Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental sağlığı, bağımlılıklar, yaşam tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi – Podcast

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental Sağlığı, bağımlılıklar, yaşam Tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi yaptık. Daha önce yaptığımız söyleşi, ilişkilerde bağlanma stilleri üzerineydi ve bizim kanalda yayınladı:

Bkz. Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile bağlanma stilleri üzerine söyleşi – Podcast

Yayının YouTube kaydı aşağıda. Yayını bizim Spotify kanallarımızda da dinleyebilirsiniz.

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile bağlanma stilleri üzerine söyleşi – Podcast

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile ilişkilerde bağlanma stilleri konusunda bir söyleşi yaptık. Kaygılı bağlanma stili ve kaçıngan bağlanma stillerini, güvenli bağlanma stiline geçmek için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabı
Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti

Yayını YouTube ve Spotify kanallarımızda dinleyebilirsiniz. Hüseyin Parlakyıldız ile ikinci yayınımız ise şurada:

Psikolog Hüseyin Parlakyıldız ile erkek mental sağlığı, bağımlılıklar, yaşam tarzı ve süreklilik üzerine söyleşi – Podcast

Mesajlaşma seni daha mı kaygılı yapıyor? – Kaygılı bağlanmanın gerçeği

Bağlanma Stilleri ve Kaygılı Bağlanma

Kadınlarla nasıl mesajlaşılır konusunu ele alırken, bağlanma stiliniz ve bağlanma stilinizin mesajlaşmaya etkisi hakkında konuşmazsak, en temel problemi kaçırmış oluruz. Evet, belki de hemen öğrenip uygulayabileceğiniz stratejiler peşindesiniz ama kadınlarla mesajlaşma konusunda problem yaşıyorsanız, bu problem muhtemelen bağlanma stilinizden geliyor ve bu konuyu atlamamanızı tavsiye ederim.

Bağlanma stili, bireylerin özellikle erken çocukluk döneminde birincil bakım verenleriyle (genellikle anne-baba) kurdukları duygusal bağın niteliğine dayanan; yetişkinlikteki romantik ilişkiler, arkadaşlıklar ve duygusal yakınlık kurma biçimlerini belirleyen psikolojik kalıplardır. Bu konuya İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında ayrıntılı olarak değindim ve bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

4 çeşit bağlanma stili var:

  • Güvenli bağlanma
  • Kaygılı bağlanma
  • Kaçıngan bağlanma
  • Kaygılı – Kaçıngan bağlanma

Kadınlarla mesajlaşma konusunda problem yaşayan birçok erkek, kaygılı bağlanma stiline sahip. Mesajlaşmada mümkün olduğu kadar takip etmeniz, örnek almanız bağlanma stili ise güvenli bağlanma.

Güvenli bağlanan bir insanın temel inancı, “yakınlık güvenlidir, hem ben değerliyim hem de karşı taraf” şeklindedir. Güvenli bağlanan insanın bu temel inancı, “bu insanla yakın olmayı isterim ama bu yakınlık olmazsa, olur da biterse, ben başka bir yakınlığı kuracak değerdeyim” inancını doğurur.

Kaygılı bağlanma stiline sahip bir kişinin temel inancı ise, “yakınlık her an gidebilir zira ben yakınlık için değerli biri değilim” şeklindedir. Böyle bir insan ilişkide sevgi ve yakınlığı derinden arzular ama aynı zamanda bu yakınlığı her an kaybetme ihtimaline karşı sürekli tetikte yaşayan bir iç dünyaya sahiptir.

Bu bağlanma biçiminde kişi, bir mesajın geç gelmesini bile “Benden uzaklaşıyor mu?” diye yorumlayabilir; küçük belirsizlikleri kafasında büyük senaryolara dönüştürür. Sevildiğini hissettiğinde rahatlar, fakat bu rahatlık uzun sürmez; çünkü zihnin bir köşesinde her an terk edilme ihtimali, korkusu vardır. Bu yüzden kaygılı bağlanan biri, ilgiyi yalnızca istemekle kalmaz, aynı zamanda onu sürekli doğrulamak ister: “İyi miyiz?”, “Beni seviyor musun?”, “Benden sıkıldın mı?” gibi sorular bazen açıkça sorulmasa bile davranışların içine sızar. Bir yandan yakınlık arayışı vardır, diğer yandan bu arayışın getirdiği yoğun kontrol ihtiyacı ilişkiyi yorabilir.

Mesajlaşma kaygılı bağlanan insanların ilişki yaşayamama ihtimalini nasıl arttırdı?

Günümüzde mesajlaşmanın ilişkilerde önemli bir yer tutmaya başlaması, aslına bakarsanız kaygılı bağlanan insanlar için hiç de iyi olmadı. Mesajlaşma, eskiye oranla flört eden ya da ilişki yaşayan insanların çok daha fazla iletişime geçmesini sağlarken, kaygılı bağlanan insanların çok daha fazla tetiklenmesine de neden oluyor.

Kaygılı bağlanan kişi, karşı tarafın yazma hızını, emojisini, noktalama işaretlerini, hatta cümlelerin sıcaklığını bile bir anlam testi gibi okur. Kısa bir cevap “soğukluk”, görüldü atmak “değer verilmemek”, çevrimiçi olup yazmamak “başkasına ilgi duymak” gibi algılanabilir. Bu algılar çoğu zaman gerçeğin kendisinden çok, geçmişte yaşanmış güvensizliklerin bugüne taşınması olsalar da, sonuçta kişi ya peş peşe mesaj atarak güvence arar, ya da kırılıp aniden geri çekilir. Bu da karşı tarafta kafa karışıklığı yaratabilir.

Kaygılı bağlanan insanın, kendi ilişkisini baltalayan kendi kendini gerçekleştiren kehanet döngüsü, mesajlaşma ile sıklaştığı için, mesajlaşmanın yaygınlaşması, kaygılı bağlanan insanların ilişkiye girebilme sıklığını ve girdikleri ilişkide kalabilme süresini büyük oranda azalttı.

Kendi kendini gerçekleştiren kehanet döngüsü şu şekilde:

Uzaklaşma işareti (çoğu zaman gerçekdışı) ile “işte bak sonun başlangıcı” tetiklenmesi → karşı taraf sıkıştırma → karşı tarafın irite olarak uzaklaşması → uzaklaşma işaretinin (kaygılı kişinin kendi davranışları yarattığı durum nedeniyle) doğrulanması (!)  → daha fazla yapışma → krizin büyümesi.

Mesajlaşma, kaygılı bağlanmanın en hassas olduğu 3 şeyi aynı anda tetikler:

  • Belirsizlik (ne düşündü, neden geç yazdı?)
  • Erişilebilirlik (anında ulaşabilme beklentisi)
  • Onay ihtiyacı (seviliyor muyum, önemli miyim?)

Bu yüzden kaygılı bağlanan kişiler için mesajlaşma, sadece iletişim değil; çoğu zaman duygusal güvenlik ölçüm aracı gibi çalışır.

Kaygılı bağlanma stilinde mesajlaşma nasıl yaşanır?

Kaygılı bağlanan bir insan, mesaj = değer denkliği oluşturur. Kişi gerçeklikten kopuk ya da aşırı bir, “hızlı cevap veriyor, o zaman seviyor / ilgili / yakın”, geç cevap veriyor o zaman soğudu / ilgisi azaldı / uzaklaşıyor” bağlantısı kurar. Bu nedenle kaygılı bağlanan bir insan, gerçek hayatta sıklıkla olan iş yoğunluğu, cevap vermeyi unutma, yorgunluk – uykuya dalma gibi basit nedenlerle meydana gelen gecikmelerden, “uzaklaşıyor” diye tetiklenir ve önemsiz bir olayı, karşısındakini gerçekten uzaklaştırabilecek bir krize dönüştürebilir.

Kaygılı bağlanan bir insan için ilişkiler güvenli değildir. İlişki veya flört içinde olduğunda, karşısındaki insanın her an kendisinden uzaklaşabileceği tehditi vardır, çünkü kişinin kendisinin sevilmeye layık olmadığını düşünen bir temel inancı vardır.

Bu nedenle kaygılı bağlanan kişi, mesajlarına geç cevap verilmesini tehdit olarak görür. Mesajlaşmada gecikme ya da kısa kısa mesajlar, “bir şey mi oldu?”, “benden uzaklaşıyor mu?”, “beni bırakacak mı?” alarmlarını ateşler. Tehdit altında ise beyninin düşünme, planlama, mantık merkezleri kapanarak, kaç – savaş – don merkezleri aktif hale gelir.

Kaygılı bağlanan kişi ilişkide güvenli hissedemediği ve bağlanamadığı için, sürekli avlanma tehditi altındaki av hayvanları gibi, sürekli olarak tetikte dururlar ve mikro işaretleri okumaya, aşırı analize odaklanırlar.

Örneğin mesajlaşmada geçici olarak ton olmaması gibi güvenli bağlanan birinin umursamayacağı bir durum, kaygılı bağlanan kişi tarafından anında tehdit işareti olarak yakalanır. Zihin, mesajlaşmada ton olmamasını, negatif bir şekilde doldurmaya başlar: “Kısa yazdı, o zaman kızgın”, “emoji koymadı o zaman soğuyor”, “görüldü attı, beni cezalandırıyor”, “online ama yazmıyor, başka biri var galiba” gibi.

Duygusal regülasyonun mesaj üzerinden yapılması

Kaygılı bağlanan kişinin ilişkiler konusundaki en büyük problemi, güvenli bağlanan bir yetişkinin kendi kendisine yapabildiği duygusal yatıştırmayı, kontrolü ve regülasyonu, ebeveyni kendisini yatıştırsın diye ağlayan bir çocuk gibi, karşı tarafa yaptırmaya çalışmasıdır.

Mesajlaşma, kaygılı bağlanan kişinin çoğu zaman duygusal regülasyonu karşısındakine yaptırarak sakinleşmek için kullandığı bir araca dönüşür. Kişi, gizli veya açık motivasyonu “neredesin?”, “bir şey mi oldu?”, “benden uzaklaşıyor musun?”, “iyi misin? (aslında sen iyi olmadığın sürece ben iyi değilim)”, “beni bırakacak mısın?”, “beni bırakmayacağını göster (ki sakinleşeyim)” olan mesajlar atmaya başlar. Burada amaç iletişim değil; kaygıyı karşısındakinin sırtına yükleyerek düşürmek olur.

Mesajlaşmada karşısındaki kişiyle iletişim kurma amacının yerini, yoğun bir duygusal ihtiyacı karşılama amacı aldığında, saatlerce mesajlaşma, hemen günaydın mesajları atmak, iltifatlar, iletişimin içinde bulunduğu seviyenin son derece üstünde yoğun etkileşimi devam ettirme çalışmaları, uzun süredir açlığı hissedilen samimiyet, yakınlık ve cinsel istek gibi duyguların hemen ve anında karşılanması isteği alır. Kişi hem karşındakini bunları karşılayacağı, daha doğrusu yapışıp somuracağın kaynak olarak atar hem de mesajlaşmanın kolaylığı sayesinde bu kaynağı sömürmeye başlar. Kişi karşısındakine “bana ihtiyacım olanı hemen ver” diyerek yapışır.

Protesto davranışları

Kaygılı bağlanan kişi, mesajlaşmada protesto davranışlarına başvurabilir. Protesto davranışları, suçluluk hissettirme ya da ince ince sopalama, cezalandırma davranışlarıdır.

Protesto davranışları pasif agresif davranışlardır ve partneri cezalandırma amaçlı uygulanırlar. Kendini geri çekmek, kıskanç davranmak, utandırma, vs. gibi partnerle direkt anlaşmazlığa girmeden, onu ufak ufak sopalamak için yapılan davranışlardır.

Kişi mesajlaşmada trip atabilir, karşısındakini iğnelemeye çalışabilir, “tamam boşver” diyerek kendini geri çekebilir, geç cevap vererek ya da cevap vermeyerek “ders vermeye” çalışabilir.

Kişinin duygusal kendi regülasyonu için karşı tarafı mesaja boğmaya başlaması, mesajların ilişkinin seviyesinin çok üstünde talebe sahip olması ve protesto davranışları, karşı tarafı korkutur ve soğutur.

Mesajlaşma neden özellikle tetikleyicidir?

Çünkü mesajlaşmadaki bildirim – rahatlama ikilisi anlık dopamin verir, kişinin rahatlamak için tekrar mesaj atması ile bağımlılık döngüsü yaratabilir. Bunun sonucunda güvenli bir iletişim yerine, takip ve kontrol mekanizması üretir.

Mesajlaşma ayrıca belirsizliğin daha çok olduğu bir ortamdır. Ses ve mimik yoktur, karşı tarafın görece uzun süre cevap vermeyebileceği bir iletişim ortamı yaratır. Kaygılı bağlanan kişinin belirsizlik toleransı halihazırda düşüktür ve kişi, mesajlaşma ile ortaya çıkan belirsizliğe hiç dayanamaz.

Prensip #1: Kişisel algılamayın.

Zihin Kuramı (Theory of Mind)

Zihin Kuramı (Theory of Mind), insanın başkalarını anlama gücüdür, insanların kendileri ve diğer insanlar hakkında düşünme ve anlama yeteneğini ifade eder. Bu kavram, bir bireyin diğer insanların düşüncelerini, inançlarını, niyetlerini, duygularını ve perspektiflerini anlama yeteneği üzerine odaklanır.

Başka bir insanın kendi düşünceleri, kendi duyguları ve kendi öznel deneyimleri olduğunu anlamamız lazım ama, güvensiz bağlanan, flört ettiği veya ilişkide olduğu insanı kendi duygusal ihtiyaçlarını yatıştırmak için kullanan bir insanda, zihin kuramı oldukça zayıftır.

