Arkadaş grubunun en önemsiz insanı olmaktan nasıl kurtulursunuz?

“Sosyal durumlarla ilgili zorluk çekiyorum. Arkadaşlarım var ama ben arkadaşlarım için çok da önemli değilim. Beni bir partiye ya da hafta sonu gezisine çağırıyorlar. Ama eğer davet ettikleri etkinliğe katılmazsam, bu onlar için hiç önemli olmuyor. Yani arkadaşlarım var ama beni pek umursamıyorlar. Onların hayatında merkezi bir rolüm yok. Ben onları çok düşünüyorum ve bir yerlere davet ediyorum. Ama onlar beni pek düşünmüyorlar.

Bazen bir grup insanın içindeyken, oraya ait değilmişim gibi hissediyorum. Kendimi garip hissediyorum ve bu konu hakkında ne yapacağımı bilmiyorum.”

Bu danışana ilk sorduğum soru şu oldu: Bu senin için ilk ne zaman problem haline geldi?

Danışanın cevabı şu oldu:

“Bir ay önce doğum günümdü, bir parti düzenledim ve arkadaşlarımı davet ettim. Yemek hazırlayacağımı, çok iyi bir parti olacağını söyledim. Hepsi mutlaka geleceklerini söylediler. 3 gün boyunca yemek hazırladım, tatlı hazırladım, sosları bile ben yaptım. Ama partiye kimse gelmedi! Bu konuda ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemedim.”

Bu danışanla biraz daha konuşunca, insanları yakınında tutmak için çok fazla şey yaptığını, hatta onlara dolaylı olarak rüşvet bile verdiğini fark ettim. Bir etkinliğe davet edilmeyi istediği her zaman, o etkinliğe davet edilmek için aşırı çaba gösteriyordu. Mesela bir haftasonu gezisi planlandığında, “ben şunu yapacağım, şunu halledeceğim” diye bir sürü söz vererek gruptaki değerini yükseltmeye çalışıyordu.

Bu kişi, bilinçaltında, gruptan dışlanacağı paranoyası ile yaşıyordu. Gruba, grubun dış hatlarında tutunmaya çalışıyor, grupta kalmak için çok fazla çaba gösteriyordu.

Bu kişinin temel sorunu, özdeğer, sosyal bağlantı ve sosyal yetenek eksikliği. Ve bunlar iyileştirilebilir şeyler. Birçok insan maalesef, aslında patoloji olmayan ve görece kolay iyileştirilebilecek ama hayatlarında büyük problem yaratan şeylerle boğuşuyor.

Bu danışan ile çalışmaya devam ettim ve problemini nasıl çözebileceğimi buldum.

Burada temel sorun şu: bir grubun dış çevresinde o gruba tutunan insanlar, gruptan dışlanmamaya yönelik çok fazla şey yapıyorlar. Bunu yaparken de çok fazla kendilerini küçülten espri yapıyorlar, grubun merkezindeki insanların önüne geçmemek için özel çaba harcıyorlar ve genel olarak aşırı uysal davranıyorlar. Bu tür davranışların hepsi, tutunmaya yönelik davranışlar ama tüm enerjinizi tutunmaya harcarsanız, yükselmeye enerjiniz kalmaz.

Asıl sorun şu ki, bir gruptan dışlanmamak için büyük bir çaba harcadığınız sürece, o grupta kalmayı başarabilirsiniz ama size duyulan saygı asla artmaz.

Sosyal ağ geliştirme ile ilgili birçok araştırma var. Bu alanda ise Özvektör Merkeziliği (Eigenvector Centrality) denilen bir kavram var.

İnsan bağlantıları ile ilgili diyagramlara bakarsanız, bazı insanların diğerlerinden daha merkezi, bazı insanların ise diğerlerine göre daha merkezden uzak, uçlarda olduğunu görürsünüz. Gruplarda genellikle bir veya birkaç lider kişi olur ve örneğin etkinlikleri genelde bu insanlar ayarlarlar. Bu insanlar grubun bir etkinliğine gelmezlerse, o etkinliğin değeri çok azalır ve bu insanlar bir parti düzenlediğinde, herkes bu partiye gitmek için çaba gösterir. Yani bazı insanlar grup içinde sosyal olarak saygı gören, herkesin arkadaş olmak istediği insanlardır. Tabii bazen bu insanlardan gerçekten de hoşlanmayız ama grupta önemli insanlardır.

Peki, bir sosyal grup içinde daha merkezi bir pozisyona gelmek, artık tutunmaya enerji harcayıp durmamak için neler yapabilirsiniz?

İlk yapmanız gereken şey, toplam bağlantı sayınızı arttırmak. Sosyal olarak güçlü, saygı gören, sevilen ve yaptıklarının karşılığını alana insanlar olmakta zorlanan danışanlarıma baktığımda, genellikle temel bir karşılıklılık aradıklarını görüyorum. Örneğin birine bir doğum günü hediyesi aldıklarında, o insandan da doğum günü hediyesi bekliyorlar. Bu insanlar genellikle bir grup içinde daha sayılan ve sevilen biri olmak için çok büyük çaba harcıyorlar.

Yapmanız gereken şey ise, bu enerjinin büyük bir kısmını başka ağlar kurmaya yöneltmek. Bir grup içinde daha sayılan ve sevilen biri olmak tabii ki mümkün ve bu konuya geleceğiz. Ama bunu yapmadan önce, dışsal gruplarla zayıf bağlantılar geliştirmeye başlamanız gerekiyor.

Burada birçok insan, “yahu benim zaten zayıf bağlantıdan bol neyim var?” diye itiraz edecektir. “Daha fazla zayıf bağlantı oluşturmanın ne anlamı var? Şu an kendi grubumda da insanlarla bağım zayıf, bana saygı ve sevgi duydukları yok. O diğer insanlar da saygı ve sevgi duymayacaklar ki! Kötü bir gün geçirdiğimde beni aramayacaklar ki.”

Başka gruplardan insanlarla zayıf bağlantılar kurmak ilk adım. Ama olay burada bitmiyor. Zayıf bağlantıları, bir şekilde güçlü bağlantılara dönüştürmeniz gerekiyor. Siz ne kadar çok güçlü bağlantılar kurarsanız, o kadar sayılan ve sevilen biri olursunuz.

Özellikle grubun dış çevresindeki insanlarla birebir ya da küçük gruplar halinde daha fazla vakit geçirmeye başlayın. Bu sizin o insanlarla bağlarınızı ve etrafınızdaki insanlardan aldığınız desteği arttırır.

Üçüncü prensip, başka insanlar arasında bağlantı kurmak.

Özvektör Merkeziliği yüksek olan, örneğin merkezde olan grup üyesine duyulan saygı, başka herkese olan bağlantısından gelir. Sosyal olarak, başka insanların da bağlantıda olduğu insanlara değer veririz. Bu da, ağ/bağlantı kurmanın özüdür.

Bağlantılar kurma konusunda yapılan çok büyük bir hata var. İnsanlar bağlantı kurmak için etkinliklere gittiklerinde, insanlara “bu kişinin bana nasıl faydası olur?”, “şu kişinin bana ne yardımı olur?” şeklinde bakıyorlar.

Benim gördüğüm en faydalı ağ kurma yolu, iki insan arasında bağlantı kurmak. İki insan arasında her bağlantı kurduğunuzda, onların zihnindeki statünüz artar çünkü bunu yaparken karşılığında bir şey istemezsiniz, bir şey almazsınız. Araştırmalar da, insanlar arasında bağlantı kurmanın, sosyal olarak merkezde olmanıza büyük katkı sağladığını gösteriyor.

Size tavsiyem, insanlarla bağlantılarınızı geliştirmek için büyük bir parti düzenleyip, insanların o partiye gelmesi için çabalama yolunu bırakmanız. Bunun yerine küçük bir organizasyon yapın ve buna A grubundan birkaç kişiyi, B grubundan birkaç kişiyi ve C grubundan birkaç kişiyi çağırın.

Sosyal gruplarda daha merkezi ve saygı duyulan biri olmanızın yolu, grubun dış sınırlarındaki insanlarla bağlantı kurmak, tekrarlanan etkileşimler kurmak ve farklı gruplardan insanları bir araya getirmektir. Peki bunları pratikte nasıl yapacaksınız?

Yeni insanlarla tanışın. Küçük, kendi sosyal grubunuzun parçası olmayan insanları da içeren organizasyonlar yapın.

Dördüncü olarak, grubun dış çevresindeki insanların sıklıkla yaptığı ve kendilerine olan saygıyı azaltan davranışlar. Burada gruba yapışmak ile grup içinde tırmanmak arasındaki farka geri dönüyoruz.

Bu konuda yardım etmeye çalıştığın çoğu insanın, sosyal grubun merkezindeki insanlardan korktuklarını, aynı zamanda kendilerine saygıyı azaltan davranışlar içine girdiklerini görüyorum. Bu davranışlardan birisi, kendilerini küçük düşüren espriler. Grup kendisine gülüyorsa, gruba katılıp kendilerine gülüyorlar çünkü grubun merkezindeki insanlara “ben tehdit değilim” mesajı vermeye çalışıyorlar.

Grubun çevresinde olan insanların kendilerini daha zararsız göstermek için yaptıkları bir başka şey de kendi uzmanlıklarını olduğundan daha önemsiz göstermeye çalışmak. Grubun merkezinde olan insanlardan belli alanlarda daha iyi olduklarında, bu insanlar için tehdit oluşturup dışlanmaktan korkuyorlar.

Grubun merkezindeki insanlar tarafından gruptan atılma korkusu ile kendini küçük ve zararsız göstermeye çalışmak, gruba yapışma amaçlı bir davranıştır. Bu davranış sizi grubun dış çevresinde tutabilir ama merkeze yaklaşmadan orada durmanıza neden olur.

Burada size çok ama çok önemli iki tavsiye vereceğim. Mikroskopik perspektiften bakarsak, kendinizle dalga geçmeyi, kendinizi küçük gösterecek davranışlardan uzak durun. İkincisi, eğer bir şeyde iyiyseniz bunu gösterin. Eğer insanlar bunun değerini bilmiyorlarsa, bunu tehdit olarak görüyorlarsa, bu onların problemi.

2024 tarihli bir araştırmanın gösterdiği, kendiniz hakkında nasıl hissettiğiniz, kendi etkinliğinize olan inancınız, başka insanların size nasıl tepki vereceklerini belirliyor. Yani eğer siz kendinizi küçültürseniz, başkaları da sizi küçük görürler.

İyi olduğunuz konuları gösterin, bu sayede grup içinde size duyulan saygı artar. Eğer sosyal grubunuzda merkezi olan insanlar bunu tehdit olarak görürlerse, unutmayın ki o grup dışında bağlantılar da geliştirdiniz.

Yetkinliklerinizi göstermeniz ile, kendinize olan inancınız da artar. Çeşitli gruplardan insanların çevresinde olduğu yeni bir merkez yaratırsınız ve artık grubun en önemsiz elemanı olmazsınız.

Daha iyi bir yaşam için nöron bilimi ve psikoloji temelli pratik ipuçları setinde derlediğimiz Dr.K’nın sette olmayan son yayınlarından birini çevirdik.

Kaynak: Why You’re The Least Valuable Friend

 

Öğrenilmiş çaresizlikten nasıl kurtulursunuz?

Bu bölümde, aslında başarılı olabileceğiniz durumlarda bile, beyninizi yanlışlıkla nasıl pes etmek üzere eğittiğinizi konuşacağız.

Hayatta problemler ile karşılaştığınızda, beyniniz bir değerlendirme yapar. Örneğin işinizde yükselmek veya yeni bir iş bulmak için başvuru yaptığınız, ya da birini buluşmaya davet ettiğiniz durumu düşünelim. Beyniniz bu durumda size, “bu işe yarayabilir” ya da “denemeye bile çalışma” diyebilir.

Beyniniz size “45 yaşında, bilemedin 50 yaşında asla emekli olamazsın” dediğinde, bu size garip gelebilir ama, buna hemen inanıyorsunuz değil mi? Beyniniz size “denemeye bile çalışma” dediğinde, doğru olup olmadığını sorgulamadan, buna inanıyorsunuz.

