İlişkilerde aşırı verici olmak – İyilik değil tehdit tepkisi

Sürekli olarak verdiğiniz, sürekli olarak fedakarlık yaptığınız ve sürekli olarak işleri karşınızdaki kişi için kolaylaştırmaya çalıştığınız, ama bütün bunlara rağmen güvende hissetmek yerine daha fazla kaygı hissettiğiniz bir ilişkide bulundunuz mu?

Düşüncelisiniz, cömertsiniz ve belki de herkesin “gönlü geniş” diye tanımladığı o kişisiniz. Ama ilişkideyken işler sizin için hiç de kolay ve sakin değil. Karşınızdakinin ihtiyaçlarını önceden tahmin ediyorsunuz, hayal kırıklığını önlemeye çalışıyorsunuz ve aranızdaki bağı stabil tutmak için uğraşıyorsunuz. Bir an bile olsa böyle davranmayı bıraktığınızda, çok önemli bir şey yanlış gidecek gibi hissediyorsunuz.

Peki hiçbir şeyi düzeltmeniz gerekmediğinde, çözmeniz için bekleyen bir problem olduğunda hissettiğinizden daha tedirgin hissediyor musunuz? Sanki sakin bir zaman dilimi, alışık olduğunuz kaostan daha tedirgin hissettirir gibi.
Eğer bunlar size tanıdık geliyorsa, bunlar sizin sandığınız gibi sevgi ile ilgili değil, tehlike agısı ile kendini düzenlemeye çalışan beyninizle ilgili olabilir.

Bugün neden bazı insanların aşırı seviyor gibi göründükleri, bu aşırı verici davranış kalıplarının cömertlikle alakalı değil de kaygı, bağlanma ve kaybı önleme ile alakalı olduklarını konuşacağız.

Fazla verici dediğimde aklınıza çok önemseme ve fedakarlık gelebilir ama ben burada bunlardan bahsetmiyorum. Fazla verici olmak, basitçe gönlünden koparak çok fazla vermek değil, bunu durdurmanın çok zor olacağı şekilde verici olmak demek. Bu seviyede verici olmak karşınızdakini önemseme ile alakalı olmaktan çıkıyor. İlişkinizi stabil tutmak, kaygı seviyenizi azaltmak ve verici olmazsanız olacaklardan kendinizi korumak için kullandığınız bir yol olmaya başlıyor.

Fazla verici olmak bir sevgi dili değil. Sevgi gibi görünen bir tehdit tepkisi. Bu dışardan adanmışlık, dikkat ya da gönül zenginliği gibi görünebilir ama bu davranışın altında, ipleri elinde tutan başka bir şey var.

Şimdi size fazla verici olmanın gerçeğini tanımlayacağım. Fazla verici olmak, başka insanların ihtiyaçlarını, çoğu zaman kendine zararlı bir şekilde kompulsif ve önceden tahmin etmeye çalışır bir şekilde karşılama ve eğer bu şekilde davranmazsanız yüksek derecede kaygı ve panik hissetme kalıbıdır.
Burada anahtar kelime “kompulsif”. Gerçek gönül zenginliği gerçek ihtiyaçlara karşılık verir ve yapan tarafından kolayca sonlandırılabilir. Fazla vericilik ise sonlandırılamaz ve temelde karşınızdaki insan ve onun ihtiyaçları ile alakalı değildir. Sizin kendi sinir sisteminizi yatıştırmak için kullandığınız bir stratejidir.

Fazla verici olmak kaygı seviyenizi, ilişkiyi gerçekten düzelttiği için yatıştırmaz. Size partnerinizin durumu üzerinde bir control hissi verdiği için yatıştırır. Siz gerçek bir sorunu çözmek için böyle davranmıyorsunuz, tamamen sizin zihninizde olan bir tehdit sinyalini egale etmek için böyle davranıyorsunuz.

Yani fazla verici olmak bir kendini yatıştırma stratejisidir, ilişki stratejisi değil. Bu nedenle fazla verici davranan kişi ne kadar çok verici davranırsa davransın, ilişkide stabilite hissetmez. Çünkü yaptıkları zaten başından beri ilişkiye değil kendi korkularına yöneliktir.

Bu davranışın nedeni, beyinde bulunan ve birbirleri ile alakalı olsalar da birbirlerinden ayrı olan iki sistemin birbirine dolanmasıdır. Bu sistemlerden biri bağlanma sistemi ve diğeri de bakıcı sistemi.

