli ve karar almalıdır?
  • Hangi prensipleri dikkate almalıdır?
  • Karşılaştığı zor durumları nasıl değerlendirmelidir?
  • Bu oyunun kuralları ve kaideleri nelerdir?

Yalnız benim yazdıklarım bazı feminist eğilimli basın organlarının büstleştirdiği kariyer laf salatası değil. Bu konu başka konular gibi sulandırılıyor ve özellikle iş hayatına yeni başlayanların kafasının karışmasına neden oluyor. Bu yazının basit amacı net bir büyük resim çizmek. 

“Olaylar karmaşıklaştığı zaman, temellere git.” Morihiro Saito

Aikido’nun kurucusu Moriheri Ueshiba’nın sadık öğrencisi Morihiro Saito’nun güzel bir sözü vardır. Bu söz temellerin uygulamada ne kadar önemli olduğunu vurgular. Aikido gibi bir savaş sanatıyla uğraşırken hatırlamanın çok faydalı olduğu bir sözdür. Çünkü ilerlediğiniz zaman detayların uygulamada karışıklık oluşturabileceğini görürsünüz. Örneğin Yonkyo adında bir kilit yöntemi vardır. Rakibin kolu bir ken gibi tutarak etkisiz hale getirilebilir ve bu yapılırken anatomik olarak ciddi acı çekmesine ve hareket kabiliyetinin yitmesine neden olunur. Hatta işaret parmağının kökünde bulunan boğum koldaki doğru noktaya basıldığında rakip acıdan bayılabilir. Ancak bunların hepsi bir detaydır ve püf noktaları vardır. İşte bu nedenle ilerlerken kafa karışıklığı olduğunda temellere gidip bakmanın önemi büyüktür. Uzun yıllar yaptığım Aikidoyla edindiğim bu bakış açısını iş hayatına da uyarladım ve gördüm ki oldukça faydasını görüyorum. Şimdi bunları sizinle paylaşmak isterim. O halde başlayalım. 

Yıllar önce bir gün İstanbul Hadımköy’de yaptığımız müşteri ziyaretinden dönüyorduk ve benden daha deneyimli olan satış sorumlusu arkadaşıma şu soruyu yönelttim. 

Tonyukuk: “Hasan, bu yıl bu kadar satış yapıldı. Peki seneye nasıl oluyor da bu satışlar devam ediyor. Piyasa hiç mi doymuyor. Her yıl aynı ve hatta daha fazla miktarda satış ve iş yapmamızın nedeni nedir?”

Hasan: “Tonyukuk, bunu bende düşündüm. Yıllardır içindeyim hiç bittiğini görmedim. Her yıl bir şekilde satışlar ve işler devam ediyor.” 

Tonyukuk: “Biz varız, rakipler var. Başkaları var. Bu talep her yıl nasıl geliyor? Nereden geliyor?”

Hasan: “Bilmiyorum, ama geliyor bir şekilde.”

Hasan’ın verdiği cevap benim için yeterli değildi ama sorduğum soru da zor bir soruydu. Aslında modern ekonominin ve iş dünyasının temelini sormuştum ve zamanla öğrenecektim.

Modern İş Dünyası büyüme üzerine kuruludur. Her yıl işin ve gelirin bir önceki yıla göre büyümesi beklenir ve istenir. Ancak öyle iş büyüdü denilerek defter kapatılmaz. Detaylarına bakılır. Diyelim ki toplam kazandığınız para bazında iş büyüdü ama karınız düşük kaldı. Bu da mesela bir sorundur. Hem toplam kazanç hemde karlılık bakımından büyümek istenir ve ayrıca bir önceki yıla göre maliyetlerde azalma görmek temel hedeflerdir. 

Temel #1 Büyüme

Büyümek neden modern ekonomi ve iş dünyasının temelidir? Bunun bazı nedenleri var ve bunların çoğu insanın doğasıyla alakalı. Örneğin kendinize yeni bir bilgisayar aldığınızı düşünelim. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki ortalama ilk 90 gün boyunca insan doğamız bu yeni oyuncakla yetinmekte bir sorun görmüyor. Ancak bu süre geçtikten sonra bilgisayarın yanında kullanmak amacıyla başka ihtiyaçlar kendini göstermeye başlıyor. Bunlar; bilgisayarı bağlayabilecek bir büyük ekran, yazıcı, kulaklık, sandalye sırtlığı, hard disk, su koymak için sürahi, cep telefonu için tutacak…vb İşte bu ihtiyaç listesi kişinin karakterine, yaptığı işe, yaşına ve cinsiyetine bağlı olarak değişir. Bir süre sonra bağlantılı başka ihtiyaçlar ortaya çıkar. Bu saydıklarım bir bilgisayar içindi. Şimdi bir de aynı şeyi 7 Milyar insan için bir ev, araba, bisiklet, kıyafet ve daha pek çok şey için düşünüldüğünde. Ayrıca, bunları üretmek için fabrika, yazılım, makine, mühendis, tekniker, usta, işçi ve ekipman gibi kavramları, bunlarıda ihtiyaçlara eklediğimizde, Dünya üzerinde mevcut olan talep ağı şekillenmeye başlayacaktır. 

Bu talep ağına birde çeşitliliği eklemek gereklidir. Sen bir oyuncu kulaklığı istersin ama Hasan iş kulaklığı ister. Sen rengi mavi olsun dersin ama o kırmızı olsun ister. Ürünlerde ki çeşitlilik modern iş dünyasının önemli bir öğesidir. Bu çeşitlilik ve ihtiyaç listesi bazı arkadaşlara garip gelebilir ama burada kişilerden değil genelden bahsettiğimi tekrar hatırlatmak isterim. Senin için sandalye sırtlığı önemli bir ihtiyaç değil ama Berke için yan sırada bulunan Hülya’nın ilgisini çekmek için bir araç. Bu vesileyle sağlığa ne kadar önem veren biri olduğunu gösterip ve ortak noktaları olduğunu vurgulayıp hatuna arkadaş ekseninde ilerlemeyi hayal ediyor. 