Etrafınızda başka insanların, bu hatayı sürekli olarak yaptıklarını görüyorsunuz. Örneğin bilgisayar oyunu oynayan bazı insanların, “bronz seviyesine saplanıp kaldım, burdan daha yukarı çıkmak için yapabileceğim hiçbir şey yok” dediğini duyuyorsunuz. Bu insanlara neden böyle düşündüklerini sorduğunuzda, size bir sürü neden sayabiliyorlar. Ama siz, bunları dinlerken, bilgisayar oyunu dünyasında bronz seviyesinden yukarı çıkmak için yapabileceği bir şeyler olduğunu, bronz seviyesine saplanıp kalma nedeninin kötü takım arkadaşları değil, kişinin bu konuda yapabileceği şeylerin farkında olmaması olduğunu bilirsiniz.

İnsan kendi zihninin içinde, bunun mümkün olmadığını varsayabilir çünkü zihni ona böyle söyler. Kişi, bu varsayımın doğru olduğunu düşünür.

Peki beynimizin durumu doğru değerlendirip değerlendirmediğini nasıl bilebiliriz?

Beynimiz sonuçta iki düşünceye çıkıyor. Birinci düşünce, “çabalamaya değmez” düşüncesi. Örneğin bir işe başlamanız gerekiyor ama beyniniz size “bu iş için emek harcamaya değmez” diyor. Bu düşünce şekli çok yaygın değil mi?

İkinci düşünce şekli ise, “çabalasan bile başarılı olamazsın” düşüncesi. Birçoğumuz, birçok konuda bu düşüncelere sahibiz.

Ama bir konuda “çabalamaya değmez” ya da “başaramazsın” düşüncelerine sahip olduğunuzda, başka birinin bu konuda doğru bir değerlendirme yapıp yapmadığını nasıl bilebilirsiniz? Sonuçta başka biri, sizin yaşadığınız yaşamı yaşamıyor, sizin yaşamınızı bilmiyor ve anlamıyor.

Sizi anlıyorum. Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtları gerektirir. Bugün bu kanıtlara, öğrenilmiş çaresizliğin psikolojisine bakacağız.

Eskiden öğrenilmiş çaresizliğin, beynin bir konuda yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını düşünmesinin, sadece ağır travma kurbanlarında olduğunu düşünüyorduk. Bu insanlar çaresiz oldukları ağır travma durumlarından sonra, aslında kontrolleri olan durumlara girseler bile, çaresizliklerini bu yeni durumlara da aktarıyorlar.

Korkutucu olan şey şu ki, öğrenilmiş çaresizlik sadece ağır travmalara özgü değil. Tepkisiz ebeveynler, iş başarılarınızın görmezden gelinmesi ile tükenmişlik yaşamak, kronik ağrı ya da tıbbi rahatsızlık sonucunda yorgunluk gibi nedenlerle bile, beyninizde bazı devreleri darmadağın edebiliyorsunuz. Daha da kötüsü, muhtemelen başka birçok durumun da öğrenilmiş çaresizlik yarattığını keşfedeceğiz gibi görünüyor.

Eğer nesnel olarak doğru düşündüğünüze inanıyorsanız, beyninizin bir parçası yanlış çalışıyor ve şansınızı yanlış tahmin ediyor olabilir. Bu durumu düzeltmenin yolunu öğrenmek için, bazı bilimsel deneylere dalacağız.

Saligman adlı bir bilim adamı, 1960’larda, köpeklere elektrik şoku verdiği çeşitli deneyler yaptı. Örneğin birinci senaryoda, yerde bazılarında elektrik akımı olan paneller var ve köpek bu panellerden birine basarsa, elektrik akımına maruz kalıyor. Yani köpek, zamanla hangi panellere basmaması gerektiğini, elektrikli panellerden elektriksiz panellere kaçabilmeyi öğreniyor.

İkinci senaryoda ise, tüm paneller elektrikli ama bir panelin elektriği rastgele açılıp kapanıyor. Birinci durumda köpek şoka uğrayıp uğramayacağını yönetebiliyor ama ikinci senaryoda, köpek bunu yönetemiyor ki bu duruma kaçınılmaz şok deniyor.

Bu iki senaryodan birini yaşamış köpekleri, daha sonra ortasında elekrikli bir alan bulunan, ama köpeğin bu alanın üzerinden kolayca atlayıp güvenli alana geçebildiği bir odaya alıyorlar. Birinci senaryoyu yaşamış olan köpekler, elektrikli alanın üstünden atlayıp güvenli alana geçebiliyorlar. İkinci senaryoyu yaşamış köpekler ise hiçbir şey yapmadan öylece oturup elektrik şokuna maruz kalmaya devam ediyorlar.

Kaçınılmaz şoka maruz kalan köpeklerin beyinlerinde bir şeyler değişiyor ve hiçbir şey yapamayacaklarını, şoktan kaçmanın bir yolu olmadığını öğreniyorlar. Ve bu öğrenimi, başka durumlara da taşıyorlar.

“Tamam ama, benim hayatımda işler bundan çok daha karmaşık” diyebilirsiniz. “Bir alanda yenildim diye beynim başka alanlarda da yenileceğimi var saymayacak” diyebilirsiniz. Ama yanlış düşünüyorsunuz. Bilim adamları bu tür deneylerden daha fazla yaptılar ve iki korkutucu şey keşfettiler. Öğrenilmiş çaresizlik, durumdan duruma, uyarandan uyaran aktarılıyor. Yani belli bir durumda öğrenilmiş çaresizlik “kazandıysanız”, tamamen alakasız bir durumda da öğrenilmiş çaresizliğe sahip oluyorsunuz. İşinizde ciddi problemleriniz varsa, ilişkiler alanına geçtiğinizde, bu öğrenilmiş çaresizliği ilişkiler alanına da aktarıyorsunuz. Uyarandan uyarana aktarım da, örneğin elektrik şoku ile öğrenilmiş çaresizlik kazanan biri, ateşten, sudan veya her türlü şeyden korkmaya başlıyor.

Bir köpeğin tamamen yeni ve kolayca kaçabileceği bir duruma girdiğinde bile, öğrenilmiş çaresizlik ile hemen pes etmesi, bilim adamlarını daha fazla meraklandırdı ve bu konuda oldukça fazla sayıda araştırma yapıldı. Bu çalışmalarda, öğrenilmiş çaresizlik mekanizmanın nasıl çalıştığını, beynin pes etmeye nasıl adapte olduğunu araştırdılar. Beynin birçok değişik bölgesi üzerinde çalıştılar ve sonunda, beynin dorsal rafi çekirdeği (DRÇ) (dorsal rafi nucleus) bölgesinin, öğrenilmiş çaresizlik konusunda anahtar bölge olduğunu buldular.

DRÇ aktif hale geldiğinde, serotonin salgılıyor. Serotonin, amigdalaya ulaşıyor ve korku algısını arttırıyor. Bilim adamlarının hipotezi, DRÇ aktif hale geldiğinde canlı organizmanın, durum veya tetikleyici ne olursa olsun kendisini çaresiz hissettiği.

Bilim adamları bu hipotezi, oldukça yaratıcı bir şekilde test etmişler. Orjinal deneyde hatırlarsanız birinci köpeğe kaçınabileceği bir şok, ikinci köpeğe kaçınamayacağı bir şok veriyorlardı. Birinci köpek, durduğu yere göre şoka uğrayacağını ya da uğramayacağını öğreniyor ve üzerinden atlayarak kaçabileceği şok alanı olan deneyde, şoka uğramayacağı alana atlıyor.

Peki birinci köpeğin DRÇ alanını, yapay bir şekilde aktive ederseniz ne olur? Bilim adamları birinci köpeği alıyorlar ve üzerinden atlayarak kaçabileceği şok alanı olan deneye sokuyorlar. Ama bu sefer, bu köpeğin DKÇ alanını ilaç ile aktif hale getiriyorlar. Bu köpek bu sefer, ikinci deneydeki köpek gibi oturduğu yerde duruyor, karşıya atlamıyor ve şok yiyip duruyor. Yani bilim adamları, çevresini kontrol edebileceğini öğrenmiş köpekte, yapay olarak öğrenilmiş çaresizlik yaratabiliyorlar.

Bilim adamları, DRÇ alanının rolünü ispatlamak için, ikinci köpeğin DKÇ alanını yapay olarak kapatabilirlerse, bu köpeğin son deney alanındaki engelin üstünden atlayacağını, orada öylece şok yiyip durmayacağını yani kontrol edemediği çevrede kazandığı öğrenilmiş çaresizliği kaybedeceğini tahmin ediyorlar ve bu deneyi yaptıklarında, olayın aynen tahmin ettikleri gibi ilerlediğini görüyorlar.

Peki o zaman, DRÇ alanının aktif hale gelip gelmeyeceğini ne belirliyor? Burada rol oynayan, mediyal prefrontal korteks (MPFK) adlı bir başka beyin bölgesi var. MPK, yönetici fonksiyonlarla, disiplin ve sebat gibi irade gücüile ilgili fonksiyonlar ile ilişkili ve bilim adamları, DRÇ alanının aktif olup olmayacağının, MPFK alanı tarafından kontrol edildiğini bulmuşlar.

Beynimizin bize, durumun gerçekliği nedeniyle “başaramayacaksın” dediğini var sayıyoruz. Durumun gerçekliğinde, başarmak için bir şans olmadığını var sayıyoruz. Ama deneyleri hatırlarsanız, öğrenilmiş çaresizlik ile durumun gerçekliğinin alakası yok. İkinci deneydeki köpek, şoktan kaçma şansı varken bile, birinci deneyde maruz kaldığı kaçınılmaz şok nedeniyle, ikinci deneyde de şoktan kaçmak için hiçbir şansı olmadığına inanıyor.

Biz bu durumu günümüz dünyasında çok görüyoruz değil mi? İncellere bakarsanız, ne yaparlarsa yapsınlar, kadınlarla beraberlik için yapabilecekleri hiçbir şey olmadığına inanıyorlar.

Hayatındaki bazı alanlarda belli zorluklar karşısında, yapabileceği hiçbir şey olmadığına inanan çok fazla sayıda insan var. Böyle durumlarda ise iki anahtar düşünce çeşidi var. Ya yapmaya değmez düşüncesi ya da yapmaya çalışsan bile yapamazsın düşüncesi.

Öğrenilmiş çaresizlik üzerine yapılan araştırmalar bize, fonksiyonel çaresizlik ile motivasyonel çaresizlik arasındaki farkı gösteriyorlar. Fonksiyonel çaresizlikte, yapılması gereken şeyi yapacak fonksiyona sahip değilsiniz. Motivasyonel çaresizlikte ise, yapılması gerekeni yapacak fonksiyonlara sahip olsanız bile, beyniniz hiçbir şey yapamayacağınızı ya da yapmaya değer olmadığını söylüyor.

Burada iki gösterge var. Birincisi sonucun algılanan değeri ve ikincisi ise aksiyon – sonuç üzerindeki etki derecesi. Sonucun algılanan değeri, “yapsan bile yapmaya değmez” düşüncesi. Diğeri ise “yapmaya çalışsam bile yapamam” düşüncesi.

Bu düşüncelerin gerçekliğin doğru bir değerlendirmesine göre değil, DRÇ  bölgesinin aktif olması nedeniyle ortaya çıktığını biliyoruz. DRÇ bölgesini deaktive etmek için ise MPFK bölgesini aktif hale getirmemiz gerekiyor.

Burada ilginç olan, zorluklarla karşılaştığınızda, belli bir kontrol seviyesini yakalamak için, yapmanız gereken tek bir şey var.

Ümitsiz bir durumla karşılaştığınızda, beyniniz hiçbir şey yapamayacağınızı söylüyorsa, başarma veya başaramama ihtimallerini unutun ve ne derecede olursa olsun elinizden geldiğince durumu yönetmeye çalışın.

Bu konuda çok güzel bir örnek biliyorum. Ben stajyer olarak çalışırken, dördünce evre kanser bir hastam vardı. Bu hastanın ailesi hergün bize, hastanın yeterince beslenip beslenmediğini soruyor, “enerjisini yüksek tutmak için yemesi lazım” diyorlardı.

Bu durum benim aklımı çok karıştırıyordu zira hem hastanın zaten bir bilemedin iki hafta ömrü kalmıştı, hem de bu süre boyunca ihtiyacı olanı zaten damardan alıyordu. Yani bir şeyler yemeye ihtiyacı yoktu.

Ama hastanın ailesi, tamamen ümitsiz bu durum karşısında bile bir miktar kontrol uyguluyorlardı. %100 çaresizlik karşısında bile, bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.