Bağlanma sisteminiz sizinle alakalı. Sizi yakınlaşmaya ve güvenliğe, sizin ihtiyaçlarını için koşulluyor, siz bağlantının güçlü olduğu konusunda güvence, rahatlık ve onay istediğinizde aktif hale geliyor.

Bakıcı sistemi ise, başka bir insanın ihtiyaçları ile aktif hale gelen bir sistem. Bu, sizin yardım eden, ihtiyaçlara tepki veren ve işleri düzelten tarafınız.

Sağlıklı bir dinamikte, bu iki sistem de gerçek sinyallere tepki verirler. Siz stres hissetiğinizde, bağlanma sistemi sizi bağlantı kurmaya çeker. Sevdiğiniz bir insanın yardıma ihtiyacı olduğunda, bakıcı sisteminiz devreye girer. Her iki sistem de, gerçekte olan şeylere tepki vermeleri gerektiğinde aktif hale gelirler.

Aşırı verici bir insanda, bakıcı sistemi tehdit tepkisi tarafından ele geçirilir. Bu durumda sistem, sahici ihtiyaçlara değil, algılanan tehlikeye tepki vermeye başlar. Bunu, bir noktadan sonra yanlış ayarlandığı için gerçek dumana değil de, odanın fazla sıcak olması gibi şeylere tepki olarak harekete geçen bir yangın sistemi gibi düşünebilirsiniz. Siz de gerçek bir ateşe tepki olarak değil de, tepkisiz kalmak harekete geçmekten daha tehlikeli hissettirdiği için yangın söndürme tüpünü elinize alırsınız.
Peki bu yanlış ayarlama nereden geliyor? Burası, tehdit karşısında ortaya çıkan yaltaklanma tepkisinin devreye girdiği yer.

Tehdit karşısında bir insanın verebileceği üç temel tepkiyi biliyorsunuzdur: savaş, kaç ya da don. Bunlara ek olarak bir de yaltaklanma tepkisi var. Sinir sistemi tehdit hissettiğinde – bu tehdit fiziksel bir tehlikeden değil de onaylanmama, reddedilme, soğuma, çatışma veya terk edilme tehdidi olabilir – kişi karşısındakini memnun etmeye, ona yardım etmeye, aralarındaki bağı düzeltmeye veya karşısındaki için kullanışlı olmaya çalışabilir. Aşırı vericilik, ilişkinin kopma ihtimalini düşürmenin bir yolu haline gelebilir.

Eğer belirsizliklerle dolu ve sevginin koşullu olduğu bir çevrede büyüdüyseniz, aşırı verici davranış kalıpları erken yaşlarda başlayabilir. Vericilik, algılanan tehdidi savuşturmanın en hızlı ve güvenilir yolu haline gelebilir. Sıcaklık yok, kelimeler yok. Bunlar yerine, daha problem bile olmadan ihtiyaç karşılama var.

Beyniniz sadece bu davranışları hatırlamıyor, aynı zamanda bağlantılar kuruyor. Verici olmak güvenlik ile ilişkilendirilirken, verici olmamak tehlike ile ilişkilendiriliyor. Bu tür ilişkilendirmeler ise daha sonra çocukluktan yetişkinliğe geçiyor. Yetişkin ilişkilerinde, artık gerçek tehlikeler çoktan ortadan kalkmış olmasına rağmen, neyin acil neyin tehlikeli hissettirdiğini şekillendiriyor.

Bu kalıbın kişiyi bu kalıba kilitleyen bir katmanı daha var: oksitosin. Oksitosin bağlanma hormonu olarak bilinir ama oksitosin sadece sağlıklı ve dengeli bağları güçlendirmez, arka planda aktif olan bağlanma kalıbı ne ise onu da güçlendirir.

Çoğu insanda oksitosin sahici bağlantıları, fiziksel yakınlığı ve karşılıklı önemsemeyi güçlendirir. Fazla verici insanlarda ise oksitosin, verici davranışa, özellikle de bu davranışın getirdiği yatıştırıcı etkiye koşullanabilir. Ödül bağın kendisi değil, kaygı seviyesindeki düşme olur. Kişi zaman içerisinde, anlaşılmaktan çok ihtiyaç duyulmaya bağımlı hale gelir. Buna oksitosin paradoksu denir. Bağlanmayı destekleyen biyoloji, gerçek bir bağlanma yerine kendi kendini yatıştırma döngüsünü güçlendirir.
Aşırı verici insanın karşısısındaki insanın bir şeye ihtiyacı olmadığında ortaya çıkan sükunet, aşırı verici insan için iyi bir şey olmayabilir. Böyle bir insan tam tersine, kendisini tehdit altında hissedebilir çünkü sıklıkla kullandığı duygusal düzenleme stratejisi aktif değildir.