Örneğin daha güvenli bağlanan bir insan geç cevap aldığında, flört ettiği kişinin meşgul olduğunu (onun kendine ait bir hayatı var) düşünmeye eğilimlidir. Böyle bir insan mesajı ilişki değeri ile, kendine verilen değere eşitlemez. Bu insan naif değildir, bunun soğuma ve istememe anlamına geldiğini de düşünebilir ve kaygılanabilir de. Ama bu kaygısını kabul edebilir, karşı tarafı suçlamadan, karşı tarafa kendisini sakinleştirmesi için “ne oldu?” diye sormadan kendi kendine sakinleştirebilir, soğuma ve uzaklaşma ile ilgili daha fazla veri görene kadar bekleyebilir.

Güvenli bağlanan kişi, eğer soğuma ve uzaklaşma ile ilgili veriler artarsa, pasif agresif protesto davranışları yerine, güvenli iletişime geçer. “Tamam sen de hep bana meşgulsün” diye iğnelemek yerine, “gün içinde yoğun olunca iletişimimiz çok azalıyor, akşam konuşalım mı?” diyebilir.

Kadınlar size, sizin istediğiniz şekilde mesaj atmayabilirler

Özellikle yeni tanıştığınız ve flört ettiğiniz bir kadının telefonunda en önemli şahsın (henüz) siz olmadığını kabul edin. Siz önemli olsanız da başka önemli insanlar olduğunu kabul edin. Belki de sizden başka mesajlaştığı erkekler de var ama daha da büyük ihtimalle işi var, ailesi var, arkadaşları var.

Bu kızdan hoşlanıyor olabilirsiniz ama özellikle başlarda, özel ilgi ve dikkat beklemeyin. Siz ondan cidden hoşlanıyorsunuz diye, o sizden o seviyede hoşlanacak diye bir kural yok. Belki henüz o kadar hoşlanmıyor, belki hiç öyle hoşlanmayacak.

Siz ondan çok hoşlanıyorsunuz diye, o size öncelik verecek diye bir kural yok. Size hızlıca cevap verecek ya da cevap verecek diye bir kural yok.

Kadınlar mesajlarınıza çoğu zaman, sizin istediğiniz seviyede cevap vermeyecekler. Ve siz bunu kişisel algılamamalısınız. İstediğiniz gibi cevap vermiyor diye gücenmek, pasif agresif ya da agresif mesajlar atmak, kadınları sizin istediğiniz seviyeye, hizaya getirmeyecek. Tam tersi, aslında sizinle ilgilenen, arzu seviyesi henüz yüksek olmasa da yükselebilecek kadınları sizden uzaklaştıracak. Pasif agresif veya agresif mesajların tek başarabileceği şey, artık cevap alamamanız ya da Twitter’da yayınlanıp dalga geçilmeniz olabilir.

Muhtaçlık, özellikle de saldırgan muhtaçlık, son derece iticidir. Tüm iletişimi kendinizle ve kızın karşılayamayacağı doyurulmamış ihtiyaçlarınızla ilgili yaparsanız, kıza tek göstereceğiniz şey zayıf, dengesiz ve arıza biri olduğunuz. Evet belki arıza değilsiniz ama bu tür davranışların işaret ettiği şey o. Ve arıza değilken arıza davranmamak sizin sorumluluğunuzda. Arıza değilken arıza mesajlar atmak, arıza biri gibi algılanmak sizin suçunuz.

Mesajlaşmada asla ama asla bu pozisyona düşmeyin. Bu çok aptalca ve çocukça bir davranış. Karşınızdaki kadın sizinle iletişimi sessizce koparsın daha iyi. Her şeyi kişisel algılayıp pasif – agresif veya agresif davranışlar sergilemeniz sadece kadının sizinle iletişimi kesmesine neden olmaz, aynı zamanda sizinle iletişimi keserek ne kadar da doğru bir tercih yaptığını gösterir. En asgari durumda, karşınızdakine bu zevki vermeyin.

Şunu unutmayın. Hiçbir kadının, sizinle iletişimde diye, size telefon numarasını ya da Instagramını verdi diye, size mesaj, sizin istediğiniz sıklıkta mesaj borcu yok. Size bir borcu yok.

Bu tabi ki, kadının sizi küçük düşürmesine izin verin anlamına gelmiyor ve bu konuya daha sonra detaylı bir şekilde değineceğiz. Ama bir numara veya Instagram almanız, “sen ne istersen onu sana vereceğim” vaadi değil.

Özellikle yeni iletişime geçtiğiniz bir kız, hazır olduğunda size cevap verir, eğer hiç hazır olmazsa da cevap vermez. Bu ihtimali her zaman kabul edebilmeyi, kendi işinize bakabilmeyi öğrenin. Eğer sizinle gerçekten oyun oynuyorsa, sizinle o kadar da ilgilenmezken size ekmek kırıntıları atıp sizi yörüngede tutuyorsa, pasif – agresif ya da agresif bir şekilde kızı hizaya getirmekle uğraşmayın. Mesajlaşmayı, iletişimi siz kesin. Sizinle ilgilenen bir kız bulmak kolay olmasa bile, sizinle ilgilenmeyen bir kızı ilgilenir hale getirmekten daha kolay, daha onurlu ve uzun vadede sizi daha çekici yapacak bir davranış.

Bir kadın size sürekli olarak geç cevap vermesi, %90 ihtimalle sizin onun hayatında yeterince önemli bir yere gelmediniz anlamına gelir. Bu gerçeği, tatsızlık çıkarmadan kabul edebilmeyi öğrenin. Ama şunu da bilin ki, eğer itici bir muhtaçlıkla kadına yapışmadıysanız, çoğu zaman bunun sizinle, sizin değerinizle de bir alakası yok. Kendi değerinizi spesifik bir kadının hayatındaki öneminize bağlamayı bırakın.

Kadınlar da sizin gibi insanlar. Kendilerine ait ve ne zaman nelerin değişeceğini bilmedikleri bir hayatları var. Belki sizinle mesajlaşmaya ayrılık sonrası başladı ve eski sevgili yeniden resme girdi. Belki bir anda hayatında bir kayıp oldu, işi yoğunlaştı. Belki size cevap vermeyi unuttu. Belki sizinle iletişimde, sizi değerli buldu ama gerçekten birbirinize uygun olmadığınızı fark etti.

Bir kızdan telefon ya da instagram aldınız ve onunla mesajlaşmaya başladınız diye, kızın hesabının başında nöbet beklemeyi bırakın. Gidin başka kızlarla tanışmaya devam edin.

Bağlanma stilleri ve kaygılı bağlanma stili gibi güvensiz bağlanma stillerinden nasıl kurtulacağınız konusundaki ayrıntıları, İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında bulabilirsiniz.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

 

Uzun süreli ilişki bulmak ortalama 1.5 yıl sürer

Uzun süreli bir ilişki sonrasında ayrılık acısı yaşayan birçok erkekten şunları duyuyorum:

“Abi, birkaç kızla görüştüm ama onunla hissettiğim gibi hissetmiyorum.”

“Abi, karşılaştığım kızlar güvenilir tipler değiller, onun gibisi çok az.”

Ayrılığın hemen sonrasındaki aylarda böyle hissetmeniz anormal değil ve aslında biraz da bu nedenle, uzun süreli ilişki sonrasındaki 3-4 ay, kızlarla romantik ve cinsel münasebetten kaçınmanızı tavsiye ederim. İlk 3-4 ay başka kadınlarla buluşmak istememek ya da buluşmadan bir zevk alamamak normaldir. Uzun süreli tarihçesi olan, zamanla inşa edilmiş bir ilişkinin kaybını, başka kadınlarla telafi etmeye, acısını başka kadınlarla görüşerek dindirmeye çalıştığınızda, oldukça adaletsiz bir karşılaştırma yapıyorsunuz ve daha da kötüsü, bu geçici ruh halinizle, kalıcı bir karamsarlık edinebiliyorsunuz.

Ben burada, pek bilinmediği için çoğu erkeği gereksiz karamsarlığa iten ve gerçekten bilindiğinde, karamsarlığa engel olan bir gerçekten bahsedeceğim.

Karşılıklı olarak birbirinize sevgi ve ilgi duyduğunuz bir kadınla, ortalama olarak uzun süreli ilişkinizin bitiminden 1.5 sene sonra yeni bir ilişkiye başlarsınız.

O da eğer sosyal hayatta ve sosyal – romantik ilişkilerde kaygıdan mağarasına kapanmaya meyilli biri değilseniz. Eğer fazla kaygılı ve izole biriyseniz, bu süre çok rahat 3-4 seneye çıkar.

Günümüz popüler kültürü insanları hemen birini bulmaya, hemen birini bulamadığı zaman ezik hissetmeye ittiği için, birçok insan bu süreyi kısaltmaya çalışıyor ve kısaltamadığında da, “piyasada düzgün kız kalmadı” ya da “sevgili bulmak zorlaştı” diye karamsarlığına itiyor.

Düzgün kızlar sayıca çok olmalarına rağmen, genellikle piyasada değil ilişki içindeler. Piyasada olduklarında da öyle düzinelerce kişiyle yazışmıyorlar, buluşmuyorlar. Piyasa kızları ise birçok erkekle yazışıyor, buluşuyor, flört ediyor ve birçoğu birçok erkekle seks yapıyor. Piyasa kızları genellikle uzun süreli ilişkide de olmuyorlar. Bu nedenle siz piyasaya çıktığınızda, bu kızlarla çok daha fazla karşılaşıyorsunuz. Bu kızların oranları değil, karşılaşma frekansları yüksek.

Ayrılık sonrası önünüzde iki seçenek var. Birinci seçenek, yaklaşık 1.5 sene bekar olacağınızı bilip, bu bekarlığın tadını çıkarmak. “Yahu nasıl olsa 1.5 sene içerisinde bir ilişkiye gireceğim, bari bekarlığın tadını çıkarayım” demek.

İkinci seçenek ise, daha bekarlığın ilk haftasından itibaren “onun gibisini ne zaman bulacağım”, “bir daha birini bulabilecek miyim” diye bu bekarlık dönemini kendinize zehir etmek, kapıldığınız karamsarlık ile 1.5 seneyi 2.5 sene yapmak.

Kaygılı bağlanan efendi erkek, sevilmeye ve ilişkiye layık olmadığı temel inancı ile ikinci seçeneğe meyilli oluyor. Ve ikinci seçenek aslında bir yalan olmasına rağmen, kendi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşüyor.

Kaygılı bağlanan efendi erkek bu dönemdeki karamsarlığı ile, 2.5 sene yalnız kalsa daha iyi diyebileceğiniz durumlara da düşüyor. Zaten bir daha kimseyi bulamam inancı nedeniyle, piyasada daha çok karşılaşılan piyasa kızlarından, ruh durumu bozukluğu yüksek olan kızlardan, özellikle kendisi gibi bir erkeği arayan arıza kızlardan biri yüzüne güldü mü, “ya bu ya ölene kadar rahiplik” diyerek hemen o kıza atlıyor. Öyle ki, nasıl olsa 1.5 sene içinde bulabileceği kıza hiç sıra gelmeden, her defasında acele ile arıza ama çekici kızlara atlıyorlar. O ilk sıraları aşıp arka sıralardaki normal kızlara hiç ulaşamıyorlar.

Konuştuğum çoğu erkek 26-27 yaş üstünde ve bu süreci kendilerine zehir ederken hiç akıllarına getirmedikleri bir durum daha var. Bu 1 – 2 senelik bekarlık süreci, hayatlarında bekar ve çocuksuz son yıllar olabilirler. Çoğunuz 27 – 33 yaş arasında ya evleneceğiniz kadınlar sevgili olacaksınız ya da evli. Önemli bir kısmınız bu yaşlarda baba olacaksınız. 25 yaş üstündeyseniz ve ayrılık acısı ile aylardır hayatı kendinize zehir edecekseniz, ne kadar ağlasanız da birgün aklınıza bile gelmeyecek birinin ardından, bu kısıtlı ama çok güzel olabilecek zamanınızı heba etmeyin. 32-33 yaşında karınız ve çocuğunuzla evde otururken geriye dönüp şu halinize baktığınızı ve bu gereksiz halinizden utandığınızı, bu halinizi karınızın ve çocuklarınızın bilmediğine şükrettiğinizi hayal edin. Hayal ettiğiniz şeyi muhtemelen yaşayacaksınız bu arada, bir fanteziden bahsetmiyoruz.

Günümüz asosyal medyası, popüler kültürü, dating uygulamaları ve Instagram, hemen uygun birini bulmanın artık çok kolay olduğunu ama sizin bulamadığınızı size empoze ediyor. Böyle bir şey yok. Instagram’dan sayısız kıza hemen ulaşabiliyorsunuz ilüzyonuna rağmen, bahsettiğim süreç 30 sene önce ne kadar geçerli ise, bugün aynı şekilde geçerli. Aslına bakarsanız bu süreç değişecekse, günümüzde daha uzun olur zira asosyal medya insanları asosyal, birbirleri ile etkileşemez hale getirdi.

Bu arada bitirmeden şunu söyleyeyim, düzgün kızla eğer yeterince ve düzgün ortamlarda da sosyalleşen biriyseniz, ayda bir karşılaşırsınız. Ama siz onu beğenmezsiniz, o sizi beğenmez, karşılıklı birbirinizi beğenmezsiniz, vs. Karşılıklı çekim olan biri olur ama devam etmeye fırsat olmaz, aksilikler olur. Karşılıklı çekim olan biri ile hem karşılaştığınız ve hem de iletişimin devamının olması durumu zaman alır.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Özdeğer nasıl kazanılır?

Giriş

Bu bölümde neden özdeğer problem yaşadığınıza ve bu problemi nasıl düzeltebileceğinize değineceğiz.

Özdeğer konusunda ilk değineceğimiz şey, kişilik. Çoğu insan kişilik deyince, başkaları tarafından nasıl algılandığını, dışarıya nasıl bir imaj yansıttıklarını, başka insanlar tarafından nasıl göründüklerini ve kendilerini nasıl gördüklerini anlıyor. Ama sizin kişiliğiniz, hayat deneyiminiz sonucunda elde ettiğiniz, tahmin edilebilir davranışsal kalıpların bir kümesinden ibaret. Bu öngörülebilir davranış kalıplarını, kişiliğinizin temelleri olarak düşünebilirsiniz ya da kişiliğinizi, hayatınız boyunca kazandığınız bu öngörülebilir davranış kalıplarının bir alaşımı olarak düşünebilirsiniz.

