Özdeğer nasıl kazanılır?

Giriş

Bu bölümde neden özdeğer problem yaşadığınıza ve bu problemi nasıl düzeltebileceğinize değineceğiz.

Özdeğer konusunda ilk değineceğimiz şey, kişilik. Çoğu insan kişilik deyince, başkaları tarafından nasıl algılandığını, dışarıya nasıl bir imaj yansıttıklarını, başka insanlar tarafından nasıl göründüklerini ve kendilerini nasıl gördüklerini anlıyor. Ama sizin kişiliğiniz, hayat deneyiminiz sonucunda elde ettiğiniz, tahmin edilebilir davranışsal kalıpların bir kümesinden ibaret. Bu öngörülebilir davranış kalıplarını, kişiliğinizin temelleri olarak düşünebilirsiniz ya da kişiliğinizi, hayatınız boyunca kazandığınız bu öngörülebilir davranış kalıplarının bir alaşımı olarak düşünebilirsiniz.

Bunları okuyan birçok insan, alışkanlıklardan bahsettiğimi düşünebilir. Ama ben sadece alışkanlıklardan bahsetmiyorum. Benlik alınızı güçlendiren, öngörülebilir davranış kalıplarından bahsediyorum. Kız arkadaşınız ya da eşiniz, utanmanıza neden olacak bir şey söylediğinde, nasıl tepki vereceğinizden, çalar saat sabah 6’da çaldığında, ne yapacağınızdan da bahsediyorum.

Fil ve fil binicisi

Kişiliğiniz aynı zamanda stres ve baskı altında sinir sisteminizin vermeye koşullandığı tepkinin de bir uzantısı. Psikolojide bunu anlatmak için fil ve fil binicisi örneği verilir. Zihniniz, rasyonel zihniniz fil binicisi ve vücudunuz da fil.

Özdeğer problemi olan çoğu erkek, problemin fil binicisinde olduğunu sanıyor. Rasyonel beyninde bir şeyleri, rasyonel bir şekilde çözerek kurtulabileceği bir problemi olduğunu sanıyor.

Ama sorun, filde. Altınızda, kendisini tehdit altında hisseden, strese ve baskıya karşı belli öngörülebilir tepkileri olan, ne yapmak isterse onu yapan devasa bir fil var. Ve eğer rasyonel zihnini yıllar boyunca büyük bir disiplin ile çelikleştirmiş bir rahip değilseniz, vücudunuz stres, baskı, panik veya saldırı altındayken, zihninizin kontrolünden çıkıp, ne yapmak aklına esiyorsa onu yapacak.

Beyin değişime neden karşı koyar?

Beyin sonuçta öngörülebilir örüntüler arayan ve öngörülebilir örüntülere meyilli bir  örüntü tanıma makinesi. Yani beyin yaptığı tercihler ile sizi, uyumsuz, sağlıksız ve hatta istenmeyen örüntüler olsalar bile bildiği ve tanımlayabildiği örüntülere yönlendirmek, bildiği ve tanımlayabildiği örüntüleri, bilmediği ve tanımlayamadığı örüntülere tercih etmek üzere tasarlanmış.

Siz özgüvensiz olduğunuzu düşündüğünüzde, bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Yani beyninize, bildiği ve tanımlayabildiği örüntülerin dışına çıkmak, kimliğinizin öngörülebilir örüntülerine ters şeyler yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Yani kimlik hissinizi değiştirmek istiyorsunuz.

Bu isteğiniz, beyninizde bir problem yaratıyor çünkü beyniniz, bu yeni örüntülerin ne olduklarını bilmiyor, sonuçlarını öngöremiyor. Sizin bu örüntüleri icra ettiğinizde ne hissedeceğinizi bilemiyor. Bu da beyinde stres tepkisi ortaya çıkarıyor ki sinir sisteminiz (fil) burada devreye giriyor.

Başka bir şekilde ifade edersek, beyniniz ilk başlarda değişimi reddedecek çünkü değişim demek, bilinmeyen sular demek. Beyniniz sağlıksız örüntüleri, sırf bilindik sular olduğu için devam ettirmeye çalışacak demek. Bu deneyim ise, kişinin öz değersizlik hissini pekiştiren bir deneyim.

Burada farkında olmanız gereken şey, özdeğer geliştirmek için her harekete geçtiğinizde, kimliğinize ve egonuza yönelik bir tehdit oluşturduğunuz ve sinir sisteminizin tehdit tepkisi ile karşılık verdiği bir içsel savaş başlatıyor olduğunuz.

Dopamin, serotonin ve nöropinefrin

Şimdi bu tehdit tepkisine ve birçok erkeğin özdeğer algısının baskı altında neden çöktüğüne biraz daha detaylı bakalım. Çünkü öz değer bir inanç değil. Rasyonel olarak düşüncenizle ortaya çıkardığınız ya da sorguladığınız bir şey değil. Vücudunuzda ve sinir sisteminizde hissettiğiniz, deneyimlediğiniz bir his. Öz değer, çabanızın anlamlı olup olmadığı, davranışlarınızın yapmaya değer olup olmadığı ile ilgili bir his. Ve bu his, kendinizi olumlamanız ile, ifade ile, motivasyon hileleri ile, modunuz ile değil, biyolojik olarak özdeğer geliştirme sürecinizde çok önemli olan üç adet kimyasal ile alakalı.

Bu üç kimyasaldan birincisi dopamin. Dopamin molekülünü, dürtü, yön ve bir şeyin peşinden koşmaktan sorumlu kimyasal olarak düşünebilirsiniz. Dopamin birçok insanın sandığının aksine, her zaman zevk ile ilgili değil. Dopamin, bir şeyin peşinden koşmaya değer olduğunu sinyallemek ile ilgili.

Ben dopamini, gideceğiniz yönü belirlemek ile ilgili bir kimyasal olarak düşünüyorum. Dopamin ile bir şeye yönelmek çok daha anlamlı ve kolay, ilerleme çok daha gerçek, o yönde aksiyon almak çok daha bariz görünüyor. Dopamin ile aldığınız aksiyonlar konusunda daha güvenli, bu aksiyonları yapabilecek gibi hissediyorsunuz. Dopamin seviyeniz düşük olduğunda, her şey anlamsız, zor ve ağır gelmeye başlıyor. Aksiyonun yerini planlama alıyor ve kronik olarak planlama yapan, her şeyi yarına erteleyen birine dönüşüyorsunuz. “Yarın düşüneceğim”, “yarın yapacağım” demeye başlıyorsunuz. Sürekli günlük tutan, yapacaklarınız hakkında sürekli olarak düşünen ve konuşan ama aksiyon almayan birine dönüşüyorsunuz.

Birçok insan düşük dopamin seviyesini tembellik olarak görüyor ama dopamin eksikliği nedeniyle harekete geçememek tembellikten değil, boş hissetmekle ve gidecek bir yönü olmama ile ilgili. Boş hissetmek ve gidecek bir yöne sahip olmamak ise, insanın öz değerini yok eder.

Konuşacağımız ikinci kimyasal ise serotonin. Serotonin molekülünü, kontrol, istikrar ve dizginlenmekten sorumlu olarak düşünebilirsiniz. Birçok insan serotonin hormonunu mutluluk seviyesi olarak düşünüyor çünkü mutluluk burada bir sonuç. Serotonin dürtü kontrolü ile ilgili ve dürtü kontrolü de hem özdeğer hem de mutluluk kazanmanın anahtarı.

Serotonin aynı zamanda kronik olarak reaksiyon göstermek yerine reaksiyon göstermeden durabilme ile alakalı. Sağlıklı serotonin seviyesi, stres altında sakin kalmanızı, hazzı erteleyebilmenizi, rahatsız edici durumlarda pes etmeden, kaçmadan kalabilmenizi sağlar. Bunlar da bir arada, özdeğer inşa etmenizi sağlar.

Düşük serotonin seviyesi, duygusal dalgalanmalara, kaygıya, çabuk sinirlenmeye, ne yapacağınızı gayet iyi bilmenize rağmen yapmanız gerekenleri bir türlü yapamamanıza neden olur. Sağlıklı serotonin seviyesi ile düşük serotonin seviyesi, ne yapmanız gerektiğini bilmeniz ile yapmanız arasındaki farktır. Burası da, özdeğer ve özsaygının oluşup oluşmamasını belirler.

Üçüncü olarak bahsedeceğimiz kimyasal ise nöropinefrin. Ben nöropinefrini hazır, enerjik ve omurgalı olmak ile ilişkilendiriyorum. Bu, gayet haklı bir şekilde stres ile karıştırılıyor ve bu konuya geleceğiz.

Sağlıklı nöropinefrin, sakin, uyanık, dayanıklı ve özsayınız ve özdeğerinizle uyumlu yaşamak için harekete geçmeye hazır olmak ile alakalı. Düşük nöropinefrin ise, beyin sisi, kaçınma, öğrenilmiş çaresizlik ve uyku ile geçmeyen yorgunluk ile alakalı. Ama çok başarılı insanlarda sıklıkla görünen şekilde çok fazla nöropinefrine sahip olmak, çok yüksek kaygı, tükenmişlik, panik ve uykusuzluk ile alakalı.

Özdeğer, düzenlenmiş bir sinir sistemi gerektiriyor. Yani ne bir hippi gibi hiçbir şeyin önemi yok birader şeklinde yaşamalısınız ne de bugün birçok insanın yaptığı gibi sürekli olarak stresin kaosu altında.

İnsanlar kendi gelişimlerini neden sabote ederler?

Özdeğer inşa etme konusunda yapabileceklerinize geçmeden önce, özdeğer geliştirmenin neden ölüm gibi hissettiği hakkında konuşmak istiyorum. Bunu birçok erkekte görüyorum ve kendim de deneyimledim ama, kimse bu konuyu konuşmuyor.

Hayatınıza getirmek istediğiniz bu kişilik değişimi, sinir sisteminiz tarafından tehlike olarak algınlanıyor. Değişim için yapmanız gereken sınır çizme, zor konular hakkında konuşma, yeni planlara sadık kalma, uyuma – kalkma saatlerini ve örüntülerini değiştirme gibi aksiyonlar, sizi yeni ve bilinmeyen bir alana getiriyor. Yargılanacakmışsınız gibi, başka insanlarla olan aidiyet hissini kaybedecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama beyninizin ölüme benzer bir şekilde hissettiği şey, öngörülebilirliği kaybetmeniz.

Beyniniz, öngörülebilirliği kaybetme ihtimaliniz olduğunun farkına vardığı zaman, sinir sisteminizi devreye sokar ve sinir sisteminiz de stres tepkisi verir. Yani sinir sisteminizin kimlik değişiminize verdiği tepki, bir kaplan sizi avlayacakmış gibi yoğun bir tepkidir. Tam da bu nedenle birçok insan, büyüme sınırına geldiklerinde kendilerini sabote ederler. Sanki değişime giden yolda bir şeyler değiştirme sınırına geldiğinizde, karşınıza bir kapı çıkar ve bu kapıyı koruyan bir savaşçı ile karşılaşırsınız. Bu savaşçı size, “bu kapıdan geçmek istediğine emin misin?” diye sorar.

Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz zayıf veya defolu olmanız değil. Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz, eski kimliğinizin yani eski ve öngörülebilir davranış örüntülerinizin ölmek istememesi.

Özdeğer kazanmak için yapabilecekleriniz 

Peki bu durumu düzeltmek için gerçekten neler yapabilirsiniz?

Önce kimyasallardan başlayalım. Bir numarada dopamin var. Eğer motivasyonunuz ölü ise, muhtemelen dopamin seviyeniz çok düşük. Belki fazla uyarıldınız ve ilerleme de gerçekten yeterli değil. Bu konuda ne yapabilirsiniz?

Yapmanız gereken işi, bitirmeniz garanti olacak şekilde küçültün. Örneğin her sabah 6’da kalkmak istediğinizi düşünelim. Yani işi, gece yatma saatinizi kontrol altına almaya, erken yatmaya indirgeyin ve sadece bunu rutin hale getirmekle uğraşın. Bunun için örneğin işi, saat 10’dan sonra telefondan ve ekrandan uzak durmaya indirgeyin.

Ya da diyelim ki günlük tutmak istiyorsunuz. Eğer düzenli olarak yarım saat günlük tutmayı beceremiyorsanız, günde sadece 5 dakika günlük tutun. Fiziksel egzersiz yapmak için spor salonuna gidemiyorsanız, evde kendi ağırlığınızı kullanarak, salona git – spor yap – salondan gel işini, sadece spor yap aktivitesine indirgeyin.

İkincisi, başarılarınızın izini sürün. Başarılarınızı yazın ve bunları onaylayın. Bu başarı için kendinizle gurur duyduğunuzu yazın.

Hayatınızdaki yenilikleri azaltın, fazla yenilik dopamin seviyelerinizi çok düşürür. Ne alaka diyeceksiniz ama biraz düşünürseniz, modern bir insanın hayatı, daha önce olmadığı kadar çok ve hızlı değişen yeniliklerle dolu. Porno, sosyal medya tüketiminiz, bitmek bilmez bir yenilik seli altında yaşamanıza neden oluyor. Bu platformlar sizin dopamin seviyenizi, sizi kendilerine bağlamak üzere ele geçirip kullanıyorlar ve bunun için de bitmek bilmez bir yenilik selini kullanıyorlar.

İkincisi, serotonin hormonu. Eğer stres altında disiplin ortadan kalkıyorsa, muhtemelen serotonin seviyeniz dengesiz ve uykunuz kötü. Bu durumda yapmanız gereken, hayat rutinlerinizi düzeltmek. Stres altındayken seçeneklerinizi en aza indirin. Stres altındayken sahip olduğunuzu düşündüğünüz alternatifleri azaltın. Hayatı daha basit ve seçeneksiz hale getirin. Örneğin stres altına girdiğinizde kendinizi stresin ağırlığından kurtarmak için yapabileceğiniz porno izlemek, bilgisayar oyunu oynamak, YouTube, TikTok, Instagram, X, vs. gibi onlarca seçeneği yok edin. Sadece yapmanız gereken şeyi yapmak ya da biraz volta atmak gibi iki seçeneğiniz olsun.

Son olarak da nöropinefrin. Eğer zor şeylerden veba görmüş gibi kaçıyorsanız, öğrenilmiş çaresizlik problemi yanında, nöropinefrin seviyeniz çok düşük olabilir. Burada yapmanız gereken şey, acıya ve rahatsızlık hissine, kontrollü bir şekilde maruz kalmak. Soğuk duş, kendini fiziksel olarak zorlama gibi aktiviteler bu nedenle popülerler. Strese kontrollü bir şekilde maruz kalmanız, nöropinefrin seviyelerinizi ve dayanıklılığınızı arttırır.

Eğer nöropinefrin seviyeniz yüksekse yani sürekli tükenmiş ve aşırı stresli hissediyorsanız, zor şeyleri yapmaktan başka bir şeye vaktiniz kalmıyorsa, stres seviyenizi azaltmaya bakın.

Davranışlar vücut kimyanızı, düşüncelerden çok daha hızlı bir şekilde değiştirirler.

Burada gerçek amacınız, eski davranış ve davranış örüntülerinizin, size arıza ve yabancı göründüğü, eski bahanelerinizin aptalca göründüğü noktaya gelmek. Eğer eski davranışlarınız hala rahat ve evde hissettiriyorlarsa, henüz ölmemişler demektir.

Özdeğer kendinizi “ben özdeğerli biriyim” diye zilyon kez olumlayarak, kendinizi özdeğerli olduğunuza ikna ederek kazanılmaz. Özdeğer, sinir sisteminizin aldığınız ya da alabildiğiniz aksiyonlar, tekrarlar, yeni kimliğinizi pekiştiren öngörülebilir yeni davranışlar ile kendi kendisine ispat ettiği bir şeydir. Özdeğer, dengeli dopamin, serotonin ve nörepinefrin seviyeleri gerektirir. Eski davranışlarınıza tahammül edemeyen yeni bir kişilik gerektirir.

Özdeğer daha fazla inanarak değil, saygı duyduğunuz ve hayran olduğunuz birine dönüşerek kazanılır. Ama özdeğer kazanmanız için bir süre cehennemden geçmeniz, bir süre bilinmeyen ve saldırı altında gibi hissettiğiniz bir bölgede yürümeniz, sembolik olarak yanıp, küllerinizden yeniden doğmanızı gerektirir.

Daha iyi bir yaşam için serisine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Your Self-Worth Won’t Let You Change – Until You Do This

 

2026 yılında artık yapmayı bırakmanız gereken 10 şey

Bugün 2026 yılının hayatınızın en iyi yıllarından biri olması için yapmayı bırakmanız gereken 10 şeyden bahsedeceğiz.

2025 yılı belki yoğundunuz ama sizi tatmin etmedi. Belki disiplinliydiniz ama emeğiniz tam olarak doğru yönde harcanmadı. Belki de kendinizi inanılmaz seviyede çalışırken buldunuz ama istediğiniz alanlarda kazançlar elde edemediniz. Eğer bunlardan birkaçı sizi tanımlıyorsa, bu yazı tam size göre.