Bir diğer nokta ise insan nüfusunun düzenli olarak artmasıdır. Bu artışa paralel olarak talep ve talepteki çeşitlilik de artmaktadır. Ayrıca insan doğası zamanla daha iyi şeyler ister. Hızlı arabalar, güzel evler, kaliteli komşular, son model araçlar…vb. Kısaca dürtülerin çok önemli bir etkisi vardır. 

Temel #2 Değişim

Aklınıza şu soru gelmiş olabilir. “Peki Tonyukuk, insan nüfusu artıyor. Talep artıyor. Bu kaynaklar nasıl yetecek?” Güzel soru. Modern Ekonominin çıkmazına hoş geldin. Evet, doğru kaynaklar kısıtlı ve görünen o ki insan nüfusu artmaya devam edecek. Bu işin sonu nereye varacak? Eğer tarihe bakarsak, insanoğlunun bu sorunu daima yenilik ve takip eden değişim uygulamalarıyla aştığını görürsünüz. M.Ö. 8500 yılında bereketli hilal* olarak bilinen ve içine Güney Anadolu, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Mısır’ın da olduğu ülkeleri katan bölgede ilk tarım uygulamaları keşfedildi. Bu büyük bir devrimdi ve artık o bölgede yaşayanların avcı toplayıcı olarak yaşayıp yırtıcı hayvanların, börtü ve böceğin şerrinden korkmasına gerek yoktu. Güvenle yiyecek üretebilir ve depolaya bilirlerdi. Bundan da önemli olarak kendilerini koruyacak askerleri, toplumu yönetecek yöneticileri ve hayatlarını kolaylaştıracak mucitleri besleyebileceklerdi.

Şunu net biçimde anlamanızda fayda var. Değişim insanoğlunun temel bir olgusudur ve tarihin başından beri olagelmiştir. Tarım devrimi, ateşin keşfi, coğrafi keşifler, endüstri devrimi ve diğerleri birer değişimidir. Bugüne kadar nasıl değişimler olduysa bundan sonrada olmaya devam edecektir. 

Bilim İnsanları, Uzmanlar ve Mühendisler dünya üzerinde bulunan kaynakların tükenebileceğini ve daha iyi üretim yollarının keşfedilmesi gerektiğini farkındalar. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilirlik hedefleri boşuna ortaya atılmış bir konu değil. Peki bu başarılabilir mi? Eğer insanlık tarihinin geçmişine bakarsak, evet. Peki bunun garantisi var mı? Hayır. Tüm Dünya üzerinde yaşayan insanlara Amerika Birleşik Devletlerinde ki standartları sağlamak istersek 5 tane daha Dünya ve kaynakları lazım ama Endonezya’da yaşayan insanların standartları sağlanması için 1.1 Dünya yeterli. 

Temel #3 Yayılma

Yeniliğin ve buluşun yayılması insanlığın başından beri olan bir durumdur. Yukarıda tarımın MÖ 8500 civarında Bereketli Hilal’de başladığını yazmıştım. Başladıktan sonra MÖ 3500 gelindiğinde İngiltere’ye ve Kuzey Avrupa’ya ulaşmıştı. Aynı şey barut, kağıt ve elektrik için olduğu kadar eposta, bulut teknolojisi ve kripto para içinde geçerlidir. Keşfedilen kolaylığın iş dünyasında diğerleri tarafından takip edilmesi olağandır. Hatta değişime direnç gösterenlerin ayakta kalmayacağını söyleyebiliriz. Şöyle bir örneği aklınıza getirin; bundan 30 yıl önce bilgisayarlar bu kadar yaygın değildi. Satış personelleri sümen* kullanırlardı. Bugün herhangi bir firma ya da oluşum tüm saha satış personeline eski yöntemleri kullandıracağını, eposta, yazılım ve diğer teknolojik nimetleri tercih etmeyeceğini ilan derse ayakta kalamaz. Zaten böyle bir önermenin ortaya atılmasına müsaade edilmez. Diyelim ki atıldı ve bazı nostaljik kişiler uyguladı. Sonuç başarısızlık olur. Neden? Rakip e-posta kullanıyor yetmiyor cep telefonundan da kullanıyor yetmiyor müşteri ilişkileri yönetimi yazılımı kullanıyor yetmiyor yapay zeka ile tüm yıl boyunca geçmişe bakarak ne satacağını anlamaya çalışıyor ve kendini iyileştiriyor. Bu durumda, eski yöntemleri kullanıp rakibi geçeceğini varsaymak gerçekci değil! 

Değişim hep varsa neden bu çağda daha önemli hale geldi? Çünkü önceden bu kadar hızlı değildi. Tarımın Avrupa’ya yayılması binlerce yıl sürdü, endüstrinin yayılması onlarca yıl sürdü ancak bu gün yeni ve çok başarılı bir sosyal medya uygulaması ortaya çıksa yayılması ne kadar sürer? Belki aylar belki de günler. Bu da Yunusların Stratejisi kitabında bahsedilen gerçekle uyuşuyor. Değişimlerin yayılması hızlı, oluşumları kısa sürüyor. Büyük büyük dedelerimizden daha çok değişim yaşıyoruz ve yaşayacağız gibi görünüyor. 

Tarımın 3000 km kat etmesi yaklaşık 4000 yıl sürdü.

Bir değişim söz konusu olduğunda insanlar bu değişimi takip etme noktasında farklı davranışlar gösterirler. Kimi erkenden adapte olur, kimi şüpheci yaklaşır kimi ise direnç gösterir hatta bazıları isyan eder. Ancak tüm bu davranışlara rağmen anlamlı ve faydalı değişimler yayılır. Bazen tarihin tersine döndüğü de olmaz değildir. Örneğin; Japonların tüfeği daha dünyada çoğu toplum kullanmazken iyi derecede üretiyor ve kullanıyor olmaları ancak Samuray geleneğinin baskın çıkmasıyla tüfek üretimini ve kullanımını durdurmaları ve 200 yıl sonra İmparator Meiji tarafından modernizasyon için batıdan ithal edilmesi durumu. Bu tersine akışın bedeli ise Japon hazinesinin batıya akması, dışarıdan uzman getirmek ve kanlı bir iç savaş olarak neticelendi. 