Öğrenilmiş çaresizliğe karşı yapmanız gereken de tam olarak bu. Karşı karşıya olduğunuz durumun ne kadar ümitsiz olduğunu düşünüyor olursanız olun, sonuçta işe yarayacak olup olmadığına bakmaksızın, bir şeyler yapın, durumu az da olsa kontrol etmeye çalışın.

Bir miktar bilinçli çabada, kontrolde ısrar ederseniz, MPFK bölgesi aktif hale gelir ve DRÇ bölgesini kapatır.

Ölümcül kanser durumu, gerçekten çaresiz bir durum. Ama sizin içinde bulunduğunuz durumun çaresiz olduğunu, beyninizin durumu doğru bir şekilde değerlendirdiğini nereden biliyorsunuz? “Biliyorum çünkü bu konudaki tüm bilgiye nesnel bir şekilde sahibim” diyecekseniz, bu cevabı kabul etmiyorum.

Burada işin felsefesine gireceğiz ama durumunuzun gerçekliği ile ilgili inandığınız şey gerçek değil. Durumun gerçekliği ile ilgili inançlarınıza beyniniz karar veriyor. Siz ise beyninizin bilişsel önyargılardan bağımsız olup olmadığını, bilişsel olarak adil olup olmadığını bilmiyorsunuz.

Tam burada, “çabalasan bile değmez” ve “çabalasan bile başaramazsın” düşünceleri çok önemliler. Bu iki düşünce şekli, DRÇ alanı aktif hale geldiğinde ortaya çıkan düşünceler. Bu düşünceleri yakalamanız ve nasıl, ne miktarda olursa olsun bir şeyler yapmanız, durumu kontrol etmek için bir miktar çaba göstermeniz gerekiyor.

Çaresiz bir durumda olduğunuzda, dünden biraz daha iyi olmak için, şansımız az da olsa arttırmak için ne yapabilirim sorusunu sorun.

Bazı insanlar çaresiz durumlarda bile, az daha olsa yapabileceğim bir şey var mı sorusunu sormayı bırakmıyorlar. Kazananlar, şampiyonlar, bu insanlar arasından çıkıyor.

Bir durum karşısında “boş ver, çabalasan bile değmez, başaramazsın” düşünceleri ile dolduğunuzda, küçücük de olsa, elinizden geldiğince bir şeyler yapın, pes etmek yerine kontrolü tamamen elden bırakmayın. Bunu yaparsanız, MPFK alanı aktif hale gelecek ve DRÇ alanı deaktive olurken, sizin başarıp başaramayacağınız ile ilgili algınız dönüşüme uğrayacak.

Daha iyi bir yaşam için nöron bilimi ve psikoloji temelli pratik ipuçları setinde derlediğimiz Dr.K’nın sette olmayan son yayınlarından birini çevirdik.

Kaynak: You Accidentally Trained Yourself To Be Helpless

Algınız motivasyonunuzu yok ediyor.

Yayınlarının en önemlilerini Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti içinde derlediğimiz Dr.K’nın son yayınlarından birisini çevirdik.

Farkında mısınız bilmiyorum ama, motivasyondan vazgeçmiş gibi görünüyoruz. Günümüzde herkes disiplin peşinde çünkü motivasyona bel bağlayamayız değil mi?  Motivasyon dediğin gelip geçici bir şey ama disiplinli biriysen, her gün bir şeyler yapabilirsin.

Sadece disiplin de değil. Aynı zamanda alışkanlıklara da abayı yaktık çünkü ruhsal olarak yorgun hissediyor olsak bile, vücudumuzdaki otopilot yazılımının bizi istediğimiz yönde hareket ettirmesini istiyoruz.

Benim motivasyondan vazgeçmenin yeni versiyonları içindeki favorim, broizm. 

Broizm, stoizmin modern, belli teknoloji biraderleri ve erkek odakli online topluluklarda yaygın olan, genellikle eleştirilen bir yorumunu tanımlamak için kullanılan bir kelime. Broizm, duyguları bastırma, kişisel başarı, öz disiplin odaklı olan, temel stoizm prensiplerinin sığ ve çarpıtılmış bir şekli olarak görülen bir akım.

Stoik olmak istiyoruz. İçsel duygu ve motivasyon dalgalanmalarından etkilenmemek istiyoruz. Ve eğer bu üç şeyi, disiplini, alışkanlığı ve gerçekten iyi bir stoik olmayı becerebilirsek, motivasyona ihtiyacımız olmadığını düşünüyoruz.

Sorun şu ki, biyoloji ve nöron bilimi açısından bakarsanız, belli davranışları gerçekleştirmenin en güçlü yolu, o davranış yönünde motivasyona sahip olmaktır. Motivasyondan vazgeçme sebebimiz ise, motivasyonu nasıl aktif hale getireceğimizi, hemen şimdi nasıl yeşerteceğimizi bilmememiz. Bunları yapamama nedenimiz ise, motivasyonun ne olduğunu, nereden geldiğini anlamamamız.

Motivasyon bir algıdır

Motivasyonun kökleri, algıdır. Benim kimseden duymadığım şey ise, algınızı nasıl doğru yönde oluşturup yükseltebileceğiniz.

Şimdi “bir dakika, motivasyon algı değil ki, bunlar iki farklı şey” diyor olabilirsiniz. “Algı benim neyi algıladığımdır, motivasyon ise içimde olan bir şeydir” diyor olabilirsiniz. Burada size birkaç basit örnek vermek istiyorum.

Hepiniz teknoloji kullanımınızı azaltma konusunda zorluk yaşıyorsunuz, ekran başında çok fazla zaman harcıyorsunuz. Şimdi size, günlük telefon kullanımını ortalama olarak 37 dakika kadar düşürecek basit bir hile söyleyeceğim: cep telefonu ekranını gri skalaya (greyscale) çevirmek.

Burada tek yaptığınız şey, algısal girdiyi değiştirmek. Ve bunu yaparak cep telefonu kullanımınızı hiçbir çaba harcamadan, disipline veya alışkanlıklara ihtiyaç duymadan, stoik biri olmadan azaltabiliyorsunuz. Bazı insanlar sadece bu değişiklik ile cep telefonu kullanımlarını %50 azaltabiliyorlar. Sadece algımızı değiştirdiğimizde, cep telefonu kullanmaya yönelik doğal eğilimimizi azaltıyoruz.

Şimdi daha da iyi bir örnek vereceğim. Diyelim ki lisede bir kızdan hoşlanıyordunuz. Bu kızı buluşmaya çağırıp çağırmamazı ne belirliyordu? Bu kızı buluşmaya çağırma motivasyonunuzu ne belirliyordu?

Bu kızdan hoşlanıyorsunuz, yani arzu zaten var. Nükleus akumbens (NAc), yani beynin limbik sistemi içinde bulunan ve özellikle ödül, motivasyon, zevk ve bağımlılık gibi davranışsal süreçlerin düzenlenmesinde kritik bir rol oynayan yapı, kızı buluşmaya çağırmanızı istiyor. Duygusal merkezleriniz bu kızdan etkilenmiş vaziyette.

Bu kızla ilişki istiyorsunuz ama bu kızla ilişkiye yönelik adımlar atma konusunda motive misiniz? Tabii ki hayır. Bu kızla ilişkiye yönelik adımlar atmaktan deli gibi korkuyorsunuz. Arkadaşlarınıza “bu kızın arkadaşına, kızın bana ilgisi olup olmadığını sorsana” diyene kadar bu adımları atmaktan korkuyorsunuz. “O da benden hoşlanıyor mu?”

Sizin bu kıza karşı arzunuz sabit seviyede ama arkadaşınız kızın da sizden hoşlandığı bilgisini size ilettiğinde, birden bire kızı buluşmaya çağırmak çok kolaylaşıyor. Bu kızın nasıl tepki vereceği ile ilgili algınız, bu kızı buluşmaya çağırma motivasyonunuzu belirliyor.

Bu senaryoda arzu var, arzu hep var. Ama kızla ilişkiye yönelik harekete geçme ya da geçmeme motivasyonu, kızın ne hissettiği ile ilgili algınız tarafından belirleniyor.

Burada algının motivasyonu nasıl artırıp azalttığı ile ilgili iki ilginç örnek gördük. Ama bu iki örnek çok basitler ve problem şu ki, hayatımızın diğer motivasyonel alanları ile ilgili yapmamız gereken şeyler o kadar da basit değiller. Sabah kalkar kalkmaz bilgisayar ekranına geçme motivasyonunuzu azaltacak algısal durumu düzenlemek hiç de basit değil. Tüm yaşamımızı gri skalaya koyamayız, bunu yapmak bile istemeyiz. O zaman soru şu: Bu iki basit durumdaki genel prensip nedir ve bunu nasıl anlayabiliriz? Ondan da önce, hayatımızın her boyutuna uyarlayabileceğimiz genel bir prensip var mı? Bu sorunun cevabı evet. Böyle bir prensip var ve ben bu bölümde size bu prensibi öğreteceğim.

Beyindeki motivasyon devreleri

Öncelikle, beyindeki motivasyon devrelerini anlamakla başlayalım.

Nükleus akumbens (NA) yapısı, dopamin merkezi. Dopamin bize üç şey veriyor. Zevk veriyor, bir şey için arzu veriyor ve aynı zamanda o şeye yönelik davranışsal pekiştirme veriyor.

Çoğu zaman, motivasyonunuzun NA yapısından geldiği söylenir, hatta bunu nöron bilimciler bile söylerler. Bir şeyi yapma arzusu motivasyondur değil mi? Ama gerçek bu kadar basit değil.

Bir yandan da amigdala ve limbik sistemimiz var ve bunlar, beynimizin duygusal merkezleri. Duygular ise, çok güçlü motivasyon kaynakları. Örneğin, bir insan size utanç hissettirirse, o insanla birlikte vakit geçirme motivasyonunuz önemli derecede azalır değil mi? Ya da birine öfke duyarsanız, bu konuda bir şey yapma motivasyonunuz çok yüksektir.

Motivasyon kaynağı olan başka beyin yapıları da var. Örneğin daha üst yapılar olan ön loblar ve korteks. Bu yapılar planlama ve hesaplama yaptığımız yapılar. Örneğin bir şeyin başarılı olma ihtimalini yüksek olarak hesaplarsak, o şeyi yapma motivasyonumuz artar.

Şimdi “Dr.K, motivasyonun karmaşık bir şey olması normal zira motivasyon, bir sürü beyin yapısından kaynaklanabilir” diyebilirsiniz. Bazen bu yapılar arasında çatışma olabilir. Bazen duygusal olarak bir şeye motive iken, dopaminerjik olarak tam tersine motive olabilirsiniz. Utanç duyduğunuz için bir şeyi yapmak istemeyebilirsiniz ama o şeyi yapmak için büyük bir arzu hissedebilirsiniz. Entelektüel açıdan bir şeyin iyi bir fikir olduğunu hesaplayabilirsiniz, örneğin bugün ders çalışmanın iyi bir fikir olduğunu hesaplayabilirsiniz ama başka bir şey için arzu duyuyor olabilirsiniz. Günümüzde motivasyondan vazgeçme sebebimiz ise tam olarak bu. Beynimizdeki tüm devrelerin birbirleri ile savaş halinde olması.

Fakat beynimizde, bu üç değişik bölgeyi de kontrol eden başka bir bölge var: talamus. 

Talamus, koku duyusu hariç, tüm sistemlerden gelen afferent (duyusal) sinyaller için bir kapı olarak kabul edilir. Ayrıca amaca yönelik bilinçli davranışlardan sorumludur.

Talamusu bilincimizin beynimizde durduğu yapı olduğunu gösteren araştırmalar var. 

Peki, talamus ve motivasyon ilişkisi nasıl çalışıyor?

Bunu anlamak için, çok bilinen bazı üretkenlik hilelerini yani üretkenliğinizi arttıran yöntemleri ele alacağız. Bunu yaparken de algının, insanların bu şeyleri yapmalarını nasıl etkilediğine bakacağız.

Düşünce Yapısı (mindset)

İlk bakacağımız şey düşünce yapısı. Amerikalı psikolog Carol Dweck’in bu konuda 15-20 yıl önce yaptığı harika araştırmalar var ve bu araştırmalar, düşünce yapısı konusunda, iki çeşit insan olduğunu gösteriyor. Bazı insanların performans düşünce yapısı var ve bazı insanların da büyüme düşünce yapısı (growth mindset) var.