Bu bölümde motivasyondan ve daha fazla motivasyondan bahsetmeyeceğiz. Tatmin edici bir hayata ve hayatı doğru yönde yaşamaya giden en etkili yöntemlerden birinden, yapmamanız gerektiğini bildiğiniz halde yaptığınız şeylerden kurtulma sürecinden bahsedeceğiz. Ve bu bölümde, bir erkeğin 2026 yılında hayatından çıkarması gereken 10 şeyden bahsedeceğiz.

#1 Hareketi ilerleme ile karıştırmayı bırakın.

Meşgul olmak ile ilerlemek, gerçek bir ilerleme kaydetmek aynı şeyler değiller.

Birçok erkeğin tükenmiş bir halde olduğunu görüyorum. Bunun sebebi de hayatın zor olmasından çok bu erkeklerin çok fazla alana dağılmış olmaları. Enerjileri, emekleri birçok alanda harcanıyor.

Takviminizin sürekli dolu olmasına rağmen hayatınız istediğiniz yönde gitmiyorsa, istediğiniz ve elde etme kapasitesine sahip olduğunu bildiğiniz sonuçları vermiyorsa, ihtiyacınız olan şey daha fazla disiplin değil. İhtiyacınız olan şey daha fazla odak, enerjinizi daha az yönde kanalize etmek.

2026 yılında, hayatınızı istediğiniz yönde ilerletmeye katkısı olmayan şeylere “evet” demeyi bırakın. Günlerinizi, sonuç almanıza katkı sağlayacak ama aynı zamanda rahatsız edici sorulardan, sıkıntı veren işlerden kaçmak için bir sürü gereksiz şeyle doldurmayı bırakın. Amacınız için çalışmaktan kaçmak için, verimliliğin arkasına saklanmayı bırakın.

Bazen inanılmaz ölçüde meşgul ama istedikleri yönde sonuç almalarını sağlayacak işler onları kötü hissettirdiği için yapmaları gereken zor şeylerden kaçan ve istedikleri sonuçları alamayan erkeklerle karşılaşıyorum.

Başarı istiyorsanız, rahatsız edici duygulardan, bu duyguları uyandıran işlerden kaçmayı bırakın. Rahatsız edici duygulara gönüllü olarak göğüs gerin.

Şimdi söyleyeceğim soruyu bir kenara yazın ve bu konuda en geç yarın günlüğünüze cevap yazın:

Kendimi hangi yönde ilerlemeye adamak istiyorum?

Bu yön finansal bolluk ya da özgürlük olabilir. Fiziksel olarak sağlığınızı tepeye çıkarmak olabilir. Çok iyi bir ilişki bulmak ya da ilişkinizi iyi bir seviyeye çıkarmak olabilir. 2026 yılında, hangi yönde ilerlemeye kendinizi daha öncelikli olarak adayacağınızı yazın.

#2 Zor konuşmalardan kaçmayı bırakın.

Birçok erkeğin sorunu, cesaret eksikliği değil. Birçok erkeğin sorunu, anlaşmazlık yönetme ve çözme eksikliği. Korktuğu, endişelendiği, kaygı duyduğu şeylerle yüzleşememek.

Birilerinin sizi yargılamasından korkuyorsunuz, size kızmasından korkuyorsunuz, hayal kırıklığına uğramasından korkuyorsunuz. Bu nedenle örneğin karınıza ya da kız arkadaşınıza gerçeği söylemekten kaçıyorsunuz. İş yerinde ve evde sınırlarınızı çizmekten kaçıyorsunuz. Size yıkılan bazı sorumluluklara, ihtilaf yaratacağı belli olduğu için hayır demekten kaçıyorsunuz. İçinizde yükselen öfkeyi, patlamadan önce dile getirmekten kaçıyorsunuz.

Anlaşmazlıklardan kaçmak size barış getirmez, kaos ve çürüme getirir. Bu nedenle 2026 yılında o kadar da yumuşak başlı olmayı bırakın. Bazı insanları hayal kırıklığına uğratmak, belki de kaybetmek pahasına da olsa standartlarınız olsun. Bunu yapmamak, size bütünlüğünüze mal oluyor.

Unutmayın. Barış açıklıktan gelir, sessizlikten değil. Evet bazen doğada sessizliği bulmak barış getirebilir. Ama ilişkilerde, işte ve misyonunuzu gerçekleştirmek için çıktığınız yolda, barış sessizlikten değil, açıklıktan ve gerçeği konuşmaktan gelir.

#3 Dopaminin hayatınızı yönetmesine izin vermeyin.

Ne yaptığınızı, nasıl yaşadığınızı görüyorum, biliyorum.

Ben de oradaydım, sizin gibi oldum.

Yaptığım her şeyin kontrolü dopamin hormonundaydı.

Eğer yerinizde duramıyorsanız, kendinizi kontrol edemiyorsanız, örneğin bu yazıda buraya gelene kadar başka internet tarayıcı sekmeleri açıp onlara baktıysanız, bir yandan başka şeyler yapıyorsanız, telefonda mesaj atıyorsanız, hayatınızın ipleri muhtemelen dopaminin elinde. Bir yayını yorumları okumadan başından sonuna dinleyemiyorsanız, o yayından o yayına atlıyorsanız, aynı yayını metin olarak okumak sizin için işkence ise, hayatınızın ipleri muhtemelen dopaminin elinde.

Bir zaman diliminde bir şeye odaklanamıyorsunuz. Dikkatiniz sürekli olarak dağınık.

Sonu gelmeyen ekran kaydırmalarına, p**noya, şekere, alkole, sürekli olarak uyarılmaya saplanıp kalmış bir şekilde yaşıyorsunuz. Bunlar sizi rahatlatmıyorlar. Bunlar sizi uyuşturuyorlar.

2026 yılında, sinir sisteminizi, sizin hayatınıza ne yaptığını zerre umursamayan sosyal medya şirketi algoritmalarına, p**rno endüstrisine ya da madde tüccarlarına köle etmeyi bırakın. Can sıkıntısı sizin düşmanınız değil. Sizin derinliğe açılan kapınız.

Ben bunu kendi çocuğumla yapıyorum. Bazen doğada bir iki saat öylesine yürüyoruz. Cep telefonlarımızı yanımıza almıyoruz, müzik dinlemiyoruz, kitap okumuyoruz. Sadece öylesine yürüyoruz. 80’lerde ve 90’ların başında büyüyenler, o zamanlar can sıkıntısı için bol bol vakit olduğunu hatırlayacaktır.

Kendi sinir sistemini düzenleyebilen, sakinleştirebilen bir erkek, güçlü bir erkektir. Odaklanabilen, disiplinli kalabilen, dürtülerini kontrol edebilen erkek, geleceği domine eder çünkü günümüzde erkeklerin çoğunun sinir sistemi, sürekli olarak dopamin peşinde koşmanın kölesi olmuş vaziyette.

#4 Vücudunuza, zihninizden ayrıymış gibi davranmayı bırakın.

Vücudunuz bir yan proje değil, zihinsel gücün üzerinde yükseldiği somut temellerin ta kendisi. Psikolojide, fil ve fil binicisi denilen, vücudunuzu ve zihninizi temsil eden bir şey var. Vücudunuz, bilinçaltınız, duygularınız ile beraber fil, zihniniz ise fil binicisi.

Bu neden önemli? Çünkü eğer fil ile binicisi arasında iyi bir ilişki varsa, binici nereye gidebileceklerine karar verip istediği gibi kontrol edebilir. Ama fil kontrol dışı ve vahşi bir hayvansa, sürekli kaygı içindeyse, sürekli olarak nereden bir kaplan zıplayacak, nerede bir çukur olacak diye endişe edip duruyorsa, binicinin ne dediğinin, ne istediğinin bir önemi kalmaz. Fil çok daha büyük ve güçlü bir hayvan olarak, kontrolü eline alacaktır.

Bu nedenle vücudunuza zihninizden ayrı bir varlık gibi değil de, zihin sürecinizin bir parçası gibi davranın. Eğer sağlam biri olmak, amaç sahibi olmak, özgüvenli olmak, iyi hissetmek istiyorsanız, vücudunuzla sağlıklı ve direkt bir ilişkinizin olması lazım. Birçok insan, aslında güç, duygusal düzenleme, nefes egzersizi gibi şeyler gerektiren sorunları, düşüne düşüne çözmeye çalışıyor.

2026 yılında, vücudunuza bir makine gibi davranmayı bırakın. Vücudunuzu tükenene ya da bozulana kadar zorlamayı bırakın. Zayıf bir vücut, cesareti çok maliyetli hale getirir. Güçlü bir vücut, disiplini daha da kolaylaştırır. Henüz yapmıyorsanız düzenli spor yapmaya başlayın. Nefes egzersizleri, meditasyonu yapmaya başlayın. Düzenleme (embodiment) egzersizleri yapın (bedensel hisleri gözlemleyerek, onları yorumlamadan, öz farkındalık kazanma alıştırmaları).

#5 Şimdi içinde bulunduğunuz durum için geçmişi suçlamayı bırakın.

Geçmişiniz gerçekten de sizin ne olduğunuzu belirler. Yaptığınız tercihleri, hoşunuza giden ve gitmeyen şeyleri belirler. Ama bunu, bundan sonra da sizin için yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri tercih etmeye bahane olarak kullanmayın.

Evet, çocukluğunuz önemli, sizin üzerinizde etkili. Acınız, varsa travmanız gerçek ve katlanması zor. Ne yaşadıysanız, başınıza ne geldiyse, bunu kabul etmeniz lazım. Bunun üzerinde çalışmanız lazım. Ve bir noktada da, kendinizi iyileştirmeniz, kendinize liderlik etme moduna geçmeli, kendini analiz edip durma modunda kalmamalı.

Sadece analiz edip duramazsınız. Bir noktada kendinizi daha iyi bir noktaya yönlendirmeniz, kendinize liderlik etmeniz lazım.

Ve lütfen 2026 yılında, harekete geçmeden önce iyileşmeyi beklemeyi bırakın. Bunu yapan o kadar çok erkek görüyorum ki! Kendilerini iyi hissetmeyi, sevmeyi bekliyorlar. Sanki bir şekilde kendilerini iyi hissedip kendilerini sevmeye başlayacaklar ve sonra harekete geçecekler gibi.

Dünya, insan, doğa böyle çalışmıyor. Davranışlarınız sizi iyileştirir, sizin iyileşmeniz davranışlarınızı değil. Bu özellikle de erkekler için geçerli. Kendinizi uzun süre boyunca bok gibi hissetmeye devam edecek olmanıza rağmen, sevmeyecek olmanıza rağmen, omzunuza oturmuş olan o şeytan sürekli olarak “herkes yapar sen yapamazsın?” diye size işkence etmesine rağmen harekete geçmelisiniz. Doğru yönde aylarca yürüdükten sonra o şeytan pes edecek, kendinizi iyi hissetmeye başlayacaksınız ve hatta kendinizi sevmeye başlayacaksınız.

#6 Başka herkes gibi olmaya çalışmayı bırakın.

Onaylanma ihtiyaçlarını dışarıdan karşılamaya çalışan erkeklere genellikle saygı duyulmaz, kendileri de kendilerine saygı duymazlar. Her şeye nötr olmak için inşa edilmediniz. Prensip sahibi olmak üzere inşa edildiniz.

2026 yılında, onay peşinde koşayım derken, kendi gerçeklerinizi eğip bükmeyi bırakın. Eğer modern anlatıdan sapan herhangi bir gerçekliğiniz varsa, bu nedenle saldırıya uğrayabilirsiniz. Bazı insanlar sizinle arkadaşlık etmeyi bırakabilirler, sizin böyle düşündüğünüze ay inanamıyorum olabilirler.

Standartlarınız olduğu için özür dilemeyi bırakın. Gerilimlerden kaçmak için kendi değerlerinizi sulandırmayı bırakın. Bir miktar gerilim, anlaşmazlık, hayatın bir parçası. Güçlü erkekler, aslına bakarsanız erkekler, gerektiğinde – gereksiz değil gerektiğinde – sürtüşme yaratırlar ve bu sürtüşme ise kendilerine duyulan saygıya katkı sağlar.

#7 Düzenlenmemiş, yatıştırılmamış bir sinir sistemi ile yaşayıp durmayı bırakın.

Aslına bakarsanız, bu madde birinci ve en önemli madde olmalıydı. Çünkü diğer her şey, bu maddenin gerçekleştirilmesine bağlı. Stres altında bile rasyonel düşünebilen, muhakeme yeteneğini muhafaza edebilen ve ayakları yere sağlam basabilen bir erkek, geleceği kazanan erkektir. Çünkü insanlar her geçen gün daha fazla reaktif, duygu ve dürtü patlaması yaşayan, sinir sistemleri kaos içinde olan varlıklara dönüşüyorlar.

Bunun sonucunda düzenin çatlayıp yıkılmaya başladığını görebiliyoruz. Bildiğimiz yapı ve altyapı, çözülmeye başladı. Dünya bir geçiş dönemine girdi. Buradan nereye gideceğimizi analiz etmeye, adlandırmaya gerek yok. Bu geçiş dönemini, eskinin yok olmaya başladığını herkes hissedebiliyor.

Olanlar karşısında reaktif, kaygılı, aşırı analiz yapan, panik içinde biriyseniz, ayaklarınız yere sağlam basmıyorsa, kendinize liderlik edemeyeceksiniz.

2026 yılında, herkesin ve her haberin, sinir sisteminizi rehin almasına izin vermeyi bırakın. Ayaklarınızı yere basmaya, eleştirel düşünmeye ve muhakeme yeteneğinizi geliştirmeye odaklanın.

2026 yılında, içinizde olan şeylere odaklanarak, şimdi ve burada kalmaya daha fazla önem verin. Vücudunuzdan gelen işaretlerin, sinir sisteminizin rehin alındığını anlamanıza yardım etmelerine olanak verin.

Günlük nefes alıştırmaları ile, ayaklarınızı yere sağlam basmayı, zihninizi sakinleştirmeyi öğrenin.  Sinir sistemizi sakin- rahat modundan (parasempatik), savaş – kaç – don moduna, hayatta kalma moduna (sempatik sinir sistemi) fırlatan şeyleri anlamaya başlayın.

Stres karşısında bile kendini sakinleştirmeyi, sinir sistemini düzenlemeyi bilen biri, gelecekte çok güçlü bir pozisyonda olacak. Bu yeteneğe bugün çok daha az insan sahip ve çok az insan bunu kazanmak için çalışıyor. Çoğu insan, sinir sistemini yatıştırmayı, düzenlemeyi öğrenemiyor ve bunun yerine, sinir sistemini uyuşturarak, patlamaya hazır bir negatif basınç biriktiriyor.

#8 Anlamı kadınlara, onaylanmaya ve belki de işe havale etmeyin.

İlişkiler önemliler ama hiçbir ilişki, hayatınızdaki amacı taşımayacak. Partnerinizi hayatınızın anlamı yaptığınız an, muhtaç ve güvensiz biri olmaya başlarsınız.

2026 yılında, içinizde üretmeniz gereken takdir edilmeyi ve onaylanmayı dışarıdan ithal etmeyi bırakın. Özdeğer ve özgüveni ancak böyle inşa edebilirsiniz.

Birçok erkeğin, kendi başarılarını, dışardan takdir ve onay almadığı sürece takdir edemediğini, kendilerini bu başarı ile onaylayamadıklarını görüyorum.

Hayatta anlam sorumluluk almaktan, başarısızlıklarınızın da sorumluluğunu almaktan ama aynı zamanda hem emeğiniz hem de başarılarınızı kendi kendinize takdir edip onaylamanızdan geçer.

#9 Her şeyi yalnız yapmayı bırakın.

Bağımsızlık, izolasyon anlamına gelmemeli. Her geçen gün daha fazla erkek, kendi köşesinde ve izole bir şekilde hayatta bir yerlere gelmeye çalışıyor. Çoğu erkeğin diğer erkeklerle ilişkileri yüzeysel. Havadan sudan şeyleri konuşuyorlar ama daha derin konuları, felsefi ve manevi şeyleri konuşmuyorlar.

Çevrenizde sizi arada bir kalibre edecek erkek grubu olmazsa, kendi kötü alışkanlıklarınızı rasyonelize etmeye, bahaneler üretmeye başlarsınız. Sizi eleştirecek, size gerektiğinde rahatsız edici yanlarınızı söyleyecek birileri olmadığında, çoğu zaman perspektifinizi kaybetmeye başlarsınız.

2026 yılında, kendinize dürüst olabileceğiniz ama sizi gerektiğinde hunharca eleştirebilecek bir komünite bulun. Başka erkeklerin sizin hayatınıza katkı sağlamasına, gerektiğinde sizi pataklayarak, rahatsız ederek de olsa hizaya sokmalarına izin verin.

Güçlü erkekler kardeşlikler yaratırlar, komüniteler yaratırlar. Yalnız kurt olmak romantik bir çekiciliğe sahip olsa da, hemen her zaman tükenmeye, yoldan sapmaya gider. Kurdun gücü, kurdun sürüsünden gelir.

#10 O bir günü beklemeyi bırakın.

“Bir gün spor salonuna gitmeye başlayacağım.”

“Bu konuyu onunla bir gün mutlaka konuşacağım.”

“Bir gün o kadına merhaba diyeceğim.”

O günü beklemeyi bırakın.