Temel #4 Değer Üretmek

Ekonominin temeli değer üretmek üzerine kuruludur. Bu değer illa para olacak demek değildir. Bu değer daha önce yapılmamış ve işleri kolaylaştıran bir yaklaşım, sistem veya uygulama olabilir. Şunu aklınıza koymanız da fayda var. Sizin çalıştığınız firma, süt aldığınız market, ekmek aldığınız fırın veya cep telefonu aldığınız büyük firma hepsi değer üretiyor. Bu değer yüzünden siz ya onlarla çalışıyor ya da onlardan satın alıyorsunuz. Eğer o değeri vermezlerse kararınız hemen değişir ve alternatiflere yönelmeye başlarsınız. Ben çok sadığım olmaz diyorsanız şöyle düşünün; aldığınız telefon hatalı çıktı çalışmıyor. Değiştirmeye gittiniz ve sorun çözülmedi. Elinizde ciddi bir ödenmiş fatura ve bozuk bir telefon var. Mahmut abi’den aldığınız tüyoları uygulamak istiyor ama ne mesajlaşabiliyor ne de konuşabiliyorsunuz. Bu durumda, olsun kader böyleymiş deyip telefonsuz ve parayı ödemiş olarak devam mı edersiniz? Yoksa sorununuzu çözmeye mi çalışırsınız? 

Ayrıca şunuda vurgulamakta fayda var ki sizde çalıştığınız firma için değer üretiyorsunuz ve bu nedenle işe alındınız. Firmanın bu değere ihtiyacı olduğu sürece, sizde ürettiğiniz sürece ve firmada sizin için değer ürettiği sürece muhtemelen anlaşmanız devam eder ancak zincirin bir halkası koptuğunda çarşı karışmaya başlayacaktır. Meseleyi birazda kadın erkek ilişkileri ekseninde alırsak; bu sitede yazan yazılar ve tavsiyeler sizin değerli bir erkek olmanıza yardımcı olmaya çalışıyor yani değer üretmenize. Siz erkek adam olarak duygusal olarak güçlü, sportif, iyi beslenen, entelektüel birikimi olan, temiz, şık, kariyerinde ilerleyen  ve kendinden emin biri olarak daha fazla değer üretmiş ve sunmuş oluyorsunuz. Kadınlarda bu değerleri fark ediyorlar ve tercih ediyorlar. Sizde onların ne değer ürettiğine bakmalısınız. Özellikle uzun vadeli ilişkide bu çok önemli. Eğer siz bunları sunuyor ve bir değer alamıyorsanız, yüksek olasılıkla mutsuz ve kullanılmış hissedeceksiniz. 

Temel #5 Süreklilik

Bu tamamen insan doğasıyla alakalı. İhtiyaçlarımız genel olarak zaman içinde süreklilik arz ediyor. Her gün yemek, içmek, giyinmek ve daha pek çok şeyi yapmak zorundayız. İşte bu zorunda olduklarımız süreklilik arz eden bir ekonomi ve iş dünyası çerçevesi oluşturuyor. Yukarıda değer üretmekten bahsetmiştim. Şimdi bu değerin süreklilik arz etmesi de gerekiyor. Bir gün yedikten sonra bir daha yemem diyor musunuz? Bir kere su içmek, sevişmek yada öpüşmek yeterli oluyor mu? Hayır! Çünkü doğamız ve ihtiyaçlarımız süreklilik içinde. İşte bu nedenle ekonomimizde süreklilik içinde. Tıpkı diğer şirketler gibi sizin şirketiniz ve alışveriş yaptıklarınızda değer üretmek ve bunu sürekli yapmak zorunda. 

Sona gelirken, özellikle yazıyı basit tutmak istedim Liberalizm, Kapitalizm, Sosyalizm ve ya zırtizm zurtizm gibi terimleri kullanmadım. Bunun iki nedeni var: bir sevmiyorum, iki anlamı zorlaştırıyor. Bu temeller dışında eklenecek başka şeylerde olabilir ancak benim fikrime göre bu beş temel modern iş dünyası ve ekonominin önemli gerçekleri. Hepimiz geçinmek hayatımızı kazanmak ve ayakta kalmak durumundayız. Hatta bu Kırmızı hap camiasında kritik bir konu.  Bunu Dünya’ya bakıp “Ne biçim yer lan burası?” diyerek yapamazsınız. Bağırmanın, çağırmanın veya bu sertliğe bakıp ağlamanın bir anlamı yok. Şu an içinde yaşadığımız ekonomik gerçeklerde öyle birkaç ailenin ve kurumun tasarımı filan değil. Tamamen insanoğlunun gelişimi, coğrafya ve evrimle alakalı. Bu güçlüler ve etkileyiciler yok demek değil ancak her şey başkalarının kontrolünde de değil.  Bunları size anlatmak istedim çünkü ilerlemeniz için önce kaideleri bilmeniz elzem.

Sümen* Çalışma masası üzerinde bulundurulan, evrak saklamak, yazı yazmak ve masanın daha derli toplu olmasını sağlamak amacıyla kullanılan bir araç setidir. Makam odalarında ve devlet dairelerinde hala kullanılır. 

Bereketli Hilal* İnsanoğlunun ilk tarım uygulamalarını bulduğu merkezlerden biri. Günümüzde siyasi olarak Türkiye’nin Güney Anadolu bölgesini, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin, İran ve Mısır’ın toprakları içine alan eskiden ormanlarla çevrili bugün tarımın geliştiği döneme göre ağaçların kesilmesiyle çoraklaşmış bölge. 