Performans düşünce yapısına eğilimli insanlar, belli bir şeyi başarmaya çalışıyorlar. Sınavlardan hep A almaya ya da çok iyi notlar almaya çalışıyorlar. Büyüme düşünce yapısına eğilimli insanlar ise, notlardan çok, dersleri iyi bir şekilde öğrenmeye çalışıyorlar. “Ben öğrenmek ve gelişmek için buradayım, başarmak için değil” diyorlar.

Bir öğrencinin A almaya çalışırken B aldığı senaryoyu düşünelim. Bu gerçekliğe karşı, iki düşünce yapısının verdiği tepkiler farklı oluyor. Performans düşünce yapısına sahip bir öğrenci A almak için çok çalışıp B aldığında, kendisi ile ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. “O kadar çok çalıştım ama bunun sonucunda gösterebileceğim iyi bir sonuç yok” diyor. Böyle biri hayatta bir başarısızlık ile karşılaştığında, daha çok çalışmaya değil pes etmeye meyilli oluyor.

Büyüme zihin yapısına sahip bir öğrenci çok çalışıp B aldığında, “A alacağımı düşünüyordum, bu dersi iyi öğrendiğimi düşünüyordum ama durum bu değilmiş” diyor. “O zaman daha fazla çalışmalıyım” sonucunu çıkarıyor. “Bir şey eksik, öğrenme şeklimi iyileştirmeliyim” diyor.

Durum her iki öğrenci için de aynı ama durumu algılayış şekilleri, daha fazla çalışmayı mı yoksa pes etmeyi mi seçeceklerini belirliyor.

Pomodoro Tekniği

İkinci olarak ele alacağımız şey, Pomodoro tekniği. Pomodora tekniği, büyük işleri aralarında kısa dinlenme araları olan, sabit süreli parçalara bölmeyi içeriyor. Araştırmalar, tez yazmak gibi büyük işleri, küçük parçalara bölmenin, kişiyi işi bitirmek için motive etme konusunda büyük etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

Bunun neden çalışır bir teknik olduğuna bakalım.

Diyelim ki bir tezi yazmak için, bin saat gerekiyor. Eğer haftada 40 saat çalışırsanız, bu tezi yazmanız 25 hafta sürer. Tezi yazmaya beyin açısından bakalım. Eğer 10 saat yoğun bir şekilde çalışırsanız, beyniniz bu çabaya baktığında, “bütün gün çalıştın ve işin sadece %1’ini yaptın” der. Yani 10 saat çalışmak beyni tüketirken beyin, önemli bir ilerleme göremez. “Bunu 100 kere daha mı yapman gerekiyor?” der. “Bir kere yapmak bile tüketici, bunu daha kaç kere yapabilirim ki?” der.

Bir yandan da internette “her gün şu kadar saat yolda, şu kadar saat işte geçiyor ve ben bunu 40 sene daha yapmak zorundayım!” gibi protesto içerikleri okuyoruz. Bu iki durum arasındaki benzerliği görebiliyor musunuz? Yapmanız gereken işin tamamına, 25 haftaya ya da 20 yıla bakıp, pes etmek istiyorsunuz. Bunun yerine yapmanız gereken şey, bir günlük hedef belirlemek. “Bugün sadece 3 bölümün üstünden geçeceğim” ya da “bugün 3 sayfa yazacağım” gibi bir hedefe odaklanmak. Böyle yaparak, büyük bir işi, küçük parçalara bölüyorsunuz. Günde 5 saat çalışmayı hedefliyorsunuz ve o 5 saati çalıştığınızda, bir şey başarmış, iyi bir iş çıkarmış, o günlük işinizi tamamlamış hissediyorsunuz.

1000 saatlik işi 5 saatlik adımlara böldüğünüzde beyniniz , “şu kadar iş yapmam lazımdı ve bunu tamamladım, işim bitti, günün geri kalanında dinlenebilirim” diyor. “Çok verimli bir gün geçirdim, sabah 8’de başladım, öğle yemeği yemedim ama saat 2 ve ben işimi bitirdim” diyor. “Şimdi spor salonuna gidebilirim, oyun oynayabilirim ve yarın yine 5 saat çalışırım” diyor.

1,000 saate odaklandığınız durumda da, 5 saate odaklandığınız durumda da, aynı miktarda iş yapıyorsunuz. 5 saat ya da 10 saat fark etmez. Ama bu iki duruma beynin verdiği tepki çok farklı ve bu tepkiler de tamamen farklı motivasyonlara neden oluyorlar.

Düşünce yapısında da, pomodoro tekniğinde de ortak olan şey nedir? Olayı algılayış şeklimiz.

Ego

Üçüncü konumuz, benim en favori konularımdan birisi, ego.

Teknik olarak ego nedir? Ego, kendinizi algılayış biçiminizdir. Egoist biriyseniz, dünyanın en harika insanı olduğunuzu düşünürsünüz. Ya da ben dünyanın en işe yaramaz, en değersiz, en kaybeden insanıyım diye de düşünebilirsiniz. Bu iki zıt durumda da kişilerin, kendileri ile ilgili çok güçlü algıları var. “Ben buyum, ben kesinlikle buyum, ben dünyanın en iyi/en kötü insanıyım” gibi.

Bu iki durumda da, ego algısının ne kadar katı olduğunu görebiliyorsunuz değil mi?

“Ama Dr.K, kim olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok” diyebilirsiniz. Bu doğru değil. Böyle düşünüyorsanız, sizin “ne olduğu konusunda en ufak bir fikri olmama” egonuz var. “Herkes kim olduğunu biliyor ama ben bilmiyorum!” Bu hala çok güçlü bir ego.

Ego güçlü bir algı ve tüm hesaplamalarımızı şekillendiriyor. Neyin çalışıp neyin çalışmayacağını hesaplayan beyin ön loblarınız, bu hesaplamaları yaparken kim olduğunuz konusundaki algınızı da denkleme katıyorlar.

Örneğin kendisini kanadı kırık, değersiz olarak gören bir insan, kanadı kırık ve değersiz hisseden birini bulup, böyle bir insanla ilişkiye girmeye çalışıyor. Normal, kendisi ile az çok barışık biri ile etkileşime girdiğinde, “bu insan benimle asla ilişkiye girmez” hesaplaması yapıyor ve beni sadece benim gibi bir insan kabul eder hesaplaması yaparak böyle birini arıyor. Ama erkek “yaralı”, kadın “yaralı” iken ilişkinin başarı şansı çok düşük.

Bağlanma stili ile ilgili çalışmaları, kaçıngan ya da kaygılı bağlanan birinin yapabileceği en sağlıklı şeylerden birinin, güvenli bağlanan biriyle ilişkiye girmek olduğunu gösteriyor. Bunun kulağa çok garip geldiğini biliyorum ama araştırmalara göre bu gerçekten çalışan bir strateji.

Ben üniversiteden 2.5 ortalama ile 5.5 senede mezun oldum. 100 kadar giriş seviyesi araştırma pozisyonuna başvurdum ve sadece bir görüşmeye çağrıldım. Giriş seviyesi pozisyonlarda rekabet çok yoğun özellikle de 4 yıl deneyim ve master ya da doktora istiyorlarsa. Sonra Harvard Tıp Okulunda araştırma asistanı pozisyonuna başvuru yaptım ve bu işe alındım çünkü başvuru yapan tek kişi bendim. 

Ne yapabileceğimiz ile ilgili algımız, aslında bizi olduğumuz yerde döndürüp duran şey. Ve bu bölümde başarıyı bile konuşmuyoruz, konumuz motivasyon. 3.2 ortalamalı bir üniversite mezununun Harvard Tıp Okuluna başvuru yapma motivasyonu çok az ama UT El Paso’ya (Teksas Üniversitesi El Paso) başvuru yapma motivasyonu çok yüksek. Bunun sonucunda da bir sıradanlık yığını ile karşı karşıya kalıyoruz. Herkes ortanın altı segmentte olmaya çalışıyor çünkü bunu başarmanın daha kolay olacağını düşünüyor. Evet, öz algımızın motivasyonumuz üzerindeki etkisi oldukça yüksek. 

Ruhsal bozukluklarda algı problemleri

Bu arada bir narsistin neden birine çok acı verecek şekilde yaşadığını merak ediyor olabilirsiniz. Bir narsistin sizin canınızı bu kadar yakmasının nedeni, sizin duygularınızı algılayamaması. Sizin duygularınızı görmemesi de narsistin motivasyonunu %100 açıklıyor ki algı problemi sadece narsisme özgü de değil.

Hemen her ruhsal bozukluğun kökeninde, algı problemi görebilirsiniz. Kaygı bozukluğunda, tehlike algısının abartılı bir şekilde yükseldiğini görebilirsiniz. Kaygı bozukluğu olan bir insan, her şeyi olduğundan tehlikeli algılar, her şeyin ters gidebileceğini düşünür.

Sosyal kaygısı olan bir insan, negatif sosyal işaretleri olduğundan daha yüksek algılar. Örneğin bir insanın yaptığı espriye gülmemesini, o insanın kendisinden hoşlanmadığına işaret olarak algılar.

Depresyonda olan bir insan, pozitif duygusal girdilere karşı negatif ve önyargılı bir algıya sahipken, negatif duygusal girdileri olduklarından çok daha yüksek algılar.

Psikoterapi alanında narsizm, sosyal kaygı, depresyon, vs. problemlerin tedavisi, hastanın algılarının yeniden şekillendirilmesini içerir.

Algınızı nasıl düzeltirsiniz?

Algının motivasyonu şekillendirdiğini konuştuk. Peki o zaman, algınızı nasıl düzeltirsiniz?

Fiziksel olarak daha güçlü olmak için, ağırlık kaldırmanız gerektiğini biliyorsunuz. Dikkatinizi ya da odaklanmanızı iyileştirmek için, meditasyon yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Peki algınızı düzeltmek için ne yapmanız gerekiyor?

Burada yogaya döneceğim çünkü yogada, zihnin doğasını Batılı düşünce yapısına göre çok daha  iyi anlayan bir teknik var.

Batılı düşünce yapısı, bilişsel önyargı denilen şeyi anlıyor ve bilişsel önyargıyı azaltmak için kullanılabilecek bazı yöntemler de biliyor. Ama bu yöntemlerin çoğu, kişinin bir terapist ile çalışmasını gerektiriyor yani Batı kültüründe algınızı düzeltmek için, başka bir insanın sizin bu çabanıza katılması gerekiyor.

Ruhsal bir bozukluğunuz varsa, elinizden geldiğince bir uzmana görünün. Ama benim anlatmaya çalıştığım problem, Batı bilimi temelli yöntemlerin, bir psikiyatrist tarafından size uygulanacak şekilde geliştirildiği. Burada soru, kendi başınıza yapabileceğiniz şeylerin ne olduğu ki, yoga da tam olarak burada devreye giriyor. Yoga kendi başınıza yapmanız üzere tasarlanmış bir çalışma.

Yogilerin keşfettiği ve klistha adını verdikleri bir şey var. Klistha renklendirme demek.

Dünyada var olduğumuz her an, bize dışarıdan, gerçeklikten gelen, gerçekliğin gözlenlenmesi sonucu gelen bir gerçek girdi var ve insan zihni, bu girdiye renk ya da ek bir şeyler ekliyor, girdinin gerçekliğine bir bağlantı ekliyor. Biz bu renklendirmeyi ne kadar çok yok edersek, gerçekliği o kadar daha iyi algılar hale geliriz. Gerçekliği ne kadar daha iyi algılar isek, motivasyonumuz o kadar çok doğru yönde akar.

Birkaç örnek vereyim.

Diyelim ki bir arkadaşınıza mesaj attınız ve bu arkadaşınız size geri dönmedi. Bu durumun gerçekliği nedir? Gerçeklik, 4 saat önce birine mesaj attığınız ve 4 saattir bu mesaj cevap verilmediği. Bu kadar, sadece mesajınıza geri dönülmedi. Peki insanlar bu duruma bu şekilde mi tepki verirler? Tabii ki hayır. Bunun bir anlamı olmalı değil mi? 