O kadar çok erkek, o kadar çok şey için, o kadar çok bekliyor ki!

“Bir gün X, Y ve Z olursa evleneceğim.”

“A, B ve C olduğunda, bir gün o tatile çıkacağım.”

Hayır. Bugün başlamanız lazım. Belki bugün evlenmeyeceksiniz, işi gücü bırakıp tatile çıkmayacaksınız ya da merhaba demek için hemen okula gidip o kızı aramayacaksınız. Ama bu yolda çalışmaya hemen başlayın. X, Y, Z, A, B, C olacak diye beklemeyin.

Somut bir plan yapmaya başlayın. Çalışmak için plan yapın, planı yolda çalışın. Kervanı düzmeye başlayın ve kervanı yolda düzün.

En iyi yılınız, daha fazla şey yapmanızla yaşanmayabilir. En iyi yılınız, yapmamanız gerektiğini bildiğiniz halde yaptığınız şeyleri yapmayı bırakarak da yaşanabilir. Sizi zayıflatan şeylerden kurtulun.

Yeterince motivasyonum yok diyebilirsiniz. Belki de yeterince motivasyonunuz yok değil, yanlış yönde çok fazla motivasyonunuz var. Belki zor şeylerden kaçmak için boş şeyler yapmaya, dopaminerjik zevkler kovalamaya, onay peşinde koşmaya çok fazla motivesiniz. Belki de ihtiyacınız olan, doğru yönde daha çok değil, yanlış yönde daha az motivasyon.

Daha iyi bir yaşam için psikoloji ve nöron bilimi temelli ipuçları setine de bakmanızı tavsiye ederim. Bu setten bölümleri YouTube katıl alanında ve Patreon’da seslendiriyorum.

Kaynak: 10 Things Men Need to STOP Doing in 2026 to Have Their Best Year Yet

Hareketli Bir Sosyal Ortam Gecesi ve Mr.deer – Saha Raporu

Merhaba millet, ben Mr.deer. Eski yazılarımdan tanıyanlara selamlar. Bu yazıyla beni tanıyacaklara da selamlar; eski yazılarıma bakmanızı şiddetle tavsiye ederim. 😊 Her seferinde daha fazla yazı yazacağım diyorum ama İstanbul’a taşındığım son 6 senedir sürekli bir şeylerle uğraşıyorum: eğitimler, sosyal ortamlar, kadınlar vs. derken sürekli erteliyorum. Yeni bir saha raporu ile karşınızdayım. Biraz sosyal ortam oyununa ve dinamiklerine de değineceğim. Önceki yazılarımda da olduğu gibi, sadece “bir kızla yattım”dan ziyade tavsiye niteliğinde bazı çözümlemeler ve taktikler de barındıracağım. Bu sefer fazla cinsel ayrıntı vermeyi düşünmüyorum; odak noktam daha farklı bu yazıda (eski yazılarıma kıyasla).

Hareketli Bir Sosyal Ortam Gecesi ve Mr.deer

Geçen akşam, oyunda eski bir dostum olan Zorro’nun yönettiği bir sosyal etkinliğe davetliydim. Ara ara gittiğim etkinliklerden biriydi. Son 2 yıldır sosyal ortamlarda daha aktifim; sosyal topluluk yöneticiliği vs. de üstleniyorum. Ortamdakilerin neredeyse yarısını tanıyordum. Yaklaşık 50 kişiye yakın insan vardı. Masa masa gezip insanlarla sohbet ediyordum, yeni insanlarla tanışıyordum. Genelde mesleğimi söylediğimde ya merak ediyorlar, açıklıyorum ya da kızlar beni beğeniyor ve shit test atıyor; gülüp anlık cevaplar veriyordum. İnsanlara takılıyor, sosyalleşiyordum. Ara ara hatunlarla flört ediyordum: neg, eğlenen ustalık, arsız-komik vs. vs.

Sosyal oyunun kendine özel dinamikleri vardır. Daygame gibi sonradan geliştirilmesi gereken, görece daha kolay dinamikler. İlk kural; ortama sadece kız düşürmeye gitme! 10 senedir değişik sosyal klüplerde takıldım, son 2 senedir de yöneticilikle ilgileniyorum. Erkeklerin en büyük hatası, fazla cinsel dürtü ile ortama girip ‘bugün mutlaka birini bulmalıyım’ düşüncesine kapılmalarıdır. Bu kafadaki çoğu kişi sosyalleşirken kasılır veya fazla dikkat çeker; kısa sürede ya dışlanır ya da yalnız kalır. Avuntuları genelde ‘ben Alfaydım, beni kıskandılar’ olur. 30 kişilik bir gecede yürümek amacıyla 4 kızdan numara veya Instagram almak hem çok dikkat çeker hem de kızlar birbirlerinden haberdar olacağı için işleri zorlaştırır. Bu, en az iki haftada bir buluşan sosyal klüpler ve üniversite klüpleri için geçerlidir. Böyle aidiyet gerektiren ortamlarda önemli olan soru şudur: Ben buraya ne katabilirim? Burası bana ne katabilir? Sadece kadınlar var diye gitmek zaman kaybı olur, boş vakit harcanır. Oyunun her alanında kadına eğlence fırsatı sunulur; bunun için önce sizin eğleniyor olmanız gerekir. Nasıl yapılacağı, raporun ilerleyen kısımlarında detaylı olarak anlatılacak.

‘’Duygularıyla hareket edenler için hayat bir trajedi, aklıyla hareket edenler için bir komedidir.’’ ~ Jean de La Bruyere ~

Etkinlik 1-2 saat sonra sosyalleşme kısmından canlı müzik dinlemeye geçti. Yan yana yuvarlak masalara oturduk. Benim masamda 2 erkek vardı. Solumdaki masada Ebru, onun yanında şirin başka bir kız ve masada 3 erkek daha vardı. Ebru, saha raporumuzun kadın başrollerinden ilki. 20 yaşlarında, uzun boylu, sarı saçlı; crop (beli ve göbeği kapatmayan kısa tişört) ve mini şort giymiş, aşırı flörtöz, eğlenceli bir kızdı. Arada laf atıyor, neg (negatif iltifat) yapıyordum, hoşuna gidiyordu. Özellikle yaşıyla alay ediyordum. Ama sıkıntı şuydu; sadece bana değil, masadaki diğer erkeklerin kızıştırmalarına da aynı tepkileri veriyordu. Diğerleri flört konusunda pek yetenekli değildi; ortalama-altı bilgiyle, ufak kızıştırmalarla flört etmeye çalışıyorlardı. Benimki flörtöz kızıştırmaydı, onlarınki ise zorbalığa yakındı. Sohbet devam ediyordu ama bir sorun vardı; hatunun abartı bir egosu vardı. Benim neg’lerime, eğlenen ustalık takılmalarıma veya arsız-komik kışkırtmalarıma ne utanıyor ne de çerçeveme giriyordu, aksine daha da şımarıyordu. Kadınların duygusal mekanizmaları zayıftır; bu tarz kızıştırmalara ayak uyduramazlar ve saygısızlığa varan şakalara kalkışabilirler. O yüzden iyi bir baştan çıkarma için bir noktada egosunu sarsmanız gerekir. Ama bu hatunun egosu dolu bir özgüvene değil, altı boş bir özgüvene dayanıyordu. Bu yüzden egosunu yanlış zamanda sarsarsam çirkefleşebilir veya ortamda istenmeyen durumlar doğabilirdi. Ben egosunu ufak ufak sarsıyordum ama diğer erkekler sürekli geri şişiriyordu. Bir noktada sıkıldım, geri çekildim ve müziği dinlemeye başladım. Önümdeki pos fişinden düşüncelere dalıp üç tane küçük origami tekne yaptım. Ebru gördü, ‘bana da öğret’ dedi. Biraz beklettim, sonra gösterdim. Kino ve yüksek değer göstergesi sağlandı. Kino (dokunmak) rahatlık ve cinsel çekim yaratır; yüksek değer göstergesi ise saygı ve hayranlık uyandırır. Utanma ve çerçeve derken aslında anlatmak istediğim buydu; kadının aşkı saygıya ve hayranlığa dayanır. O yüzden egosunu indirmen gerekir ama kadını aşağılayarak değil. Sohbetin devamında Ebru şarkıya eşlik ederken, ben boynumdaki kulak üstü kulaklığı taktım ve ona korkulu bir yan bakış attım. O anda egosu sarsılabileceği son noktadaydı. Unutmayın, ben flörtöz takılıyordum; diğerleri zorbalık yapıyordu. Ebru gülerek ‘Eee yeter, beni çok zorbalıyorsunuz, bak giderim ha!’ dedi. Bana bakarak söyledi. Ben de ‘sen bilirsin’ dedim. Gitme dememi bekliyordu, diğerlerinin yapacağı gibi. Ama birkaç boş ego hareketi ve saygısız davranışından sıkılmıştım; gülerek ‘git gidebiliyorsan’ dedim. Sonra bizim topluluktan tek başına duran bir erkeğin masasına geçti, onunla konuşmaya başladı. Yanımdaki diğer erkekler, Ebru’nun gittiği masadaki adama ‘sende kov!’ diye seslendi. Ebru orada kaldı, sonra birkaç kişi daha masalarına geçti. Ebru’nun eski masasına nükleer bomba düşmüş gibiydi; herkes sustu, telefonlarına gömüldü. Benim keyfim yerindeydi, kendi masamdaki arkadaşlarla sohbete devam ettim. Çünkü ben sadece sosyal flört ediyordum. Ebru’yu almam için oyuna uygun değildi, o yüzden izole etmemiştim. İzole edersem asıl romantik flört başlardı.

Grubun neredeyse yarısından fazlası kalkmıştı. Ben de diğer masaları gezmeye devam ettim. Tanımadığım birkaç kişinin olduğu bizim masalardan birini fark ettim ve geçtim. Masada yazımızın diğer iki kadın başrolüyle tanıştım: Gamze ve İpek. Gamze uzun boylu, kumral, 22 yaşında. İpek kısa boylu, sarışın ve 21 yaşında; daha sosyal. Neyse, önce İpek’le tanışmıştım. O okulundan ve bölümünden bahsetti; ben de işimden anlayabileceği bir dille bahsettim. Sosyal ortamlarda yeni tanıştığım her kadın gibi, günümüz erkeklerinden yakındı ve onlarda anlayamadığı bazı şeyleri sordu: “Genel ilişki” konuları. Bu arada, çok nadir özel ilişki dinlerim; genelde hemen “taksimetreyi açıyorum vs.” deyip savuştururum. İpek, “İnsanları hemen çözebilen biri misin?” diye sordu. Bu sorunun alt mesajı aslında “kadınları anlayabilir misin?” gibidir ve flörtöz bir sorudur. Birkaç tane soğuk okuma cümlesi söyledim: “Aceleci bir yapın var, ayrıntılar seni sıkar” vs. Gözleri fal taşı gibi açıldı, daha yakın konuşmaya başladı. Biraz geçmişe dayalı duygularından ve anılarından konuşturdum. Bu “geçmişinden bahsetme” işi, duygusal bağ kurmayla alakalı. Bu noktada İpek ilgimi çekmeye başlamıştı. Attığım neg’lerde ve “eğlenen ustalık” takılmalarımda utangaç ve masum gözüktü. Altı boş bir egosu yoktu ve hayatı konusunda anlattığı şeyler hoşuma gitti. “Hayatsız” bir kız gibi değildi. Sonra muhabbet biraz daha devam etti. İpek ile Gamze’nin arasındaki arkadaş kalktı, ben oraya geçtim; hem Gamze’yi hem de masanın diğer ucundaki arkadaşları duyabilmek için. Gamze’nin farklı bir aksanı ve 1–2 milisaniye geç tepki verme gibi çocuksu, garip hareketleri vardı. (Henüz sarhoş da değildi.) Gamze ile İpek bu arada çok eski arkadaş ve beraber yaşıyorlar. Gamze topluluğa üye değil, İpek misafir olarak getirmiş. Gamze daha sessiz ama daha ilgiliydi. 2–3 dakika sohbet ettikten sonra tamamen sandalyede yan oturmuştu ve bedeni tamamen bana dönmüştü. Ben yandan konuşuyordum ve masaya dönüktüm. Müzik fazla olduğu için fazlasıyla bana eğilerek konuşuyor, vücudunu bana yaslıyordu. O anda, tam Gamze bana eğilmiş bir şeyler anlatırken, kafasının arkasında imalı imalı bana bakan bir surat gördüm; Ebru. Ebru masasına dönmüş, oradan beni kesiyordu. İçimden kahkaha attım. Gamze de “Kadınları bir bakışta çözebilir misin?” diye sordu. Birkaç tane soğuk okuma cümlesi salladım ve etkilendi, bakışları değişti. Biraz geçmişinden değerli anılarını anlattırdım vs. Allah kahretsin, Gamze de hoşuma gitmeye başladı konuşurken. Diğer ilgili kızlar da vardı ama genelde en fazla sosyal flört eder, mesafemi korurum.

İkinci Kural: Seçici ve mesafeli ol! Sosyal ortamda bahsettiğim negatif şeyleri yapmamanız durumunda illaki bir kız size yürür. Yani belki farkında olmazsın ama yürür. Ha, yaşlı, bakımsız veya kilolu olabilir; kriterlerinin dışında olabilir, ona bir şey diyemem. Sosyal ortam, kadınların rahat olabildiği ortamdır ve emin olun, daha fazla fırsat yaratırlar. Bir de ortama bir şeyler katan bir insansanız, insanların size karşı sevgi ve saygısı artacaktır. Bu durum size statü katacaktır ve bu daha fazla beğenilmenize olanak sağlar. En basiti, uyumlu olmak da bir şeyler katmaktır. Ortama kendini kullandırmak değil söylediğim şey; dürüst ve samimi bir şekilde sosyalleşmek de bir şeydir. Yetenekleriniz doğrultusunda (kendini kullandırmadan) insanlara yardım etmek ya da topluluk için gönüllü bir şeylerde görev almak da olur.  Ortama bir şeyler katabilmek sizi daha çekici yapar ve daha fazla fırsat gelir. Dikkatli olun. Sosyal toplulukta tek gecelik ilişki zordur, her kadın okey olmaz. Olsa da sen her kadına okey olma. Çünkü kız ortama güvenir ve kafasında hayaller kurar, seninle takılır; ilişki istemezsen adını çıkarabilir. Bu konuda kızları izole ettiğimde, bu konuda pek bir şeyler vermeyeceğimi şaka yollu da olsa söylerim ben. Yani en azından “Şu an emin değilim” veya “Zaman ne getirir bilemem” derim. Çünkü benim için o an öyledir. Rol değil, gerçek hislerim. Bir de sosyal topluluklarda ilgi orospusu kız çoktur. Ya sadece ilgini veya paranı kullanır ya da seni zevk için veya salaklığından başka bir erkekle karşı karşıya getirir. Yaşandı 😀 Bir kampta 6 erkekle öpüşüp, sabahına başka bir erkeğin arabasından çıkan bir kız görmüştüm. İkisi yakın arkadaş, 6 erkek birbirine girdi. Ben ne yaptım? Kızın davranışlarını çok önceden fark edip çok başta mesafe koydum; gece partide bana yaklaşmaya çalışınca hep uzak tuttum. Mide sahibiyim, teşekkür ederim 😀 Bu aslında her koşulda lazım olan “bolluk zihniyeti.” Bolluk zihniyeti, cebin dolunca değil; kriterlerin olunca oluşur. Öğrencilerime de mutlaka öğretmeye çalıştığım yeti: İstemediğin yerde oyundan çık, etkileşimi bitir, sen reddet. Beğenmediğin kızla ileri gitmeye çalışırsan bir yerde tıkanırsın; tıkandığında üzülürsün. Kafanda “Bu düşük değerli kız beni nasıl reddeder?” diye kırık egonla yataktan çıkamaz, tavanı izlersin bütün gün.

“Baştan çıkarmadaki en büyük gücün, geri çekilme yeteneğindir; başkalarının peşinden gelmesini sağlamak, tatminlerini geciktirmektir.”  ~ Robert Greene ~ The Art of Seduction ~

Biraz zaman geçti. Etkinlik bitti. Birkaç kişi beraber after için cluba gittik. Ben alkolümü içiyorum, eğleniyorum, kafa dağıtıyorum, arkadaşlarımla dans ediyorum. Ebru’yu zaten çoktan uzaklaştırdım kendimden, kaçamak bakış atıyor dans ederken ama ben hiç oralı olmuyorum. Neyse bir ara İpek dans ederken yanıma geldi. Tuttum elinden, dans ediyoruz. Arada Gamze geliyor yanımıza ama doğruya doğru İpek daha çok ilgimi çekiyordu. İşte asıl önemli konu geliyor. Biraz dans bilgim ile kızla dans ederken bedenini bedenime yaklaştırıyorum, gözler ve surat yaklaşıyor, 1-2 affalaşmış gibi boş boş gözlerine bakıp duruyorum, sonra tekrar uzaklaşıyorum. Bu, duygusal itme-çekmenin dansa eklenmiş hâli. Yılların tekniğidir. Bu benim oynum ve ben ne zaman istersem o zaman yakınlaşır ve öperim. Arada belinden tutuyorum ve bedenlerimizi yaslıyorum, ayağımı ayaklarının arasına sokuyorum ve üst bacağımla hafif hafif vajinasına bastırıyorum, hafif eğilip kalkıyorum; “yukarı-aşağı” sürtünme ve baskı sırasında ufak bir titretme. Tabi bunları yaparken elim belinde ve bazen sırtında, bazen biraz daha aşağıda ve elim sadece orada öylece durmuyor. Bazen parmaklarım bastırıyor bedene, bazen tırnaklarımı batırıyorum, pençe atar gibi. Bunların hepsi birleşince kadın rahatsız olmadan ve nasıl olduğunu tam olarak anlamadan yükselir, nefes alışverişi değişir. Tabi ilk “izole” için arkasını dönmeli. Evet, bu 2’li setlerde de geçerli; daygame’de, izole etmek her zaman bedensel uzaklıkla olmaz, bakışlarla da olur. Arkadaşları ile göz teması kurmamalı, kurarsa ahlaki baskı hisseder.