Yazan: Tonyukuk

Yüksek zeka, akıllı olmak anlamına gelmez

George W. Bush aptal mı? Sekiz yıllık çalkantılı başkanlığı sırasında tüm siyasi görüşlerden pek çok kişinin aklını meşgul eden bir soru bu. Kesin cevap verecek olursak; hayır aptal değil. Hatta, Bush’un IQ puanının 120’nin üzerinde olduğu tahmin ediliyor, bu da onun zeka konusunda nüfusun en üst yüzde 10’luk diliminde olduğunu gösterir. Fakat, bu tabii ki her şeyi açıklamaz. Eski başkana sempati duyanlar bile, onun bir zihinsel açıdan ve karar verici konumda bir kişi olarak değerlendirildiğinde o kadar yüksek zeka diliminde olmadığını kabul ediyordu. Bush’a sadıklığı bilenen, başkanlık dönemindeki konuşma yazarı David Frum dahi onu “içi çok dolu olmayan”, “meraksız” ve “sonuç olarak bilgisiz” olarak nitelendirdi. Siyaset uzmanı ve eski Cumhuriyetçi kongre üyesi Joe Scarborough, zekası sorgulanan diğer ABD başkanlarıyla karşılaştırıldığında, Bush’un “tek başına ayrı bir grupta” olduğunu iddia ederek onu entelektüel derinlikten yoksun olmakla suçladı. Bush’un kendisi bile, düşünce şeklini tanımlarken; “çok analitik düşünmediği” söylemişti.

Peki Bush yüksek IQ’ya sahip ise, böyle biri nasıl bu tür entelektüel eksikliklere sahip olabilir? Başka bir deyişle, “akıllı” bir insan nasıl aptalca davranabilir? Kanada, Toronto Üniversitesi’nde insan gelişimi ve uygulamalı psikoloji bölümü profesörü olan Keith Stanovich, 15 yıldır bu bariz tutarsızlığı çözmeye uğraşıyor. Stanoivic, bu bağdaşmazlığın sandığımızdan çok daha fazla sayıda insan için geçerli olduğunu söylüyor. Ancak Stanovich’e göre bunda tuhaf bir şey yok. IQ testleri, mantık, soyut akıl yürütme, öğrenme yeteneği ve çalışma belleği kapasitesi dahil olmak üzere belli başlı zihinsel yetenekleri ölçmek için mükemmel bir yoldur. Bu testler, ne kadar bilgiyi aklınızda tutabileceğinizi gösterir.

Fakat, gerçek hayatın olağan akışında iyi kararlar vermek için gerekli olan çok önemli başkaca yeteneklerin ölçülmesi söz konusu olduğunda bu testler çuvalladığını söyleyebiliriz. Çünkü, IQ testleri, bir kişinin bilgiyi eleştirel bir şekilde tartma yeteneği veya kişi doğru karar vermeye çalışırken yanlış yöne gitmesine yol açabilecek bazı sezgisel, zihinsel önyargılarını aşabilme kapasitesi gibi şeyleri ölçemiyor. Yani daha açmak gerekirse, gün içinde ne yiyeceğimizi seçerken, paramızı dövize mi gayrimenkule mi yatıracağımız konusunda düşünürken veya iş hayatında karşılaştığımız zorlu bir müşteriyle nasıl başa çıkacağımız gibi kararları vermek zorunda kalırken kullandığımız rasyonel düşünce türünden bahsediyoruz. Gittikçe karmaşıklaşan bir dünyada yolumuzu bulmak için rasyonel düşünmede iyi olmak zorundayız. Birçok araştırmacıya göre, IQ testleri işte bu kâbiliyeti ölçemiyor.

Stanovich’e göre, IQ testleri insanların bilişsel yeteneklerini ölçmek için hala elimizdeki en etkili yol ama henüz rasyonel düşünmeyi ölçmek konusunda IQ testlerinden istifade edemiyoruz.” IQ testleri, bilişsel işleyişin önemli bir alanını ölçer ve akademik ve iş hayatında başarıyı tahmin etmede orta derecede iyidir. Ancak eksiktirler. Bir kişinin ‘İyi düşünme’ konusunda ihtiyacı olan tam teçhizatı ölçmek konusunda yeterli değiller.” diyor Stanovich. Yani, IQ her şey değildir.

Cambridge, Massachusetts’teki Harvard Eğitim Bilimleri Lisansüstü Bölümü’nde düşünme ve akıl yürütme becerileri üzerine çalışan David Perkins, IQ’yu açıklamak için şu örneği kullanıyor; “Yüksek bir IQ, bir basketbol oyuncusunun boyu gibidir”. Söylemek istediği şu; basketbol oyuncularının diğer her özelliği eşit olduğunda boyu uzun olanın boyu bir avantaj haline gelir, IQ’yu da işte böyle ele almalıyız. “Diğer her şeyin eşit olması çok önemli. Ama diğer her şey eşit değil. İyi bir basketbolcu olmak için uzun boylu olmaktan çok daha fazlası gerekir; aynı şekilde iyi bir düşünür olmak için yüksek bir IQ’ya sahip olmaktan çok daha fazlası var.” diyor Perkins.

Genel zeka olarak bilinen bir faktörü ölçmek için tasarlanan IQ testleri ve bunların yerine geçebilecek diğer testler, birçok işletme tarafından “en iyi” adayların seçilmesine yardımcı olmak için kullanılır ve ayrıca liselere ve üniversitelere girişte öğrenci seçme sınavı şeklinde işlev görür. ( Türkiye’de üniversite sınavı olarak bilenen AYT VE TYT, ABD’deki SAT sınavları gibi )  Yani üniversiteye yerleşebilmek için girdiğimiz sınavın bir IQ testi formu olduğunu söyleyebiliriz. Stanovich, “Zeka Testlerinin Gözden Kaçırdığı Nedir?” isimli kitabında (Yale University Press, 2008) “IQ testlerinin, ABD’deki milyonlarca insanın “akademik ve profesyonel kariyerlerini” önemli ölçüde belirlediğinin” altını çiziyor. Bilişsel işleyişin yalnızca sınırlı bir bölümünü ölçtüğünü iddia ettiği bu tür testlere toplumun “bol keseden ilgi” vermesine karşı çıkıyor.. İngiltere, Plymouth Üniversitesi’nde bilişsel psikolog olan Jonathan Evans da “IQ testleri gereğinden fazla kredi veriliyor ve bence çoğu psikolog buna katılacaktır” diyor.