Mesajlaşma teorisi denilen bir sistem var ve buna göre gerçek kelimelere bakmak yerine, bir şekilde adapte olarak, bu kelimelere her türlü anlamı yükleyebiliyoruz. Örneğin biri mesajınıza geri dönmediğinde, bunun o kişinin sizden hoşlanmadığı, size saygısı olmadığı anlamına geldiğini düşünebiliyorsunuz. Bir kişi mesajınıza geri dönmediğinde, o kişinin size değer vermediğini, size saygısızlık yaptığını, kendisinin sizden daha üstün olduğuna inandığını düşünebiliyorsunuz. İnsanlar basit ve zararsız şeylere her türlü anlamı yükleyebiliyorlar. Ama belki bu arkadaşınız o gün telefonunu evde unuttu ya da birine ödünç verdi. Belki telefonu çalışmıyor.

Bir insanın sizin mesajınıza 4 saat boyunca dönmemesinin birçok sebebi olabilir. Ama zihniniz, bunu düşünmek yerine, gerçekliğe bağlantılar ekliyor, gerçekliği başka şekilde algılıyor. Peki zihniniz bunu neden yapıyor? Çünkü birçok senaryoda, gerçekliği bu şekilde algılamak, hayatta kalma şansımızı artıran bir şey.

Her zaman %100 bilgiye sahip değiliz. Bu nedenle beyniniz bazen eldeki bilgiden sonuç çıkarmak, boşlukları doldurmak zorunda kalıyor.

Bir başka örnek de iş performansınızın gözden geçirilme süreci. Patron bu sene çok iyi performans gösterdiğini söyleyerek görüşmeye başladığında, 10 dakika boyunca çalışanın çok iyi yaptığı 3-4 şeyden bahsediyor ve kalan 20 dakika boyunca kötü yaptığı tek bir şeyden bahsediyor. Bu kişi toplantıdan çıktığında, görüşmenin kötü geçtiğini söylüyor zira kişi 20 dakika boyunca negatif geri bildirim aldığı için, görüşmenin kötü geçtiğini algılıyor, ilk 10 dakika boyunca çok iyi performans gösterdiğini söylediğini unutuyor.

Patronun görüşmenin üçte ikisi boyunca negatif bir şeyden konuşma sebebi, kişinin harika bir çalışan olduğunu düşünmesi ve bir sonraki seviyeye tırmanmak için yardım etmeye çalışması. Ama çalışan durumu bu şekilde görmüyor.

Bu çalışan, patronun yapmaya çalıştığı şeyi doğru algılasa, motivasyonu çok değişik olurdu değil mi? Patronun sizin bir zayıflığınızı düzeltmek için 20 dakika harcadığını ve bunu sizin harika bir çalışan olduğunuza inandığı için yaptığını bilseniz, çalışma motivasyonunuz ateşlenirdi. Bu toplantıyı negatif, kovulmak üzere olduğunuza bir işaret olarak algıladınız ve çalışma motivasyonuz dibe çöktü.

Klistha nasıl yok edilir?

Peki bu klistha denilen şeyi nasıl yok edeceksiniz? Klisthaları ortadan kaldırmanın yolu aslında çok basit, gerçekliği ve gerçekliğe eklediğimiz şeyi gözlemlemek. Durumun gerçekliği ne ve o gerçekliğe zihin tarafından bağlanan ne?

Herhangi bir durumu ele alıp, bu durumun gerçekliği ne diye sorabilirsiniz. Bu durumun anlamı ne, durum ile ilgili yaptığım bağlantılar ne?

Şimdi birçok insanın ayağı tam bu noktada kayıyor. Bu noktada birçok insan, durumdan çıkardıkları anlamın neden doğru olduğunu göstermek için mantıksal argüman üretmeye başlıyor. “Burada durum şu, bağlantı şu, anlam şu” diyorlar ve hemen sonrasında da, bu bağlantı ve anlamın neden doğru olduğunu göstermeye, kendi inançlarını doğrulamaya çalışıyor.

Örneğin bir incel ile tartıştığınızda, yaptıkları bağlantıları konuştuğunuzda, zihinleri otomatik olarak bu bağlantıların neden doğru olduğu konusunda argüman sıralamaya başlıyor. “Anladık, şöyle diyorsun ama bu benim için geçerli değil” diyor. “Motivasyon ve algı ile ilgili şeyler başka insanlar için geçerli olabilir ama benim için geçerli değil” diyor. “Şimdi bak sana tüm nedenleri sıralayacağım” diye devam ediyor. “Sen hatalısın, sen hatalısın, sen hatalısın … Tüm o talamus, NA, ön loblar, pomodoro tekniği, büyüme düşünce yapısı, vs başka insanlar için geçerli olabilir ama incelimiz özel bir kar tanesi.

Fakat burada olay sizin yaptığınız bağlantıların doğru ya da yanlış olması değil. Olay, algınızın gerçeklikte mi yoksa yürüttüğünüz mantıkta mı olduğu. Çünkü motivasyon, içinde bulunduğunuz durumun gerçekliğini mantıksal bağlantılardan ayırma kabiliyetinden geliyor. Günümüzde hemen herkesin motivasyon eksikliği çekme nedeni de bu çünkü herkes “mantık(lı)” bağlantılarına gömülmüş durumda. Liberaller şuna şuna inanıyorlar, muhafazakarlar şuna şuna inanıyorlar. Mantıklı açıklamaları da şunlar, bunlar. 

Herkesin algısı, bu mantık kutusu içinde. Dünyayı doğru algılamanın yolu bu değil. Bu, yaptığınız bağlantıları haklı çıkarmanın yolu. Ama algınızı yükseltmenin, yaptığınız bağlantıları haklı çıkarmak ile alakası yok. Kelime anlamı ile algınızı yükseltmek ile alakalı. Dünyayı olduğu gibi görebilme kabiliyetinizle alakalı.

Dünyayı olduğu gibi görmek için yapmanız gereken şey, içinde bulunduğunuz durumun gerçekliğini görmek. Bu alıştırmayı ne kadar çok yaparsanız, algınız da o kadar yükselir. Algınız ne kadar yükselirse, doğru yönde o kadar çok motive olursunuz.

Neden ve nasıl doğru yönde? Doğru yönde çünkü motivasyon, durumun gerçekliğine tepkidir. Çoğu insanın temel problemi, motivasyonlarının, dünyanın bir yansımasına yönelmiş olması. Tüm liberaller muhafazakarlardan, tüm muhafazakarlar liberallerden nefret ediyorlar çünkü hepsi kendi dünya yansımalarında yaşıyorlar.

Politikadan çıkıp ilişkiler dünyasına baktığımızda da bu sorunu görüyoruz. Eğer çok düşük özdeğere sahipseniz, sizin hastalıklı olduğunuzu söyleyen güçlü bir egoya sahipseniz, gerçekliğe dayanan bir dünyada yaşamıyorsunuz, zihninizin yarattığı, gerçek dünyanın modifikasyonu olan bir dünya yansımasında yaşıyorsunuz. Bu durumda da doğru yönde motive olmanız çok zor.

Ben disiplinli biri değildim, harika alışkanlıklarım yoktu. Ama bunlara ihtiyacım da olmadı. Neden? Çünkü Hindistan’a gittim, bazı yoga kavramlarını öğrendim ve bunların bana inanılmaz faydaları oldu. Dünyaya, yapabileceğim en temiz şekilde tepki vermeye başladım.

Ben sizden daha iyi olduğumu iddia etmiyorum. Söylemek istediğim şey, bu tekniği öğrenirseniz, bunları sizin de başarabileceğiniz.

Gerçekliğe eklediğimiz bağlantılara dolandığımızda, dünyayı olduğu gibi görmeyi bırakırız. Gerçekliği olduğu gibi görmeyi bıraktığımızda ise, motivasyonumuz dünyaya tepki vermeyi bırakır. Ne yapacağımızı bilemeyiz ya da dünyaya doğru şekilde nasıl tepki vereceğimizi bilemediğimiz için, başka şeylere yöneliriz.

Motivasyonsuzluğumuzun birinci nedeni, motivasyonumuzu nereye koyacağımızı bilmememiz. Dünyayı olduğu gibi görme pratiği yaptıkça, zihnin gerçekliğe eklediği tüm o şeyleri gerçeklikten ayırmayı öğrendikçe, motivasyon doğal olarak yükselir. Disipline, alışkanlıklara ihtiyacınız olmaz. Motivasyon, hareket etme yönündeki doğal eğiliminizdir ve sizin gerçeklik algınız temizlendikçe kendiliğinden gelir.

Kaynak: How Your Perception is Destroying Your Motivation?

Sanal dünyada öfke kusma ile gerçek hayatta motivasyonsuzluk arasındaki bağlantı

Bu bölümde, sanalda olan şeylere öfkelenmek ile, gerçek hayatta tıkanmak, çıkmazda olmak arasındaki ilişkiye bakacağız. Birçok insan bu iki şeyin birbiriyle bağlantısı olmadığını düşünüyor ve aslına bakarsanız ben de bu şekilde düşünüyordum.

İnternette sanal şeylere öfkelenme dediğimizde aklımıza öfke yemi gibi şeyler geliyor. CEO’nun biri herkesi öfkelendiren bir şey söylüyor ya da popüler biri herkesi öfkelendiren bir şey yapıyor, vs. Ya da dünyadaki çeşit çeşit adaletsizlik hakkında bilgi sahibi oluyoruz, tüm o Karen’ları görüyoruz ve gerçekten öfke hissediyoruz.

Bir yandan da motivasyon problemimiz var. Herkes motivasyon eksikliği ile mücadele ediyor ve Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) yükselişte gibi görünüyor. Yapmamız gereken birçok şey olsa da, bunları bir türlü yapmıyoruz ve isteklerimizi kontrol edemiyoruz. Bunların yanında bir de teknoloji bağımlılığı, oyun bağımlılığı gibi dopaminle alakalı problemler var.

Her geçen gün, gerçek hayatta motivasyonsuzluk ile mücadele eden daha fazla sayıda  insanla çalışıyorum. Bu insanların teknoloji kullanımlarını değerlendirdiğimde, ilginç bir örüntü ile karşılaştım. Bir insanın gerçek hayatında tıkanmış, olduğu yere saplanıp kalmış olması ile internette ne kadar çok öfkelendiği arasında direkt bir ilişki var. Bu ilişkinin, dijital çağda kendisini yeni bir şekilde gösteren ama gerçekten klasik bir travma tepkisi olduğunu fark ettim.

Bunun bir travma tepkisi olduğunu söylemem size aşırı gelebilir. Travmaya uğramadığınızı ve bu nedenle bunun sizin için geçerli olmadığını düşünebilirsiniz. Ama bu bölümde anlatacaklarımdan sonra, umuyorum ki bu size biraz da olsa mantıklı gelecek.

Bunun neden klasik bir travma tepkisi olduğundan başlayalım. Travma konusunda birçok araştırma var. Örneğin savaş esirleri ya da toplama kamplarındaki esirler üzerinde yapılan araştırmalar var. Bunun yanında istismara uğramış çocuklar ile ilgili araştırmalar var. Bu tür araştırmalar bize, travmaya uğramış insanların belli bir içsel dinamiği olduğunu ve bu dinamiğin genellikle bu insanların güçsüz olduklarını gösteriyor. Hayatlarında biri tüm kontrolü ele alıyor ve bir insanın hayatı üzerinde herhangi bir kontrolü olmadığında, öfkelenmesi tamamen faydasız hale geliyor.

Bir savaş esiri gardiyana sinirlendiğinde ya da bir çocuk kendisine tamamen kayıtsız olan anne veya babasına sinirlendiğinde, bu sinir aslında kendisine zarar veriyor zira gardiyan ya da ebeveyn tarafından şiddetle cezalandırılmasına neden oluyor.

Hayatınız üzerinde kontrolünüz olmadığında ve öfke göstermenize izin verilmediğinde, öfkenizi güvenli yerlerde göstermeye başlıyorsunuz. Öfkelisiniz ve bu öfkenin bir şekilde dışa vurulması lazım. Bu durumdaki yetişkinler veya çocuklar, öfkelerini sadece güvenli yerlerde gösterebileceklerini öğreniyorlar. Bu aslında kendileri evde şiddet gören çocukların başka çocuklara zorbalık yapmalarının da sebebi. Evde zorbalığa uğruyorlar ve bu konuda hiçbir şey yapamadıkları için, öfkelerini başka yetişkinlere karşı da dışa vuramayacaklarından, en güvenli öfke dışa vurumu olarak, en küçük çocuğu seçiyorlar ve ona zorbalık yapmaya başlıyorlar.