Üçüncü kural, Görünmez ol! Doğru zaman geldiğinde, doğru şekilde yapacağın oyun sessiz olmalı. Acemiler hem çok dikkat çeker hem de çapkın (yavşak) olarak nitelendirilir çünkü fazla dağınık takılır. Çok dar bir farkındalıkla yaklaştığı için hem fazla dener hem de dikkat çektiğini fark etmez. Doğru zamanda, doğru kişiye fırsatı sunarsın. Sürekliliği olan ortamlarda kural budur. Benim bahsettiğim dans kısmında bizi yakın dans ediyorlar sanıyorlar. Onlar dans görür ama hatun ıslanır ve orgazma yaklaşır. Fark ettiysen temelde hatuna baskı kurmuyorum, o devam ettikçe ve rahat oldukça ileri taşıyorum; bu hatunun beklediği bir şey değil çünkü erkekler hemen dans imkanı bulduğunda “dayamaya” çalışıyor, yani fiziksel teması temellendirmeden arttırmaya çalışıyor. Burada bir şeyler oluyor ve kadın “büyülendim” diyor. Tamam, bu yıllarımı verdiğim, emek ettiğim ve geliştirdiğim şeyler; bunu okuyan dostlarımın hepsi yapabilir değil ama örnek olabilir ve yürüyebilecekleri yolları çizebilirler. Beni doğuştan yetenekli sananlar olursa, ilk yazımı (Saha Raporu – Daygame ve yaklaşma korkum) okumalarını tavsiye ederim.

Bu görünmez olma kısmı çok önemli; örneğin geçen başka bir buluşmada yeni bir arkadaş (erkek) vardı. Biraz mesleğimden bahsedince “Daygame falan mı?” dedi. “Evet” dedim. “Seni bu gece izleyebilecek miyiz?” dedi. “Mümkün değil, yani izlersin de anlamazsın” dedim. Karşımızda Merve vardı, topluluktan uzun süredir tanıdığım bir kız. Samimiyetim var ama eh işte. Neyse, kız kulak misafiri oldu ve araya girdi: “Bu arada gerçekten göremezsin. Deer piçtir, çapkın falandır ama öyle yavşak değildir. Belli etmez. Geçen bir after’da Deer bizim yanımızda bizle takılıyor, masanın diğer ucuna gidiyor geliyor; bir ara kayboldu. Millet ‘Deer nerede?’ falan dedi. Arkamı bir döndüm, bu piç sen ne ara arka masadaki kızla tanıştın da o hale geldin. Şerefsiz, ayakta bildiğin sevişiyorlardı.” Sonra “Biz gidiyoruz” dedi, çıktı. “İhtimal verirsin ama göremezsin” dedi.  Arkadaşlarım o geceki kızla beni çekmişlerdi; ben sabah, kızın yatağında yatarken Zorro videoyu gönderince gördüm. Reels olarak atmıştım, gece oyunu hakkında bilgilendirme altyazısıyla. O geceyi de umarım erinmeden yazarım yakında; orada garip bir son var. Kızın arkadaşı da çocuğun birini alıyor. Kızın arkadaşının evine gidiyoruz. Kızlar uykuya geçiyor, biz salonda donla otururken sohbet ediyoruz; çocuk da oyuncu çıkıyor vs. İki senedir topluluk yönetiyorum, çoğu sadece eski sevgilimi (8 aylık) biliyor. Dışındakiler Vegas’ta oldu, Vegas’ta kaldı 😀 Bu sadece sosyal ortam içinde geçerli değil; ben genel olarak çok anlatmayı sevmem birlikte olduğum kızları; işim gereği göstermem gereken kısmı yer yer rahatsız ediyor beni. En azından saha raporlarım birilerinin gelişimine fayda sağlıyor.

‘Baştan çıkarmanın doruk noktası, baştan çıkarmaya çalışmıyormuş gibi bir izlenim yaratmaktır.” ~Mathias Malzieu~

Tabi dans ederken direkt grubun içinde değildik, yaklaşık 2 metre kenara açığa götürmüştüm. Yaklaşık 20 dakika böyle dans ettik; arada bir tuvalete gitti, bara gidip alkol aldı vs. Ama anlayamadığım bir şeyler oluyordu. İlk masalarına geldiğim andan beri genç bir erkek; İkkan. İkkan birkaç kere yanına çekti İpeği, biz dansı bırakınca vs. Sonra dans ederken, aramıza girmeye çalışıyordu arada. (Amguard erkek, beta) İşin garibi, kız bunu görmezden gelince çocuk efkarlanıyor, mala bağlıyor. Neyse, beni alakadar etmez, ben eğlencemdeyim. Arada Gamze yandan kedi gibi geliyor, bana yanaşıyor ama istemiyorum. Bi dur ablacım, diyorum içimden 😀 Diğer bir anlam veremediğim şey de, İpek benimle yakınlaşınca Gamze; İpeğin kulağına bir şeyler söyledi. İpek de “banane, umurumda değil” gibi bir şey söyledi. Sonra bir ara tuvalete gittim, geldim. İpek ile İkkan karşılıklı dans ediyor, aralarında bistro masa var. Havadan birbirlerine figürler yapıyorlar. Orta yanda da Gamze vardı. Neyse, ben İpeği elinden tutup dansa çekiyorum, İkkan triplere giriyor vs. Birkaç dakika sonra İpek, İkkan ile ilgilenmeye başladı. İçimden dedim, “ablacım bi karar ver, böyle bir o yana bir bu yana olmaz.” En son baktım kız ikili oynuyor veya belki de cesaret edemiyor, toplumsal baskı hissediyor. Gamze yandan kedi gibi yaklaşıyor bana; içimden ”eee yeter be dedim”, çektim belinden. Zaten sekizinci bardaktayım, olmuşum pilot. Dans ettik, aynı yakınlaşmalar devam etti. Gamze tırnaklamaya geçti, sarılma kadar hafif değildi. Bir ara dik dans edince içimden “uzun hatun başka be” dedim, çünkü fark etmemişim, İpek ile dans ederken boynum ağrımış. Gamze’yi bir ara çektim, mekanın arka tarafında dans ediyoruz. İzole etmeye devam. Bir yerde bedenler birbirine yapışmış, yanak yanağayız İşte buradan, birçok dostuma lazım olan bilgi: öpücüğe nasıl gidiyoruz?

Kadın burada son dakika direnci atacak, izin vermeyecek, işi yokuşa sürecek. Bak şimdi, bedenler yapışmış, sarılıyorsun, kız orada olmaktan mutlu. Yanağına bir öpücük konduruyoruz. Ters tepki yok, devam. Biraz bekle, bir tane daha, sonra yavaş yavaş araya duraklamalar ve beklemeler koyarak dudak kenarına kadar birer öpücük. Hatun hala seni itmedi ve sana sarılmaya devam ediyor. Ya bir iki tane daha aynı yere öpücük kondur, ya çekil, gözlerine bak, yakınlaş; o sana yapışsın. Bir de şey var: dans ederken müziği kulağına romantik tonda nefesini vererek söylemek; bu, ilk dans sırasında yakınlaştığın andan buraya kadar işe yarar. Nefesini kulağın altı ve boyuna doğru; sevişirken verilen nefes gibi ver, diyeceğim ama o zor olabilir. Şimdilik bunlar yeter. Beni bir öpmeye başladı, dedim içimden “herhalde zombi gibi yiyecek beni” 😀 Neyse, ateşli ateşli 30–40 saniye öpüştük, sonra öpmeyi bıraktım, kafasını göğsüme aldım ve biraz soft dans ettik. Başta dedim, oyunun kontrolü bende, abartıp devam edersem onun çekmesini sağlar; “sen mola ver.” Sonra bir iki öpüşme vs. Dedim, hadi üst katta hava alalım. Sigara ve biraları aldık, yukarı çıkacağız. İpek hemen koştu yanımıza: “Nereye gidiyorsunuz?” dedi. Gülerek dedim, “Arkadaşını kaçırıyorum.” Gamze araya girdi: “Hava almaya yukarı çıkıyoruz, geleceğiz.” dedi. İşte burada bir şeyler sarpa sarmaya başladı.

Yukarı çıktık. Masanın birine oturduk. Tatlı tatlı sohbet ediyoruz. Hatunun B12 eksikliği kendini gösterdi. “Ya senin adın şuydu dimi? Senin mesleğin neydi? Aaa, ilişki koçumu, vayyy” falan, bir kaç kere tekrara düştü. Sinirlendim. Hadi dedim, aşağı iniyoruz. İpeği yanına götürdüm, dedim “Bu fazla içmiş, yanınızda tutun şunu.” O an kendimi kötü hissettim; sanki kız alkollü olduğu için yakınlaştı gibi hissettim. Bu belki garip gelecek kulağa ama adımı bile hatırlamayan bir kızla bir şey yaşamak çok istemedim o an. Zaten durumlar ortada; gece İpek hayatta bırakmaz Gamzeyi, boşa vakit harcarım. “Eve geçerim, yatarım, yarın saha dersi var,” diye geçiriyorum aklımdan. Kızın numarasını almıştım, ayılınca bakılır. Bu başta bahsettiğim eski oyunculardan olan Zorro’ya bahsettim; o da alkolü fazla kaçırmış, çakmağı çaksam havaya uçacak. Müzikte çok, duymuyor. Mesaj olarak attım, dedim, telefona bak. Bu sırada Gamze de aramıza girdi, bana sokulmaya çalışıyor. Ben yüz vermiyorum vs. Arkadaşım “Ya siktir git, sen sanki çok ayıksın; kızın baştan da ilgisi vardı, abartma, eğlencene bak, herkes uçuyor zaten,” dedi. Dedim, hadi biraz daha kalayım. Kızla dans etmeye devam ettim. Bu sefer kız beni mekanın arka tarafına dans ederek çekti, öpüşme vs. Biraz daha dans ettik ve yukarı çıktık sonra. Geri inince izole etmeyi bıraktım, kolumun altına aldım kızı, grubun yanına gittim. İlk Ebru’nun masadan genç bir dostum (erkek) vardı. O geldi önüme, böyle taparcasına ellerini kaldırmış, ayakta kollarını ve kafasını eğiyor, şirinlik yapıyor, elimi sıkıyor vs. 😀 Bizim gruptakiler “Süper match olmuşsunuz,” der gibi hareketler yapıyor. 😀 Sonra bir iki arkadaşım daha geldi topluluktan, beni gördü, imalı imalı bakıp başparmak kaldırıyor, başarılı gibisinden. O sırada kız bana yandan sarılmış, boynumu öpüyor, emiyor vs. Neyse, gece böyle uzadı. O gece için İpek, Gamzeyi bırakmadı. Sonra kızlar gitti, Gamze ile görüşmeye devam ediyoruz. 😉

“Bir adamın büyü dediği şey, diğer adamın tekniğinden ibarettir.”
~ Robert Heinlein ~

Son Tavsiyeler;

Sosyal ortamda direkt cinsel dürtü ile sosyalleşmeyin, önüne gelene okey olmayın. Rol yapmayın, gerçek olun; “alfa olacağım” diye kasılıp durmayın. Her ortam size uygun olmayabilir ama yakın zamanda 2-3 gruptan atılıyorsanız, bir zahmet “acaba neden?” diye kendinize sorun. Biraz samimiyet ve çekim oluşunca kızı dışarı çağırabilirsin ama lütfen; “Seni çok beğendim, seninle ciddiyim” vs. gibi şeyler yazarak değil. Ortak bir ilgi alanınıza yönelik bir yere çağırabilirsin. Ya da etkinlik sonrası vakit varsa “Ayak üstü bir şeyler yiyelim veya içelim” denenebilir. Ayaküstü yenecek şeyler daha iyi, ilk zamanlarda. Kibarlık adı altında, dikkat çekmek için kıza gereksiz şeyler ısmarlamaya çalışma hemen. Açık bir flört içinde olunca olabilir ama devamı karşı taraftan gelmiyorsa, devam etmen gereksiz olur. Sosyal ortamda çok farklı insanlar görebilirsin; hemen samimi olan kadınlar, haftalarca mesafeli olan kadınlar; her şey senle ilgili olamaz. Açık, rahat kadınlar cinsel konularda şakalaşma yapabilir ve imalarına karşılık gülme vs. yapabilir; hemen izole etmeye çalışma, hatun herkese karşı böyle olabilir. Yakınlaşmayı kadın zaten yapar; sosyalleşmene bak. Kızla bağıra çağıra şarkı söyle, anı yaşa; sürekli çiftleşmeye çalışan iki kobra yılanı gibi ortada dikelenmenin bir anlamı yok.

Evet dostlarım, uzun zaman sonra kalemimden bir yazı döküldü. Niyetim, yazılarıma devam etmek ve bilgilerimi aktarmak. Kafada oturmayan, anlaşılmayan yerler olursa ve genel olarak her türlü sorularınızı lütfen yorum olarak bırakın. Özel sorularınızın için instagramdan yazabilirsiniz.

Erkek adam uyanışının yol haritası – YouTube Katıl ve Patreon üyelerine özel canlı yayın kaydı

Erkek Adam sitesi YouTube katıl kanalına ve Patreon’a üye takipçilerle yaptığımız Erkek adam uyanışının yol haritası yayını. Bu yayında aslında, efendi erkek olmaktan kurtulup, içinizde yatan erkek adamı ortaya çıkarmayı, duygusal gücü, vs. konuştuk.

Yayının Patreon’da yayınlanan kaydı:

Yayının YouTube katılda yayınlanan kaydı:

Artık neden hiçbir şeyden zevk alamıyorsunuz?

Bu bölümde, TikTok gibi uygulamaların, sizi eğlendirmeye çalışmadığını, tam tersine sizi nasıl da sürekli olarak sıkılmış hissettirmeye çalıştığını konuşacağız. Bu anlatacağım mekanizmanın en büyük öncüsü TikTok ama bugün hemen hemen tüm diğer platformlar da aynı mekanizmayı hayata geçirdiler. Bugün neden çok fazla can sıkıntısı hissettiğimizi ve nasıl daha az can sıkıntısı hissedebileceğimizi anlamak istiyorsak, bu tür uygulamaların beynimize ne yaptığını anlamamız gerekiyor.

Temellerden başlayalım. Bilimsel perspektiften bakacak olursak, can sıkıntısı nedir? Can sıkıntısı hissettiğinizde, beyninizde neler oluyor? Benim yorumum şu:

“Can sıkıntısı, beynin dopamin açlığına bağlı olan öznel bir histir.”

Aç olduğunuzu düşünün. Açlık, öznel bir his. Bir his ama aslında fizyoloji ile sıkı sıkıya bağlantılı. Kan şekeriniz düştüğünde, glikojen stoklarınız tükendiğinde eğer midenizde  yiyecek yoksa, vücudunuzun gönderdiği fiziksel sinyaller, sizin açlık hissetmenize neden oluyorlar. Aynı şekilde, böbrekleriniz kanda yüksek sodyum konsantrasyonu tespit ettiğinde, bunu beyne sinyalliyor ve susuzluk hissediyorsunuz.

Peki, can sıkıntısı hissetmenize neden olan fizyolojik ya da nörobilimsel mekanizma nedir? Can sıkıntısı hissettiğinizde, beyninizde ne oluyor? Can sıkıntısı, beynin dopamin açlığı hissetmesidir.

Şimdi gelin bu dediklerimi anlamaya ve doğru olup olmadığını düşünmeye çalışalım.

Can sıkıntısı hissettiğiniz zaman ne yaparsınız? Bu his sizin bir şeyler yapmanıza neden olur. Daha uzun süre can sıkıntısı hissetmemek için bir şeyler yapmak istersiniz.

Mesela telefonunuzu çıkarırsınız ve ekranda bir şeyler yaparsınız yani bu davranışsal itkinin sizi yönlendirmesine izin verirsiniz. Beyniniz dopamin alır ve artık daha fazla can sıkıntısı hissetmezsiniz. Kendinizi harika da hissetmezsiniz yani sonuçta telefonu çıkarıp bir şeyler yaptığınızda, zamanınızı öyle verimli kullandığınız falan yok. Ama, yoğun can sıkıntısı hissi yok olur.