Bunları okuyan birçok insan, alışkanlıklardan bahsettiğimi düşünebilir. Ama ben sadece alışkanlıklardan bahsetmiyorum. Benlik alınızı güçlendiren, öngörülebilir davranış kalıplarından bahsediyorum. Kız arkadaşınız ya da eşiniz, utanmanıza neden olacak bir şey söylediğinde, nasıl tepki vereceğinizden, çalar saat sabah 6’da çaldığında, ne yapacağınızdan da bahsediyorum.

Fil ve fil binicisi

Kişiliğiniz aynı zamanda stres ve baskı altında sinir sisteminizin vermeye koşullandığı tepkinin de bir uzantısı. Psikolojide bunu anlatmak için fil ve fil binicisi örneği verilir. Zihniniz, rasyonel zihniniz fil binicisi ve vücudunuz da fil.

Özdeğer problemi olan çoğu erkek, problemin fil binicisinde olduğunu sanıyor. Rasyonel beyninde bir şeyleri, rasyonel bir şekilde çözerek kurtulabileceği bir problemi olduğunu sanıyor.

Ama sorun, filde. Altınızda, kendisini tehdit altında hisseden, strese ve baskıya karşı belli öngörülebilir tepkileri olan, ne yapmak isterse onu yapan devasa bir fil var. Ve eğer rasyonel zihnini yıllar boyunca büyük bir disiplin ile çelikleştirmiş bir rahip değilseniz, vücudunuz stres, baskı, panik veya saldırı altındayken, zihninizin kontrolünden çıkıp, ne yapmak aklına esiyorsa onu yapacak.

Beyin değişime neden karşı koyar?

Beyin sonuçta öngörülebilir örüntüler arayan ve öngörülebilir örüntülere meyilli bir  örüntü tanıma makinesi. Yani beyin yaptığı tercihler ile sizi, uyumsuz, sağlıksız ve hatta istenmeyen örüntüler olsalar bile bildiği ve tanımlayabildiği örüntülere yönlendirmek, bildiği ve tanımlayabildiği örüntüleri, bilmediği ve tanımlayamadığı örüntülere tercih etmek üzere tasarlanmış.

Siz özgüvensiz olduğunuzu düşündüğünüzde, bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Yani beyninize, bildiği ve tanımlayabildiği örüntülerin dışına çıkmak, kimliğinizin öngörülebilir örüntülerine ters şeyler yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Yani kimlik hissinizi değiştirmek istiyorsunuz.

Bu isteğiniz, beyninizde bir problem yaratıyor çünkü beyniniz, bu yeni örüntülerin ne olduklarını bilmiyor, sonuçlarını öngöremiyor. Sizin bu örüntüleri icra ettiğinizde ne hissedeceğinizi bilemiyor. Bu da beyinde stres tepkisi ortaya çıkarıyor ki sinir sisteminiz (fil) burada devreye giriyor.

Başka bir şekilde ifade edersek, beyniniz ilk başlarda değişimi reddedecek çünkü değişim demek, bilinmeyen sular demek. Beyniniz sağlıksız örüntüleri, sırf bilindik sular olduğu için devam ettirmeye çalışacak demek. Bu deneyim ise, kişinin öz değersizlik hissini pekiştiren bir deneyim.

Burada farkında olmanız gereken şey, özdeğer geliştirmek için her harekete geçtiğinizde, kimliğinize ve egonuza yönelik bir tehdit oluşturduğunuz ve sinir sisteminizin tehdit tepkisi ile karşılık verdiği bir içsel savaş başlatıyor olduğunuz.

Dopamin, serotonin ve nöropinefrin

Şimdi bu tehdit tepkisine ve birçok erkeğin özdeğer algısının baskı altında neden çöktüğüne biraz daha detaylı bakalım. Çünkü öz değer bir inanç değil. Rasyonel olarak düşüncenizle ortaya çıkardığınız ya da sorguladığınız bir şey değil. Vücudunuzda ve sinir sisteminizde hissettiğiniz, deneyimlediğiniz bir his. Öz değer, çabanızın anlamlı olup olmadığı, davranışlarınızın yapmaya değer olup olmadığı ile ilgili bir his. Ve bu his, kendinizi olumlamanız ile, ifade ile, motivasyon hileleri ile, modunuz ile değil, biyolojik olarak özdeğer geliştirme sürecinizde çok önemli olan üç adet kimyasal ile alakalı.

Bu üç kimyasaldan birincisi dopamin. Dopamin molekülünü, dürtü, yön ve bir şeyin peşinden koşmaktan sorumlu kimyasal olarak düşünebilirsiniz. Dopamin birçok insanın sandığının aksine, her zaman zevk ile ilgili değil. Dopamin, bir şeyin peşinden koşmaya değer olduğunu sinyallemek ile ilgili.

Ben dopamini, gideceğiniz yönü belirlemek ile ilgili bir kimyasal olarak düşünüyorum. Dopamin ile bir şeye yönelmek çok daha anlamlı ve kolay, ilerleme çok daha gerçek, o yönde aksiyon almak çok daha bariz görünüyor. Dopamin ile aldığınız aksiyonlar konusunda daha güvenli, bu aksiyonları yapabilecek gibi hissediyorsunuz. Dopamin seviyeniz düşük olduğunda, her şey anlamsız, zor ve ağır gelmeye başlıyor. Aksiyonun yerini planlama alıyor ve kronik olarak planlama yapan, her şeyi yarına erteleyen birine dönüşüyorsunuz. “Yarın düşüneceğim”, “yarın yapacağım” demeye başlıyorsunuz. Sürekli günlük tutan, yapacaklarınız hakkında sürekli olarak düşünen ve konuşan ama aksiyon almayan birine dönüşüyorsunuz.

Birçok insan düşük dopamin seviyesini tembellik olarak görüyor ama dopamin eksikliği nedeniyle harekete geçememek tembellikten değil, boş hissetmekle ve gidecek bir yönü olmama ile ilgili. Boş hissetmek ve gidecek bir yöne sahip olmamak ise, insanın öz değerini yok eder.

Konuşacağımız ikinci kimyasal ise serotonin. Serotonin molekülünü, kontrol, istikrar ve dizginlenmekten sorumlu olarak düşünebilirsiniz. Birçok insan serotonin hormonunu mutluluk seviyesi olarak düşünüyor çünkü mutluluk burada bir sonuç. Serotonin dürtü kontrolü ile ilgili ve dürtü kontrolü de hem özdeğer hem de mutluluk kazanmanın anahtarı.

Serotonin aynı zamanda kronik olarak reaksiyon göstermek yerine reaksiyon göstermeden durabilme ile alakalı. Sağlıklı serotonin seviyesi, stres altında sakin kalmanızı, hazzı erteleyebilmenizi, rahatsız edici durumlarda pes etmeden, kaçmadan kalabilmenizi sağlar. Bunlar da bir arada, özdeğer inşa etmenizi sağlar.

Düşük serotonin seviyesi, duygusal dalgalanmalara, kaygıya, çabuk sinirlenmeye, ne yapacağınızı gayet iyi bilmenize rağmen yapmanız gerekenleri bir türlü yapamamanıza neden olur. Sağlıklı serotonin seviyesi ile düşük serotonin seviyesi, ne yapmanız gerektiğini bilmeniz ile yapmanız arasındaki farktır. Burası da, özdeğer ve özsaygının oluşup oluşmamasını belirler.

Üçüncü olarak bahsedeceğimiz kimyasal ise nöropinefrin. Ben nöropinefrini hazır, enerjik ve omurgalı olmak ile ilişkilendiriyorum. Bu, gayet haklı bir şekilde stres ile karıştırılıyor ve bu konuya geleceğiz.

Sağlıklı nöropinefrin, sakin, uyanık, dayanıklı ve özsayınız ve özdeğerinizle uyumlu yaşamak için harekete geçmeye hazır olmak ile alakalı. Düşük nöropinefrin ise, beyin sisi, kaçınma, öğrenilmiş çaresizlik ve uyku ile geçmeyen yorgunluk ile alakalı. Ama çok başarılı insanlarda sıklıkla görünen şekilde çok fazla nöropinefrine sahip olmak, çok yüksek kaygı, tükenmişlik, panik ve uykusuzluk ile alakalı.

Özdeğer, düzenlenmiş bir sinir sistemi gerektiriyor. Yani ne bir hippi gibi hiçbir şeyin önemi yok birader şeklinde yaşamalısınız ne de bugün birçok insanın yaptığı gibi sürekli olarak stresin kaosu altında.

İnsanlar kendi gelişimlerini neden sabote ederler?

Özdeğer inşa etme konusunda yapabileceklerinize geçmeden önce, özdeğer geliştirmenin neden ölüm gibi hissettiği hakkında konuşmak istiyorum. Bunu birçok erkekte görüyorum ve kendim de deneyimledim ama, kimse bu konuyu konuşmuyor.

Hayatınıza getirmek istediğiniz bu kişilik değişimi, sinir sisteminiz tarafından tehlike olarak algınlanıyor. Değişim için yapmanız gereken sınır çizme, zor konular hakkında konuşma, yeni planlara sadık kalma, uyuma – kalkma saatlerini ve örüntülerini değiştirme gibi aksiyonlar, sizi yeni ve bilinmeyen bir alana getiriyor. Yargılanacakmışsınız gibi, başka insanlarla olan aidiyet hissini kaybedecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama beyninizin ölüme benzer bir şekilde hissettiği şey, öngörülebilirliği kaybetmeniz.

Beyniniz, öngörülebilirliği kaybetme ihtimaliniz olduğunun farkına vardığı zaman, sinir sisteminizi devreye sokar ve sinir sisteminiz de stres tepkisi verir. Yani sinir sisteminizin kimlik değişiminize verdiği tepki, bir kaplan sizi avlayacakmış gibi yoğun bir tepkidir. Tam da bu nedenle birçok insan, büyüme sınırına geldiklerinde kendilerini sabote ederler. Sanki değişime giden yolda bir şeyler değiştirme sınırına geldiğinizde, karşınıza bir kapı çıkar ve bu kapıyı koruyan bir savaşçı ile karşılaşırsınız. Bu savaşçı size, “bu kapıdan geçmek istediğine emin misin?” diye sorar.

Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz zayıf veya defolu olmanız değil. Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz, eski kimliğinizin yani eski ve öngörülebilir davranış örüntülerinizin ölmek istememesi.

Özdeğer kazanmak için yapabilecekleriniz 

Peki bu durumu düzeltmek için gerçekten neler yapabilirsiniz?

Önce kimyasallardan başlayalım. Bir numarada dopamin var. Eğer motivasyonunuz ölü ise, muhtemelen dopamin seviyeniz çok düşük. Belki fazla uyarıldınız ve ilerleme de gerçekten yeterli değil. Bu konuda ne yapabilirsiniz?

Yapmanız gereken işi, bitirmeniz garanti olacak şekilde küçültün. Örneğin her sabah 6’da kalkmak istediğinizi düşünelim. Yani işi, gece yatma saatinizi kontrol altına almaya, erken yatmaya indirgeyin ve sadece bunu rutin hale getirmekle uğraşın. Bunun için örneğin işi, saat 10’dan sonra telefondan ve ekrandan uzak durmaya indirgeyin.

Ya da diyelim ki günlük tutmak istiyorsunuz. Eğer düzenli olarak yarım saat günlük tutmayı beceremiyorsanız, günde sadece 5 dakika günlük tutun. Fiziksel egzersiz yapmak için spor salonuna gidemiyorsanız, evde kendi ağırlığınızı kullanarak, salona git – spor yap – salondan gel işini, sadece spor yap aktivitesine indirgeyin.

İkincisi, başarılarınızın izini sürün. Başarılarınızı yazın ve bunları onaylayın. Bu başarı için kendinizle gurur duyduğunuzu yazın.

Hayatınızdaki yenilikleri azaltın, fazla yenilik dopamin seviyelerinizi çok düşürür. Ne alaka diyeceksiniz ama biraz düşünürseniz, modern bir insanın hayatı, daha önce olmadığı kadar çok ve hızlı değişen yeniliklerle dolu. Porno, sosyal medya tüketiminiz, bitmek bilmez bir yenilik seli altında yaşamanıza neden oluyor. Bu platformlar sizin dopamin seviyenizi, sizi kendilerine bağlamak üzere ele geçirip kullanıyorlar ve bunun için de bitmek bilmez bir yenilik selini kullanıyorlar.

İkincisi, serotonin hormonu. Eğer stres altında disiplin ortadan kalkıyorsa, muhtemelen serotonin seviyeniz dengesiz ve uykunuz kötü. Bu durumda yapmanız gereken, hayat rutinlerinizi düzeltmek. Stres altındayken seçeneklerinizi en aza indirin. Stres altındayken sahip olduğunuzu düşündüğünüz alternatifleri azaltın. Hayatı daha basit ve seçeneksiz hale getirin. Örneğin stres altına girdiğinizde kendinizi stresin ağırlığından kurtarmak için yapabileceğiniz porno izlemek, bilgisayar oyunu oynamak, YouTube, TikTok, Instagram, X, vs. gibi onlarca seçeneği yok edin. Sadece yapmanız gereken şeyi yapmak ya da biraz volta atmak gibi iki seçeneğiniz olsun.

Son olarak da nöropinefrin. Eğer zor şeylerden veba görmüş gibi kaçıyorsanız, öğrenilmiş çaresizlik problemi yanında, nöropinefrin seviyeniz çok düşük olabilir. Burada yapmanız gereken şey, acıya ve rahatsızlık hissine, kontrollü bir şekilde maruz kalmak. Soğuk duş, kendini fiziksel olarak zorlama gibi aktiviteler bu nedenle popülerler. Strese kontrollü bir şekilde maruz kalmanız, nöropinefrin seviyelerinizi ve dayanıklılığınızı arttırır.

Eğer nöropinefrin seviyeniz yüksekse yani sürekli tükenmiş ve aşırı stresli hissediyorsanız, zor şeyleri yapmaktan başka bir şeye vaktiniz kalmıyorsa, stres seviyenizi azaltmaya bakın.