Öfkenin dışa vurulabileceği güvenli alan demek, öfkeyi istediğiniz kadar dışa vurabileceğiniz, bunun sonucunda başınıza kötü bir şey gelmeyecek yer demek. İnternet tam olarak bu alanı sağlıyor. İnternet zaten öfke yemi dolu ve sürekli olarak bir yerlere öfkenizi kusabiliyorsunuz. İnsanlara çok kötü, yıkıcı yorumlar yazabiliyorsunuz. Onlara “hadlerini bildirebiliyorsunuz”, “senin duyguların gerçeklerin umrunda değil” gibi şeyler söyleyebiliyorsunuz. İstediğiniz kadar öfke kusuyorsunuz ve bunun bir sonucu olmuyor. Sonuçta internette öfke kusmanın en kötü cezası, genellikle bir topluluktan atılmak veya engellenmek. Ama yeni bir hesap açıp başka yerlerde öfke kusmaya devam edebiliyorsunuz.

Şimdi “tamam internette öfke kustuğum oluyor ama ben hiç travmaya uğramadım ki?” diyebilirsiniz. Ama travma tepkisi vermeniz için savaş esiri ya da istismar edilen bir çocuk olmanız gerekli değil. Öfkenizi güvenli bir şekilde dışa vuramadığınız ve bu nedenle öfkenizi dışa vurmak için başka yollar bulmanız gereken bir ortamda büyümeniz yeterli. Örneğin aşırı kontrolcü ebeveynler, sizin ne düşündüğünüzü zerre umursamayan bakıcılar gibi ortamlar sandığınızdan çok daha fazla yaygın. Bunu özellikle motivasyon problemi yaşayan insanlarda daha sık görmeye başladım.

Travma tepkisi vermeniz için Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) gibi bir teşhis almanıza gerek yok. Bu tepki örneğin biri sizi tehdit etse bile öfkenizi dışa vuramadığınız, hatta saygılı bir şekilde bile olsa karşı bile gelemediğiniz bir iş ortamı yüzünden de ortaya çıkabilir. Bu tür ortamlarda yaşayan ve çalışan insanları düşündüğünüzde, aslında travma tepkisi verecek durumda olan insan sayısı çok yüksek.

Peki bütün bunların motivasyon ile alakası ne? Travma literatürüne bakarsanız, öfkelerini güvenli bir şekilde dışa vuramayan insanların aynı zamanda motivasyonsuzluk ile mücadele ettiklerini de görürsünüz. Bu durumun bir ismi bile var: başlama felci (paralysis of initiation). Başlama felci, insanların iş yapmaya başlamakta çok zorlandıkları durumu ifade ediyor.

Öfkenin işlevini ve öfkenin beynimize ne yaptığını düşünürseniz, bunun neden böyle olduğunu anlamanız çok daha kolay olacak.

Öfke ve utanç gibi bazı duygularımız bizim bir şeylerden kaçınmamıza neden olurlar. Bunun yanında diğer bazı duygular ise motive edici duygulardır ve öfke, motive edici duygular listesinin en tepesindeki duygudur. Bunu filmlerde ya da hikayelerde de görebilirsiniz. Bir haksızlık karşısında kahramanın meydan okumak üzere şaha kalkmasına neden olan, kahramanı motive eden duygu öfkedir.

Evrimsel açıdan düşünürseniz, öfkelendiğinizde kendinizi tehlikeli bir duruma sokma iştahınız artar. Öfke, korkuyu, tehlikeyi ve utancı yenen duygudur. Öfke insanın gerçekten odaklanmasını, çok tehlikeli savaşa atlamasına ya da tehlikeli bir hayvanla bile boğuşmasına olanak sağlar.

Öfkenizi motivasyona kanalize edemediğinizde ve bunun yerine internette rastgele insanların üstüne kustuğunuzda, motivasyon için itkinizi kaybedersiniz.

Sizin de hayatınızda bir şeyler yapmanız gerektiğini bildiğiniz ama bir şeyler yapamadığınız için öfkelendiğiniz zamanlar olmuştur. İnsanlar bu durumun irade gücü ile alakalı olduğunu düşünürler. “Erken kalkmalıyım”, “şu şeye başlamalıyım” diye düşünürler. Ama burada olan aslında bir travma tepkisi.

Gerçek hayatlarında motivasyonları olmayan ve internette öfke kusan insanlarla çalışmalarımda gördüğüm, bu insanlardaki bahsettiğim travmaya odaklanıp, öfkeyi gerçek hayatlarına sağlıklı bir şekilde entegre ettiğimizde, ilerlemeye başlayabildikleri.

İlk anlamanız gereken şey, burada anlattığım kalıba girip girmediğiniz. Bunu anlamak için kendinize şu soruyu sorabilirsiniz:

“Öfke hissettiğim ve bu konuda hiçbir şey yapmadığım zamanlar var mı?”

Eğer bunun cevabı evet ise, kendinize şu soruyu sorabilirsiniz:

“Öfkelendiğimde zihnimin bir parçası bana, bu insana öfkelenmenin tehlikeli olduğunu, işleri daha da beter edeceğini söylüyor mu?”

Öfkeye doğal olarak korku ile mi tepki veriyorsunuz yani öfke patlamanızı korku patlaması mı takip ediyor? Bu korku, öfkenizi yeniyor ve size “harekete geçme” diyor mu?

Bu korku sonrası bir miktar kaygınız olabiliyor ve sonra da internete girip bir şeylere öfkeleniyorsunuz, telefonunuzda video kaydırıyorsunuz, öfke yemlerini tıklıyorsunuz, vs. Bu kalıba dikkat edin. Bu gibi bir ruh halinde, şirin kedi videolarından daha çok sizi öfkelendiren şeylere yöneliyor olabilirsiniz.

Eğer kendinizde bu kalıbı görüyorsanız, travma konusunda çalışan bir terapist görebilirsiniz. Ama size şiddetle tavsiye edeceğim bir başka şey, öfke ile  sağlıklı bir ilişki geliştirmeye başlamanız.

Önce öfkelendiğinizin ve korktuğunuzun farkına vararak başlayın. Korkunuzun size neyi yapma diyor? Bunların farkına vardıktan sonra kendinize “başka biri bu durumda olsaydı ona ne tavsiye verirdim?” diye sorun. Bundan sonra yapmaya çalışacağınız şey, öfkenizi de korkunuzu da tatmin edecek bir plan kurmak. Bunu maalesef hiç yapmıyoruz. Bu şekilde geri adım atıp plan kurmak yerine, hemen kaçış mekanizmalarına atlıyoruz. Ama biraz düşünürseniz belki de birine “bu yaptığın adil değil” demenin saygılı bir yolunu bulabilirsiniz. Sorun şu ki, beyniniz böyle bir durumdan korkuyor olacak zira çok uzun bir süre önce, saygılı bir fikir ayrılığının bile cezalandırılacağını öğrendi. Ama şimdi belki 10 yaş, 15 yaş daha büyüksünüz ve durumunuz farklı. Artık o istismarcı aile ortamında değilsiniz. Daha fazla saygının işlediği gerçek bir çalışma ortamındasınız.

Burada yapmanız gereken şey, bir orta yol bulmak. Bu orta yol hem otomatik olarak ortaya çıkan ilk reaksiyona kapılmamayı hem de aynı zamanda ileri doğru hareket etmeyi sağlayacak bir yol.

Kaynak: The Surprising Link Between Anger and Motivation (YouTube)

Dr.K’nın yayınlarını Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti içinde çeviriyoruz.

 

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti

(E-Kitap PDF/EPUB)
(Mor etiketli kitap ve setleri sepete atarsanız, 250 TL ve üzeri sepette %30 indirim var.)

Merhaba,

Bu set, son bir iki senedir izlediğim ve bana 40 yaşından sonra bile birçok pratik şey öğreten Dr. K’nın podcastlarından derlediğim kitaplardan oluşuyor:

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları – 101
Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları – 201
Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları – 301
Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları – 401
Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları – 501

Dr. K (Alok Kanojia), Harvard mezunu bir psikiyatrist ve nöron bilimi çalışmalarının yanında zamanında bir süre rahip olarak da yaşamış ilginç birisi. Kendisi Hint kökenli bir Amerikalı ve internette herkese açık healthygamergg kanalında çok pratik ve faydalı paylaşımlar yapıyor. Özellikle günümüz dünyasında teknolojinin yarattığı ortamın, beynimizin evrimleştiği uzun geçmişimizden oldukça farklı olmasından kaynaklanan disiplinsizlik, odaklanamama, sürekli yorgunluk, motivasyon eksikliği, başarısızlık, vs. gibi sorunlar üzerine eğilen ve bu konularda iyileşmeniz için oldukça pratik bilgiler veren bu yayınları İngilizceniz varsa izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Son zamanlarda yaptığımız nöroplastisite serisindeki bölümlerin aksine, bu kitaplardaki bölümler çok daha kısa ama yoğun ve oldukça pratik bilgiler içeriyorlar. Birçoğunu ben kendi hayatımda da uyguluyorum ya da uygulamaya başladım ve oldukça dönüştürücü ve iyileştirici pratikler olduklarına şahit olduğum için sizinle paylaşmak istedim.

Şimdiden iyi okumalar,

Mahmut Abi

Kitap setini Türkiye’den almak için tıklayınız.
(Not: Sepete ekleyerek %30 indirim alabilirsiniz).
(Alım güvenilir Shopier ödeme sisteminden olup sizin ödeme bilgileriniz bize gelmiyor.)

Kitap setini Türkiye dışından almak için tıklayınız.
(Alım güvenilir Payhip ödeme sisteminden olup sizin ödeme bilgileriniz bize gelmiyor.)

Zihnim çok karışık ne yapmalıyım? – Vaka Çalışması

Birkaç gün önce Patreon yayınlarında, 25 yaşında düşüncelerinde boğulan adam adlı bir yayın yaptım. İngilizce’niz varsa orjinal videoyu izleyebilirsiniz, Patreon’daki bunun çevirisi.

Bir Patreon takipçimiz şöyle bir şey yazmış:

“Abi öncelikle emeğine sağlık.Videoda anlatılanları net bir şekilde anladım.Ama zihnim o kadar karışık ki. Durduramıyorum resmen.Farkına varınca zaten durduruyorum kendimi ama bazen farketmem baya zamanımı alıyor. Bahsettiğin gibi nefes almak göz kırpmak gibi otonom bir şeye dönüşmüş. Nöroplasiteyle beyni yeniden kablolama eğitimi bunun önüne geçmeye yardımcı olur mu?”

Bu problemden muzdarip arkadaşlara ilk tavsiyem, temel bazı şeyleri halletmeleri. Örneğin uykusuzluk, sporsuzluk, kötü beslenme, sosyal izolasyon, ekran bağımlılığı gibi problemler, farkındalığınızın düşük, odağınızın dağınık olmasına neden olabilirler.

İkincisi, saçma sapan şeylerin kafanızda dönüp durmasına izin vermeyin. Gerçek hayatta çözümü olan her şeyi, en kolayından en zoruna çözün ya da kağıda geçirin. Şimdi anlatacağım şeyi, yıllar önce İş Bitirici – Stressiz Üretkenlik Sanatı kitabını okuduktan sonra fark etmiştim. Çoğu görece önemsiz bir sürü yapılacak iş, telefonun arka planında çalışan uygulamacıklar gibi çalışıp durabiliyorlar. Bunları önemsiz şeyler olsalar bile çözdüğünüzde zihninizden bir düşünce döngüsünü kapatmış oluyorsunuz. Sanki bir miktar enerji boşta kalıyor gibi.

Örneğin 3 gün sonra bir ödeme yapacağınızı telefonda hatırlatmalı not olarak kaydetmek ya da buzdolabına not olarak yazmak yerine aklınızda tuttunuz mu, sanki o şey sürekli olarak düşüncelerinizin küçük de olsa bir kısmını işgal ediyor, zihninizi az da olsa düşüncelere boğulma yönüne eğiyor.

Ya da su sızdıran sifonu tamir ettirmeniz gerekli ama bunu sürekli erteliyorsanız, “sifonu tamir ettir, çok pahalı olmaz umarım” düşüncesi ve endişesi, zihninizde, telefonda arka planda çalışan uygulama gibi bellek ve işlemci yiyerek yaşıyor. Tamir ücretini ödeyip, sifonu tamir için günü belirlediğinizde de o arka plan programı kapanıyor.