Burada anlamamız gereken başka bir nokta da, can sıkıntısının sadece bir açlık olmadığı ve dopamin yoksunluğu ile de ilişkili olduğu. Beyninizdeki dopamin merkezlerinde belli miktarda dopamin aktivitesi olduğunda, kendinizi iyi hissedersiniz, zevk hissedersiniz, davranışlarınız pekişir. Size bu zevki veren ne ise, onu yeniden yapmak istersiniz. Ama dopamin iletimi azalmaya başladığında, kendinizi kötü, huzursuz hissetmeye başlarsınız. Birçok negatif duygu hissedersiniz. Bu negatif duygular, dopamin sağlayan aktiviteyi yeniden yapana kadar (örneğin ekranlı cihazı kullanana kadar) orada kalır.

Can sıkıntısı aynı zamanda, dopamin yoksunluğunun öznel bir hissidir. Biz bunu bir şekilde biliyoruz değil mi? Yani tüm bu teknolojik cihazların bağımlılık yaptığını biliyoruz. Ve bu cihazlar bağımlılık yapıcı olduklarından, beyinde bağımlılık mekanizması prensiplerine göre çalışıyorlar.

Peki daha az can sıkıntısı hissetmek için ne yapabilirsiniz? Çözüm aslında basit. Burada şu prensip geçerli:

“Bugün daha fazla can sıkıntısı hissederseniz, yarın daha az can sıkıntısı hissedersiniz. Ve bugün daha az can sıkıntısı hissederseniz, yarın daha fazla can sıkıntısı hissedersiniz.”

Bu aslında bağımlılık mekanizması ile de uyumlu. Örneğin madde bağımlılarının, gerçek bir yoksunluk sendromu yaşamaları gereklidir. Vücutlarının normal bir duruma gelecek şekilde yeniden ayarlanması için belli bir süre, yoksunluğun negatif etkilerine katlanmaları gereklidir.

Cihaz kullanımında da durum bu. Belli bir süre boyunca ne kadar çok can sıkıntısına göğüs gererseniz, gelecekte o kadar az can sıkıntısı yaşarsınız. Şimdi gelin bu prensibin nöron bilimine bakalım.

Dopaminerjik sistemdeki nöronlarda, bir nöron dopamin salgılarken, dopamin alıcıları olan diğer bir nöron bu dopamini alır. Örneğin başlangıçta 5 dopamin alıcısının ve normal dopamin seviyesinin olduğunu düşünelim. Siz TikTok kullandığınızda, dopamin salgılaması artar ve tüm alıcılar dopamine doyar. Bu sizin çok iyi hissetmenize neden olur ama vücudumuzda maalesef çok talihsiz bir mekanizma var. Vücut, dopamin seviyesine tolerans da geliştirir. Beyin, “dopamin bombardımanı oluyor, bu sinyali azaltmamız lazım” der.

Alkol kullanan biri, içmeye başladığında belki 2 şişe bira ile sarhoş oluyorken, daha fazla içtikçe, vücudu alkole tolerans geliştirir. Yani beynimiz dopamine karşı tolerans geliştirir. Bunun mekanizması da, nöron sinapslarındaki alıcıların geri çekilmesi, yani 5 olan sayının 2’ye düşmesi şeklinde olur çünkü beynin amacı, dopamin seviyesini normale yakın tutmaktır. Bu şekilde TikTok’un salgılattığı tüm dopamini algılamamaya başlarız.

Burada sorun şu ki, 5 dopamin alıcısından 2 dopamin alıcısına düştüğümüzde, dopamin sinyalinin etkisi azalır. Yani kitap okumak ya da favori dizinizi izlemek gibi normal seviyede dopamin salgılayan aktiviteler, aynı dopamini salgılamaya devam etseler bile, artık aynı zevk hissini vermemeye başlarlar. Bu nedenle mesela, sevdiğiniz diziyi izlerken telefonunuzu çıkarıp ekranına bakmaya başlarsınız. Aslında telefona bakmaktan zevk aldığınız yok, diziyi izlemekten hoşlanıyorsunuz ama ne oluyor da telefonu çıkarıyorsunuz? Bu iki aktiviteyi yarı yarıya yaparken beyninizde ne oluyor? Beyniniz, dopamin açlığı hissediyor.

Problem şu ki, dopamin toleransı geliştirmeye başladığınızda, hayattaki tüm diğer aktiviteler daha az zevk vermeye başlıyor. 5 birim dopamin salgılatan kitaplar, 20 birim dopamin salgılatan TikTok ile baş edemiyorlar. Zaman içinde ekranlı cihazları daha fazla kullanmaya başlıyorsunuz ve siz onları daha fazla kullandıkça, daha fazla can sıkıntısı hissediyorsunuz. Neden? Çünkü, hatırlayın, can sıkıntısı, dopamin açlığının öznel olarak hissedilmesidir. Çok düşük hissedilen dopamin sinyali yüzünden, TikTok gibi platformlara bağımlı hale geliyorsunuz.

Bu problemin çözümü, süreci tersine çevirmektir. Yani nöronlarınıza daha fazla alıcı eklemeniz gerekiyor. Bunun yolu da, daha fazla can sıkıntısına maruz kalmak.

Can sıkıntısı hissetmenizin sebebi, dopamin sinyalinin düşük olması. Peki siz sinyali yükseltmek için ekrana gömülüp durmayı bıraktığınızda, nöronlarınız ne yapacaklar? Tabii ki, daha fazla dopamin alıcısı eklemeye başlayacaklar. Böylece de, birim dopaminden daha fazla zevk almaya başlayacaksınız. Dopamin toleransının tam tersi, dopamin hassasiyeti geliştireceksiniz. Bir kitap okuduğunuzda, yürüyüşe çıktığınızda, arkadaşlarınızla vakit geçirdiğinizde, pencereden manzarayı veya gün batımını seyrettiğinizde, daha fazla zevk hissedeceksiniz.

Günümüz toplumu ve teknolojisi, bize o kadar çok dopamin veriyor ki, dopamin toleransı geliştiriyoruz ve normal yaşam aktiviteleri bize can sıkıcı gelmeye başlıyor. Yapmamız gereken şey ise, dopamin toleransını tersine çevirmek.

Dopami hassasiyetiniz arttıkça, dopamin esnekliği geliştirirsiniz. Eğer TikTok gibi uygulamalarda çok fazla zaman geçirirseniz, size zevk veren aktivite sayısı hızla azalmaya başlar. TikTok, p**no, bilgisayar oyunu yani zehiriniz ne ise, sadece ondan zevk almaya başlarsınız. Dopamin esnekliğiniz arttığındaysa, çok daha fazla aktiviteden zevk almaya başlarsınız.

Belli bir zaman diliminde, can sıkıntısı hissedebildiğiniz kadar can sıkıntısı hissedin. Can sıkıntısı, beynin dopamin alıcılarını yükselten ve gelecekte daha fazla zevk almanızı sağlayan bir şey.

Bu konuda değinmemiz gereken, daha doğrusu dikkatli olmamız gereken önemli bir mekanizma daha var: can sıkıntısı hissettiğinizde, limbik sisteminiz ve amigdalanız, hiperaktif hale gelmesi. TikTok gibi uygulamaların bir başka etkisi de, duyguları bastırmaları. Bu bastırıcı gücü ortadan kaldırdığınızda, o zamana kadar bastırılan negatif duygularınız birden yüzeye çıkmaya başlarlar.

Örneğin kaygınızı alkol ya da TikTok ile bastırıyorsanız, alkolü veya TikTok’u kullanmayı bıraktığınızda, kaygınız yoğun bir şekilde yüzeye çıkar. Ben danışanlarıma şunu söylüyorum. TikTok, YouTube, p**rno, Instagram, Facebook, vs. gibi aktiviteleri bıraktığınızda ya da azalttığınızda, ortaya tonlarca kaygı çıkabilir ama bu durum sonsuza kadar devam etmeyecek. Canınızın sıkılmasına izin verdiğinizde, yoğun bir şekilde ortaya çıkan  kaygıyı ya da depresyonu yoğun bir şekilde hissettiğinizde, beyniniz bir süre sonra dengeye gelir. Eğer uzun süre boyunca dengeye gelemiyorsanız, mutlaka yardım alın çünkü işin içinde bir bozukluk olabilir.

Can sıkıntısına göğüs gerdiğinizde, çok fazla miktarda negatif duygu hissetmeye hazır olun. Bu negatif duygular, idealinde bir hafta içerisinde sönüp giderler.

Eğer hayattan zevk almak, daha az can sıkıntısı hissetmek istiyorsanız, canınızın daha fazla sıkılmasına izin verin.

Daha iyi bir yaşam için nöron bilimi ve psikoloji temelli pratik ipuçları setinde derlediğimiz Dr.K’nın sette olmayan son yayınlarından birini çevirdik.

Kaynak: Why You Can’t Enjoy Anything Anymore

Hayata atılamama – Puer Aeternus – Yetişkin olmanın çok zor görünmesi

Bu konuda Dr.K’nın yaptığı detaylı yayını Patreon’a koydum: Puer aeternus – Ebedi oğlan çocuğu

Önemli noktalar

  • The Puer Aeternus (ebedi çocuk), büyüyemeyen, yetişkin olamayan genç erkek veya kadınları tanımlayan, modern Amerikan literatüründe Peter Pan sendromu denilen problemin ismi.
  • Beyin, kolay dopamin uyarımları tarafından tetikleniyor ve bu da kişinin zevki erteleme ve çok çalışma ihtimalini azaltıyor.
  • Bebek patlaması (baby boomer) neslinin çocuk yetiştirme şekli geri tepiyor: çocuklarımıza, hoşlarına gidecek işler söyledik ama bunu yapabilmek çok zor olabilir.

Çoğunuzun bildiği gibi Carl Jung, yirminci yüzyılın başlarında Sigmund Freud’un kanatları altında çalışan ama daha sonra çeşitli nedenlerle ondan koparak, Jungcu psikoloji adı verilen kendi psikoloji ekolünü yaratan bir psikologdu.

Jung, kişilik gelişimi ve arketip denilen, evrensel gibi görünen, mitolojik ve psikolojik yapılarla ilgileniyordu. İçe dönük – dışa dönük terimlerini Jung popüler hale getirdi. Gölge, Jung’un ortaya attığı ve daha önce duymuş olabileceğiniz terimlerden birisi.

Puer Aeternus ise, yetişkin olamayan kadın ya da erkek demek. Modern Amerikan literatüründe, Peter Pan sendromu dediğimiz şey, bu arketipin bir şekli. Puer Aeternus yani ebedi çocuk, yetişkin yaşamının gereklerini anlar ama bunlar onun için çok fazladır. Puer Aeternus sadece ebedi gençlik ile alakalı değil. Aynı zamanda kapana kısılma korkusu ile, her anlamlı yetişkin hayatında bulunan kuralların ve sorumlulukların korkusu ile alakalı.

Gelişim sürecine tüm insanlık katılır. Örneğin, anaokuluna başladığınızda, anaokulu sınıfına gitmek için servis otobüsüne binmeye başlarsınız. O yaşlarda anne ve babanıza çok bağlı olsanız bile, o sınıfa gitmenin bir yolunu bulmanız gerekir. Belki sınıfa gitmemek için ağlar ve annenize yapışırsınız ama zamanla kendinizi ana sınıfında veya ilk okulda bulursunuz ve orada arkadaşlar edinir, evden okula giderken sorun çıkarmayı bırakırsınız.

Anne ve babadan koparak okula gitmek, büyük bir gelişimsel başarı, çocukluğun normali olan bağlantılardan koparak ilerlemek anlamına gelir. İnsan hayatı, bunun gibi birçok gelişimsel an içerir. Bunlardan biri de yetişkin olma çağrısıdır.

Yetişkin olma çağrısı

Hayatımızın ilk 20 yılında, hemen her şey az ya da çok bizim önümüze serilidir. Eğer şanslı isek bir ya da iki ebeveynimiz bu süreçte yanımızdadır ve arkamızda bize destek olan bir komünite vardır.

Hayatın bu ilk 20 senesinde, ne yapmamız gerektiği bize söylenir, bizim için organize edilir. Okula gitmemiz, iyi notlar almamız, evde akıllı uslu davranmamız söylenir. Arkadaşlar edinmemiz, hızlı araba kullanmak gibi riskli davranışlardan, uyuşturuculardan, yıkıcı ilişkilerden uzak durmamız söylenir. Yatağa belli saatlerde girmemiz, uyanmamız ve gün içinde bunları tekrarlamamız söylenir.

Artık çocuk işçiliği yasak olduğu için, çocukluk döneminde para kazanmamız gerekmez, bir barınak bulmamız, yiyecek bulmamız gerekmez. Bunlar bize sağlanır ve yetişkinlik uzak gelecekte olan, birgün bir şekilde ulaşacağımız bir fikir olarak orada durur.

Derinlerde ise, bir kaygı vardır. Tüm gelişme anları, öncesinde bir miktar kaygı barındırır. Büyümek, evden ayrılmak isteriz ama aynı zamanda çocukluğun sağladığı tüm konforu bırakmaktan da korkarız. Bu korku kısmen bilinç seviyesindedir ama çoğu bilinç altındadır.

Genç bir insanı yıkabilecek birçok dikkat dağıtıcı var.

Örneğin yıkıcı ilişkiler. Birçok genç insan, buna hazır olmadan, draması oldukça zaman alıcı ve dikkat dağıtıcı olan ilişkilere girer. Böyle bol dramalı, bir fırtına bir sessizlik ilişki içindeyken, okula ve diğer sorumluluklara nasıl dikkat verebilirsiniz ki?

Bir diğer yıkıcı şey de uyuşturucu maddeler ve alkol. Birçok genç insan, aslında motivasyon açısından gerekli olan kaygıdan kaçmak için bu yıkıcı maddelere başvuruyor. Bu kaçış sonra daha fazla kaygı yaratıyor ve daha fazla kaygı da daha fazla uyuşturucuya ve kaçışa neden oluyor.

Son 20 yılda, gençler için yıkıcı olan dikkat dağıtıcılar listesine sosyal medya ve bilgisayar oyunları da eklendi. Dünya her geçen gün, genç insanların dopamin salgılamalarını, o bağımlılık yapıcı heyecan hissini tetikleyecek daha fazla yöntem icat ediyor. Birçok genç gecenin 2’sinde arkadaşlarına mesaj atıyor, sosyal medya kullanıyor veya oyun oynuyor ve bunu birçok gece tekrarlıyor.

Bütün bunlar, kovid karantinaları ve her geçen gün daha kullanışlı olan cep telefonları ile daha beter hale geldiler.

Dersleriniz için çok çalışmak, bir yetenek geliştirmek, bir alanda ustalaşmak, müzik ya da spor gibi alanlarda yükseklere çıkmak, istikrarlı bir çizelge ile adanmayı gerektirir. Fakat beyin kolay dopamin kaynakları ile daha fazla uyarıldıkça, bir insanın bir işe adanmak için zevki erteleme ve çok çalışma ihtimali, bir işi başarmakla zevk deneyimleme ihtimali azalır.

Bunlara bir de dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, duygu durumu bozukluğu ya da sadece yönetici işlev problemlerini ekleyin, yetişkinliğe çağrı çok daha zor bir hal alır.

Puer aeternus, gün geçtikçe büyüyen bir problem gibi görünüyor.

Değişen iş yaşamı

Başka bir problem daha var. İş yaşamı, tartışmaya gerek olmayacak şekilde, daha karmaşık bir hal aldı. Hayat boyu kolayca elinizde tutabileceğiniz 9 – 5 işler her geçen gün daha da azalıyorlar, basit stajyerlik bile eskisi gibi değil. Üniversite diploması artık bir iş garantisi sağlamıyor. Yani insanları kendilerini madde, bilgisayar oyunu, ilişki dramaları ile uyuşturdukları ya da sadece büyümenin zorluklarından kaçtıkları için kim suçlayabilir ki?

Covid-19 eve kapamaları ile bazı aileler bağlarını güçlendirdiler ve bu ailelerin çocukları online eğitimin nimetlerinden faydalandılar, izolasyona rağmen insanlardan kopmamanın bir yolunu buldular. Ama kapamala bir yandan da henüz yeni yeni duymaya başladığımız, hayatlarında bir yön bulamayan, öfke ve şüphe ile dolu, düşük özgüvene sahip, tükenmiş hisseden ve sorumluluk almaktan kaçan birçok genç insan ortaya çıktı.

Başka bir açıdan bakarsanız, bebek patlaması (baby boomer) neslinin çocuk yetiştirme stili geri tepiyor. Çocuklarımıza, hoşlarına gidecek işler bulmalarını söyledik ama bunu yapmak gerçekten çok zor ve bu, ulaşılması imkansız bir hedefe benziyor. Bu nedenle de birçok insan boşa uğraşacağıma gider kendimi uyuştururum, bilgisayar oyunu oynarım, ilişki dramalarına ve başka kaçış davranışlarına dalarım diyor. Benden beklenen şeyler çok fazla diye düşünüyor.

Bu modern puer aeternus ve gerçekten de çok acı verici bir şey.

Rekalibrasyon ihtiyacı

Artık rekalibrasyon, yeniden ayarlanma zamanı geldi. Hayatta olmak harika bir şey. Genç olmak harika bir şey. Ve büyümenin zorluğunun etrafından dolanmaya çalışmak yerine, her zor şeyde olduğu gibi içinden geçmeliyiz.