Davranışlar vücut kimyanızı, düşüncelerden çok daha hızlı bir şekilde değiştirirler.

Burada gerçek amacınız, eski davranış ve davranış örüntülerinizin, size arıza ve yabancı göründüğü, eski bahanelerinizin aptalca göründüğü noktaya gelmek. Eğer eski davranışlarınız hala rahat ve evde hissettiriyorlarsa, henüz ölmemişler demektir.

Özdeğer kendinizi “ben özdeğerli biriyim” diye zilyon kez olumlayarak, kendinizi özdeğerli olduğunuza ikna ederek kazanılmaz. Özdeğer, sinir sisteminizin aldığınız ya da alabildiğiniz aksiyonlar, tekrarlar, yeni kimliğinizi pekiştiren öngörülebilir yeni davranışlar ile kendi kendisine ispat ettiği bir şeydir. Özdeğer, dengeli dopamin, serotonin ve nörepinefrin seviyeleri gerektirir. Eski davranışlarınıza tahammül edemeyen yeni bir kişilik gerektirir.

Özdeğer daha fazla inanarak değil, saygı duyduğunuz ve hayran olduğunuz birine dönüşerek kazanılır. Ama özdeğer kazanmanız için bir süre cehennemden geçmeniz, bir süre bilinmeyen ve saldırı altında gibi hissettiğiniz bir bölgede yürümeniz, sembolik olarak yanıp, küllerinizden yeniden doğmanızı gerektirir.

Daha iyi bir yaşam için serisine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Your Self-Worth Won’t Let You Change – Until You Do This

 

İlgim yetersiz diye terk etti, sonra beni ayrılığı kolay atlatmakla suçladı – Vaka çalışması

13 aylık bir ilişkim vardı, ilişkide ilgi de sevgi de yeterli olmasına rağmen kız arkadaşım daha fazlasını talep ediyordu. Hayatında genel olarak tatmin olma sorunu gözlemliyordum. Biraz popüler kültür romantizmi var üzerinde maalesef ilişkide yatırımımı sürekli artırmamı istiyordu ve ben de bunun sonucunun iyi olmadığını biliyorum o yüzden çizgiyi bozmadım.

Bu sadece popüler kültür romantizminden kaynaklanmıyor. Bununla ilgili, beta özelliği gösteren kadınlar yazısını yazmıştım. Beta özelliği gösteren erkek, ilişkide sürekli olarak ilgi, kaynak, hediye, vs. vermezse güvende hissedemez, sevilmeyeceğinden, bırakılacağından korkar. Beta özelliği gösteren kadın ise, ilişkide sürekli olarak ilgi, kaynak, hediye, vs. almazsa güvende hissedemez, sevilmediğinden, bırakılacağından korkar.

Aslına bakarsan bu, klasik kaygılı bağlanma stili özelliği olan yetersizlik hissi. Eski kız arkadaşın, kendisini yeterli hissedemediği için, bu yetersizlik hissini sürekli olarak dışarıdan – erkek arkadaşından (bazı kızlar erkeklerin ilgisinden) telafi etmeye çalışır. Fakat erkek bunu telafi etmek için ekstra çaba gösterdiğinde, yetersizlik içsel ve dışarıdan kapanamaz bir şey olduğundan, yetersizlik ve güvensizlik hissi geçmez.

Bu zihniyetteki çoğu kadın, bu güvensizlik hissinin kapanmamasını, “erkeğin yeterince çabalamamasına” bağlar ve siz verdikçe daha fazlasını talep eder. Siz verdikçe ve yetersizlik – güvensizlik hissi geçmedikçe, bir de “hala yeterince çabalamıyor” diye size öfkelenmeye başlar.

Çizgini bozmaman doğru karar ama maalesef böyle bir insanın, yetersizliğinin kaynağının ve çözümünün kendinde olduğunu kabul etmes zordur ve bu nedenle böyle biri kendi ilişkisini yok etmeye programlıdır.

Neyse, onu sevdiğimi bildiğini ama eksik hissettiğini ve benim değişmeyeceğimi anladığını (sözlerinden anladığıma göre daha beta yönlü birisi olmamı istiyor) ama çerçeveyi bırakmadım.

Bu nedenle ayrılmamızın doğru olduğunu söyledi, ben de ilişkide sorun yoktu sadece ilişki yaşama şeklini biraz fazla romantize ettiğini ve beklentilerinin doğal olmadığını söyleyip ayrılığı kabul ettim, kararın değişirse ulaşırsın dedim daha da ulaşmadım.

İlişkinde büyük bir sorun vardı. Karşında güvensiz – yetersiz hissedip bunun sürekli olarak senin tarafından giderilmesini talep eden bir partner var. Bu ilişkide senin çıkışa gitmen lazımdı.

Birkaç hafta içinde ulaştı telefonu açtım hiçbir şey olmamış gibi neşeli konuştum eski konuları açınca savuşturmaya çalıştım. Nasıl böyle mutlu olabilirsin? Hayatına böyle nasıl devam ediyorsun? Ben senin gibi yapamıyorum seni de anlamıyorum senin gibi birisini tanımadım çok umursamazsın dedi ve eski sorunları konuşmaya çalışıp, hiç değişmediğimi ayrılıktan sonra belki bazı şeyleri değiştirmek istersin diye ulaştım ama yok değişmemişsin dedi.

Birini terk edip sonra peşinden koşmuyor, ayrılığı iyi atlatıyor diye onu suçlamak, aşırı kalitesiz ve mide bulandırıcı bir davranış. Bu kızı geri almaman gerekiyor. Bu kız seni, peşimde koşar, ipleri tamamen elime alırım diye terk etmiş. Yani seni ayrılıkla sopalamaya çalışmış.

Ben de bunları yüz yüze konuşmanın doğru olduğunu söyleyip buluşma teklif ettim kabul etmedi gelsem bile aynı şeyler olacak tekrar kendimi üzemem bu sürece girip ayrılık fikri daha doğruymuş dedi.

Hayır, böyle biri ile ilişki, kendisini düzeltmediği sürece, kötü bir fikir. Bu kızdan aktif olarak kaçmalısın.

Ben de fikrin değişirse buluşmak istersen ulaşırsın dedim kapattım.

Hayır, böyle biri ile ilişki, kendisini düzeltmediği sürece, kötü bir fikir. Bu kızdan aktif olarak kaçmalısın.

Ayrılıktan pişman olmayıp benim değişip değişmediğimi sorgulayıp ona göre nabız yoklaması bana gözdağı vermek için ayrılığı yaşattığını düşündürmeye başladı ama yine de burda anlayamadığım bir terslik var.

Burada teşhisin doğru ve anlamayacak bir şey yok.

Hiç kendinde aşırılık görmüyor ona göre tek sorun benim davranışlarım. Senin fikrin nedir Mahmut abi?

Onun kendi dünyasında durum bu çünkü. Kendi yetersizlik – güvensizlik hislerini düzeltmesi gerekenin kendisi olduğunu kabul edemeyen bir insan, bir süre sonra yetersizlik – güvensizlik hissi ile baş edemeyip, bunu dışarı yansıtır. Tipik bir psikolojik yansıtma (projection).

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Eski sevgilimden sonra hayatıma çok kız girdi ama hiçbirini isteyemedim – Vaka çalışması

Klasik bir eski sevgilimi unutamıyorum, başka kızlara karşı bir şey hissetmiyorum vakasına daha bakacağız. Zaten soru, o yazının altına yazılmış.

Bu versiyonunda erkek, birçok kadınla beraber olabilmesine bakarak, bir kadını unutmayı başaracak güce sahip olmayan, düşük rütbeli bir erkek olduğunu göremiyor. Rütbesini yükseltmesi için, içinde bulunduğu durumu görmesi şart ama “çok kız var, ben onları istemiyorum hacı” bataklığında debeleniyor.

Mahmut abi selamlar. Hoş ve ilgimi çok çeken bir kızla lisede çok güzel bir ilişkiye başlamıştık. İnanılmaz güzel, dolu dolu geçen 2 yılın ardından üniversite yüzünden yollarımız ayrıldı. Maalesef biraz uzaktan denedik olmadı. Ben ayrıldım ama ilişkinin gidişatı beni mecbur bıraktı, istediğimden değil yani.

Hayatın akışında normal bir şey bu. Zaten yeni ortamda olduğun için, kendine yeni bir hayat kurarsın, eski ilişki de tarihin tozlu sayfalarına gömülür gider.

Hayatıma devam ettim. Yapmam gereken herşeyi yaptım. Üniversite için yeni bir şehre gelmiştim. Acıma yenilmeden sıfırdan güzel bir çevre kurdum, vücut yaptım, para kazandım istediğim şeyleri aldım derslerimde ilerledim ve ek olarak oldukça canlı bir ilişki hayatı yaşadım.

Acına yenilmediğine emin misin? Bu kadar şeyi arka arkaya sıralayan insanlar genellikle bir şey ispat etmeye çalışan insanlardır ve atlatamadıkları bir şeyi saklamak için böyle şeyler sıralarlar. Bu cümle kendini fazlaca ispatlama çabasına işaret ediyor.

Çok fazla kız hayatıma girip çıktı ama aklımdan eski sevgilim çıkmıyordu.

Ben bunu anlamıyorum. Çok fazla kız dediğin yerde, sayı arttıkça kalite azalır. Kızlar teker teker kaliteli de olabilirler – zor ama olabilirler – fakat senin çok ilişki kurduğun yerde duygusal derinlik, ilişki kalitesi azalır. Sen sanki eski kız arkadaşının acısı ile başbaşa kalıp bunu sindireceğine, kalitesiz ilişkilerle kendini uyuşturmayı seçmişsin. Acının bir süre sizi yakıp tükenmesini göze alamazsanız, acıyı bastırırsanız, acı yanıp tükeneceğine çoğalır.

İstemsiz, sürekli yeni kızlarla eski sevgilimi kıyaslıyor ve eski sevgilimin daha iyi bir kız olduğunu düşünüyordum. Hala da öyle geliyor bilmiyorum. Ben mi yüceltiyorum ama bu şekilde yani.

Hem sen yüceltiyorsun, hem ilişkileri uyuşturucu gibi kullanmaya çalıştığın için ilişki kaliten düşük hem de lise aşkını unutamayacak kadar zayıf, unutmak için gerekli yalnızlıktan korkan biri olduğun için, derin ve kaliteli ilişki kurabileceğin kızlar seni itici buluyorlar, onlara ulaşımın az.Ulaşımın olsa bile o kızların senden soğuduğunu önceden sezip, kovulmadan istifa eder, “hacı zaten ben soğudum” diye kendini kandırırsın.

İlişkilerim ise tek gecelik ilişkiler değil birisiyle tanışıyor birkaç hafta bazen 1 ay ama fazlası değil güzel vakit geçirip istemsizce kendimi sıcak hissedemiyor eski kız arkadaşımla hissettiğim kadar mutlu huzurlu hissedemeyip bitiriyordum.

Tek gecelik olmayabilirler ama çoklar ve çok = kalitesiz şeklindeler. Burada bahsettiğin şey, yaygın bir aptallık. Normalde, aşırı duygusallığın yüzünden çalışmayan kafan biraz çalışıyor olsa, çok kız paralel evreni ile ilişki evreninin farklı çöplükler olduğunu görebilirdin ama şu an göremiyorsun.

Ayrıca sen eski sevgilisini unutamayan bir erkek olarak, duygusal olarak düşük statülü bir erkeksin. İstediğin kadar tipin, paran, vs. olsun. Eski sevgilin seni aştı, hayatını yaşıyor. Sen ise onun bıraktığı yerde, duygusal olarak hala ona bağlı bekliyorsun. Bu seni düşük statülü erkek yapar. Sen muhtemelen kırılgan egon yüzünden bu kısmı göremiyorsun, içine sinebilecek kızları istemediğini sanıyorsun ama, sen içine sinebilecek kızların tepeden baktığı, itici bulduğu bir adamsın.

Tekrar edeceğim, burası önemli. Eski sevgilisi kendisini aşmışken eski sevgilisini unutamayan erkek, düşük rütbeli bir erkektir. Parası, statüsü, tipi ne olursa olsun düşük rütbeli bir erkektir. Kendini layık gördüğü kızlara itici gelir, kendi gerçek rütbesindeki kızları kendisi beğenmez.

Kendime sanırım bu benim ciddi ilişki yaşayabileceğim o aradığım kız değil diyordum. Bazı herkesin yapabileceği hatalar olan minik itici hareketler bile beni fazlasıyla itebiliyordu.

Burada bir başka sorun da, ilişki travmasını aşamama, aşmama nedeniyle kişinin kaçıngan bağlanan birine dönüşmesi. Yani çok yakınlaştın, çok acı çektin. Sonucunda da “yakınlaşırsam acı çekerim” gibi bir şey öğrendin. Şimdi ise bir kızla yakınlaşmaya başladın mı, korkuya kapılıp ondan uzaklaşıyorsun. En boktan sebeplerle.

“İlişkinin gidişatı beni mecbur bıraktı istediğimden değil” dediğin yer muhtemelen sana fena koyduğu için ve bu acıyı sindirmek yerine uyuşturmayı seçtiğin için, uzun süreli ilişkilere girip acı çekmekten kaçar hale gelmişsin. Uzun süreli ilişkiye girip acı çekmekten ödü kopan, kaçıngan bağlanan bir adam, ben korkuyorum, korkağım demek yerine sıkılıyorum, içimden gelmiyor, eski sevgili ile kıyaslıyorum diye çeşitli bahaneler uydurur. Senin muhtemelen korku nedeniyle ilişkiye girmekten kaçma problemin var. Ben korkağım diyemediğin için de “o kızlar eski sevgilim gibi değil, benim gibi kartanesi pırlanta paşaya layık değil” diyorsun.

Bir yerden sonra hayatıma girip çıkan insan sayısı oldukça çoğaldı ve artık düşünmeye başladım neden olmuyor eskisi gibi diye.