Zihninin içinde yaşayan insanlar, gerçek dünyada daha az yaşadıkları için, genellikle böyle bir sürü küçük küçük arka plan programına sahipler ve her biri çok az yer kaplasa da toplamda büyük yer kaplıyorlar. Bu nedenle size tavsiyem, kafanızdaki asıl büyük problemleriniz ne olursa olsun (finansal durumunuz, medeni durumunuz, vs.), bu önemsiz şeyleri çözmeniz, en kolaydan en zora doğru çözmeniz düşüncelerinizde boğulma sürenizi ciddi ölçüde azaltacaktır. İşin ilginci aylarca “duşun kenarında mantar çıkmış, onu temizleyeyim” diye arka planda çalıştırdığınız programcığın, hayatta geç kalmanız gibi büyük problemlerinizle alakası olmasa da, böyle bir sürü programcığı gerçek hayatta aksiyon alarak kapamanız, hayatta geç kalma sorununuzun çözümü yolunda da büyük bir adım. Ciddi miktarda zihinsel enerjiniz boşa çıkacağı için ama daha önemlisi, o küçük şeyleri yapmak sizi hergün daha fazla oranda şimdi ve burada olmaya yönelteceği için.

Bu arada arkadaşlar, Jordan Peterson’ın odanı topla derken kastettiği de bu tam olarak. Odandaki her dağınıklık, zihninizin arka planında ufak bir dert programcığı olarak çalışıyor ve zihinsel enerjinizi tüketiyor çünkü. Masanda duran düzenlenmemiş notlar, oraya buraya saçılmış giyecekler, banyonun kenarındaki mantar kolonisi, gıcırdayan dolap kapağı, ödenmemiş fatura sadece evinde değil, kafanda da yaşıyor.

Bunlar hemen hepinizin faydasını göreceği ve sandığınızdan çok daha önemli ve dönüştürücü şeyler. Ama bunları yapsanız bile birçoğunuz düşünce dünyasına hapsolmaya devam edecek.

Burada ise yukarıdaki arkadaşın durumu ile ilgili bir gözlemime geliyoruz. 25 yaşındaki düşüncelerine boğulan erkek yayını gibi yayınları dinleyen biri genellikle bu işi bir açma – kapama düğmesi ya da çevirerek radyonun sesini yükseltip alçaltmanız gibi bir şey gibi algılıyor.

Arkadaş ne diyor: “Düşüncelerimi durduramıyorum.”

Şimdi nirvanaya ulaşıp Prens Siddhartha’ya selam söylemek gibi bir hedefiniz yoksa düşüncelerinizi durdurmanız gerekmiyor yani arkadaş aslında farkındalığının yeterli seviyede, normal bir insan ile aynı seviyede kontrolünde olmasını istiyor.

Yıllarca düşüncelerinde boğulan adamın farkındalığının yeterince kontrolün altına girmesini sağlamak, yıllarca yatakta felçli yatan adamın 100 kilo squat basmasına benzer. Böyle birinin farkındalığının nereye yöneleceğini kontrol eden “kaslar” atropi olmuş. Kullanılmaya kullanılmaya erimiş. Hergün rehab gibi 5-10 dakika kontrol etmeye çalışarak ve bu süreyi azar azar uzatarak o kasları dirence tabii tutacak ve “kaslar” da gelişecek. Tabii ki farkındalığın gözler gibi kasları yok ama kişi farkındalığını kontrol etmeye etmeye, beyin devreleri sönüp gitmiş, onları yeniden kurması lazım.

Başta bahsettiğim yayında Dr.K diyor ki “sen 100 kilo squat basabilmelisin”. Yorumcu da diyor ki ben yataktan kalkamıyorum ne 100 kilo squat basması? Oysa Dr. K kalk hemen 100 kilo bas demiyor, önce rehab sonra 10 kilodan 100 kiloya aylar boyu küçük ağırlıktan büyüğüne diyor.

Bugün 5 dakika karşı koyup sonra güçten düş. Sonra azar azar yükselterek 10 dakika, 20 dakika. Bu süreçte de geri kalanında senin kafa yine darmadağın ama en azından bir miktar kontrol var ve artıyor. Bu iş böyle olur. Meditasyon da böyle çalışır. Dikkat dağıl – dikkat toparla şeklinde farkındalığını sürekli kaçtığı yerden nefesine getirmek, kaslar için ağırlığı indir – kaldır neyse odur. Meditasyon mesela odaklanma alıştırması değildir. Odak kaybedip – odak kazanma alıştırmasıdır. Spor salonunda ağırlığı kaldırıp 1 dakika havada tutmuyorsunuz. Kaldırıp indiriyorsunuz. Ağırlık kaldırma çalışması aslında ağırlık kaldırıp indirme çalışması. Meditasyon da öyle bir şey. Odağınızı sürekli kaybetmek sürecin bir parçası, başarısızlığı değil.

Görüşmelerimde takipçilerime bu konuda kullanabilecekleri, Geştalt Yaklaşımı temelli bir alıştırma veriyorum ve faydasını çok görüyorlar. 25 yıl önce ben bunu Geştalt Yaklaşımı ile ilgili bir kitapta okumuştum. Kitap Geştalt Terapisi – İçimizdeki Çocuk. Piyasada hala var galiba. Bendeki kopyasının kapağında Fritz Perls var, şimdiki kopyalarında sanırım kapak değişik.

Düşüncelerine boğulduğunu fark ettiğin anda şimdi ve bura, dışarıda olanları betimlemeye başla. “Bugün 10 Aralık, akşam 5:15. Hava kapalı. Cihangir’de Dostlar Kafe’de oturuyorum, laptop’un şarjı %30 olmuş. Karşımda 60 yaşlarında bir amca var, yine aynı yaşlarda bir teyzeye hararetli bir şeyler anlatıyor. Dışarda  kırmızı bir araba park etmiş. Yanında pala bıyıklı bir adam duruyor …”

Bunları tek tek kendinize anlatın. Basit basit şeyler. Arada zihniniz yine düşüncelere gidecek. Bunu fark edince oradan alın ve yine betimlemeye başlayın. Ne kadar uzun süre yapsanız daha iyi olur hatırlamıyorum, kitabı okuyan biri o ayrıntıyı hatırlarsa buraya yazsın.

Sonuçta Patreon yayınındaki önemli adımlardan birisi, düşünce döngülerini durdurmak için gerçek dünyada eyleme geçmek. Eninde sonunda büyük problemler için de aksiyon almanız gerekecek ama bu küçük şeyleri de unutmayın. Bunlar sandığınızdan çok daha önemli.

Motivasyon eksikliğiniz yok, yanlış yönde motivasyon fazlalığınız var

Depresyondayım ve porno bağımlılığım varken nasıl dopamin detoksu yapabilirim?

Her gün ve bazen bütün gün porno izliyorum, bilgisayarda oyun oynuyorum, Youtube izliyorum ya da yatağımda uzanıp sosyal medyada geziniyorum. Bunların arasında sürekli olarak geçiş yapıyorum. Mesela önce biraz oyun oynuyorum, sonra Youtube izliyorum sonra porno, sonra tekrar oyun gibi.

Gerçekten şanlı bir yaşam tarzı değil mi?

Bu tür yüksek seviyede dopaminerjik aktiviteler harici bir şey yaptığımda, örneğin spor, meditasyon, sosyalleşme, yemek pişirme, yürüyüş veya başka bir sağlıklı aktivite yaptığımda, tek düşünebildiğim şey, “bu bir an önce bitse de bilgisayarıma geri dönsem” oluyor. Çünkü bu aktivitelerde hiçbir eğlence bulamıyorum. Öyle görünüyor ki Youtube, bilgisayar oyunları, porno ve sosyal medya ile rekabet edebilecek tek bir rekabetçi ilgi alanım bile yok!

(Rekabetçi ilgi alanı, bağımlılık terminolojisinde, bağımlılığı bırakmanın verdiği acıya değecek bir ilgi alanı, ilgi duyulan bir şey demek.)

Bir şeyler yapmaya ne ilgim var ne de arzum. Youtube, porno, bilgisayar oyunu ve sosyal medya dörtlüsü konusunda yaptığım oruçlar en fazla bir gün sürdü. Yıllardır bu şekilde yaşıyorum.

Eskiden sanat yapmak hoşuma giderdi ve hala bir sanatçı olmayı hayal ediyorum. Ama artık sanat yapmaktan zevk almıyorum. Son birkaç yıldır sanat yapmayı hem sıkıcı hem de anlamsız buluyorum.

Şu an, bir iş bulup çalışmaktan kaçmak için üniversite okuyorum. Sanki yapabileceğimin en azını yapmaya kapasitem varmış gibi hissediyorum. Bu dopaminerjik aktivitelerin kapanına kısılmış gibi hissediyorum. Beynim başka hiçbir şey yapmama izin vermiyor. 

Bana verebileceğiniz bir tavsiye var mı?

İnsanların Youtube, porno, bilgisayar oyunu ve sosyal medya dopaminerjik döngülerine saplanıp kalmaları maalesef oldukça yaygın bir problem. Bunların yanında ya da bunların yerine, insanlar alkol gibi madde bağımlılığı da geliştirebiliyorlar. Birçok insan bu durumda ve bunu nasıl durduracağını bilmiyor. “Ne zaman sağlıklı bir şeyler yapmaya çalışsam bu şey bana çok sıkıcı geliyor. Tüm zihnim bunun ne zaman biteceğini ve beynimi tatmin ederken ruhumu öldüren dopaminerjik döngüye ne zaman döneceğimi düşünüp duruyor.”

Burada bu soruna farklı bir şekilde yaklaşacağız. Arkadaşın bu sorusuna cevaben şunu soralım: Yemek yaparken, kitap okurken, yürüyüşe çıkmışken ya da sosyalleşirken ne olmasını bekliyordun ki? Nasıl hissedeceğini sanıyordun?

Sorun şu ki, beyniniz dopamine bağımlı olduğunda, tüm bu aktiviteler size berbat ya da en azından tatsız tuzsuz görünürler. Dopamin bağımlısı biri “tüm o şeyleri denedim ama hiçbiri Youtube ya da bilgisayar oyunu gibi zevkli değiller” der. Evet bu doğru. Tüm bu aktiviteler Youtube, porno, bilgisayar oyunu, vs. kadar zevkli değiller ve asla da öyle olmayacaklar!

Bu nedenle zaten Youtube, bilgisayar oyunları, porno gibi dopaminerjik olarak yüksek şeyler dünyaya bir salgın hastalık gibi yayılıyorlar. Zira bunlar günlük aktivitelerden, daha sağlıklı aktivitelerden çok daha fazla davranışsal pekiştirmeye sahip şeyler.

Siz hiç “yemek yapmaya bağımlıyım”, “yürüyüş yapma bağımlısıyım”, “brokoli yemeye bağımlıyım, brokoli olmadan duramıyorum”, vs. diyen birini gördünüz mü? Hayır. Hemen hemen hiç kimse bu tür şeylere bağımlı olmuyor zira bunlar bağımlılık yapıcı şeyler değiller. Bu nedenle de ilk soru, “ne bekliyorsun ki?” olmalı. Bu şeylerin eğlenceli, çok zevkli vs. olmasını bekliyorsun. Youtube ya da porno gibi seni anında tatmin etmesini bekliyorsun. Başka bir insanla muhabbet etmenin, porno izlemek kadar zevkli hissettirmesini bekliyorsun.

Birçok insanın kitap okumak ya da yürüyüş gibi bir faaliyetten, büyük bir dopamin zirvesi beklediğini görüyorum. Yani “bilgisayar oyunuyla çıktığım dopamin zirvesine kaç gün kitap okuyarak çıkabilirim” gibi bir beklenti içinde oluyorlar. Ama kitap okuyarak, yürüyüşe çıkarak, sosyalleşerek, yemek yaparak, derslerinize çalışıp başarılı olarak sağlayacağınız dopamin zirvesi, hiçbir zaman porno izlerken çıktığınız dopamin zirvesi kadar yüksek olmayacak. Hiçbir zaman!

Peki o zaman ne yapmamız lazım?

Burada düşünmeniz gereken şey, hayatınızın nasıl olmasını istediğiniz. Hayatınızın Youtube, porno, bilgisayar oyunu döngüsü içinde geçmesini istiyorsanız, o zaman böyle yaşamaya devam edin. Ama örneğin hayatınızın doyurucu ilişkilere sahip olmasını, utanç duygusu ile dolu olmamasını, uyku uyuyabilmeyi, nasıl göründüğünüzle ve ne yaptığınızla gurur duymayı, vs. istiyorsanız, dopaminerjik aktiviteler döngüsü yolundan bunlara varamazsınız ve başka bir yola girmeniz gerekli.