Muhtemelen genç insanlara çok fazla söz verdik. Bu konuda yeniden ayarlama yapma zamanı geldi.

Puer aeternus sınırlanmak, kendini tutmak, kurallarla bağlı olmak istememek demek. Özgür olmak istemek demek. Ama puer aeternus, insanı gerçekten özgür kılacak bir şeyler inşaa etmeden, bunun için gerekli irade ve adanmışlık olmadan özgür olmak istiyor.

Ebedi çocuk olarak kalmak, size mutluluk getirmiyor ve getirmeyecek. Büyümek diğer büyüme aşamaları gibi, birçok nedenden dolayı zor olabilir. Ama yetişkinlik, kendi özgürlüklerini de beraberinde getiriyor. Fakat büyümek, yetişkin biri olmak, kendiliğinden olacak bir şey değil.

İçinde puer aeternus bulunan her insan, aynaya bakmalı ve gördüğü insanı sevme tercihini yapmalı. O özel insanı, içinde büyüklük barındıran insanı sevme tercihini yapmalı. Çok iyi okullarda okumanız gerekmiyor. Dahi olmanız ya da çok varlıklı olmanız gerekmiyor. Sadece kendinizin iyi bir versiyonu olun. İçinizde bu yeri bulun ve ileriye doğru hareket edin. Bunu yapmakta çok büyük bir güç var.

Bkz. Jordan Peterson Türkçe – Peter Pan Sendromu, büyümek istemeyen erkekler

Bu tür konulara Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Setinde ve bu kitaplardan derlenen Patreon daha iyi bir yaşam için yayın serisinde ayrıntılı değiniyoruz.

Kaynak: Failure to Launch: The Puer Aeternus

Algınız motivasyonunuzu yok ediyor.

Yayınlarının en önemlilerini Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti içinde derlediğimiz Dr.K’nın son yayınlarından birisini çevirdik.

Farkında mısınız bilmiyorum ama, motivasyondan vazgeçmiş gibi görünüyoruz. Günümüzde herkes disiplin peşinde çünkü motivasyona bel bağlayamayız değil mi?  Motivasyon dediğin gelip geçici bir şey ama disiplinli biriysen, her gün bir şeyler yapabilirsin.

Sadece disiplin de değil. Aynı zamanda alışkanlıklara da abayı yaktık çünkü ruhsal olarak yorgun hissediyor olsak bile, vücudumuzdaki otopilot yazılımının bizi istediğimiz yönde hareket ettirmesini istiyoruz.

Benim motivasyondan vazgeçmenin yeni versiyonları içindeki favorim, broizm. 

Broizm, stoizmin modern, belli teknoloji biraderleri ve erkek odakli online topluluklarda yaygın olan, genellikle eleştirilen bir yorumunu tanımlamak için kullanılan bir kelime. Broizm, duyguları bastırma, kişisel başarı, öz disiplin odaklı olan, temel stoizm prensiplerinin sığ ve çarpıtılmış bir şekli olarak görülen bir akım.

Stoik olmak istiyoruz. İçsel duygu ve motivasyon dalgalanmalarından etkilenmemek istiyoruz. Ve eğer bu üç şeyi, disiplini, alışkanlığı ve gerçekten iyi bir stoik olmayı becerebilirsek, motivasyona ihtiyacımız olmadığını düşünüyoruz.

Sorun şu ki, biyoloji ve nöron bilimi açısından bakarsanız, belli davranışları gerçekleştirmenin en güçlü yolu, o davranış yönünde motivasyona sahip olmaktır. Motivasyondan vazgeçme sebebimiz ise, motivasyonu nasıl aktif hale getireceğimizi, hemen şimdi nasıl yeşerteceğimizi bilmememiz. Bunları yapamama nedenimiz ise, motivasyonun ne olduğunu, nereden geldiğini anlamamamız.

Motivasyon bir algıdır

Motivasyonun kökleri, algıdır. Benim kimseden duymadığım şey ise, algınızı nasıl doğru yönde oluşturup yükseltebileceğiniz.

Şimdi “bir dakika, motivasyon algı değil ki, bunlar iki farklı şey” diyor olabilirsiniz. “Algı benim neyi algıladığımdır, motivasyon ise içimde olan bir şeydir” diyor olabilirsiniz. Burada size birkaç basit örnek vermek istiyorum.

Hepiniz teknoloji kullanımınızı azaltma konusunda zorluk yaşıyorsunuz, ekran başında çok fazla zaman harcıyorsunuz. Şimdi size, günlük telefon kullanımını ortalama olarak 37 dakika kadar düşürecek basit bir hile söyleyeceğim: cep telefonu ekranını gri skalaya (greyscale) çevirmek.

Burada tek yaptığınız şey, algısal girdiyi değiştirmek. Ve bunu yaparak cep telefonu kullanımınızı hiçbir çaba harcamadan, disipline veya alışkanlıklara ihtiyaç duymadan, stoik biri olmadan azaltabiliyorsunuz. Bazı insanlar sadece bu değişiklik ile cep telefonu kullanımlarını %50 azaltabiliyorlar. Sadece algımızı değiştirdiğimizde, cep telefonu kullanmaya yönelik doğal eğilimimizi azaltıyoruz.

Şimdi daha da iyi bir örnek vereceğim. Diyelim ki lisede bir kızdan hoşlanıyordunuz. Bu kızı buluşmaya çağırıp çağırmamazı ne belirliyordu? Bu kızı buluşmaya çağırma motivasyonunuzu ne belirliyordu?

Bu kızdan hoşlanıyorsunuz, yani arzu zaten var. Nükleus akumbens (NAc), yani beynin limbik sistemi içinde bulunan ve özellikle ödül, motivasyon, zevk ve bağımlılık gibi davranışsal süreçlerin düzenlenmesinde kritik bir rol oynayan yapı, kızı buluşmaya çağırmanızı istiyor. Duygusal merkezleriniz bu kızdan etkilenmiş vaziyette.

Bu kızla ilişki istiyorsunuz ama bu kızla ilişkiye yönelik adımlar atma konusunda motive misiniz? Tabii ki hayır. Bu kızla ilişkiye yönelik adımlar atmaktan deli gibi korkuyorsunuz. Arkadaşlarınıza “bu kızın arkadaşına, kızın bana ilgisi olup olmadığını sorsana” diyene kadar bu adımları atmaktan korkuyorsunuz. “O da benden hoşlanıyor mu?”

Sizin bu kıza karşı arzunuz sabit seviyede ama arkadaşınız kızın da sizden hoşlandığı bilgisini size ilettiğinde, birden bire kızı buluşmaya çağırmak çok kolaylaşıyor. Bu kızın nasıl tepki vereceği ile ilgili algınız, bu kızı buluşmaya çağırma motivasyonunuzu belirliyor.

Bu senaryoda arzu var, arzu hep var. Ama kızla ilişkiye yönelik harekete geçme ya da geçmeme motivasyonu, kızın ne hissettiği ile ilgili algınız tarafından belirleniyor.

Burada algının motivasyonu nasıl artırıp azalttığı ile ilgili iki ilginç örnek gördük. Ama bu iki örnek çok basitler ve problem şu ki, hayatımızın diğer motivasyonel alanları ile ilgili yapmamız gereken şeyler o kadar da basit değiller. Sabah kalkar kalkmaz bilgisayar ekranına geçme motivasyonunuzu azaltacak algısal durumu düzenlemek hiç de basit değil. Tüm yaşamımızı gri skalaya koyamayız, bunu yapmak bile istemeyiz. O zaman soru şu: Bu iki basit durumdaki genel prensip nedir ve bunu nasıl anlayabiliriz? Ondan da önce, hayatımızın her boyutuna uyarlayabileceğimiz genel bir prensip var mı? Bu sorunun cevabı evet. Böyle bir prensip var ve ben bu bölümde size bu prensibi öğreteceğim.

Beyindeki motivasyon devreleri

Öncelikle, beyindeki motivasyon devrelerini anlamakla başlayalım.

Nükleus akumbens (NA) yapısı, dopamin merkezi. Dopamin bize üç şey veriyor. Zevk veriyor, bir şey için arzu veriyor ve aynı zamanda o şeye yönelik davranışsal pekiştirme veriyor.

Çoğu zaman, motivasyonunuzun NA yapısından geldiği söylenir, hatta bunu nöron bilimciler bile söylerler. Bir şeyi yapma arzusu motivasyondur değil mi? Ama gerçek bu kadar basit değil.

Bir yandan da amigdala ve limbik sistemimiz var ve bunlar, beynimizin duygusal merkezleri. Duygular ise, çok güçlü motivasyon kaynakları. Örneğin, bir insan size utanç hissettirirse, o insanla birlikte vakit geçirme motivasyonunuz önemli derecede azalır değil mi? Ya da birine öfke duyarsanız, bu konuda bir şey yapma motivasyonunuz çok yüksektir.

Motivasyon kaynağı olan başka beyin yapıları da var. Örneğin daha üst yapılar olan ön loblar ve korteks. Bu yapılar planlama ve hesaplama yaptığımız yapılar. Örneğin bir şeyin başarılı olma ihtimalini yüksek olarak hesaplarsak, o şeyi yapma motivasyonumuz artar.

Şimdi “Dr.K, motivasyonun karmaşık bir şey olması normal zira motivasyon, bir sürü beyin yapısından kaynaklanabilir” diyebilirsiniz. Bazen bu yapılar arasında çatışma olabilir. Bazen duygusal olarak bir şeye motive iken, dopaminerjik olarak tam tersine motive olabilirsiniz. Utanç duyduğunuz için bir şeyi yapmak istemeyebilirsiniz ama o şeyi yapmak için büyük bir arzu hissedebilirsiniz. Entelektüel açıdan bir şeyin iyi bir fikir olduğunu hesaplayabilirsiniz, örneğin bugün ders çalışmanın iyi bir fikir olduğunu hesaplayabilirsiniz ama başka bir şey için arzu duyuyor olabilirsiniz. Günümüzde motivasyondan vazgeçme sebebimiz ise tam olarak bu. Beynimizdeki tüm devrelerin birbirleri ile savaş halinde olması.

Fakat beynimizde, bu üç değişik bölgeyi de kontrol eden başka bir bölge var: talamus. 

Talamus, koku duyusu hariç, tüm sistemlerden gelen afferent (duyusal) sinyaller için bir kapı olarak kabul edilir. Ayrıca amaca yönelik bilinçli davranışlardan sorumludur.

Talamusu bilincimizin beynimizde durduğu yapı olduğunu gösteren araştırmalar var. 

Peki, talamus ve motivasyon ilişkisi nasıl çalışıyor?

Bunu anlamak için, çok bilinen bazı üretkenlik hilelerini yani üretkenliğinizi arttıran yöntemleri ele alacağız. Bunu yaparken de algının, insanların bu şeyleri yapmalarını nasıl etkilediğine bakacağız.

Düşünce Yapısı (mindset)

İlk bakacağımız şey düşünce yapısı. Amerikalı psikolog Carol Dweck’in bu konuda 15-20 yıl önce yaptığı harika araştırmalar var ve bu araştırmalar, düşünce yapısı konusunda, iki çeşit insan olduğunu gösteriyor. Bazı insanların performans düşünce yapısı var ve bazı insanların da büyüme düşünce yapısı (growth mindset) var.

Performans düşünce yapısına eğilimli insanlar, belli bir şeyi başarmaya çalışıyorlar. Sınavlardan hep A almaya ya da çok iyi notlar almaya çalışıyorlar. Büyüme düşünce yapısına eğilimli insanlar ise, notlardan çok, dersleri iyi bir şekilde öğrenmeye çalışıyorlar. “Ben öğrenmek ve gelişmek için buradayım, başarmak için değil” diyorlar.

Bir öğrencinin A almaya çalışırken B aldığı senaryoyu düşünelim. Bu gerçekliğe karşı, iki düşünce yapısının verdiği tepkiler farklı oluyor. Performans düşünce yapısına sahip bir öğrenci A almak için çok çalışıp B aldığında, kendisi ile ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. “O kadar çok çalıştım ama bunun sonucunda gösterebileceğim iyi bir sonuç yok” diyor. Böyle biri hayatta bir başarısızlık ile karşılaştığında, daha çok çalışmaya değil pes etmeye meyilli oluyor.

Büyüme zihin yapısına sahip bir öğrenci çok çalışıp B aldığında, “A alacağımı düşünüyordum, bu dersi iyi öğrendiğimi düşünüyordum ama durum bu değilmiş” diyor. “O zaman daha fazla çalışmalıyım” sonucunu çıkarıyor. “Bir şey eksik, öğrenme şeklimi iyileştirmeliyim” diyor.

Durum her iki öğrenci için de aynı ama durumu algılayış şekilleri, daha fazla çalışmayı mı yoksa pes etmeyi mi seçeceklerini belirliyor.

Pomodoro Tekniği

İkinci olarak ele alacağımız şey, Pomodoro tekniği. Pomodora tekniği, büyük işleri aralarında kısa dinlenme araları olan, sabit süreli parçalara bölmeyi içeriyor. Araştırmalar, tez yazmak gibi büyük işleri, küçük parçalara bölmenin, kişiyi işi bitirmek için motive etme konusunda büyük etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

Bunun neden çalışır bir teknik olduğuna bakalım.

Diyelim ki bir tezi yazmak için, bin saat gerekiyor. Eğer haftada 40 saat çalışırsanız, bu tezi yazmanız 25 hafta sürer. Tezi yazmaya beyin açısından bakalım. Eğer 10 saat yoğun bir şekilde çalışırsanız, beyniniz bu çabaya baktığında, “bütün gün çalıştın ve işin sadece %1’ini yaptın” der. Yani 10 saat çalışmak beyni tüketirken beyin, önemli bir ilerleme göremez. “Bunu 100 kere daha mı yapman gerekiyor?” der. “Bir kere yapmak bile tüketici, bunu daha kaç kere yapabilirim ki?” der.

Bir yandan da internette “her gün şu kadar saat yolda, şu kadar saat işte geçiyor ve ben bunu 40 sene daha yapmak zorundayım!” gibi protesto içerikleri okuyoruz. Bu iki durum arasındaki benzerliği görebiliyor musunuz? Yapmanız gereken işin tamamına, 25 haftaya ya da 20 yıla bakıp, pes etmek istiyorsunuz. Bunun yerine yapmanız gereken şey, bir günlük hedef belirlemek. “Bugün sadece 3 bölümün üstünden geçeceğim” ya da “bugün 3 sayfa yazacağım” gibi bir hedefe odaklanmak. Böyle yaparak, büyük bir işi, küçük parçalara bölüyorsunuz. Günde 5 saat çalışmayı hedefliyorsunuz ve o 5 saati çalıştığınızda, bir şey başarmış, iyi bir iş çıkarmış, o günlük işinizi tamamlamış hissediyorsunuz.

1000 saatlik işi 5 saatlik adımlara böldüğünüzde beyniniz , “şu kadar iş yapmam lazımdı ve bunu tamamladım, işim bitti, günün geri kalanında dinlenebilirim” diyor. “Çok verimli bir gün geçirdim, sabah 8’de başladım, öğle yemeği yemedim ama saat 2 ve ben işimi bitirdim” diyor. “Şimdi spor salonuna gidebilirim, oyun oynayabilirim ve yarın yine 5 saat çalışırım” diyor.

1,000 saate odaklandığınız durumda da, 5 saate odaklandığınız durumda da, aynı miktarda iş yapıyorsunuz. 5 saat ya da 10 saat fark etmez. Ama bu iki duruma beynin verdiği tepki çok farklı ve bu tepkiler de tamamen farklı motivasyonlara neden oluyorlar.

Düşünce yapısında da, pomodoro tekniğinde de ortak olan şey nedir? Olayı algılayış şeklimiz.

Ego

Üçüncü konumuz, benim en favori konularımdan birisi, ego.

Teknik olarak ego nedir? Ego, kendinizi algılayış biçiminizdir. Egoist biriyseniz, dünyanın en harika insanı olduğunuzu düşünürsünüz. Ya da ben dünyanın en işe yaramaz, en değersiz, en kaybeden insanıyım diye de düşünebilirsiniz. Bu iki zıt durumda da kişilerin, kendileri ile ilgili çok güçlü algıları var. “Ben buyum, ben kesinlikle buyum, ben dünyanın en iyi/en kötü insanıyım” gibi.

Bu iki durumda da, ego algısının ne kadar katı olduğunu görebiliyorsunuz değil mi?

“Ama Dr.K, kim olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok” diyebilirsiniz. Bu doğru değil. Böyle düşünüyorsanız, sizin “ne olduğu konusunda en ufak bir fikri olmama” egonuz var. “Herkes kim olduğunu biliyor ama ben bilmiyorum!” Bu hala çok güçlü bir ego.

Ego güçlü bir algı ve tüm hesaplamalarımızı şekillendiriyor. Neyin çalışıp neyin çalışmayacağını hesaplayan beyin ön loblarınız, bu hesaplamaları yaparken kim olduğunuz konusundaki algınızı da denkleme katıyorlar.