Karşılanacak bir ihtiyacın olmaması, uygulanabilecek bir kontrol mekanizmasının olmaması yani tehdit sisteminin üstesinden geleceği bir şeyin olmaması demektir. Bu durumda sükunet, krizden daha kaotik bir duruma dönebilir.

Fazla verici olmak, gündelik hayatta nasıl görünür? Bu genellikle, başkalarının ihtiyaçlarını, onlar daha ihtiyaçlarını dile getirmeden öngörmek şeklinde ortaya çıkar. Karşınızdaki söylemeden onun stres altında olduğunu, işleri karşısındaki için nasıl daha kolay ve rahat hale getirebileceğinizi bilirsiniz. Bu kabiliyetiniz ile gurur bile duyabilirsiniz.

Bunları önceden görebilmek gerçekten de bir kabiliyet ama problem kabiliyetin kendisi değil. Problem, bu kabiliyeti sürekl kullanmanız gerektiğini hissetmeniz.

Aşırı verici davranış, gündelik hayatta aşırı fonksiyonel olmak şeklinde de ortaya çıkabilir. İlk önce siz mesaj atarsınız, ilk siz özür dilersiniz, çatışma sonrası işleri ilk siz düzeltmeye çalışırsınız.

Aşırı verici davranışlar aynı zamanda alıcı olmakta güçlük şeklinde de ortaya çıkabilir. Aşırı verici bir insan, kendisi için bir şeyler yapıldığında, kendisini rahatsız hissedebilir. Aşırı verici insan desteğe ihtiyacı olduğunu söyleyebilir ama destek aldığında, durumunu alttan almaya, kabul etmemeye çalışabilir. Destek almak açıklık gerektirir ve açıklık ise böyle bir insanı kırılgan ve kontrolü kaybediyormuş gibi hissettirebilir.
Bütün bunlara paralel olarak sürekli bir duygusal gözetleme mekanizması vardır. Aşırı verici kişi sürekli olarak başkalarının ses tonlarını, davranış hızlarını, ruh hallerini, enerjilerini gözlemler. Kişi sadece ilişkide değildir, ilişkiyi sürekli gözlemler haldedir. İlişkideki değişimleri sürekli gözlemleyip, kendisini süreli olarak bu değişimlere göre ayarlar. Bu şekilde sürekli olarak tetikte olmak, kişi dışarıdan sakin görünse bile oldukça tüketici bir şeydir.

Bu davranış kalıplarının maliyeti çok yüksek. Böyle yaşamak, her şeyden önce tüketici bir şey. Karşınızdaki insanı ne kadar çok severseniz sevin, lişkiler stabil hissetmeniz için bu tür bir aşırı vericiliğe ve aşırı fonksiyonel olmaya ihtiyaç duymazlar. İkincisi, bu şekilde davranmanız, karşılıklı alıp verme ilişkisini yok eder. Bir insan verici, stabilize edici, diğer insan ise yönetilen ve kontrol edilen kişi olur. Üçüncüsü, bu davranışlar sizin öz değer algınızı çarpıtır. Siz sağladığınız şeyle değerli hissetmeye başlarsınız, olduğunuz kişi ile değil. Bu noktadan sonra da aşırı verici olmak acı vermeye başlar. Kişiliğiniz faydalı olmaya bağlandıktan sonra, aşırı verici davranışları azaltmak sadece hayal kırıklığına uğratmak gibi değil de, daha az sevilir olmak, sanki yok olmak gibi hissedilir.

Burada şunu da belirtmem lazım ki tüm verici davranışlar aşırı vericilik değildir. Sağlıklı vericilik esnektir, gönüllülük üzerine kuruludur ve tüm ilişki tehlikeye girmiş gibi hissetmeden sonlandırılabilir.

Aşırı vericilik büyük bir yük gibi hissedilir ve yoğun duygular içerir. Vermemek riskli gibi hissedilir, vermek ise bakım tutum.