Hem çokluk kalite azlığına neden oluyor, hem sen düşük rütbeli bir erkek olarak istediğin seviyede ilişkiye giremiyorsun hem de yakınlaşmaktan korktuğun için her yakınlaşmadan kaçıyorsun.

Bunu halletmek istiyorum.

  1. sorum bu neden iyi kızlarla bile ilişki kuramıyorum sıcak hissedemiyorum eğlenemiyorum ve benlik bir kız değil bu kız hissi geliyor gerçekten benlik kız mı daha karşıma çıkmadı yoksa bende mi sorun var? ilişkilerimi iyi yönettiğimi genelde ben bitirirken karşı tarafın bitirmek istemediğini eklemek istiyorum yani seviliyorum da ama durum böyle. Güzel bir ilişki içinde bulunmak ve bunu halletmek istiyorum.

O zaman öncelikle en az 5-6 ay yalnız kalarak, kısa süreli ilişkilerde olmayacak şekilde, bu eski sevgilinin sana yüklediği acıyla başbaşa kal ve onu kadınsız atlat. Bu seni şu an düşük rütbeli yapan şeyden kurtarır.

İkincisi, bu süreçten sonra da ufak tefek nedenlerle yakınlaşmadan kaçmama çalış. Kaçtığın yerde kendini üstün taraf olarak konumlayan “ben istemiyorum hacı, bu kadıncıkların ufak tefek hataları gözüme batıyor hacı” diye egona 31 çektirmek yerine, korktuğunu kabul et. Korktuğunu hissedebilirsen ona meydan okuyabilirsin. Egoist “bunlar bana layık kızlar değil hacı” ayakları ile egonu sıvazlamak, seni olduğun durumda tutar.

2.sorum ise

eski sevgilimi artık rüyalarımda görmekten veya bi anda aklıma gelmelerinden sıkıldım. Ayrılalı 1 yıldan biraz fazla oldu ve hep şunu yaşıyorum aklımdan tamamiyle silemiyorum arada bir aklıma gelmeleri bitmedi gitti.

Eski sevgiliyi rüyada görmek demek, onu değil uzun süreli ilişkileri istiyorsun demek. Eski sevgilini her düşündüğünde, onun artık kendi hayatına baktığını, senin ise ilişkinin bittiği noktada bekleyip durduğunu düşünmen gerekecek. “Ben, beni aşıp fersah fersah ilerlemiş kızın bıraktığı yerde bekleyecek kadar düşük rütbeli miyim?” diye kendine sorman lazım.

Bazen sebepsiz geliyor bazen yeni bir kızla daha her şeyi bitiriyorum ve derin bir boşluk geliyor birkaç günlüğüne galiba hiçbir zaman eski sevgilimle olduğum kadar mutlu olamıcam gibi.

Sebepsiz değil. Ya kızın gerçekten eski sevgilisini unutamamış düşük rütbeli bir erkek olduğunu fark edip seni bırakmasına fırsat bırakmadan, kovulmadan istifa ediyorsun ya da yakınlaşmadan korktuğun için kaçıyorsun.

Kız hayatına bakarken sen onun bıraktığı yerde ölmüş ilişkinin nöbetini bekliyorsun ve bu nedenle de ilerlemek için atacağın her adımı kendin yok ediyorsun. Bu şekilde devam edersen tabii ki hiçbir zaman eski sevgilinle olduğun kadar mutlu olamayacaksın. Ama ileride bulabileceğin ilişkiler daha mutsuz olacağından değil. Sen kendin ölmüş ilişkinin nöbetini tutmakla meşgul olduğun, yakınlaşmaktan kıorktuğun için böyle olacak.

Bu durumda istemsizce acaba bir şekilde birleşmek için savaşmalı mıydım ayrılmak yerine veya şimdi tekrar görüşmeyi mi denemeliyim gibi soruları getiriyor ki bu senaryolar bana mantıklı gelmiyor.

Kız sana ulaşmıyorsa, seni çoktan aşıp hayatına bakıyordur. Ulaşsan bunu görüp yıkılma ve daha düşük rütbeli bir pozisyona düşme ihtimalin çok yüksek.

Ayrıca bu “istemsizce” lafını çok kullanan erkekler genellikle kendilerini gözlemleyemeyen ya da gözlemlerinin sonucunu kabul edemeyen erkeklerdir.

Onca kızdan hiçbiri onun gibi hissetiremedi.

Bunun nedeni kısmen “onca kız” olması ama daha çok senin o zamankinden çok daha düşük rütbeli biri olman.

Genel hayatımda mutsuz değilim veya sürekli eski sevgilimi düşünmüyorum aşk acısı çekmiyorum hayatım akıyor gidiyor ama arada bir böyle aklıma gelip beni boğmasından da sıkıldım. Bir gün evlenmek istiyorum bu hayal bana güzel geliyor ama hayatımda evlenirim dediğim eski kız arkadaşım dışı bir kişi bile olmadı bu durum da beni korkutuyor bir daha olmucak mı diye çünkü hayatımda gerçekten yanında sıkılmadığım her gün görüşüp yine de eğlendiğim tek kız oydu bana inanılmaz uyumlu bir insandı. Bu yüzden zaten ayrılmak hata mıydı sorusu geliyor hep ama şunu da biliyorum ki mantıksız bir ayrılık yapmadım hedeflerimiz farklıydı ve ilerleyen dönemlere birbirimizin yanında olmak için hedeflerimizi esnetmemiz gerekiyordu belki de vazgeçmemiz.

Bazen eski sevgilimi özlüyorum bazen de o güzel eski zamanları. Düşüncelerini merak ediyorum abi.

Şu an eski sevgilini ara ara hatırlamandan çok, stratejik zamanlarda onun arkasından onu bekleyerek kendini düşük rütbeli bir erkek yapman sorun. Bunu kabul etmen ve bu kızın arkasından bekleyen düşük rütbeli bir erkek olmaya hayır demen lazım.

Senin derdin, sen kendini kafanda yükselttiğin bu kıza layık ve diğer kızlardan daha yüksek bir mertebede sanmak. Sen bu kızı kafanda yükseltip onun bıraktığı yerde otlayarak, çoğu kızın burun kıvırdığı, düşük statülü bir erkek olduğunu göremiyorsun. Kendini, diğer kızları boktan sebeplerle eleyebilen yüksek statülü erkek sanıyorsun. Korktuğunu kabul edemeyip, diğer kızlardan sıkılan biri olduğunu sanıyorsun.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Looksmaxxing nedir? Çoğu erkek için neden işe yaramaz?

Looksmaxxing, fiziksel görünüşü en iyileme, bir erkeğin dış görünüşünü, en detaylı ve radikal şekilde en iyilemesi (maxing) anlamına geliyor. Aslen 2010’lu yılların ikinci yarısında incel forumlarında ortaya çıkan bu kavram, sosyal medya üzerinden genel nüfusa da yayılmaya başladı.

Bir erkeğin fiziksel görünüşünü olabileceği en iyi seviyeye çıkarmasında bir yanlış olmadığı gibi, aslına bakarsanız ortalama bir erkek belli bir yaştan sonra patatese dönüşme eğiliminde olduğu için, yapılması gereken bir şey.  Belki bazı erkekler için burun estetiği, saç ektirme gibi cerrahi müdahaleler de oldukça makul tercihler. ,

Fakat looksmaxxing denilen şeyin pratiğine baktığımızda, çok aşırı uçlara gitmenin, terime içsel olduğunu görüyoruz. Bu, neredeyse dinsel bir ritüel şeklinde spor salonlarında profesyonel sporcuların harcayabileceği saatleri harcamaktan (gymcel), estetik cerrahi ile köşeli çene yaptırmaya hatta oldukça acılı ve riskli cerrahi boy uzatmaya kadar gidiyor. Bu durumda birçok erkek, zayıflama takıntısı olan bir kadının vücut dismorfik bozukluğu denilen ruhsal bozukluğa yakalanıp, fiziksel çekiciliği arttıran inceliğin çok ötesine geçip bir deri bir kemik kalması gibi, fiziksel çekiciliğin çok ötesinde kaslı, kendi sırtını kaşıyamayan adam dediğimiz balona dönüşebiliyor.

Bir erkeğin gerçekten de fiziksel olarak en iyilendiği şekilde looksmaxxing yaptığını düşünelim. Böyle bir erkek genellikle asıl amacına da ulaşamıyor. Fiziksel görünümüne harcadığı o kadar emeğe ve zihinsel enerjiye rağmen ve hatta bu sebeple (birazdan buna değineceğim) kadınlarla daha başarılı da olamıyor.

Fiziksel olarak daha çekici olmanız, kadınların size daha fazla bakmasını ve sizin gidip onunla konuşmanıza daha fazla davetiye çıkarmasını sağlar. Instagram’da ve buluşma uygulamalarında daha fazla cevap ve eşleşme almanızı da sağlar. Ama yine de kadınlar size gelip “selam, tanışabilir miyiz?” demezler ya da sizin looksmaxxing için harcadığınız zaman sonucunda kapandığınız iş – spor salonu – ev mağarasında sizi bulmak için hazine avına çıkmazlar.

Kadınlardan daha fazla bakış, dönüş, beğeni ve eşleşme almak ayrı şeyler, bir kadınla yatmak ya da kız arkadaşı yapmak ayrı şeyler! Bunlar kadının size kapıyı açmasını sağlar ama o kapıdan geçip işi sonuca götürmek için kendine güvene, cesarete, kaygı ve korkularınızı yatıştırabilecek duygusal güce/dengeye, onaya muhtaç olmamanızı sağlayacak bir özdeğere sahip olmanız lazım. Son cümledeki özelliklere paket halinde isim verirsek, duygusal çekiciliğe sahip olmanız lazım.

“İyi de, hem fiziksel çekicilikte en iyileme yaparız, hem duygusal çekicilikte en iyileme yaparız, bunlar birbirlerine alternatif değiller ki” diyebilirsiniz. Evet, duygusal ve fiziksel olarak çekici bir erkek, duygusal olarak çekici bir koltuk patatesinden çok daha kolay bir şekilde yatağa ya da sevgili ilişkisine gidebilir. Ama maalesef looksmaxxing yapan erkeklerin hemen hemen tamamının gerçekliğine baktığınızda, iki nedenden dolayı duygusal çekiciliğin olmadığını ya da olanın da köreldiğini görebilirsiniz.

Birinci neden, duygusal çekiciliği arttırmak ile fiziksel çekiciliği arttırmanın aynı kısıtlı kaynaklar için rekabet eden aktiviteler olmaları. Looksmaxxing çok fazla zaman, enerji ve sıklıkla para tükettiği için, kişinin duygusal çekiciliğini, sosyal çekiciliğini arttıracak tecrübeye vakti kalmıyor. Okumak ve çalışmak zorunda değilseniz belki ikisine de her türlü kaynağınız olur ama çoğumuzun böyle bir lüksü yok.

Daha vahim olan neden ise, looksmaxxing yapan insanların çoğunun, zaten tam olarak da duygusal çekiciliği arttırmaktan kaçmak için looksmaxxing yapmaları. Bir insan neden duygusal ve sosyal çekiciliği arttırmaktan kaçsın ki? Incel komünitesinde bu neden daha bariz çünkü araştırmalara göre %40’ında otizm var (bu oran genel nüfusta %2-3), %50’den fazlası depresyon, sosyal kaygı gibi problemlere sahip. Daha da kötüsü, önemli bir kısmında bunların iki ya da üç tanesi birden var. Yani kendini incel olarak tanımlayan birinin, duygusal ve sosyal çekiciliğini arttırması zor ve acılı bir süreç.

Fakat incel olmayan birçok erkekte de sebep, o kadar bariz olmasa da biraz derine indiğinizde aynı. Çocukluğundan yetişkinliğine güvenli bağlanma stili ile geçmemiş, duygusal dengesi düşük bir erkek için de bu zor ve acılı bir süreç.

Gerçekten gayet boylu poslu, yakışıklı olduğu için bakış alan, kapıyı daha kolay açtıran ama güvensizlikleri yüzünden 5-10 dakikalık bir konuşma sonrasında bile kadınları iten birçok erkek görüyorum. Böyle bir erkek, fiziksel olarak güçlü olmasına rağmen hoşuna giden bir kadının yanında kendinden şüphe ediyor, bilinçaltından bu kadın için yeterli olmadığını düşünüyor, onun onayını kazanmaya çalışıyor ve sonuç olarak, kadına itici gelecek şekilde zayıf davranıyor. Bu erkek, sonra neden böyle davrandığını, aslında böyle biri olmadığını düşünüyor ama o zaman zaten iş işten geçmiş oluyor.

Bir erkeğin böyle zayıf davranmasının nedeni, gerekli duygusal çekicilik öğelerine sahip olmaması. Odaklanması gereken en iyileme de duygusal çekicilik alanında en iyileme.

Looksmaxxing akımına kapılan erkekler, “yüksek değerli erkek olursan sana gelecekler” mantığı ile hareket ediyorlar. Bunun nedenlerinden birisi de, kadınlar konusunda duygusal güç – çekicilik kazanmayı olduğundan çok zor bir şey olarak görüyorlar. Bu erkekler için bu gerçekten zor olabilir, özellikle de kaygılı bağlanma problemine sahiplerse. Ama sandıkları kadar zor değil. Sonuçta cephede savaşmak için çelik gibi sinirlere, sarsılmaz bir özgüvene ve cesarete sahip olmaktan bahsetmiyoruz. Alt tarafı hoşunuza giden, arzuladığınız ama yine de bir insan olan bir kadınla iletişimde özgüvenden, cesaretten bahsediyoruz. Alt tarafı reddedilmekten bahsediyoruz. Bu alanda cesaret ve özgüven yoksa kazanması uzun sürebilir, ama içinden geçeceğiniz ve karşısında güçleneceğiniz korku cephede ölüm korkusu değil, kaçınılmaz olan reddedilme korkusu değil mi? Değil maalesef. “Nasıl ya?” diyorsanız açıklayayım.