Örneğin kendisini kanadı kırık, değersiz olarak gören bir insan, kanadı kırık ve değersiz hisseden birini bulup, böyle bir insanla ilişkiye girmeye çalışıyor. Normal, kendisi ile az çok barışık biri ile etkileşime girdiğinde, “bu insan benimle asla ilişkiye girmez” hesaplaması yapıyor ve beni sadece benim gibi bir insan kabul eder hesaplaması yaparak böyle birini arıyor. Ama erkek “yaralı”, kadın “yaralı” iken ilişkinin başarı şansı çok düşük.

Bağlanma stili ile ilgili çalışmaları, kaçıngan ya da kaygılı bağlanan birinin yapabileceği en sağlıklı şeylerden birinin, güvenli bağlanan biriyle ilişkiye girmek olduğunu gösteriyor. Bunun kulağa çok garip geldiğini biliyorum ama araştırmalara göre bu gerçekten çalışan bir strateji.

Ben üniversiteden 2.5 ortalama ile 5.5 senede mezun oldum. 100 kadar giriş seviyesi araştırma pozisyonuna başvurdum ve sadece bir görüşmeye çağrıldım. Giriş seviyesi pozisyonlarda rekabet çok yoğun özellikle de 4 yıl deneyim ve master ya da doktora istiyorlarsa. Sonra Harvard Tıp Okulunda araştırma asistanı pozisyonuna başvuru yaptım ve bu işe alındım çünkü başvuru yapan tek kişi bendim. 

Ne yapabileceğimiz ile ilgili algımız, aslında bizi olduğumuz yerde döndürüp duran şey. Ve bu bölümde başarıyı bile konuşmuyoruz, konumuz motivasyon. 3.2 ortalamalı bir üniversite mezununun Harvard Tıp Okuluna başvuru yapma motivasyonu çok az ama UT El Paso’ya (Teksas Üniversitesi El Paso) başvuru yapma motivasyonu çok yüksek. Bunun sonucunda da bir sıradanlık yığını ile karşı karşıya kalıyoruz. Herkes ortanın altı segmentte olmaya çalışıyor çünkü bunu başarmanın daha kolay olacağını düşünüyor. Evet, öz algımızın motivasyonumuz üzerindeki etkisi oldukça yüksek. 

Ruhsal bozukluklarda algı problemleri

Bu arada bir narsistin neden birine çok acı verecek şekilde yaşadığını merak ediyor olabilirsiniz. Bir narsistin sizin canınızı bu kadar yakmasının nedeni, sizin duygularınızı algılayamaması. Sizin duygularınızı görmemesi de narsistin motivasyonunu %100 açıklıyor ki algı problemi sadece narsisme özgü de değil.

Hemen her ruhsal bozukluğun kökeninde, algı problemi görebilirsiniz. Kaygı bozukluğunda, tehlike algısının abartılı bir şekilde yükseldiğini görebilirsiniz. Kaygı bozukluğu olan bir insan, her şeyi olduğundan tehlikeli algılar, her şeyin ters gidebileceğini düşünür.

Sosyal kaygısı olan bir insan, negatif sosyal işaretleri olduğundan daha yüksek algılar. Örneğin bir insanın yaptığı espriye gülmemesini, o insanın kendisinden hoşlanmadığına işaret olarak algılar.

Depresyonda olan bir insan, pozitif duygusal girdilere karşı negatif ve önyargılı bir algıya sahipken, negatif duygusal girdileri olduklarından çok daha yüksek algılar.

Psikoterapi alanında narsizm, sosyal kaygı, depresyon, vs. problemlerin tedavisi, hastanın algılarının yeniden şekillendirilmesini içerir.

Algınızı nasıl düzeltirsiniz?

Algının motivasyonu şekillendirdiğini konuştuk. Peki o zaman, algınızı nasıl düzeltirsiniz?

Fiziksel olarak daha güçlü olmak için, ağırlık kaldırmanız gerektiğini biliyorsunuz. Dikkatinizi ya da odaklanmanızı iyileştirmek için, meditasyon yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Peki algınızı düzeltmek için ne yapmanız gerekiyor?

Burada yogaya döneceğim çünkü yogada, zihnin doğasını Batılı düşünce yapısına göre çok daha  iyi anlayan bir teknik var.

Batılı düşünce yapısı, bilişsel önyargı denilen şeyi anlıyor ve bilişsel önyargıyı azaltmak için kullanılabilecek bazı yöntemler de biliyor. Ama bu yöntemlerin çoğu, kişinin bir terapist ile çalışmasını gerektiriyor yani Batı kültüründe algınızı düzeltmek için, başka bir insanın sizin bu çabanıza katılması gerekiyor.

Ruhsal bir bozukluğunuz varsa, elinizden geldiğince bir uzmana görünün. Ama benim anlatmaya çalıştığım problem, Batı bilimi temelli yöntemlerin, bir psikiyatrist tarafından size uygulanacak şekilde geliştirildiği. Burada soru, kendi başınıza yapabileceğiniz şeylerin ne olduğu ki, yoga da tam olarak burada devreye giriyor. Yoga kendi başınıza yapmanız üzere tasarlanmış bir çalışma.

Yogilerin keşfettiği ve klistha adını verdikleri bir şey var. Klistha renklendirme demek.

Dünyada var olduğumuz her an, bize dışarıdan, gerçeklikten gelen, gerçekliğin gözlenlenmesi sonucu gelen bir gerçek girdi var ve insan zihni, bu girdiye renk ya da ek bir şeyler ekliyor, girdinin gerçekliğine bir bağlantı ekliyor. Biz bu renklendirmeyi ne kadar çok yok edersek, gerçekliği o kadar daha iyi algılar hale geliriz. Gerçekliği ne kadar daha iyi algılar isek, motivasyonumuz o kadar çok doğru yönde akar.

Birkaç örnek vereyim.

Diyelim ki bir arkadaşınıza mesaj attınız ve bu arkadaşınız size geri dönmedi. Bu durumun gerçekliği nedir? Gerçeklik, 4 saat önce birine mesaj attığınız ve 4 saattir bu mesaj cevap verilmediği. Bu kadar, sadece mesajınıza geri dönülmedi. Peki insanlar bu duruma bu şekilde mi tepki verirler? Tabii ki hayır. Bunun bir anlamı olmalı değil mi? 

Mesajlaşma teorisi denilen bir sistem var ve buna göre gerçek kelimelere bakmak yerine, bir şekilde adapte olarak, bu kelimelere her türlü anlamı yükleyebiliyoruz. Örneğin biri mesajınıza geri dönmediğinde, bunun o kişinin sizden hoşlanmadığı, size saygısı olmadığı anlamına geldiğini düşünebiliyorsunuz. Bir kişi mesajınıza geri dönmediğinde, o kişinin size değer vermediğini, size saygısızlık yaptığını, kendisinin sizden daha üstün olduğuna inandığını düşünebiliyorsunuz. İnsanlar basit ve zararsız şeylere her türlü anlamı yükleyebiliyorlar. Ama belki bu arkadaşınız o gün telefonunu evde unuttu ya da birine ödünç verdi. Belki telefonu çalışmıyor.

Bir insanın sizin mesajınıza 4 saat boyunca dönmemesinin birçok sebebi olabilir. Ama zihniniz, bunu düşünmek yerine, gerçekliğe bağlantılar ekliyor, gerçekliği başka şekilde algılıyor. Peki zihniniz bunu neden yapıyor? Çünkü birçok senaryoda, gerçekliği bu şekilde algılamak, hayatta kalma şansımızı artıran bir şey.

Her zaman %100 bilgiye sahip değiliz. Bu nedenle beyniniz bazen eldeki bilgiden sonuç çıkarmak, boşlukları doldurmak zorunda kalıyor.

Bir başka örnek de iş performansınızın gözden geçirilme süreci. Patron bu sene çok iyi performans gösterdiğini söyleyerek görüşmeye başladığında, 10 dakika boyunca çalışanın çok iyi yaptığı 3-4 şeyden bahsediyor ve kalan 20 dakika boyunca kötü yaptığı tek bir şeyden bahsediyor. Bu kişi toplantıdan çıktığında, görüşmenin kötü geçtiğini söylüyor zira kişi 20 dakika boyunca negatif geri bildirim aldığı için, görüşmenin kötü geçtiğini algılıyor, ilk 10 dakika boyunca çok iyi performans gösterdiğini söylediğini unutuyor.

Patronun görüşmenin üçte ikisi boyunca negatif bir şeyden konuşma sebebi, kişinin harika bir çalışan olduğunu düşünmesi ve bir sonraki seviyeye tırmanmak için yardım etmeye çalışması. Ama çalışan durumu bu şekilde görmüyor.

Bu çalışan, patronun yapmaya çalıştığı şeyi doğru algılasa, motivasyonu çok değişik olurdu değil mi? Patronun sizin bir zayıflığınızı düzeltmek için 20 dakika harcadığını ve bunu sizin harika bir çalışan olduğunuza inandığı için yaptığını bilseniz, çalışma motivasyonunuz ateşlenirdi. Bu toplantıyı negatif, kovulmak üzere olduğunuza bir işaret olarak algıladınız ve çalışma motivasyonuz dibe çöktü.

Klistha nasıl yok edilir?

Peki bu klistha denilen şeyi nasıl yok edeceksiniz? Klisthaları ortadan kaldırmanın yolu aslında çok basit, gerçekliği ve gerçekliğe eklediğimiz şeyi gözlemlemek. Durumun gerçekliği ne ve o gerçekliğe zihin tarafından bağlanan ne?

Herhangi bir durumu ele alıp, bu durumun gerçekliği ne diye sorabilirsiniz. Bu durumun anlamı ne, durum ile ilgili yaptığım bağlantılar ne?

Şimdi birçok insanın ayağı tam bu noktada kayıyor. Bu noktada birçok insan, durumdan çıkardıkları anlamın neden doğru olduğunu göstermek için mantıksal argüman üretmeye başlıyor. “Burada durum şu, bağlantı şu, anlam şu” diyorlar ve hemen sonrasında da, bu bağlantı ve anlamın neden doğru olduğunu göstermeye, kendi inançlarını doğrulamaya çalışıyor.

Örneğin bir incel ile tartıştığınızda, yaptıkları bağlantıları konuştuğunuzda, zihinleri otomatik olarak bu bağlantıların neden doğru olduğu konusunda argüman sıralamaya başlıyor. “Anladık, şöyle diyorsun ama bu benim için geçerli değil” diyor. “Motivasyon ve algı ile ilgili şeyler başka insanlar için geçerli olabilir ama benim için geçerli değil” diyor. “Şimdi bak sana tüm nedenleri sıralayacağım” diye devam ediyor. “Sen hatalısın, sen hatalısın, sen hatalısın … Tüm o talamus, NA, ön loblar, pomodoro tekniği, büyüme düşünce yapısı, vs başka insanlar için geçerli olabilir ama incelimiz özel bir kar tanesi.

Fakat burada olay sizin yaptığınız bağlantıların doğru ya da yanlış olması değil. Olay, algınızın gerçeklikte mi yoksa yürüttüğünüz mantıkta mı olduğu. Çünkü motivasyon, içinde bulunduğunuz durumun gerçekliğini mantıksal bağlantılardan ayırma kabiliyetinden geliyor. Günümüzde hemen herkesin motivasyon eksikliği çekme nedeni de bu çünkü herkes “mantık(lı)” bağlantılarına gömülmüş durumda. Liberaller şuna şuna inanıyorlar, muhafazakarlar şuna şuna inanıyorlar. Mantıklı açıklamaları da şunlar, bunlar. 

Herkesin algısı, bu mantık kutusu içinde. Dünyayı doğru algılamanın yolu bu değil. Bu, yaptığınız bağlantıları haklı çıkarmanın yolu. Ama algınızı yükseltmenin, yaptığınız bağlantıları haklı çıkarmak ile alakası yok. Kelime anlamı ile algınızı yükseltmek ile alakalı. Dünyayı olduğu gibi görebilme kabiliyetinizle alakalı.

Dünyayı olduğu gibi görmek için yapmanız gereken şey, içinde bulunduğunuz durumun gerçekliğini görmek. Bu alıştırmayı ne kadar çok yaparsanız, algınız da o kadar yükselir. Algınız ne kadar yükselirse, doğru yönde o kadar çok motive olursunuz.

Neden ve nasıl doğru yönde? Doğru yönde çünkü motivasyon, durumun gerçekliğine tepkidir. Çoğu insanın temel problemi, motivasyonlarının, dünyanın bir yansımasına yönelmiş olması. Tüm liberaller muhafazakarlardan, tüm muhafazakarlar liberallerden nefret ediyorlar çünkü hepsi kendi dünya yansımalarında yaşıyorlar.

Politikadan çıkıp ilişkiler dünyasına baktığımızda da bu sorunu görüyoruz. Eğer çok düşük özdeğere sahipseniz, sizin hastalıklı olduğunuzu söyleyen güçlü bir egoya sahipseniz, gerçekliğe dayanan bir dünyada yaşamıyorsunuz, zihninizin yarattığı, gerçek dünyanın modifikasyonu olan bir dünya yansımasında yaşıyorsunuz. Bu durumda da doğru yönde motive olmanız çok zor.

Ben disiplinli biri değildim, harika alışkanlıklarım yoktu. Ama bunlara ihtiyacım da olmadı. Neden? Çünkü Hindistan’a gittim, bazı yoga kavramlarını öğrendim ve bunların bana inanılmaz faydaları oldu. Dünyaya, yapabileceğim en temiz şekilde tepki vermeye başladım.

Ben sizden daha iyi olduğumu iddia etmiyorum. Söylemek istediğim şey, bu tekniği öğrenirseniz, bunları sizin de başarabileceğiniz.

Gerçekliğe eklediğimiz bağlantılara dolandığımızda, dünyayı olduğu gibi görmeyi bırakırız. Gerçekliği olduğu gibi görmeyi bıraktığımızda ise, motivasyonumuz dünyaya tepki vermeyi bırakır. Ne yapacağımızı bilemeyiz ya da dünyaya doğru şekilde nasıl tepki vereceğimizi bilemediğimiz için, başka şeylere yöneliriz.

Motivasyonsuzluğumuzun birinci nedeni, motivasyonumuzu nereye koyacağımızı bilmememiz. Dünyayı olduğu gibi görme pratiği yaptıkça, zihnin gerçekliğe eklediği tüm o şeyleri gerçeklikten ayırmayı öğrendikçe, motivasyon doğal olarak yükselir. Disipline, alışkanlıklara ihtiyacınız olmaz. Motivasyon, hareket etme yönündeki doğal eğiliminizdir ve sizin gerçeklik algınız temizlendikçe kendiliğinden gelir.

Kaynak: How Your Perception is Destroying Your Motivation?

Dürtü sörfü (urge surfing) ile duygusal güç kazanma

Bağımlılık konusunda kullanabileceğiniz çok basit bir teknik var. Dürtü sörfü (urge surfing).

Dürtü sörfü, kişinin istenmeyen davranışlarını yönetmesini sağlayan bir teknik. Kişi, yanlış olduğunu bildiği bir şeyi yapmak için şiddetli bir istek hissettiğinde, bu isteğe yenilip o davranışı yapmak yerine, bu istek “dalgasının” üstünden sörf yapan biri gibi geçiyor. Burada anahtar nokta, sanki şiddetli bir dürtünün size yaptırmaya çalıştığı şeyi yapmazsanız, o dürtü o şeyi yaptırana kadar aynı şiddette kalacakmış gibi görünse de, bir süre sonra zirveye çıkıp (iyileşmeden önce daha kötü olup) sonra hızla söner.

Bu teknik, madde ve alkol bağımlılığından kurtulmak için kullanılan bir teknik ama aynı zamanda porno bağımlılığı, asosyal medya bağımlılığı ve hatta kızgın veya kaygılı olduğunuz durumlarda patlamama, eski sevgiliye ulaşmama gibi konularda da kullanabileceğiniz bir teknik.

Dürtü sörfü nasıl çalışıyor?

Madde, porno ya da bilgisayar oyunu gibi bir bağımlılığı kullanma dürtüsü geldiğinde, bu dürtüyü kabul ediyorsunuz, gözlemliyorsunuz, sizi rahatsız etmesine izin veriyorsunuz ve başka hiçbir şey yapmıyorsunuz. Bu dürtüyü bastırmaya çalışmıyorsunuz, onunla savaşmıyorsunuz. Sadece öylece bir şey yapmadan dürtünün sönmesini bekliyorsunuz. Yani dürtü dalgasının üstünde, bittiği yere kadar sörf yapıyorsunuz.

Bu teknik neden çalışır bir teknik? Çünkü şiddetli bir dürtü eğer ruminasyon ya da aksiyon ile beslenmezse yaklaşık 30 dakika bir süre içerisinde yükselir, zirve noktasına ulaşır ve sonra alçalıp söner.

Dürtü dalgası genelde 4 aşamaya sahip:

Tetiklenme – İstemediğiniz bir şeyi yapma dürtüsü, bir insan, yer, düşünce, duygu, vs. ile tetiklenir.
Yükselme – Dürtü daha şiddetli hale gelmeye başlar. Bu çok hızlı olabileceği gibi yavaş yavaş da olabilir. İnsanlar genellikle yükselme evresinin başında dürtüye yenilirler ve dürtünün zorladığı ve istemedikleri davranışı yaparlar.
Zirve – Eğer dürtüye yenilmezseniz, dürtü daha da yoğunlaşır ve zirve noktasına gelir. Zirve noktasında dürtü, eğer sizden istediği şeyi yapmazsanız, hep bu rahatsız edici seviyesinde kalacakmış gibi hissettirir.
Düşüş – FAKAT eğer dürtüye yenilmezseniz, dürtü kendiliğinden sönmeye başlar ve söner gider (sonradan yine gelmek üzere).