“İlişkide aşırı verici biri miyim?” diye sorabilirsiniz ama bu sorunun cevabı bağlama göre değiştiği için, sorunun kendisi pek faydalı bir soru değil. Daha faydalı soru, ilişkide vermenin size ne yaptığı sorusudur. Bağlanmanıza mı yardım ediyor yoksa kaygınızı yönetmeye mi? Karşı tarafa verdiğiniz şefkati mi yansıtıyor yoksa uzaklaşma, hayal kırıklığı ya da çatışma gibi şeyleri önlemek için mi veriyorsunuz? Bunlar rahatsız edici sorular ama kendinize dürüst davranırsanız, bazen cevabın her ikisi de olduğunu görürsünüz. Ve bunun farkına varmak bile gerçek bir ilerlemedir.

Peki sadece “bundan sonra fazla verici olmayacağım?” demekle kalmadan, gerçek bir değişimi nasıl başlatabilirsiniz?
Burada size ilişkide güvende hissetmeyi yeniden ve doğru şekilde öğrenmenizi sağlayacak bazı somur deneylerden bahsedeceğim. İlk deney, “eskiden ve şimdi” çıpası dediğim bir deney. Burada, verici davranmanın aciliyetinin şimdiki ilişkinizden mi yoksa geçmiş ilişkilerinizden mi kaynaklandığını kontrol ediyorsunuz. Bundan sonra verici olmak için atlamadan önce, kendinize sadece tek bir şey sorun: bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum yoksa yapmazsam olabilecek şeylerden korktuğum için mi? Bu soruyu sorduğunuzda korku hissetmeye başlarsanız, biraz daha spesifik sorular sorun.

“Bu durum bana neyi hatırlatıyor?”
“Daha önce böyle bir baskıyı ne zaman hissetmiştim?”

Burada kendinize tam bir terapi seansı yapmaya çalışmıyorsunuz. Tek yaptığınız, bu verme dürtüsünü “geçmiş – şimdi” şeklinde etilketliyorsunuz.

“Bu aciliyet, şu anda olmakta olan şeyle uyumlu mu yoksa geçmişte olmuş bir şeyle mi uyumlu?”

Bu tür bir ufak etiketleme bile, şu anki partnerinizi geçmiş deneyimlerinizden ayrıştırır. Beyin prefrontal korteksinizin öne atılıp “bu o zaman olan şeye benziyor ama şu an o zaman değil” diyebilir. Ve sonuçta verici davranışı yapmaya karar verseniz bile, bunu daha çok farkındalık ve daha az dürtü ile yaparsınız. Burada zaten anahtar, aşırı verici davranışın kompulsif doğasını kırmak.

İkinci deney, “alıcılık testi”. Bu rahatsız edici ama aşırı vericilik durumunuzu gözler önüne seren bir test. Çok verici olduğunuz, çok önemli olmayan bir alan seçin. Mesela süreli ilk mesajı siz atıyor olabilirsiniz ya da sessizliği ilk bozup tatlıya bağlamaya çalışmanız gibi. Sonra daha önceden kararlaştırdığınız sabit bir süre boyunca bunu yapmayın ve olanları izleyin. Örneğin ilk hep siz mesaj atıyorsanız, “önümüzdeki bir hafta boyunca günün ilk mesajını ben atmayacağım” deyin. Ya da partneriniz kötü bir modda olduğunda bunu sürekli olarak düzeltmek zorunda hissediyorsanız, “bu akşam orada öylece sessizce oturacağım ve onun ruh halini düzeltmek için bir şey yapmayacağım” deyin. Burada ilişkiye sırt çevirmiyorsunuz, basit bir deney yapıyorsunuz. Siz sürekli olarak mesafe kapamak için çabalamadığınızda, ilişkinin size yaklaşma kapasitesini test ediyorsunuz.

Bunu yaparken, içsel durumunuza dikkat edin. Muhtemelen kaygı, suçluluk, korku ya da bencillik yapıyormuşsunuz gibi bir şey hissedeceksiniz. Bu hisler bir şeyleri yanlış yaptığınızın ispatı değiller. Sinir sisteminizin verici olmak ile ilişkide güvenliği ilişkilendirdiğini ispat ediyorlar.

Siz küçük bir ihtiyacı karşılamak için ortaya atılmadığınızda bile – burada gerçekten küçük bir ihtiyaçtan bahsediyoruz – dürtülmeden ya da yönetilmeden kimin size yaklaşıp yaklaşmayacağını görme fırsatınız olacak.

Böyle davrandığınızda ilişkiniz çöküyor mu?