Kaygılı bağlanma çocukluktan kalma bir problem ve çocuk için kaygılı bağlanma gerekli bir hayatta kalma stratejisi. İnsan çocuğu tarih boyunca ihmal edilmekten, ebeveynleri tarafından dışlanmaktan ya da reddedilmekten dolayı hayatını kaybedebilecek bir şekilde yaşamış (bir de eskiden her ailenin 6-10 çocuğu olduğunu düşünün). Daha az sevgi ve cesaretlendirme ile büyüyen çocuk, kıtlık zamanlarında bir sürü kardeş arasında ölüme daha yakın olmuş, ateşin etrafından uzaklaştığında daha az dikkat görmüş ve karanlıkta bir yırtıcı hayvan tarafından kapılma ihtimali daha yüksek olmuş. Son 150 yıldır dünya böyle bir yer değil ama bunlar eski zamanlardan kalma bir kodlama.

Kısacası çocukluktan gelen kaygılı bağlanma gerçekten ölüm korkusu gibi hissedilebiliyor. İyi haber şu ki artık yetişkin bir erkeksiniz. Yetişkin bir erkek olarak, anneniz de dahil bir kadın tarafından reddedilmek, onaylanmamak, terk edilmek sizin için bir ölüm riski içermiyor. Beyninizdeki kablolama hala çocukluk tehdidine göre düzenlenmiş ama artık bu kablolamanın bir işlevi yok. Sizi geçmişte kalmış bir şeyden korumaya çalışıyor. Böyle bir erkekseniz günümüzde yapmanız gereken şey, bu sanal ama güçlü korkuya meydan okuyarak, defalarca fakat aşamalı olarak maruz kalarak, sonunda bu korkunun çok uzak geçmişinizde kaldığını yaşayarak görmek (*).

Peki ya iş yaşamı, sosyal yaşamda elde edecekleriniz? Araştırmalar daha çekici erkeklere iş yaşamında daha fazla kapı açıldığını gösteriyor ama ilişkiler alanındaki problemler burada da geçerli. Looksmaxxing sizi bir yere taşır, oradan ileriye gitmeniz ise çalışkanlığa, ince zekanıza, sosyal becerilerinize, stres ve korku karşısında sakin kalabilmenize, vs. bağlı.

Kısaca tekrar edersek, fiziksel çekiciliğinizi arttırmak için elinizden geleni yapın ama bunun size kapıyı açtıktan sonra tek başına bir başarı getirmeyeceğini bilin. Fiziksel çekiciliğinizi maksimum seviyeye çıkarmanın, kısıtlı zaman, enerji ve finansal kaynakları fazla tüketerek, duygusal çekiciliğinizin aleyhine çalışmasına izin vermeyin. En önemlisi de bunu, kazanması kolay olmayan duygusal çekicilikten, eninde sonunda maruz kalacağınız reddedilme, terk edilme, istenmeme deneyimlerinden kaçmak için amaç haline getirmeyin.

Looksmaxxing teoride, zaten yeterince duygusal çekiciliği olan erkeği daha ileri taşıyabilir ama yaşamın pratiğinde, birçok erkeğin duygusal çekicilik de dahil birçok alanda gerilemeden looksmaxxing yapacak zamanı, enerjisi ve parası yok maalesef.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

(*) Bu nüfusun küçük ama önemli bir kısmı için çalışır bir durum değil. Yani bazı erkekler korkularına sürekli olarak maruz kaldıklarında, güçlenmek yerine travmaya uğrayabiliyorlar. Bundan kendine güven kazanmanız neden imkansız yayınında bahsetmiştik.

Kendini sevmek için ne yapmalı?

Bir takipçi şöyle yazmış:

“Konu yalnızlık ve ilişkiler olduğunda, “öz-sevgi” sıklıkla öne çıkıyor. “Bir ilişkiye girmeden önce kendinizi sevin” deniyor. “İnsan kendisini sevmedikten sonra, başkalarını nasıl sevebilir?” deniyor. Bu söylemin mantığını anlıyorum. Siz eğer çaresiz biriyseniz ve bu şekilde ilişkiye girerseniz, ilişki bu sorununuzu çözmeyecek. Bunun yerine sizin çaresizliğiniz partnerinize bulaşacak, partneriniz sürekli olarak sizi onaylamak ve karşılığında pek bir şey alamadan sizi destekleyip durmak zorunda kalacağından, enerjisi sömürülecek. 

Sorun şu ki, öz sevgi konusu ile ilgili internette üretilen içeriğe baktığınızda, sanki ilişkiler piyasasına girmeden önce, nirvanaya ulaşmış bir rahip gibi kendinizi gerçekleştirmeniz gerekli hissine kapılıyorsunuz. Ama dışarı çıkıp biraz yürüdüğünüzde, çekici olmayan ya da kötü karakterlere sahip birçok insanın ilişki içinde olduğunu görüyorsunuz. Tamam bu ilişkiler aşk dolu da olabilirler, istismar dolu olabilirler. Asıl konu, bu insanların nazik ya da çekici insanlar olmamalarına rağmen ilişki içinde olmaları.

Benim bundan çıkardığım, ilişkilerin de hayatta birçok şey gibi bir şans oyunu olduğu. Daha varlıklı, daha statülü ve fiziksel olarak daha çekici olma çabanız, çekici biri ile ilişki şansınızı arttırıyor ama bu garanti değil. Bazı insanlar ne olursa olsun kaybedecekler. Burada kendini geliştirsen bile şansın yok diyen blackpill söylemini ima etmiyorum. Ama herkes “kendi başına da rahat olmalısın” diyor ve ben bunu anlamıyorum. İnsanlar içsel olarak sosyal yaratıklarken, insani bağlar ve sizi olduğunuz gibi seven insanlar olmadan nasıl kendinizden memnun olabilirsiniz ki?”

Şimdi şu soruyu sorarak başlayalım: kendini sevmek gerçekten çözüm mü? İnsanlar “kendinizi sevmiyorsanız, başka birini nasıl seveceksiniz?” diye soruyorlar. Ben bunu gerçekten anlamıyorum. Bence kendini sevmeden başka birini sevmek çok kolay bir şey. Başka nazik, üretken, vs. insanları kolayca sevebilirsiniz. Siz kendinden nefret eden, dünyanın en berbat insanı olabilirsiniz ama yolda bir kedi yavrusu gördüğünüzde, o kedi yavrusunu çok kolay sevebilirsiniz. Kendinizi sevmeseniz bile, çocuklarınızı sevebilirsiniz. Kendinizi sevmeseniz bile başka birine aşık olup sevebilirsiniz.

Birazdan kendini sevmemenin ilişkilerde yarattığı problemlerden bahsedeceğiz ama birçok insanın kendisini sevmesinin ne kadar da zor olduğunu, birçok insan için sevmesi en zor kişilerden birisinin kendisi olduğunu unutuyoruz. İçsel olarak kendine kızmayı deneyimlememiş insanlar, bu gerçeği anlamakta zorlanıyorlar. Bu insanlar “kendini sevmeyi öğren dostum, ancak ondan sonra başkasını sevebilirsin” diyorlar.

Kendini sevmeyi keşfetmesi gereken insanlar da var, kendinden zaten nefret etmeyen insanlar da. Bu insan tipleri birbirinden çok farklılar değil mi? Bazı insanlar kendilerini nasıl seveceklerini bilmiyorlar ama kendilerinden nefret de etmiyorlar. Bazı insanlar ise kendilerinden nefret ediyorlar. Her akşam yatağa yattıklarında “yarın farklı olacak” diyorlar ama yarın bir önceki gibi boktan bir gün oluyor. Bu insanlar kendilerini sevmekte zorlanıyorlar çünkü çok daha iyisini olma potansiyellerinin olduğunu ama daha iyi olmayı seçmediklerini görüp duruyorlar. Birçok insan kötü günler geçiriyorlar ve internette oyun oynayıp ya da sonsuz tartışmalara girip sanal hayatları düzeltmeyle uğraşırken ya da yiyecekle, p**noyla kendilerini uyuştururken, “lütfen ben kendimi uyuştururken hayatım bir şekilde düzelsin” diye dua etmekten başka bir şey yapmıyor.

Bence “kendini sevmeden başkalarını sevmek zor” argümanı yanlış. Kendini sevmeden başkalarını sevmek çok kolay. Ve burada aynı derecede korkunç başka bir gerçek daha var. Kendini sevmek öğrenilemez. Kendini sevmek ancak başkaları tarafından öğretilebilir! Ve maalesef bu korkutucu gerçeği destekleyen çok fazla bilimsel veri var.

Bu yazıda size kendinizi sevmeyi nasıl başaracağınızı ve bu başarıya giden süreci anlatacağım ama bir odaya kapanıp kendinizi sevmeyi öğrenmeyi başaramazsınız. Maalesef çoğu insan, kendini sevmeyi sosyal koşullanma ile öğrenebilir. Bu, bu konuda siz hiçbir şey yapamazsınız anlamına gelmiyorum. Ama yalnızlık salgını yaşadığımız modern dünyada, sizi umursayan kimse yoksa, sosyal olarak izole yaşıyorsanız, boku yediniz mi? Hayır. Bu konuda yapabileceklerinizi konuşacağız ve bence yapabileceğiniz çok şey var.

Size bunu söylemekten nefret etsem de, insanlar biyolojik olarak sosyal bir varlık olmak üzere yaratılmışlar. Kendini sevmenin bilimi de bize, öz sevginin sosyal bir koşullanma olduğunu gösteriyor.

Bağlanma teorisini duydunuz mu bilmiyorum. Bağlanma teorisi, insanların ilişkilerini nasıl kurdukları ve özellikle de ilişkilerimizin erken yaşlarımızda bizi büyüten kişiler tarafından nasıl belirlendiğini çalışan, oldukça sağlam bir psikoloji teorisi. 3 çeşit bağlanma var: güvenli bağlanma (nüfusun %50 kadarı buna sahip), kaygılı bağlanma ve kaçıngan bağlanma.

Kaygılı bağlanan insanlar, başka insanların kendilerinden hoşlanmayacağı kaygısına sahipler. Bir ilişkide olsalar bile, o ilişkide rahat ve güvenli hissetmiyorlar. Nüfusun %25 kadarı, kaygılı bağlanma stiline sahip.

Kaçıngan bağlanan insanlar, duygusal bağların korkutucu ve kaçınılması gereken şeyler olduğunu öğrenen insanlar. Nüfusun yaklaşık %20 kadarı, kaçıngan bağlanma stiline sahip.

Bir de %5 kadar düzensiz bağlanma stiline sahip insanlar var ki bu insanlar büyürken çok ciddi problem yaşamış oluyorlar.

3 ana bağlanma stilini anlamanın gerçekten iyi bir yolu, onlara seks ve yakınlık açısından bakmak. Güvenli bağlanan biriyseniz seks, duygusal yakınlığın bir dışavurumu haline gelir. Çiftler birbirlerine karşı derin bir sevgi hissederler. Bir yandan eğlenceli ve tutkulu ama bir yandan birbirlerine destek olurlar. Cinsel aktivite de bunların yansıması olur. Seks bazen tutkulu, bazen eğlencesine, bazen görev icabı şeklinde olur ve bu da çift için normaldir.

Kaygılı bağlanan insanlar için seks, yakınlık için atılan bir kancadır. Bu insanlar sıklıkla, başka bir insanı duygusal yakınlığa çekmek için seks yaparlar. Mantık, “seninle seks yapacağım ve bu sayede de sen beni terk etmeyeceksin” şeklindedir. “Lütfen kal, beni bırakma. Ne istersen yaparım” şeklindedir.

Kaçıngan bağlanan insanlar ise seksi, yakınlıkla aralarında bir bariyer olarak kullanırlar. Seks neredeyse tamamen fizikseldir ve duygusal şeyler içermez. Seks ilişkisinde karşı taraf sadece cinsel nesnedir, ilişki durumsallık yani tanımsız ilişkidir, seks içeren arkadaşlıktır. Böylece kişi tüm o duygularla, duygusal bağlantı ile uğraşmak zorunda kalmaz.

Bağlanma stilleri ve kendini sevmek arasında şöyle bir korkutucu gerçek var. Güvenli bağlanan insanlar, en yüksek seviyelerde kendilerini sevmeye eğilimliler. Ve güvenli bağlanmanın kendisi, kişinin koşullanmasından, anne ve babasının kendisini yetiştirme şeklinden geliyor. Ebeveynleriniz sizi saygı ile, sizi koşulsuz severek büyüttüyse, sizi kendinizi sevmeye koşulladılar.

Bir çocuğu sürekli zorbalarsanız, o çocuk o zorbalamayı içselleştirir. Bir çocuğu sürekli severseniz, o çocuk o sevgiyi içselleştirir. Yani bu konuda ilk anlamamız gereken şey, insanda öz sevgi, o insana davranıldığına göre koşullanıyor.

Bu büyük bir problem. Çünkü eğer size çocukken kötü davranıldıysa, kendinizi sevmiyorsanız, kendinizden belli derecede nefret ediyorsanız ki bu nefret genellikle haklı bir nefret, ne yapacaksınız? Haklı çünkü insan kendinden hayatı kötü olmasına rağmen birçok şey yapabileceğini gördüğü halde, hiçbir şey yapmadığı için nefret ediyor.

Fakat bu nefret haklı bile olsa, bu nefretin tamamını kendinize yöneltmeniz sizin için faydalı değil. Yani kendinizden nefret etme nedenlerinizde haklı bile olsanız, bunu yapmanız sizin için verimli değil.

Bu uzun süreli koşullama sonucu içinde bulunduğunuz bir durum olduğu için, düzeltmesi kolay değil ve düzeltmek için zamana ihtiyacınız var. Aynı zamanda kendini sevmemeyi başkalarından öğrendiniz ve kendinizi sevmeyi de tek başına öğrenemeyeceksiniz.

Peki bu durumda ne yapabilirsiniz? Kendini sevme konusunda terapi, oldukça iyi çalışan bir yöntem. Terapide terapist, sizin kendiniz hakkında nasıl konuştuğunuza, kendinizi nasıl eleştirdiğinize bakıp sizi analiz eder.