Dürtü konusunda bilmeniz gereken ve dürtü şiddetli bir şekilde bastırdığında hatırlamanız gereken en önemli şey, dürtünün bir zorunluluk değil bir duygu olduğu, her duygu gibi geçici olduğu ve eğer kendisini “rahatlatacak” ama sizin için kötü olan davranışı yapmazsanız, bu duygunun da geçeceği. İkincisi ise, sandığınızdan çok daha fazla negatif duygu veya duygusal acı kapasiteniz var.

Dürtüyü bastırmak veya onunla savaşmak dürtüyü daha güçlü yapabilir. Bunun yerine dürtünün sizi ittiği şeyi yapmayıp gelen şiddetli rahatsızlık ile oturma alıştırması yaparsanız rahatsızlık negatif duygu toleransınız artar.

Dürtüyü bastırmadan dürtüyle oturmak ne demek? Bu bir çeşit meditasyon yaparak dürtünün fiziksel ve ruhsal etkilerine şimdiki zamanda odaklanmak zihni dürtüden ve etkilerinden uzaklaştırmadan gözlemlemek demek.

Bağımlılıktan kurtulmak, büyük oranda sabır ile alakalı. Olay dürtüyü yenmekten çok, dürtü sönene kadar beklemeyi bilmek ile alakalı. Bu birçok dürtü için geçerli. Örneğin açlık duygusu bile, ilk başta çok şiddetli gelse de, sadece sabredip bir şeyler yemezseniz, zaman içerisinde sönüyor. Sonra güçlü bir şekilde yine geliyor ama eğer sabrederseniz yine sönüyor. Bu mekanizma, bağımlılık yapan şeye karşı duyulan arzu konusunda da geçerli.

Dürtü sörfü aynı zamanda çok etkili bir duygusal güç geliştirme tekniği.  Duygusal güç, duygusuz olmak değil, duygularının kontrolünde olmamak demek. Duygularının kontrolünde olan bir insan, duygularının kendisini zorladığı şeyleri yapar.

Örneğin erkek, görüştüğü kadın mesajına dönmediği için kaygıya kapılır ve kaygısı da erkeğin, (kadından hala onu istediğini gösterir bir mesaj alıp rahatlayana kadar) kadını mesaja boğmasını ister. Erkek bu dürtü üzerinde sörf yaparsa bu dürtü söner. Bu dürtü sonra yine gelir, tek bir kere de gelmez. Ama her geldiğinde daha düşük şiddette gelir. Bu erkek, bu tür dürtülerine hep yenildiği yani onları davranışları ile beslediği için, normal bir insandan çok daha şiddetli kaygıya sahiptir ve dürtü sörfü ile bu kaygı anormalliği düşürülebilir.

Ama burada erkeği duygusal olarak güçlü yapan, kaygının tamamen ortadan kalkmasından çok, erkeğin kaygıya her karşı koyduğunda, kaygıya karşı güçlenmesidir. Dürtü sörfü bu nedenle, negatif duygu ağırlığı altına girip, onu kaldırmadan yere atmak yerine kaldırmak gibidir ve bir süre sonra, beyinde irade (ki farkındalık ile aynı şey) gücü, duygusal gücü gelişir.

Not: Dürtü dalgası ile ilgili geliştirebileceğiniz başka kabiliyetler de var. Mesela tetikleyicileri yönetmek yani sizi neyin tetiklediğini önceden bilmek, tetikleyicilerden uzak durmak ve tetiklendiğinizde ne yapacağınıza karşı önceden plan yapmak.  Örneğin Instagram’da gezerken yarı çıplak bir kadın gördüğünüzde, porno izlemeye tetiklendiğinizi bilmek ve böyle hesapları hızlıca engellemek. Böyle bir içerik karşınıza çıktığında Instagram’ı kapatıp porno açacağınızı bilmek ve buna karşı bir alternatif geliştirmek. Örneğin hemen dışarı çıkıp 30 dakika yürüyüp gelmek.

Bir diğer teknik de, şimdiki zamanda yükselen kaygınızı, olması gerekenden çok daha şiddetli yapan, birikmiş negatif yükten kurtulmak. Örneğin bir kız size mesaj atmadığında, o kız sizi istemiyor kaygısına kapılabilirsiniz. Ama eğer bir de “ben zaten istenmeyen, istenmeyecek biriyim” gibi bilinçaltı temel inancınız ve bununla ilgili negatif duygu yükünüz varsa, bu kızla ilgili kaygınız bir birim ise, temel inanç kaygınız da buna 10 birim ekler ve devasa bir kaygı içine düşebilirsiniz. Bu uykuda bekleyen negatif duygu çöpünü temizlemek için terapi, günlük tutmak, meditasyon, yaşam tarzı değişiklikleri (örneğin daha fazla sosyalleşmek) gibi şeyler yapabilirsiniz.

Negatif duygulara karşı güç kazanma, teknoloji bağımlılığından kurtulma ve farkındalığı arttırma gibi konularda, Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Setine bakabilirsiniz. Bu setin büyük bir kısmını Patreon’da yayın olarak da yapıyoruz.

 

Mahmut Abi ile soru cevap yayınları (Patreon’a özel)

Patreon üyelerine özel olarak yaptığımız “Mahmut Abi ile Soru & Cevap” yayınlarının kayıtlarını, Patreon üyelerine özel olarak paylaşıyoruz.

20 Mart 2025 tarihinde gerçekleştirdiğimiz yayının ikinci kısmının kaydını geç açmışım ama sonuçta 1 saatlik bir soru & cevap kaydı ortaya çıktı.

Yayının kaydını buradan izleyebilirsiniz.

Porno bağımlılığını kurtulması zor yapan şey ne?

Bu yazıda, çevirilerini Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları kitap setinde derlediğimiz Dr.K’nın oldukça faydalı bir yayınını ele alıyoruz.

Porno bağımlılığını yenmek ne kadar sürer? Yanıtı belirsiz bir soru olduğunu biliyorum ama özellikle porno bağımlılığını yenmiş olan arkadaşların cevaplarını bekliyorum. Bana bu konuda tavsiyeler verirseniz çok sevinirim.

Bu konuda ilk anlamanız gereken şey, bağımlılığın yenebileceğiniz bir şey olmadığı. Bu terminoloji bir düşmanınızın olduğunu ve bu düşmanınız mağlup edildiğinde o düşmanın sonsuza kadar yok edildiğini ima ediyor. Savaşı kazanıyorsunuz ve bağımlılık bitiyor gibi düşünüyorsunuz. Ama bağımlılığın dinamiği bu şekilde çalışmıyor.

Bağımlılık sürekli olarak sizinle beraber olan bir şey. Bağımlılığa karşı asla nihai zafer kazanmıyorsunuz sadece bugünün muharebesini kazanıyorsunuz. Savaşı gerçekten kazanabiliyorsunuz ve bu konuya daha sonra geleceğim ama önce anlamanız gereken önemli bir şey var.

İnsanların porno bağımlılığı konusunda yaptıkları en büyük hata, porno bağımlılığını yenmeye çalışmak. İnsanlar porno bağımlılığını yenmek istiyorlar zira onunla hergün mücadele etmekten yoruluyorlar. Yani yenme arzusu porno bağımlılığı ile hergün savaşmak istememe fantezisinden geliyor.

Bağımlılık psikiyatristi olarak çalıştığım yıllarda hastalarımın yaptığı en kötü hatanın, bağımlılıklarını yendiklerini düşünmek olduğunu gördüm. Çünkü bağımlılıkları, onu tamamen yendiklerini düşündüklerinde ayaklarını kaydırıyor. Oysa belli nörobilimsel değişiklikler meydana gelmeden, sürekli uyanık olmak gerekiyor zira ancak bu nörobilimsel değişiklikler gerçekleştiğinde bağımlılıklarını tamamen fethetmiş oluyorlar. Bu olana kadar da bağımlılığınızı yenmeye çalışmayın, sadece ona karşı koyun.

Peki o zaman porno bağımlılığından kurtulmak ne kadar sürer? Bu, kişiyi porno bağımlılığına iten ve ondan uzaklaştıran ne kadar çok etken olduğuna bağlı. Örneğin pornoyu can sıkıntısının panzehiri olarak kullanıyorsanız, can sıkıntısı çektiğiniz sürece pornoya bir ilginiz olacak. Pornoyu bir duygusal düzenleme tekniği olarak kullandığınız sürece, duygularınız dengesizleştiğinde pornoya eğiliminiz olacak.

Yani bir yanda dopaminerjik tetikleme var, bir yanda duygusal tetikleme var ve bir yanda da duygusal bastırma tetiklemesi var. Bunların yanında bir de beynin “bugün bir şey yapmıyorsak en azından biraz dopamin alayım” bileşeni var.

Porno bağımlılığından kurtulmak için bağımlılıktan direkt uzak durmak işin sadece bir kısmı. Bunun yanında porno bağımlılığına katkıda bulunan risk faktörlerinin ne olduğunu anlamak da gerekiyor. Bağımlılık psikiyatrisinde de bunu yapıyoruz. Alkol bağımlılığını örnek vereceğim.

Alkol bağımlılığının tedavisinde alkolden uzak durmaya çalışmak işin sadece bir kısmı. Ama bunun yanında kişinin neden bu kadar içmeye başladığını, alkol içmeyi tetikleyen şeyleri anlamak üzere psikoterapi yapmak da var.

Porno bağımlılığında ise maalesef konu hakkında uzmanlaşmış fazla sayıda klinik psikiyatrist yok. Çoğu psikiyatrist porno bağımlılığının nasıl çalıştığını pek anlamıyor. İkincisi, porno bağımlılığının tedavisinde tüm çevreyi değiştirmeye yönelmiyorlar. Bu mesela alkol bağımlılığı tedavisinin büyük bir parçası. Alkol bağımlısının iyileşmesinde bağımlının, tüm “topluluğunu” değiştirmesi gerekiyor. Yani örneğin zaten fazlaca içme alışkanlığı olan arkadaş çevresini değiştirmesi gerekiyor.

Ama pornonun “topluluğu” yok ki diyebilirsiniz. Aslında var. Pornonun topluluğu genellikle yalnızlık. İşi zorlaştıran da bu. Alkolik birine bara gitme diyebilirsiniz ama porno bağımlısına artık yalnız olma demek çok daha zor. Porno bağımlılığının hızla artmasının nedeni de bu. Evet pornoda çok daha fazla normal üstü uyaran var asıl sorun yalnızlık. Porno bağımlılığını iyileştiren insanların genellikle daha anlamlı yaşamlara sahip olduğunu, daha fazla sosyal topluluk içinde olduklarını görebiliyoruz.

Alkolizm konusunda bar fiziksel bir lokasyon ve oraya gidip içmek gerekiyor. Porno ise insanın evde yalnızken tükettiği bir bağımlılık. Bağımlıyı evden nasıl uzak tutacaksınız ki? Zaten bu nedenle de porno bağımlılığından kurtulmak zor. Duygusal düzenlemesini yapamayan devasa bir nüfus ve bu nüfus için ulaşması çok kolay olan normal üstü (ışıklar, açılar ve seçme aktörler ile gerçek seksten çok daha uyarıcı olan) bir uyaranla karşı karşıyayız. İnsanlar her geçen yıl, duygusal düzenleme konusunda daha kötüye gidiyorlar. Bunu internete üzerindeki Karen’lerde ya da sosyal medyada toksik şeyler yazan insanlarda görebiliyoruz. İnternetin her köşesi, ağzına kadar negatif duygularla dolu. Sosyal medya gibi “güvenli” alanlar, insanların negatif duygularını sürekli olarak kusabileceği yerlere dönüştü. Dünya her geçen yıl daha da duygusal olarak düzensiz hale geliyor. Bütün bu duygusal düzensizlik konusunda beynin gümüş kurşunu ise pornografi. Porno hiçbir yasal düzenlemeye tabii değil, ulaşmak için karanlık torbacılarla muhatap olmanız gerekmiyor ve OnlyFans gibi yerleri saymazsak hemen hemen tamamen bedava. Bağımlılık yapıcı bir maddenin internetten bedava olarak ulaşılır olduğunu düşünün. Bunu kullanmak için evde, cebinizde tüm gerekli ekipman var.

Bağımlılık yapıcı şeylerin hepsinin ortak noktası acıyı yok edip zevk vermeleri. Bunu porno da yapıyor. Ayrıca porno beynin sadece bir bölgesine değil hemen her bölgesine ulaşabiliyor. Cinsel aktivite hem hipotalamus, beyin kökü ve omurilik gibi korteks altı bölgeler hem de bazı korteks bölgeleri tarafından düzenleniyor. Çoğu nörotransmitter cinsel davranışı düzenlemede rol alıyor.

Alkol konusunda elimizde bazı haplar bile var. Bu haplar beyinde alkolün bağlandığı alıcıları bloke ediyorlar. Yani alkolün etkilerini engelleyecek haplar var. Bunun yanında, alkol metabolizmasında toksik ara maddelerin toksik olmayan nihai maddelere dönüşmesini engelleyen ve bu sayede de alkol alındığında kişiyi aşırı derecede hasta eden ilaçlar var. Bu hapları alanlar alkol içerlerse o kadar kötü oluyorlar ki, alkolden uzak durmak zorunda kalıyorlar.

Porno ise tüm beyni ve nörotransmitterleri etkiliyor, herhangi bir ilacı da yok. Porno tüm beyni ve nörotransmitterleri etkilediği için de, tedavisinin oldukça kapsamlı olması gerekiyor. Duygusal düzenleme üzerinde iyileştirme yapılması gerekiyor, hayatta bir anlam bulunması gerekiyor, idealinde sağlıklı ve cinsellik içeren bir ilişki kurmak gerekiyor.

Sağlıklı cinsel ilişki derken pornonun aslında seks ile pek alakalı olmadığını anlamamız gerekiyor. Porno seks ile, ilişkilerle ya da cinsel arzu ile çok alakalı değil. Benim porno bağımlılığı konusunda çalıştığım birçok insan, pornoya ergenlik öncesinde başlamış insanlar. Yani beyin daha cinsellik ile uyarılmadan önce bile pornoya bağımlı olabiliyorlar. Aslında pornoya ergenlik öncesi başlayanların gelişen beyinleri, pornoya eğilimli olacak şekilde gelişiyorlar.

Bazı uyuşturuculara geçit uyuşturucular denir. Bunlar beynin bazı bölgelerini, örneğin ödül devrelerini, başka uyuşturuculara bağımlılığa eğilim duyacak şekilde değiştirirler. Porno da beynin bazı bölgelerini, örneğin ödül devrelerini, pornoya bağımlılığa eğilim duyacak şekilde değiştiriyor. Elimde bu konuda bir veri yok ama benim klinik gözlemim, porno ile ne kadar erken yaşta tanışılırsa, bunun bağımlılığa dönme ihtimali o kadar artıyor.

Bunu duyan bir takipçi “o zaman ben umutsuz bir vakayım” yazmış. Hayır, umutsuz bir vaka değilsin. Ama pornodan kurtulmak için hayatınızı onarmanız gerekiyor. Porno çözülebilir bir problem ama bazı insanlar ondan kurtulmak için tüm hayatlarını onarmaları gerektiğini duyunca sinirleniyorlar. Ama olaya tersinden bakarsanız, pornoyu düzeltmek için zaten yapmanız gereken şeyleri yapmaya mecbur kalıyorsunuz: hayatınıza anlam katma, bir amaç bulma, fiziksel olarak sağlıklı olma, kariyer inşa etme, ilişki hayatınızı düzeltme, vs. zorunlu ve acil hale geliyor.

İşin bir de karma açısı var. Bazı hastalarım bana “porno bağımlılığı evrenin bana hayatımı doğru yaşamadığımı göstermek için gönderdiği bir sinyal” diyorlar. “Bu işe tüm enerjimi vermezsem bu beladan kurtulamayacağım” diyorlar. Bazıları “porno bağımlılığı hayatımda başıma gelen en iyi şeydi” bile diyorlar. Bu sonuca nasıl vardıklarını sorduğumda ise “porno belası bana hayatıma değer vermeyi öğretti, hayatımdaki şeylerin önemini ve nasıl bir hayat yaşamak istediğimi gösterdi” diyorlar. “Tüm o dopaminerjik duygusal düzenleme üzerine (zevk veren şeylere dalarak duyguları düzenlemeye çalışma) kurulu yaşam, boş ve sahte bir yaşam tarzı” diyorlar. “Bundan kurtulmak için ise ilişkiler inşa etmeliyim, kendi bedenim ile barışık olmalıyım ve buna benzer bir sürü faydalı şey yapmalıyım” diyorlar.

Kaynak: “What Makes P*rn Addiction So Dangerous?”

Pornoyu bırakmanın çok kolay yolu kitabımıza da bakabilirsiniz.