Partneriniz ortadan kayboluyor mu?
Ya da siz sadece eski bir davranış kalıbını kırdığınız için mi kaygılı hissediyorsunuz?

Bu farklar önemliler.

Eğer bu süreci daha sistemli takip etmek isterseniz, kafanızdakileri bir günlüğe yazmanız oldukça etkili olacaktır. Bu şekilde neyi sevgiden neyi korkudan verdiğinizi, her iki durumda da vücudunuzun nasıl tepkiler verdiğini görmeye başlayabilirsiniz. Ve bu şekilde beyninize, sükunetin hayatta kalabileceğiniz bir durum olduğunu, bir şey yapmamanın bencillik olmadığını, partnerinizin kendi ihtiyaçlarını kendi başına karşılayacağı mesafenin daha tehlikeli değil daha güvenli olduğunu öğretebilirsiniz.

Kendinizi fazla verici olduğunuz ilişkilerde buluyorsanız, bunu çok sevdiğiniz için yaptığınız ve çok seven doğanızın problem olduğu sonucunu çıkarmayın. Çünkü burada olan bu değil. Sorununuz, beyninizin verici olmayı bir savunma mekanizmasına dönüştürmesi, sevgiden değil korku ve kaygıdan yapması. Yani daha az sevmekten değil, daha çok karşılıklı sevgiden bahsediyoruz. Daha az önem vermekten değil, daha az tehdit kaynaklı önem vermekten bahsediyoruz.

Gerçek bağ, onu “hak etmek” için çok caba harcamanızi gerektirmez. Sizin her zaman her şeyi bir arada tutmak için sürekli fedakarlık yapmanızı gerektirmez.

Bağlanma stilleri ve kaygılı bağlanma stili gibi güvensiz bağlanma stillerinden nasıl kurtulacağınız konusundaki ayrıntıları, İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında bulabilirsiniz.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz.

Kaynak: overgiving isn’t kindness – it is a threat response

Işığın uyku üzerindeki kötü etkileri

Vücudumuz, günün her saatinde ışığın sistemimize gelmediği bir ortamda evrildi ama bugünlerde ekran ve yapay ışık yüzünden günün hemen hemen her anında ışığa maruz kalıyoruz. Günün başında ve sonunda bol bol güneş ışığına maruz kalmanız, içsel saatinizin en iyi şekilde kurulmasını sağlıyor ama, siz uyanık kaldıkça, retinanızdaki sirkadiyen döngüsü (*) ile alakalı sinir hücreleri, ışığa daha hassas hale gelirler. Eğer 10, 12 ya da 14 saat uyanık kaldıysanız, ekrandan ya da bir masa lambasından gelen çok az miktarda ışık bile, içsel saatinizi aktive edip sizin daha fazla uyanık kalma isteği hissetmenize neden olur. Bu da uyumanızı zorlaştırarak uyku döngünüzü bozar.

Yani gün içinde güvenli sınırlar içinde olabildiğince çok ışık alın ve eğer gözünüzde bir hassasiyet yoksa, mavi ışık filtrelerini de çıkarmanız daha iyi. Ama akşam 8’den sonra ve kesinlikle gece 11 ve sabah 4 arasında, parlak ışığa maruz kalmayın. David Berson ve Samer Hattar adlı bilim adamlarının Cell dergisinde yayınlanan araştırmalarına göre, gece 11:00 ile sabah 04:00 arasında göze gelen ışık, insanın iyi hissetmesini sağlayan ve vücudun içsel antidepresanı olan dopamin kimyasalını baskılıyor, öğrenme kapasitenizi sınırlıyor ve başka birçok negatif etkiye sahip. 

Şimdi arada bir gece tuvalete kalktığınızda ya da gece uçuşunda ışığa maruz kalmanız büyük problem değil. Ama birçok insanın yaptığı gibi gece 11’den sonra ekrana bakıyorsanız, ekran ışığını ne kadar kısarsanız kısın, bu mekanizma çalışır ve kendinizi daha depresif ve daha mutsuz hissedebilirsiniz. Eğer kaygı problemi yaşıyorsanız, gün içinde ruh haliniz inip çıkıyorsa, yaptığınız şeylere odaklanmakta zorluk çekiyorsanız ve/veya öğrenme güçlüğü yaşıyorsanız, sebebi gece 11’den sonra baktığınız ekran ışığı olabilir. Aynı şekilde tersten düşünürsek, gün içinde odaklanmanızı arttırmak, daha az kaygılı hissetmek ve daha stabil ruh halinde olmak istiyorsanız, günün hangi saatinde ışığa maruz kaldığınızı kontrol altında tutmalı ve gece 11’den sonra ekran ya da lamba ışığına maruz kalmamalısınız.