Kendinden nefret etmenin problemi, nefret etmenize neden olan şeyler doğru bile olsa, bunları dinlemenin sizin durumunuzu düzeltmeye en ufak bir katkısının olmaması. Bu durum korkutucu zira birçok insan kendisinden nefret etmeyi, kendisinin mutlu olmayı hak etmediğini düşündüğü bir noktaya kadar getiriyor ki bu seviyede bir öz nefreti düzeltmek de çok zor bir iş. “Ben mutlu olmayı hak etmiyorum” bölgesine geçilen çizgi, bir çeşit psikolojik olay ufku, geri dönüşü zor nokta gibi. Çünkü bu çizgiyi geçtiğinizde, artık yaşamınızın bir ceza olduğunu ve sizin de bu cezayı hak ettiğinizi düşünüyorsunuz.

Bu noktayı geçmiş birçok insan “başkaları benden çok daha fazlasını hak ediyor, ben pek bir şey hak etmiyorum” şeklinde düşünüyor. Ve bir şeyi hak etmiyorsa, o şey için çaba göstermeyi de bırakıyor. Bu şey için ortaya çıkan en ufak motivasyonu bile ezmeye başlıyor.

Bu noktaya gelmek, ilişkilerde çok büyük sorunlar çıkarır. Eğer kendinizi sevmeden bir ilişkiye girerseniz, bir çeşit mayın tarlasına, savaş bölgesine giriyorsunuz. Bazı insanlar kendilerinin cezayı hak ettiğini düşündüklerinden, her türlü istismarı, manipülasyonu sineye çekiyorlar, kendilerinden faydalanılmasına izin veriyorlar.

Bunu biz kaygılı bağlanma stiline sahip insanlarda sıklıkla görüyoruz. Kaygılı bağlanan bir insan sıklıkla, kaçıngan bağlanan bir insanla ilişkiye giriyor. Yani asla ilişkiye girmemesi gerekenler listesindeki bir numaralı insan tipi, kaygılı bağlanan insan için en çok çekim duyduğu, bazen tek çekim duyduğu insan tipi oluyor.

Aynı durumu borderline kişilik bozukluğuna sahip birinin, narsist kişilik bozukluğuna sahip biri ile ilişkisinde de görüyoruz. “Ben dünyanın görüp görebileceği en iyi şeyim” diyen insan, tamamen kendisine göre şekilden şekile giren bir insanla ilişkiye giriyor.

Yani kendinizi sevmeden ilişkiye girmenin kötü bir fikir olmasının nedeni, sizi kullanan, sizi manipüle eden insanlara çekim duyup (ve onları kendinize çekip), onlarla ilişki içinde acı çekip, kullanılıyor olmanız. Bu duruma da sesinizi çıkarmıyorsunuz çünkü size kötü davransa bile, bir tarafınız daha iyi davranılmayı hak etmediğinizi düşünüyor.

Kendini sevmeyen bir insan, yanlış bir partner ile ilişkiye girdiğinde, partneri bir süre sonra bilinçaltında da olsa şunu fark edebiliyor: “ben bu insana onay verdiğimde bu insan mutlu oluyor, onay vermediğimde o onayı almak için ne istersem yapıyor”.

Gördüğüm en istismarcı ilişkiler, en az bir partnerin kendisini sevmediği ilişkilerden çıkıyor. Çünkü eğer kendinizi sevmeyi bilmiyorsanız, sınırlar nedir, kırmızı çizgiler nedir bilmiyorsunuz. Gerçekten neyi hak ettiğinizi bilmiyorsunuz. En uç durumlarda artık kişinin kendisini şehit gibi hissettiği oldukça garip bir ruh haline giriyor. “Ben berbat biri olduğuma göre en azından başkaları için kendimi feda edeyim. Belki böylece bir değerim olur. Başka birine yardım eden insan olarak bir kimliğim, bir egom olur. En azından böyle bir değerim olur” demeye başlıyor.

Bu insanlar kendilerini en sona koymaya, sürekli olarak fedakarlık yaptıkları ilişkilerde yaşamaya başlıyorlar. Öyle ki, bu ilişkilerde karşılarındaki partner sıklıkla, bu insanın fedakarlıklarına bağımlı hale geliyor.

Bu tür bir fedakarlık duygusu, evrimsel olarak çok derinlerimize kodlanmış bir şeyden besleniyor. Biz insanlar, topluluk için kendimizi feda etmeye programlıyız. Hepimiz fedakarlığa değer veriyoruz ve bir değeri olmayan bir insanın bile, kendini başka birileri için feda ederek değer kazandığına inanıyoruz.

Kendini sevmeme problemini nasıl düzeltebileceğimize gelelim. Eğer kendini sevmekte zorlanan biriyseniz ve bunu çözmek için kendi kendinize bir şeyler yapmaya çalışıyorsanız, sevgiden daha çok kendinizi yatıştırmaya, cesaretlendirmeye öncelik verin.

Bu konuda “tamam dostum” yöntemini kullanabilirsiniz. Yani kendinizle, sanki daha genç ve tecrübesiz bir insanla konuşuyor ve ona cesaret veriyormuş gibi, “tamam dostum, bunun zor olduğunu anlıyorum”, “tamam dostum, sen bunu yapabilirsin”, “tamam dostum, bu sandığından kolay olacak”, “hadi dostum, böyle oturamazsın kalk” şeklinde konuşabilirsiniz.

İnsanların kendilerini sevme ile ilgili düşünceleri %100 nezaket gerektiği şeklinde. Ama içinizdeki mızmız, yeterince çabalamayan tarafa bir miktar tatlı-sert sevgi göstermeniz gerekli. Çocuklarınızı seviyor olsanız bile, onları sürekli olarak şımartmıyorsunuz. Bazen şımartıyorsunuz, bazen tatlı sert cesaretlendirip orada öyle istedikleri şeyi yapmalarına izin vermiyorsunuz.

Kendinize de böyle davranmanız lazım. Kendinizle “tamam dostum, zor olduğunu biliyorum ama bunu öğrenmemiz lazım. Kendimizi zorlamamız lazım. Şu an çok zor olduğunu biliyorum ama bu zamanla daha az zor olacak” şeklinde konuşmalısınız.

Maalesef çoğu zaman, kendinizle konuşmamızda kendimizi pataklayıp, cezalandırıp duruyoruz. “Birader sen hiçbir işe yaramazsın, sen şöylesin, sen böylesin” şeklinde konuşuyoruz. “Hadi dostum, kalk kendine sağlıklı bir yemek pişir” demek yerine “sen orada otur göbek büyüt şişko” gibi şeyler söylüyoruz. Kendinizle sürekli aşağıladığınız bir şamar oğlanı gibi değil de, mentörlük yaptığınız daha genç biri gibi konuşmak iyi bir başlangıç.

Şimdi daha zor bir yönteme gelelim. Kendinizi sevip sevmemenizde, sosyal koşullanma çok önemli. Ve burada sosyal etkileşimleri zorlaştıran şeylerden bahsedeceğiz. Kendinden nefret eden, kendini sevmekte zorlanan insanların sıklıkla, kendilerine karşı yorumlamaya girdiklerini görüyorum. Örneğin böyle biri, bir grup insan tarafından bir etkinliğe çağrıldığında, o etkinliğe gitmek yerine “beni sırf nezaket olsun diye çağırıyorlar, onlara bir iyilik yapacağım ve bu etkinliğe gitmeyeceğim” diye düşünme eğiliminde oluyor. Böyle bir insan, başka insanlara kendilerinden hoşlanma şansı bile vermiyor!

Kendini sevmeyen insanın aldığı tüm belirsiz sosyal uyaranlar, onun kendine olan nefreti tarafından yorumlanıyor. Bu insan, insanların kendisine nasıl davrandığından çok, onların kendisi ile ilgili düşünceleri ve hisleri ile ilgili kendi varsayımlarına bakıyor. Bu nedenle eğer kendini sevmekte zorlanan bir insansanız, sosyal etkileşimlerinizi karanlık bir şekilde renklendiren öz nefretinize ve onun yorumlarına karşı uyanık olmanız gerekli. Diğer insanların gerçek davranışlarını, davetlerini, kendi yorumlarınız ile negatife çevirdiğiniz zamanları yakalamayı öğrenmeniz gerekli.

Kendinizi sevmeyi öğrenmenin en iyi yolu, sosyal insanlar bulmanız ve insanlarla etkileşim içindeyken, onların sizinle ilgili düşünceleri ve hisleri ile ilgili kendi varsayımlarınıza göre değil, onların size davranışlarına göre hareket etmeniz.

Kaynak: Why You Can’t Love Yourself

2026 yılında artık yapmayı bırakmanız gereken 10 şey

Bugün 2026 yılının hayatınızın en iyi yıllarından biri olması için yapmayı bırakmanız gereken 10 şeyden bahsedeceğiz.

2025 yılı belki yoğundunuz ama sizi tatmin etmedi. Belki disiplinliydiniz ama emeğiniz tam olarak doğru yönde harcanmadı. Belki de kendinizi inanılmaz seviyede çalışırken buldunuz ama istediğiniz alanlarda kazançlar elde edemediniz. Eğer bunlardan birkaçı sizi tanımlıyorsa, bu yazı tam size göre.

Bu bölümde motivasyondan ve daha fazla motivasyondan bahsetmeyeceğiz. Tatmin edici bir hayata ve hayatı doğru yönde yaşamaya giden en etkili yöntemlerden birinden, yapmamanız gerektiğini bildiğiniz halde yaptığınız şeylerden kurtulma sürecinden bahsedeceğiz. Ve bu bölümde, bir erkeğin 2026 yılında hayatından çıkarması gereken 10 şeyden bahsedeceğiz.

#1 Hareketi ilerleme ile karıştırmayı bırakın.

Meşgul olmak ile ilerlemek, gerçek bir ilerleme kaydetmek aynı şeyler değiller.

Birçok erkeğin tükenmiş bir halde olduğunu görüyorum. Bunun sebebi de hayatın zor olmasından çok bu erkeklerin çok fazla alana dağılmış olmaları. Enerjileri, emekleri birçok alanda harcanıyor.

Takviminizin sürekli dolu olmasına rağmen hayatınız istediğiniz yönde gitmiyorsa, istediğiniz ve elde etme kapasitesine sahip olduğunu bildiğiniz sonuçları vermiyorsa, ihtiyacınız olan şey daha fazla disiplin değil. İhtiyacınız olan şey daha fazla odak, enerjinizi daha az yönde kanalize etmek.

2026 yılında, hayatınızı istediğiniz yönde ilerletmeye katkısı olmayan şeylere “evet” demeyi bırakın. Günlerinizi, sonuç almanıza katkı sağlayacak ama aynı zamanda rahatsız edici sorulardan, sıkıntı veren işlerden kaçmak için bir sürü gereksiz şeyle doldurmayı bırakın. Amacınız için çalışmaktan kaçmak için, verimliliğin arkasına saklanmayı bırakın.

Bazen inanılmaz ölçüde meşgul ama istedikleri yönde sonuç almalarını sağlayacak işler onları kötü hissettirdiği için yapmaları gereken zor şeylerden kaçan ve istedikleri sonuçları alamayan erkeklerle karşılaşıyorum.

Başarı istiyorsanız, rahatsız edici duygulardan, bu duyguları uyandıran işlerden kaçmayı bırakın. Rahatsız edici duygulara gönüllü olarak göğüs gerin.

Şimdi söyleyeceğim soruyu bir kenara yazın ve bu konuda en geç yarın günlüğünüze cevap yazın:

Kendimi hangi yönde ilerlemeye adamak istiyorum?

Bu yön finansal bolluk ya da özgürlük olabilir. Fiziksel olarak sağlığınızı tepeye çıkarmak olabilir. Çok iyi bir ilişki bulmak ya da ilişkinizi iyi bir seviyeye çıkarmak olabilir. 2026 yılında, hangi yönde ilerlemeye kendinizi daha öncelikli olarak adayacağınızı yazın.

#2 Zor konuşmalardan kaçmayı bırakın.

Birçok erkeğin sorunu, cesaret eksikliği değil. Birçok erkeğin sorunu, anlaşmazlık yönetme ve çözme eksikliği. Korktuğu, endişelendiği, kaygı duyduğu şeylerle yüzleşememek.

Birilerinin sizi yargılamasından korkuyorsunuz, size kızmasından korkuyorsunuz, hayal kırıklığına uğramasından korkuyorsunuz. Bu nedenle örneğin karınıza ya da kız arkadaşınıza gerçeği söylemekten kaçıyorsunuz. İş yerinde ve evde sınırlarınızı çizmekten kaçıyorsunuz. Size yıkılan bazı sorumluluklara, ihtilaf yaratacağı belli olduğu için hayır demekten kaçıyorsunuz. İçinizde yükselen öfkeyi, patlamadan önce dile getirmekten kaçıyorsunuz.

Anlaşmazlıklardan kaçmak size barış getirmez, kaos ve çürüme getirir. Bu nedenle 2026 yılında o kadar da yumuşak başlı olmayı bırakın. Bazı insanları hayal kırıklığına uğratmak, belki de kaybetmek pahasına da olsa standartlarınız olsun. Bunu yapmamak, size bütünlüğünüze mal oluyor.

Unutmayın. Barış açıklıktan gelir, sessizlikten değil. Evet bazen doğada sessizliği bulmak barış getirebilir. Ama ilişkilerde, işte ve misyonunuzu gerçekleştirmek için çıktığınız yolda, barış sessizlikten değil, açıklıktan ve gerçeği konuşmaktan gelir.

#3 Dopaminin hayatınızı yönetmesine izin vermeyin.

Ne yaptığınızı, nasıl yaşadığınızı görüyorum, biliyorum.

Ben de oradaydım, sizin gibi oldum.

Yaptığım her şeyin kontrolü dopamin hormonundaydı.

Eğer yerinizde duramıyorsanız, kendinizi kontrol edemiyorsanız, örneğin bu yazıda buraya gelene kadar başka internet tarayıcı sekmeleri açıp onlara baktıysanız, bir yandan başka şeyler yapıyorsanız, telefonda mesaj atıyorsanız, hayatınızın ipleri muhtemelen dopaminin elinde. Bir yayını yorumları okumadan başından sonuna dinleyemiyorsanız, o yayından o yayına atlıyorsanız, aynı yayını metin olarak okumak sizin için işkence ise, hayatınızın ipleri muhtemelen dopaminin elinde.