Hakikaten, IQ puanları, bir kişinin belirli bir meslekte ne kadar başarılı olacağını tahmin edememelerinin yanı sıra, bireyin çok yönlü zekasının seviyesini ortaya koymada da zayıf bir gösterge oldukları öne sürülerek uzun süredir eleştirilmiştir. Fosilbilimci Stephen Jay Gould 1981’de The Mismeasure of Man’da genel zekanın sadece matematiksel bir yapaylık olduğunu ve kullanımının bilimsel olmadığını, kültürel ve sosyal açıdan da ayrımcı olduğunu iddia etti. Harvard Eğitim Enstitüsü’nden Howard Gardner 25 yıldan fazla bir süredir bilişsel kapasitenin en iyi matematiksel, sözel, görsel-mekansal, fizyolojik, natüralist, öz-düşünümsel, sosyal ve müzikal yeteneklerin bütünü açısından bakıldığında anlaşılabileceğini söylüyor.

Yine de IQ testini eleştiren birçok kişinin aksine, Stanovich ve diğer rasyonel düşünce araştırmacıları IQ testleri ile ölçülebilen, “zekayı” mental beceriler olarak nitelendirmekten rahatsız değiller. Bu “zekayı” yeniden tanımlamaya çalışmıyorlar. Bunun yerine, zekanın ötesine geçen – rasyonel düşünmenin temel araçları olarak tanımladıkları bilişsel-algısal kabiliyetlere dikkat çekmeye çalışıyorlar. Bu kabiliyetlerin, yargılama ve karar vermede zeka kadar önemli olduğunu iddia ediyorlar. Evans, “IQ, akıllı olmanın sadece bir parçası” diyor.

Rasyonel düşünme yeteneğinin zekadan ne kadar farklı olduğuna dair bir örnek olarak, şu bulmacayı düşünelim: Beş adet 3D yazıcımız var. Bu beş makinenin beş adet küçük alet üretmesi 5 dakika sürerse, 100 makinenin 100 aleti üretmesi ne kadar sürer? Çoğu insan  içgüdüsel olarak doğru “hissettiren” yanlış cevaba atlayıp “100” der. Daha sonra cevabı değiştirmek isteseler bile.. Bu tür ilk anda basitmiş gibi gelen ve ilk akla gelen cevapların yanlış olduğu sorulara “genel kanının aksi cevapları olan sorular” diyelim. Connecticut, New Haven’daki Yale İşletme Fakültesi’nden Shane Frederick, ABD’deki çeşitli kolej ve üniversitelerdeki (aralarında Harvard ve Princeton’ın da bulunduğu) yaklaşık 3400 öğrenciye bu ve benzer “genel kanının aksine cevapları olan sorular” sorduğunda, bunların yalnızca yüzde 17’si sorulan üç soruyu  birden doğru cevapladı. Öğrencilerin üçte biri herhangi bir doğru cevap veremedi (Journal of Economic Perspectives, cilt 19, s. 25).

Günlük hayatta bu üstteki örneğe benzer, farklı formlara bürünmüş sorunlarla karşılaşıyoruz. Muhtemelen beynimiz bilgiyi işlemek için iki farklı sistem kullandığından, dikkatli bir muhakeme yapmadan, sorunları sıklıkla yanlış anlıyoruz (bkz. New Scientist, 30 Ağustos 2008, s. 34). Beynimiz bilgiyi işlerken kullandığı iki sistemden birisi sezgisel ve spontane; diğeri ise üzerinde düşünerek yani bilinçli ve mantıklıdır. Her konuda bunlardan birisi daha iyidir demek yanlış olur. Bazı konularda sezgisel yol işimize gelebilir. Mesela, özel hayatımızda potansiyel adaylar arasından partner seçerken veya çok fazla deneyime sahip olduğunuz durumlarda sezgilerimizi kullanabiliriz…  Öte yandan, farklı durumlarda sezgisel yol kararları bizi tongaya düşürebilir. Örneğin, kendi benmerkezci bakış açımıza aşırı değer verdiğimizde olduğu gibi… Ölçüp biçerek karar verme yolu bilinçli problem çözmenin anahtarıdır ve sezgisel yol bizi yanlış yola sevk ediyor gibi görünüyorsa, bu sezgisel eğilimlerimizi ve yargılarımızı aşmamıza yardımcı olabilir.

IQ testleriyle ilgili sorun, akıl yürütme ve kısa süreli hafıza kullanımını kapsayan düşünceye dayalı becerilerimizi değerlendirmede etkili olmalarına rağmen, bunları duruma dayalı ölçememeleri yani durum gerektirdiğinde bunları kullanma eğilimimizi değerlendirememeleridir. Bu çok önemli bir ayrımdır: Princeton Üniversitesi’nden Daniel Kahneman’ın belirttiği gibi, zeka beyin gücüyle ilgiliyken, rasyonel düşünme kontrolle ilgilidir. Evans, “Entelektüel olarak yetenekli bazı insanlar, analitik düşünceye çok fazla girme zahmetine girmezler ve sezgilerine güvenmeye meylederler.” diye açıklıyor. “Diğer insanlar içlerindeki sesi dinleyip bunu gerekçelendirerek yaptıkları şeyden emin olurlar .” Bir IQ testi, birinin bu yollardan hangisini izleyeceğini tahmin edemez; George W. Bush gibi akıllı olduğu varsayılan insanların aptalca hareket etmesinin ardında yatan tutarsızlık bundan kaynaklanır.