Bu arada gece lambalarında kullanılan kırmızı ışık bu mekanizmayı çalıştırmıyor ve yere yakın olan kırmızı gece lambaları sorun değiller. Yeri gelmişken şunu da belirtelim, ışığın nereden geldiği de önemli. Sirkadiyen döngünüzü kuran retina sinirleri, daha çok retinanın alt kısmındadırlar ve retina göz merceğinin arkasında olduğu için aslında bu hücreler (ışığın ters çevrilmesinden dolayı) yukarıyı yani başınızın üstünde kalan alanı “görüyorlar”. (Temel olarak güneş ışığını “görmek” üzere evrimleşmiş bu sinir hücrelerinin yukarıya bakması şaşırtıcı olmasa gerek). Bu nedenle gece kullandığınız lambaların yere daha yakın olması daha iyi yani tavandaki floresan lambalar gecenin belli bir saatinden sonra kullanabileceğiniz en kötü ışık kaynakları.

Mum ışığı ya da şömine ateşinden gelen ışık ve çok kısık ışık veren lambalar bu mekanizmayı aktive etmiyor. Tabii mum kullanacaksanız bunun yangın riski olduğunu unutmayın ve dikkatli olun.

Jamie Zeitzer adlı bilim adamı ve çalışma arkadaşlarının yaptıkları araştırmaya göre, uyanmadan 45 dakika önce odada yukarıdan gelen bir lambanın açılması, kişi yorgan altında karanlıkta olmadığı sürece, kişinin daha erken ve uzun uyuyup, erken kalkmasını teşvik ediyor. Bu araştırmayı, geç kalkmaya meyilli olmaları ile meşhur ergenler üzerinde yapmışlar ve araştırmaya katılan çocukların kendiliklerinden daha erken yatıp, daha erken kalkmalarını sağlamış. Eğer lambanızın zaman ayarı varsa, bunu siz de deneyebilirsiniz.

Bunu şu şekilde de uygulayabilirsiniz. Eğer sabah 4’te gün ağarmadan kalkmak istiyorsanız, siz uyanmadan açılacak lamba ile yatabilirsiniz ve böylece vücudunuz sabah olduğunu düşünerek çok erken kalkmanızı sağlar. Bunu tekrarlarsanız vücudunuz kalkma saatini çok erkene alır. Eğer erken kalkmakta zorlanıyorsanız bunu deneyebilirsiniz. Fakat aynı şekilde gece 11’den sonra parlak ışığa maruz kalmamaya da özen göstermelisiniz.

Günümüzde depresyon ve kaygı bozukluklarının artmasının çeşitli nedenleri var ama önemli bir neden de modern insanın içsel mekanizmalarının bağlanabileceği, düzenli şeylerin olmaması. Uyanma ve uykunuzu düzenli bir şeye bağlamak için, hastalıklı bir şekilde kalkmanızı ve yatmanızı spesifik saat ve dakikaya bağlamak zorunda değilsiniz zira içsel sistemleriniz genellikle birkaç günlük bir ortalamayı baz alır. Ama içsel sistemlerinize günün başında ve akşam gün kararırken istikrarlı ışık çapaları verirseniz, bunun daha iyi bir metabolizma, hormonal denge, genel olarak daha iyi hissetme, gibi sayısız faydalarını görünce şaşıracaksınız. Aslında bunu size anlatmaya da gerek yok zira uyku bozukluğunun çok kötü sonuçlarını biliyorsunuz. Belki bir ya da iki gün problem olmayabiliyor ama aslına bakarsanız birçok insan istikrarlı bir şekilde iyi uyumanın, iyi bir uyku – uyanıklık düzeninin ne olduğunu hiç deneyimleyemiyor. Ve siz uyku çevrenizi kontrol ederek (sadece ışık değil, sıcaklık, yatak, yastık, ne zaman spor yaptığınız, yemek düzeniniz, vs.) istikrarlı bir şekilde iyi uyumaya başladığınızda, ne kadar çok biyolojik sisteminizin düzeleceğini görünce şaşıracaksınız.