Bir zaman diliminde bir şeye odaklanamıyorsunuz. Dikkatiniz sürekli olarak dağınık.

Sonu gelmeyen ekran kaydırmalarına, p**noya, şekere, alkole, sürekli olarak uyarılmaya saplanıp kalmış bir şekilde yaşıyorsunuz. Bunlar sizi rahatlatmıyorlar. Bunlar sizi uyuşturuyorlar.

2026 yılında, sinir sisteminizi, sizin hayatınıza ne yaptığını zerre umursamayan sosyal medya şirketi algoritmalarına, p**rno endüstrisine ya da madde tüccarlarına köle etmeyi bırakın. Can sıkıntısı sizin düşmanınız değil. Sizin derinliğe açılan kapınız.

Ben bunu kendi çocuğumla yapıyorum. Bazen doğada bir iki saat öylesine yürüyoruz. Cep telefonlarımızı yanımıza almıyoruz, müzik dinlemiyoruz, kitap okumuyoruz. Sadece öylesine yürüyoruz. 80’lerde ve 90’ların başında büyüyenler, o zamanlar can sıkıntısı için bol bol vakit olduğunu hatırlayacaktır.

Kendi sinir sistemini düzenleyebilen, sakinleştirebilen bir erkek, güçlü bir erkektir. Odaklanabilen, disiplinli kalabilen, dürtülerini kontrol edebilen erkek, geleceği domine eder çünkü günümüzde erkeklerin çoğunun sinir sistemi, sürekli olarak dopamin peşinde koşmanın kölesi olmuş vaziyette.

#4 Vücudunuza, zihninizden ayrıymış gibi davranmayı bırakın.

Vücudunuz bir yan proje değil, zihinsel gücün üzerinde yükseldiği somut temellerin ta kendisi. Psikolojide, fil ve fil binicisi denilen, vücudunuzu ve zihninizi temsil eden bir şey var. Vücudunuz, bilinçaltınız, duygularınız ile beraber fil, zihniniz ise fil binicisi.

Bu neden önemli? Çünkü eğer fil ile binicisi arasında iyi bir ilişki varsa, binici nereye gidebileceklerine karar verip istediği gibi kontrol edebilir. Ama fil kontrol dışı ve vahşi bir hayvansa, sürekli kaygı içindeyse, sürekli olarak nereden bir kaplan zıplayacak, nerede bir çukur olacak diye endişe edip duruyorsa, binicinin ne dediğinin, ne istediğinin bir önemi kalmaz. Fil çok daha büyük ve güçlü bir hayvan olarak, kontrolü eline alacaktır.

Bu nedenle vücudunuza zihninizden ayrı bir varlık gibi değil de, zihin sürecinizin bir parçası gibi davranın. Eğer sağlam biri olmak, amaç sahibi olmak, özgüvenli olmak, iyi hissetmek istiyorsanız, vücudunuzla sağlıklı ve direkt bir ilişkinizin olması lazım. Birçok insan, aslında güç, duygusal düzenleme, nefes egzersizi gibi şeyler gerektiren sorunları, düşüne düşüne çözmeye çalışıyor.

2026 yılında, vücudunuza bir makine gibi davranmayı bırakın. Vücudunuzu tükenene ya da bozulana kadar zorlamayı bırakın. Zayıf bir vücut, cesareti çok maliyetli hale getirir. Güçlü bir vücut, disiplini daha da kolaylaştırır. Henüz yapmıyorsanız düzenli spor yapmaya başlayın. Nefes egzersizleri, meditasyonu yapmaya başlayın. Düzenleme (embodiment) egzersizleri yapın (bedensel hisleri gözlemleyerek, onları yorumlamadan, öz farkındalık kazanma alıştırmaları).

#5 Şimdi içinde bulunduğunuz durum için geçmişi suçlamayı bırakın.

Geçmişiniz gerçekten de sizin ne olduğunuzu belirler. Yaptığınız tercihleri, hoşunuza giden ve gitmeyen şeyleri belirler. Ama bunu, bundan sonra da sizin için yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri tercih etmeye bahane olarak kullanmayın.

Evet, çocukluğunuz önemli, sizin üzerinizde etkili. Acınız, varsa travmanız gerçek ve katlanması zor. Ne yaşadıysanız, başınıza ne geldiyse, bunu kabul etmeniz lazım. Bunun üzerinde çalışmanız lazım. Ve bir noktada da, kendinizi iyileştirmeniz, kendinize liderlik etme moduna geçmeli, kendini analiz edip durma modunda kalmamalı.

Sadece analiz edip duramazsınız. Bir noktada kendinizi daha iyi bir noktaya yönlendirmeniz, kendinize liderlik etmeniz lazım.

Ve lütfen 2026 yılında, harekete geçmeden önce iyileşmeyi beklemeyi bırakın. Bunu yapan o kadar çok erkek görüyorum ki! Kendilerini iyi hissetmeyi, sevmeyi bekliyorlar. Sanki bir şekilde kendilerini iyi hissedip kendilerini sevmeye başlayacaklar ve sonra harekete geçecekler gibi.

Dünya, insan, doğa böyle çalışmıyor. Davranışlarınız sizi iyileştirir, sizin iyileşmeniz davranışlarınızı değil. Bu özellikle de erkekler için geçerli. Kendinizi uzun süre boyunca bok gibi hissetmeye devam edecek olmanıza rağmen, sevmeyecek olmanıza rağmen, omzunuza oturmuş olan o şeytan sürekli olarak “herkes yapar sen yapamazsın?” diye size işkence etmesine rağmen harekete geçmelisiniz. Doğru yönde aylarca yürüdükten sonra o şeytan pes edecek, kendinizi iyi hissetmeye başlayacaksınız ve hatta kendinizi sevmeye başlayacaksınız.

#6 Başka herkes gibi olmaya çalışmayı bırakın.

Onaylanma ihtiyaçlarını dışarıdan karşılamaya çalışan erkeklere genellikle saygı duyulmaz, kendileri de kendilerine saygı duymazlar. Her şeye nötr olmak için inşa edilmediniz. Prensip sahibi olmak üzere inşa edildiniz.

2026 yılında, onay peşinde koşayım derken, kendi gerçeklerinizi eğip bükmeyi bırakın. Eğer modern anlatıdan sapan herhangi bir gerçekliğiniz varsa, bu nedenle saldırıya uğrayabilirsiniz. Bazı insanlar sizinle arkadaşlık etmeyi bırakabilirler, sizin böyle düşündüğünüze ay inanamıyorum olabilirler.

Standartlarınız olduğu için özür dilemeyi bırakın. Gerilimlerden kaçmak için kendi değerlerinizi sulandırmayı bırakın. Bir miktar gerilim, anlaşmazlık, hayatın bir parçası. Güçlü erkekler, aslına bakarsanız erkekler, gerektiğinde – gereksiz değil gerektiğinde – sürtüşme yaratırlar ve bu sürtüşme ise kendilerine duyulan saygıya katkı sağlar.

#7 Düzenlenmemiş, yatıştırılmamış bir sinir sistemi ile yaşayıp durmayı bırakın.

Aslına bakarsanız, bu madde birinci ve en önemli madde olmalıydı. Çünkü diğer her şey, bu maddenin gerçekleştirilmesine bağlı. Stres altında bile rasyonel düşünebilen, muhakeme yeteneğini muhafaza edebilen ve ayakları yere sağlam basabilen bir erkek, geleceği kazanan erkektir. Çünkü insanlar her geçen gün daha fazla reaktif, duygu ve dürtü patlaması yaşayan, sinir sistemleri kaos içinde olan varlıklara dönüşüyorlar.

Bunun sonucunda düzenin çatlayıp yıkılmaya başladığını görebiliyoruz. Bildiğimiz yapı ve altyapı, çözülmeye başladı. Dünya bir geçiş dönemine girdi. Buradan nereye gideceğimizi analiz etmeye, adlandırmaya gerek yok. Bu geçiş dönemini, eskinin yok olmaya başladığını herkes hissedebiliyor.

Olanlar karşısında reaktif, kaygılı, aşırı analiz yapan, panik içinde biriyseniz, ayaklarınız yere sağlam basmıyorsa, kendinize liderlik edemeyeceksiniz.

2026 yılında, herkesin ve her haberin, sinir sisteminizi rehin almasına izin vermeyi bırakın. Ayaklarınızı yere basmaya, eleştirel düşünmeye ve muhakeme yeteneğinizi geliştirmeye odaklanın.

2026 yılında, içinizde olan şeylere odaklanarak, şimdi ve burada kalmaya daha fazla önem verin. Vücudunuzdan gelen işaretlerin, sinir sisteminizin rehin alındığını anlamanıza yardım etmelerine olanak verin.

Günlük nefes alıştırmaları ile, ayaklarınızı yere sağlam basmayı, zihninizi sakinleştirmeyi öğrenin.  Sinir sistemizi sakin- rahat modundan (parasempatik), savaş – kaç – don moduna, hayatta kalma moduna (sempatik sinir sistemi) fırlatan şeyleri anlamaya başlayın.

Stres karşısında bile kendini sakinleştirmeyi, sinir sistemini düzenlemeyi bilen biri, gelecekte çok güçlü bir pozisyonda olacak. Bu yeteneğe bugün çok daha az insan sahip ve çok az insan bunu kazanmak için çalışıyor. Çoğu insan, sinir sistemini yatıştırmayı, düzenlemeyi öğrenemiyor ve bunun yerine, sinir sistemini uyuşturarak, patlamaya hazır bir negatif basınç biriktiriyor.

#8 Anlamı kadınlara, onaylanmaya ve belki de işe havale etmeyin.

İlişkiler önemliler ama hiçbir ilişki, hayatınızdaki amacı taşımayacak. Partnerinizi hayatınızın anlamı yaptığınız an, muhtaç ve güvensiz biri olmaya başlarsınız.

2026 yılında, içinizde üretmeniz gereken takdir edilmeyi ve onaylanmayı dışarıdan ithal etmeyi bırakın. Özdeğer ve özgüveni ancak böyle inşa edebilirsiniz.

Birçok erkeğin, kendi başarılarını, dışardan takdir ve onay almadığı sürece takdir edemediğini, kendilerini bu başarı ile onaylayamadıklarını görüyorum.

Hayatta anlam sorumluluk almaktan, başarısızlıklarınızın da sorumluluğunu almaktan ama aynı zamanda hem emeğiniz hem de başarılarınızı kendi kendinize takdir edip onaylamanızdan geçer.

#9 Her şeyi yalnız yapmayı bırakın.

Bağımsızlık, izolasyon anlamına gelmemeli. Her geçen gün daha fazla erkek, kendi köşesinde ve izole bir şekilde hayatta bir yerlere gelmeye çalışıyor. Çoğu erkeğin diğer erkeklerle ilişkileri yüzeysel. Havadan sudan şeyleri konuşuyorlar ama daha derin konuları, felsefi ve manevi şeyleri konuşmuyorlar.

Çevrenizde sizi arada bir kalibre edecek erkek grubu olmazsa, kendi kötü alışkanlıklarınızı rasyonelize etmeye, bahaneler üretmeye başlarsınız. Sizi eleştirecek, size gerektiğinde rahatsız edici yanlarınızı söyleyecek birileri olmadığında, çoğu zaman perspektifinizi kaybetmeye başlarsınız.

2026 yılında, kendinize dürüst olabileceğiniz ama sizi gerektiğinde hunharca eleştirebilecek bir komünite bulun. Başka erkeklerin sizin hayatınıza katkı sağlamasına, gerektiğinde sizi pataklayarak, rahatsız ederek de olsa hizaya sokmalarına izin verin.

Güçlü erkekler kardeşlikler yaratırlar, komüniteler yaratırlar. Yalnız kurt olmak romantik bir çekiciliğe sahip olsa da, hemen her zaman tükenmeye, yoldan sapmaya gider. Kurdun gücü, kurdun sürüsünden gelir.

#10 O bir günü beklemeyi bırakın.

“Bir gün spor salonuna gitmeye başlayacağım.”

“Bu konuyu onunla bir gün mutlaka konuşacağım.”

“Bir gün o kadına merhaba diyeceğim.”

O günü beklemeyi bırakın.

O kadar çok erkek, o kadar çok şey için, o kadar çok bekliyor ki!

“Bir gün X, Y ve Z olursa evleneceğim.”

“A, B ve C olduğunda, bir gün o tatile çıkacağım.”

Hayır. Bugün başlamanız lazım. Belki bugün evlenmeyeceksiniz, işi gücü bırakıp tatile çıkmayacaksınız ya da merhaba demek için hemen okula gidip o kızı aramayacaksınız. Ama bu yolda çalışmaya hemen başlayın. X, Y, Z, A, B, C olacak diye beklemeyin.

Somut bir plan yapmaya başlayın. Çalışmak için plan yapın, planı yolda çalışın. Kervanı düzmeye başlayın ve kervanı yolda düzün.

En iyi yılınız, daha fazla şey yapmanızla yaşanmayabilir. En iyi yılınız, yapmamanız gerektiğini bildiğiniz halde yaptığınız şeyleri yapmayı bırakarak da yaşanabilir. Sizi zayıflatan şeylerden kurtulun.

Yeterince motivasyonum yok diyebilirsiniz. Belki de yeterince motivasyonunuz yok değil, yanlış yönde çok fazla motivasyonunuz var. Belki zor şeylerden kaçmak için boş şeyler yapmaya, dopaminerjik zevkler kovalamaya, onay peşinde koşmaya çok fazla motivesiniz. Belki de ihtiyacınız olan, doğru yönde daha çok değil, yanlış yönde daha az motivasyon.

Daha iyi bir yaşam için psikoloji ve nöron bilimi temelli ipuçları setine de bakmanızı tavsiye ederim. Bu setten bölümleri YouTube katıl alanında ve Patreon’da seslendiriyorum.

Kaynak: 10 Things Men Need to STOP Doing in 2026 to Have Their Best Year Yet