Bazı deneylerde çeşitli entelektüel yeteneklere sahip insanların belirli rasyonel düşünme görevlerindeki performansları karşılaştırılıyor. Bush’un birçok “akıllı aptal” insandan yalnızca biri olduğu ve zekanın “iyi düşünme”nin zayıf bir göstergesi olduğu fikri bu deneylerden yola çıkarak ortaya atılmış. Geçen yıl yayınlanan bir çalışmada, Harrisonburg, Virginia’daki James Madison Üniversitesi’nden Stanovich ve Richard West, zeka ile bir kişinin bazı yaygın sezgisel düşünce tuzaklarından kaçınma yeteneği arasında bir ilişki olmadığını buldular. (Journal of Personality and Social Psychology, cilt 94). , s 672).

Stanovich ve diğer araştırmacılar, sayı oranları, olasılıklar, tümdengelimli akıl yürütme ve geriye dönük akıl yürütme kullanımını gibi belirli türde düşünme görevlerinde, zeki insanların daha iyi performans gösterdiğini buldular. Bu, bilhassa herhangi bir sezgisel tuzak bariz olduğunda, özellikle de doğru cevap mantığa veya soyut akıl yürütmeye – IQ testlerinin iyi ölçtüğü yeteneklere – bağlı olduğunda geçerli oluyor. Ancak çoğu araştırmacı, genel olarak, zeka ile başarılı karar verme arasındaki ilişkinin zayıf olduğu konusunda hemfikirdir. Bunun istisnası, insanların önyargılarından dolayı zayıf pozisyona düşüp hata yapabilecekleri durumlarda önyargıları konusunda uyarılmasıdır, böyle durumlarda yüksek IQ’su olanlar daha iyisini yapma eğilimindedir. Bunun nedenini Evans şöyle açıklıyor; “Akıllı insanlar her zaman her şartta diğerlerinden daha fazla akıl yürütmezler ama, akıl yürüttüklerinde daha iyi akıl yürütürler”.

Örneğin, aşağıdaki sorunu ele alalım. Jack Anna’ya, Anna ise George’a bakıyor; Jack evli, George değil. Bu durumda evli biri bekar birine mi bakıyor? “Evet”, “hayır” veya “belirlenemez” diye üç ayrı seçenek arasında seçim yapması istendiğinde, insanların büyük çoğunluğu üçüncü seçeneğe ( “belirlenemez” seçeneğine) gidiyor yani YANLIŞ seçeneğe. Yine de, tüm seçenekler üzerinden tek tek akıl yürütmeleri söylenirse, yüksek IQ’ya sahip olanların doğru cevaba ulaşmaları daha olası oluyor. ( Doğru cevap “EVET”tir çünkü: Anna’nın medeni durumunu bilmesekte, her iki durumda da bakan kişi evli bir kişidir (Jack). Stanovich’e göre bunun anlamı şu; “zeki insanlar ancak onlara ne yapmaları gerektiğini söylediğinizde daha iyi performans gösterir”.

Perkins’in açıklaması da şu şekilde: “IQ, sizin için yeni olan problemlerde daha büyük bir kompleks kavrama kapasitesine işaret ediyor. Ancak bu yetenekle ne yaptığımız bu yeteneği neye uyguladığımız bambaşka bir soru. Zihinlerimizi ışıldaklar olarak düşünelim. IQ, ışıldağın parlaklığını ölçer, ancak ışıldağı nereye doğrulttuğumuz da önemli. Bazı insanlar, birçok nedenden dolayı ışıldağı bir durumun diğer tarafına doğru tutmazlar –  o tarafı gözden kaçırmalarının sebebi yerleşik bazı fikirleri, önyargıları olabilir ya da rahatsız edici olabilecek şeylerden kaçınmak için ya da belki sadece aceleleri olduğundan… Işıldağın ne kadar yüksek bir WAT değerine sahip olduğu yani ne kadar iyi aydınlattığı bu tür akılsızlıklardan kaçınmak için yeterli değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse de, süper zeki olmak bu bahsettiğimiz hatadan kaçınmak için bağışıklığa sahip olmak anlamına gelmez.” 1980’lerde, süper-zekilerin yüzde 44’ünün astrolojiye, yüzde 51’inin biyoritim gibi sözde bilimlere ve yüzde 56’sının uzaylılara inandığını bulundu. (Skeptical Inquirer, cilt 13, s 216). Zihinlerimizi ışıldak olarak düşünelim demiştik; IQ, ışıldağın parlaklığının göstergesidir, ancak nereye doğrulttuğumuz da önemlidir.

Öte yandan, IQ’nun rasyonelliğin zayıf bir göstergesi olduğu fikri de eleştirilerden muaf değildir. Laredo’daki Uluslararası Texas A&M Üniversitesi’nde insan davranışının arkasındaki genetik ve çevresel faktörleri inceleyen Christopher Ferguson, yüksek IQ’ya sahip olanların daha uzun yaşama ve daha fazla kazanma eğiliminde olduklarını bu yüzden de zeki insanların daha rasyonel olduğunu varsaymamız gerektiğini söylüyor. Ferguson, “Yüksek IQ sahibi insanlar daha fazla bilgi birikimine sahip olmaya yatkınlar bu da daha iyi kararlar vermelerini sağlıyor.” diyor.

Lakin, Pennsylvania, Pittsburgh’daki Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Wändi Bruine de Bruin, zekanın birinin iyi bir düşünür ve karar verici olup olmadığını belirleyen tek faktör olamayacağını gösterdi. 18 ve 88 yaşları arasındaki 360 Pittsburgh sakini üzerinde yaptığı bir çalışmada, araştırmacı ekip, zeka farklılıklarına bakılmaksızın, daha iyi rasyonel düşünme becerileri sergileyen insanların hayatları boyunca ciddi kredi kartı borcu yapmak, kazâra hamile kalmak, okuldan uzaklaştırma almak gibi olumsuz olaylardan önemli ölçüde daha az muzdarip olduğunu buldu. (Journal of Personality and Social Psychology, cilt 92, s 938). Pittsburgh’daki Rand Derneği’nde çalışan Andrew Parker ve Carnegie Mellon’daki Baruch Fischhoff, ergenler arasında da benzer bir ilişki buldu. Bir karar verme yeterliliği testinde daha yüksek puan alanlar daha az alkol tüketiyor, daha az uyuşturucu kullanıyordu ve genel olarak daha az riskli davranışlarda bulundular. (Journal of Behavioral Decision Making, cilt 18, s 1). Fischhoff’e göre bunlar olumlu yaşam deneyimleri için rasyonel düşüncenin zekadan daha önemli olabileceğini gösteriyor.