İnsanlar bana sürekli olarak hangi takviyeyi alayım diye soruyorlar ama ben onlara ilk olarak uykun nasıl diye soruyorum. %90’ı ise uyumakta güçlük çektiğini, uykuda kalmakta zorlandıklarını ya da gün boyu dinlenmiş hissetmediklerini söyleyerek cevap veriyorlar.

(*) Sirkadiyen ritim; dünyanın kendi ekseni etrafındaki 24 saatlik yolculuğu sonucunda ortaya çıkan canlılar üzerindeki biyokimyasal, fizyolojik ve davranışal ritimlerin tekrarıdır. Kısacası; vücudumuzun biyolojik saati olarak da tanımlayabiliriz

Dijital bağımlılıklar bizi dopamine boğuyor

ABD gibi zengin ülkelerde artan depresyon ve kaygı (bozuklukları), beynimizin zevk ile ilişkilendirilen sinir ileticisine (neurotransmitter) bağımlılığının sonucu olabilir.

20’lerinde, zeki ve düşünceli bir  hastam, bana ezici bir kaygı ve depresyon ile geldi. Üniversiteyi bırakmıştı ve ebeveynleri ile beraber yaşıyordu. Belli belirsiz bir şekilde intiharı düşünüyordu. Aynı zamanda neredeyse tüm gün, gece geç saatlere kadar bilgisayar oyunu oynuyordu.

20 yıl önce olsa, böyle bir hasta için ilk yapacağım şey antidepresan yazmak olurdu. Bugün ise tamamen farklı bir şey tavsiye ediyorum: dopamin orucu. Bu hastama da bilgisayar oyunu da dahil tüm ekranlardan 1 ay uzak durmasını önerdim.

Psikiyatrist kariyerim boyunca, başka şekilde sağlıklı, kendilerini seven aileleri olan, elit eğitime sahip ve görece varlıklı gençler de dahil, her geçen sene artan sayıda depresyon ve kaygı bozukluğu gördüm. Bu insanların problemi travma, sosyal bozukluk ya da fakirlik değil. Dertleri çok fazla dopamin, beyinde üretilen, sinir iletici işlevi olan, zevk ve ödül ile ilişkilendirilen bir kimyasal.

Yapmaktan hoşlandığımız bir şeyi yaptığımızda – örneğin hastamda olduğu gibi bilgisayar oyunu oynadığımızda – bir miktar dopamin salgılarız ve kendimizi iyi hissederiz. Ama sinir biliminde son 75 yılda yapılan en önemli keşiflerden biri, zevkin ve acının beynin aynı bölgelerinde işlendiği ve beynin bunları bir dengede tutmaya çalıştığı. Denge ne zaman bir tarafa doğru kaysa, beyin diğer yöne kayarak dengeyi yeniden sağlamak için var gücü ile çalışıyor (nöronbilimciler buna homeostaz diyorlar).

Dopamin salgılanır salgılanmaz, beyin dopamin alıcılarını azaltarak ya da “aşağı doğru ayarlayarak” bu salgılamaya adapte oluyor. Bu da beynin acı tarafına kayarak dengeyi sağlamasına neden oluyor. Zevkin sonrası bir akşamdan kalmalığın ya da düşük modun gelmesinin sebebi bu. Eğer yeterince beklersek, bu his geçer ve denge noktası yeniden sağlanır. Ama insanlarda, beklemek yerine bu hissi zevk kaynağına giderek yeni bir doz ile yok etme gibi doğal bir eğilim var.

Bu döngüyü hergün saatlerce, haftalarca ya da aylarca tekrarlarsanız, beynin zevk için kurulduğu nokta değişir. Bu aşamadan sonra zevk almak için değil sadece normal hissetmek için bilgisayar oyunu oynamaya başlarız. Oyun oynamayı bıraktığımızda, madde bağımlılığının evrensel yoksunluk sendromunu deneyimleriz: kaygı, sinirlilik, uyuyamama,  cinsiyet karışıklığı (dysphoria) ve bağımlılık yapan madde kullanımın ile zihinsel meşguliyet gibi şeyler hissederiz (şiddetli arzu).