Stanovich’in teorisine getirilebilecek güçlü bir eleştiri, IQ testleriyle birlikte kullanılabilecek kanıtlanmış bir rasyonel düşünme becerileri testinin olmamasıdır. Kahneman, “Zekanın neyi ölçmediğini söylemek yeterli değil, rasyonaliteyi ölçmenin alternatif yollarını önermelisiniz” diyor. Stanovich, evrensel bir “rasyonalite bölümü (RQ) testi” geliştirmek için milyonlarca dolarlık bir araştırma programı gerekse de, bunun yapılamaması için teknik veya kavramsal bir gerekçe olmadığını savunuyor. Bu konuda zaten hali hazırda da Bruine de Bruin ve Fischhoff tarafından kullanılan karar verme yetkinliği ölçüsü gibi birkaç iddiacı var.

Geçerli bir RQ testi faydalı olur mu? Bruine de Bruin, “Varsayımsal olarak evet, çünkü insanların işlerinde ne yapacaklarıyla daha “doğrudan” ilgili becerileri kapsayacaktır” diyor. Kahneman, beyin gücü ölçümleri olarak IQ testlerinin akademik seçim için iyi çalıştığını savunuyor. “Ancak, özellikle kapsamlı ve fazlaca dürtüsel olmayan bir liderlik tarzı istiyorsam, yöneticileri veya liderleri seçmenin bir yolu olarak RQ testlerini ciddi düşünürdüm” diyor.

Ancak bir sorun var: IQ’nun aksine, insanları RQ testlerinde başarılı olacak şekilde eğitmek nispeten kolay olurdu. Evans, RQ, “İnsanların sahip oldukları kapasiteyi ne derecede kullanmaya meyilli olduklarını ölçer” diyor. “Normal eğilimleri bu olmasa bile, insanları sezgilerini görmezden gelmeleri ve akıl yürütmeyi kullanmaları için bu teste yönelik eğitebilirsiniz.”

Madalyonun öbür yüzü ise şu; herkes rasyonel düşünme ve karar verme becerilerini geliştirebilir. Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesi’nden Richard Nisbett ve diğer araştırmacılar, istatistiksel akıl yürütmede sadece yarım saatlik bir eğitimin, bir kişinin günlük durumlarda rasyonel düşünmeyi kullanma yeteneğini geliştirebileceğini keşfettiler. Bu konuda gelişmek için resmi bir eğitime bile ihtiyacımız yok: Kendi kendimize öğretebileceğimiz pek çok numara var, diyor Perkins.

Aynı şeyi yapan liderleri seçmek için daha donanımlı olabiliriz.  “Bush’un yerine gelen başkan entelektüel idi, bilişsel esneklik gösteriyordu, yaygın inançları sorgulayabiliyor, tutarsızlığa gelemiyordu, ve öngörülüydü.” diyor Stanovich. “Rasyonel düşünme profilleri açısından baktığımızda Bush ve Obama birbirinden son derece farklıydı.” Bu arada Başkan Obama’nın IQ’su ortalamanın oldukça üzerindeydi- ama hatırlarsanız yazının başında açıkladığımız üzere Bush’unki de öyleydi.

Çeviri: Why a high IQ doesn’t mean you’re smart

Erkekadam Türkçe Podcast – Gürkanzone ve Freddie ile başarı zihin yapısı

Daha önce e-ticaret ve dijital pazarlama üzerine söyleşi yaptığımız Gürkanzone ile başarı, iş yapma ve girişimcilik zihin yapısını konuştuk.

Yayınları sitemizin Odysee kanalından ya da  spotify kanalından da izleyebilirsiniz.

Youtube yayını aşağıda. Bu yayını beğenerek ve youtube kanalına üye olarak yayınların daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayabilirsiniz. İyi izlemeler.

Hayata eşit şartlarla başlamamak

Mahmut Abi, 4-5 yıldır kırmızı hapla iç içeyim, ancak yine de icgüdüsel olarak ana kuzuluğuna meyilliyim, babası tarafından yetistirilmiş biri kırmızı hapin k sini bilmezken daha erkeksi düşünüyor. Ben bir işe girerken 10 kere düşünürken o direk atlıyor. Ben kırmızı hapı bilsem dahi kadınlar konusunda içgüdüsel bir çekinme yaşarken( örmek veriyorum dmden yazarken) o direk balıklama giriyor. Ben kavga anında aşırı tedirgin olurken o rahatlıkla bunu kaldırıyor.

Şimdi Mahmut Abi ben bu adamla nasıl durumu eşitleyeceğim.

Burada çok duyduğum bir şey bu. Hepsinin konusu farklı ama tema aynı: genetik ve yetiştiriliş ile başından sahip olanlar ile kendini karşılaştırmak.

Burada mesela kendini babası tarafından maskülen yetiştirilen erkekle karşılaştırman, fakir bir insanın kendisini babadan zengin biriyle karşılaştırması gibi. Onlara bakıp kendini paralamak ancak kendi parasını kazanma işine girişmeyen adamın zihin mastürbasyonudur. Senin yapacağın şey fakirlikten zenginliğe çıkan adamlara bakmak. Bunlar babadan parası olan adamlara bakıp hayıflanmak yerine kendilerinden önce fakirlikten zenginliğe çıkan adamlara odaklandılar. Senin yapman gereken de o.

“Şimdi Mahmut Abi ben bu adamla nasıl durumu eşitleyeceğim.”

Bu zihin yapısından kurtulman lazım önce. Sen bu adamla eşitlemeyeceksin, kendini zengin edeceksin. Sen bu adamla belki hiçbir zaman eşit olmayacaksın ama kendi paranı kazanıp fakirlikten kurtulursan bu senin umrunda olmaz. Sence memur çocuğu olan ama şu an aylık geliri 65 bin Lira olan adam buraya kendini Sabancı veliahtları ile karşılaştırarak mı geldi? Ya da onlara eşit değil diye parasının tadını çıkaramıyor mu sanıyorsun?

Senin yaptığın zihin mastürbasyonu. Kendi durumundan yukarı çıkmış adamları bulup, onların tecrübelerinden kendine bir yol çizip o yolu yürümek varken, ya babadan yok zaten babadan olanlarla nasıl eşit olacağım diye düşünmek, bir şey yapmamana bahane oluyor.

Bu zihin yapısına bir örnek de şurada:

Abi her zaman spora gidin diyorsun maskülenlik için ama benim tanıdığım böyle ortamlarda gözlemlediğim alfa maskülen erkekler hepsi yemesine düşkün göbekli ama öyle sağlıksız bir görünüme sahip olmayan tipler

Şimdi alfa zihin yapısı denilen şey davranışlarla alakalı ve birçok gym faresi de beta ya da en azından mavi haplı adamlar kısmını bir kenara bırakalım. Davranışsal olarak maskülen ama göbekli bir erkek, sinik davranan ama iyi vücutlu bir adamdan daha fazla iş yapacaktır.

Her neyse, o bahsettiği adamlar için sağlıksız olmaları dezavantaj yani o durumlarına rağmen ekstra oyun ile eksiklerini kapatarak maskülen oluyorlar. Onlarda geçmişten gelen bir avantaj var ve sağlıklı bir tip olmamanın dezavantajını yok ediyor.  Siz özellikle bu zihin yapısında değilseniz bir de bu engelle uğraşamazsınız ve gereksiz zaman kaybedersiniz. Sizin yapmanız gereken en iyisini yaparak en hızlı şekilde hedefe ulaşmak, yük taşımalarına rağmen hızlı yürüyebilen adamlara bakıp kaytarmak değil.

Bazı adamlar doğuştan ve yetiştirilişten sakin, negatif duygulara kapılmayan, duygusal güce yatkınlardır. Bazı adamlar negatif duygulara yatkındır. Negatif duygulara yatkın adamın bu konuda doğuştan güçlü adamlara bakıp “bunların çabasız sahip olduğu için ben çok çalışacağım ama yine de belki başaramayacağım veya başarsam bile asla onlar kadar olamayacağım” diyerek çalışmama lüksü yoktur. Önceki örnekteki gibi fakir bir erkeğin babadan zengin adama bakıp “bunların çabasız sahip olduğu için ben çok çalışacağım ama yine de belki başaramayacağım veya başarsam bile asla onlar kadar olamayacağım” demesi gibi bir şeydir. Saçmadır ama çok fazla sayıda insan bunu yapmaya meyilli. Evet belki hiçbir zaman o kadar zengin olmayacak ama şimdikinden çok daha zengin olma ihtimali yüksek. Ayda 4 bin lira kazanırken bunu 10 bine çıkarma fikrine “millet 20 bin kazanırken ben 10 binle geride kalacağım” diye burun kıvıran, 10 bine çıksa her sene cebinde 72 bin lira ekstra para olmasının bir fark yaratmayacağını sanıyor olamaz. Muhtemelen hayatını değiştirmek zor olduğundan bunu bir bahane olarak kullanıyor.

Kısacası, hayata herkes aynı noktadan başlamıyor. Bazıları çok daha iyi noktalardan başlıyorlar, bazılar ise çok daha kötü noktalardan. Sizin yapmanız gereken eğer şu anki noktadan mutlu değişseniz, daha iyi bir noktaya çıkmaya odaklanmak. O noktanın çok ötesinde olan adamlara bakıp hayıflanmak yerine, oraya sizin olduğunuz yerden çıkan adamların ne yaptıklarına bakmak. “Mahmut sen spor yap diyorsun ama adam göbeği salmış vaziyette piyasada avdan ava atlıyor, boşver sporu falan” demek, “Mahmut sen para kazanın diyorsun ama adam babadan zengin vaziyette piyasada avdan ava atlıyor, boşver para kazanmayı” demek ile aynı.

Hayat Hedefi Olmayan Başarılı Olamaz | Freddie & Mr Deer

Merhaba dostlarım ben, Mr Deer. Freddie dostum ile ‘Hayat Hedefi Olmayan Başarılı Olamaz’ temalı bir sohbet ettik. Sohbet biraz uzun ama emin olun her saniyesinde farklı bir bakış açısı ile karşılaşacaksınız. Disiplinden, kendini keşfetmeye kadar bir çok önemli konuyu ele aldık. İyi Seyirler!

Ailem Bana Destek Olmuyor | Ailem Bana Engel Oluyor

Merhaba millet. Ben Mr. Deer. ”Ailem bana destek olmuyor”, ”Ailem bana önayak olmuyor” diyen dostlarıma özel bir sohbet. Hem hayatını inşa ederken ailesi tarafından kararları ciddiye alınmayan veya ailesinin kendisine iyi bir örnek olmadığını düşünen dostlarımın sorunlarına dikkat çekiyoruz. Bireylerin yanı sıra ebeveynler içinde tavsiyeler sizlerle dostlarım, iyi seyirler!

 

Hayat Amacını Nasıl Bulursun? | Sevdiğin İşi Bulmak

Merhaba millet. Ben Mr. Deer. Bu sefer konumuz Hayatımızın Amacını ve Sevdiğimiz İşi bulmak. Ben sevdiğim işi nasıl buldum, yeteneklerimi nasıl keşfettim bunlardan bahsederken; bu konularda sıkıntı çeken dostlarım için önerilerde bulundum. İyi Seyirler!