Beynimizdeki bu iyi ayarlanmış denge, büyük çoğunluğunda zevkin az, tehlikenin bol olduğu milyonlarca yılda evrimleşti. Bugün problem şu ki, biz artık öyle bir dünyada yaşamıyoruz. Şu an, bolluğa boğulmuş şekilde yaşıyoruz. Yüksek derecede takviye edici uyuşturucu ve davranış çeşitliliği, miktarı ve etkinliği hiçbir zaman bu zamanki kadar çok olmadı.  Şeker ve uyuşturucu gibi bağımlılık yapıcı maddelerin yanına, daha sadece 20 yıl öncesine kadar varolmayan elektronik bağımlılıklar da eklendi: mesajlaşma, tweet atma, internette gezinme, online alışveriş ve kumar gibi. Bu dijital ürünler, patlayan ışıklar, kutlayıcı sesler ve “beğenmeler” ile daha büyük ödülün bir tık ötede olduğu algısı yaratarak özellikle bağımlılık yapacak şekilde tasarlanıyorlar.

Fakat tüm bu iyi hissettirici uyuşturuculara erişimin artması, bizi eskiye göre daha acınası hale getirdi. Depresyon, kaygı, fiziksel ağrı ve intihar oranları tüm dünya çapında artıyor özellikle de zengin ülkelerde. Dünyanın 156 ülkesini, vatandaşlarının kendilerini ne kadar mutlu hissettikleri konusundaki beyanlarına göre sıralayan Dünya Mutluluk Raporuna göre,  Amerikalılar 2018 yılında, 2008 yılına göre daha mutsuz olduklarını söylüyorlar. Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, Japonya, Yeni Zelanda ve İtalya gibi diğer zengin ülkelerde de insanlar, daha az mutlu olduklarını beyan ediyorlar. Global Hastalık Yükü çalışması, yeni depresyon vakalarının, 1996’dan 2017’ye dünya genelinde %50 arttığını gösteriyor, en büyük artış da en yüksek gelir durumuna sahip bölgelerde ve özellikle Kuzey Amerika’da.

Dopamin peşinde koşarken neden sonuç ilişkisini görmek zor. Ama ancak tercih ettiğimiz uyuşturucu neyse onu bıraktığımız zaman, “tüketimimizin” hayatımız üzerindeki gerçek etkisini görmeye başlıyoruz. Bu nedenle hastamdan bilgisayar oyunlarını bir ay, beyninin dopamin dengesini yeniden eski haline getirebilmesine yetecek süre kadar, bırakmasını istedim.  Bu kolay olmadı ama ama hastam, kısa vadede kendisini iyi hissetmesini sağlayan şeyden uzaklaşarak uzun vadede daha iyi hissetmesini sağlayabileceğimiz gibi mantığa aykırı bir fikri denemek için oldukça motiveydi.

Yıllardır hissetmediği kadar iyi hissettiğini, daha az depresyon ve kaygı bozukluğu yaşadığını görmek, hastamı oldukça şaşırttı. Haftada 2 günden fazla olmayacak ve o günlerde de sadece 2 saat olacak şekilde oynayarak, negatif etkilerine maruz kalmadan bilgisayar oyunlarına dönmeyi bile başardı. Bu şekilde beyni, dopamin dengesini yeniden kurmak için yeterli süreye sahip olabiliyor.

Aşırı sarıcı, yani bir başladı mı bırakamadığı bilgisayar oyunlardan uzak duruyor. Bir okulda kullanacağı bir de oyun oynayacağı 2 ayrı dizüstü bilgisayar ayarladı ve böylece oyun ve çalışma birbirinden fiziksel olarak ayrıldı. Ve son olarak da sadece arkadaşları ile oyun oynamaya başladı ve yabancılarla oyun oynamayı bıraktı. Böylece oyun oynadığı zaman arkadaşları ile bağlarını da güçlendiriyor. İnsan bağı kendi başına güçlü ve uyumsal bir dopamin kaynağı.

Herkes bilgisayar oyunu oynamıyor ama ama hemen hepimizin tercih ettiği bir dijital uyuşturucu var ve bu uyıuşturucu muhtemelen fişe takılı neslin şırıngası olan cep telefonu üzerinde. Cep telefonu kullanımını azaltmak çok zor zira ilk azaltma denemenizde beynin zevk – acı dengesi acı tarafına kayıyor ve bunun sonucu olarak da huzursuz ve asabi hissediyoruz. Ama bunu yeterince uzun süre yaparsanız, sağlayacağınız daha sağlıklı dopamin dengesi için acı çekmeye değer. Zihnimiz şiddetli arzu ile daha az meşgul olur,  şimdiki zamanı daha fazla yaşayabiliriz ve hayatın küçük ve beklenmedik zevkleri daha ödüllendirici hale gelir.

Kaynak: Digital Addictions Are Drowning Us in Dopamine