Ama bunlara sahip olmak zor iş diyebilirsiniz. Evet zor iş. Evet bunların bir bedeli var. Burada içsel olarak karar vermeniz gereken şey, sizin için neyin daha önemli olduğu. Zihninizin hergün sıkıntıdan, acıdan uzak olmasını mı istiyorsunuz, bu sizin için en önemli şey mi? O zaman yaşamakta olduğunuz dopaminerjik hayat döngüsünü yaşamaya devam edin.

Başka şeyleri başarmak için acıya ve fazla fazla can sıkıntısına tolerans göstermeyi mi istiyorsunuz? Böyle devam edemezsiniz.

Ama hangisini daha çok istediğinizi, hangisinin gerçekten daha önemli olduğunu kendinize gerçekten sorun. Hızlıca “ya tabii ki başka şeyleri başarmak için acıya ve fazla fazla can sıkıntısına tolerans göstermeyi istiyorum, yapmam gereken bu, sanırım yapılması gereken bu” deyip geçmeyin! Eğer zihniniz bu tür cevaplar üretiyorsa, bu sizin bir şeyleri gerçekten istemediğinize işaret eder. Sadece bu yolun daha iyi olduğunu düşünüyorsunuz ama bu yolu gerçekten istemiyorsunuz. Kendinize gerçekten bakmalı ve hangisinin daha önemli olduğunu kendinize gerçekten sormalısınız.

Şöyle iki seçeneğiniz var diyelim. Birinci seçenekte, hiç dopamin yok, can sıkıntısı içindesiniz ama yılın sonunda güzel bir sanat eseri ortaya çıkarıyorsunuz. İkinci seçenekte ise kendinizi bir sene boyunca porno, youtube, bilgisayar oyunu içinde kaybediyorsunuz. Hangi seçeneği seçersiniz?

Eğer “bir sene can sıkıntısı ama bir sanat eseri üretme seçeneğini seçerdim” diyorsanız, bir sene boyunca can sıkıntısı içinde olmak zorunda kalacaksınız. Tamam o zaman deyip bu işe başladığınızda ise, zihniniz size “ben bu işi sevmedim, diğer seçenek daha iyiydi” diyecektir. Burada gerçek soru şu: zihninizin hoşlanacağı tercihler mi yapmak istiyorsunuz, zihninizin hoşlanmadığı tercihler mi?

Bizim en önemli koçluk eğitimlerimizden birisi, bu içsel mücadeleyi yönetme ile ilgili olan hedef seçimi ve motivasyon koçluğu. Zira siz bir şey yapmaya motivasyonum yok dediğinizde, aslında motivasyonsuz falan değilsiniz. Motivasyonunuz yanlış yönde! Aslında çoğu zaman çok ama çok motivesiniz. Porno izlemek için çok büyük bir motivasyonunuz var. Bilgisayar oyunu oynamak için, Youtube izlemek için çok büyük bir motivasyonunuz var. Bazen Youtube izlemeye o kadar motivesiniz ki, hayatınızın başka her alanını bunun için görmezden gelebiliyorsunuz.

Hayatınız birçok alanda dibe doğru yuvarlanırken bu, sizin motivasyonunuzun olmadığına değil, çok yüksek motivasyona sahip olduğunuza işaret. O kadar motivasyona sahipsiniz ki, hayatınızın geri kalanını mahvetmeyi, her alanında fedakarlık yapmayı göze alıyorsunuz. Hayatınızı mahvetmesine rağmen bir şeyi bu kadar ısrarla yapmak için ne kadar çok motivasyona sahip olmanız gerektiğini bir düşünün!

Yüksek bir motivasyonla yaptığınız şey sağlıklı mı? Hayır. Ama motivasyonunuzun aslında ne yönde olduğu konusunda kendinize karşı dürüst olun. Bu ilk büyük problem. Çoğu insan hiç motivasyonum yok diyerek durumu yanlış teşhis ediyorlar. Aslında durum, motivasyonlarının olmaması değil, yanlış yönde çok fazla miktarda motivasyonlarının olması. Teşhis yanlış olunca da doğru tedavi uygulama şansları kalmıyor. Aslında teşhis sadece yanlış değil, gerçekte olanın tam tersi. Aslında çok açsınız ama teşhisiniz tamamen tok olduğunuz yönünde gibi. Sürekli olarak daha az yemeliyim, daha az yemeliyim diyorsunuz ama aslında açlıktan ölüyorsunuz gibi. Bu şekilde sorunu çözmeniz mümkün değil.

Herkes nasıl motivasyon bulacağını merak ediyor ama insanların motivasyon bulmaya ihtiyaçları yok. Aslında tam tersine fazla motivasyondan kurtulmaları gerekiyor! İnsanların Youtube izlemeye, bilgisayar oyunu oynamaya, porno izlemeye olan motivasyonları o kadar çok ki!

“Bunları yapmaya motive olmak istemiyorum ki” diyebilirsiniz. Burada da ikinci büyük problem ile karşılaşıyorsunuz. Zira gerçekten bunları yapmak istemiyor olsaydınız, bunları yapmıyor olurdunuz. Farkına varmanız gereken şey, bu şeyleri yapmak için büyük bir motivasyona sahip olduğunuz. Yapmanız gereken şey doğru teşhis zira yanlış teşhis ile, varolan problemi değil olmayan bir problemi çözmek için uğraşıyorsunuz.

Biz danışmanlık yaparken insanları gerçekte neyin motive ettiğini, insanların neler yapmaları gerektiğini düşündüklerini, gerçekten istedikleri şeyleri ve nelere doğru çekildiklerini, ne yapmaları gerektiğini düşündüklerini anlamaya çalışıyoruz. İnsanların gerçekten nelere doğru çekildikleri ile yapmaları gerektiğini düşündükleri şeyler birbirlerinden tamamen farklı şeyler. İnsanların yapmaları gerektiğini düşündükleri şeylere değer vermeleri, bu şeyleri önemsemeleri için nasıl çalışabileceğimizi araştırıyoruz. Bunu yaparken oldukça yoğun bir şekilde yeniden çerçeveleme ve buna benzer yöntemler kullanıyoruz.

İlk önce, bilgisayar oyunu ya da pornografiyi bırakınca ne olmasını beklediğinizin farkına vararak başlayın. Bunları bıraktığınızda hayatınız nasıl olacak? Gerçek şu ki, bunları bıraktığınızda hayatınız birçok yönden berbat bir hal alacak. Çünkü dopaminerjik bir hayata sahip olmak insanın zihnine gerçekten iyi hissettirir. Bu yaşam tarzı ruhunuz için bir çöl olabilir ve aralarda varoluşsal bir dehşet, utanç, başkalarına karşı kıskançlık, hayatınızın yanlış yönde ilerlediğini hissedeceksiniz. Bu negatif duygu iblisleri dolabınızda saklanıyor olacaklar ve arada bir bu dolabın kapağı açılacak ve bu iblisler odanızı dolduracaklar. Ve bu iblisleri yeniden dolaba kapamak için çok fazla miktarda porno tüketmeniz gerekecek. Zira pornoyu cinsel ihtiyacınızdan dolayı değil, içinizdeki şeytanları bastırmak için izliyorsunuz.

Bu durumdaysanız ve bu durumdan çıkmayı başarırsanız, karşılığında ne kazanacaksınız? Dolabınızdaki şeytanların tam tersini. Hayattan doyum, kendinle gurur duyma, başkalarını kıskandıracak bir varoluş, sağlıklı ilişkiler, sağlıklı bir romantik ilişki, hayatınızın doğru yönde ilerlemesi, vs. Ama bunlar için dopaminerjik zevk diyarının tüm o zevk faydalarını bırakmanız gerekecek. Artık o kadar da eğlenmeyeceksiniz, ara sıra canınız sıkılacak ve canınız çok sıkılacak. Arada bir zor duygularla, negatif duygularla baş başa kalacaksınız. Güzel şeyler de hissedeceksiniz ama zor duyguları dolaba bastıramayacaksınız ve bunlarla yüzleşip bunlara karşı güçlü olmayı öğrenmeniz gerekecek.

Yani bir anlamda beyniniz ile ruhunuz arasında bir seçim yapmanız gerekiyor. Eğer beyninizi seçerseniz, sürekli olarak uyaran alabileceksiniz ve sürekli olarak bir çeşit zevk ve eğlence kaynağına ulaşımınız olacak. Ama patlayacaksınız ve içinizde büyük bir boşluk hissedeceksiniz.

O boşluğu doldurmak için istediğiniz kadar bilgisayar oyunu oynayın, yalnız ve bir yoldaşınız olmaması duygusundan kaçmak için istediğiniz kadar porno izleyin, gerçek dünyada gerçekten bir şeyler yapmaktan kaçmak için istediğiniz kadar Youtube izleyip bilgilenin, gerçek dünyada, kendi hayatınızda hiçbir şey yapmıyor olmanızın hasarını onaramayacaksınız, boşluğunu dolduramayacaksınız.

Bunun yanında gerçek dünyada, kendi hayatınız için bir şeyler yapmaya başlarsanız, bir ilişki bulursanız, hayatınızda doyum bulursanız, zihninizin bazı parçaları acı içinde olacak. Bir ilişkiye girmek sadece sizin yalnızlığınızı gidermez aynı zamanda fedakarlık da gerektirir. Başka bir insanın duygusal ihtiyaçlarını da karşılamayı gerektirir ve bu da zaman zaman çok yorucu olabilir. Hayatta bir doyum elde etmek ve kendinizle, yaptığınız şeylerle gurur duymak acı, gözyaşı ve ter gerektirir, vs.

Sorun şu ki, dopaminerjik bir hayattan gerçek dünyada bir şeyler yapmaya çıktığınızda ve ter, acı ve gözyaşı ile karşılaştığınızda, o zevk mağaranıza yeniden kaçmak için dayanılmaz bir istek duymaya başlarsınız.

Başta sorduğumuz soruya, kendinize sormanız gereken asıl soruya geri dönelim:

“Beklentiniz ne?”

“Ne istiyorsunuz ve hangi tercihleri yapmak istiyorsunuz?”

Seçim sizin. Yapmanız gereken bu seçimleri yapmak ve yaptığınız seçimin farkında olmak. “İyi” tercihleri yapmayı bırakmalısınız ve “berbat” tercihleri yapmaya başlamalısınız. Zevk ve rahatlamayı değil, teri, acıyı ve gözyaşlarını tercih etmelisiniz.

Bazılarınız peki acıdan nasıl kurtulacağız diye soruyorlar. Bu yanlış ve sizi olduğunuz yere zincirleyen bir düşünce şekli. ACIDAN KURTULAMAZSINIZ. Acıyı kabul etmeniz, benimsemeniz gerekli. Acı hiçbir yere gitmeyecek. Acıdan nasıl kurtulurum sorusunun kendisi zaten problemlerinizin, sürekli olarak başarısız olmanızın ana kaynağı. Herkes acı ne zaman sona erer diye soruyor. Acı sona ermez, eğer hayatınızı yoluna koymak, bir şeyler başarmak istiyorsanız acı sona ermez! Eğer acının bitmesini bekliyorsanız, bir kitap okumanın bir bilgisayar oyunu kadar heyecan verici olmasını bekliyorsanız, bu asla olmayacak.

Acıdan kurtulamayacağınızı kabul edin. Acıdan kurtulamayacağınızı kabul etmek, sizi acıdan özgür kılacaktır.

Yayınlarını kitap halinde derlediğimiz sevgili Dr.K’nın en etkileyici yayınlarından biri olan “Why You Fail When It Comes To Dopamine” yayınının çevirisidir.
 

 

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları – 101

(150 sayfa – PDF & EPUB)

Merhaba,

Bu kitap, son bir iki senedir izlediğim ve bana 40 yaşından sonra bile birçok pratik şey öğreten Dr. K’nın podcastlarından derlendi. Dr. K, psikiyatrist ve nöron bilimi çalışmalarının yanında zamanında bir süre rahip olarak da yaşamış ilginç birisi. Kendisi Hint kökenli bir Amerikalı ve internette herkese açık kanalında çok pratik ve faydalı paylaşımlar yapıyor. Özellikle günümüz dünyasında teknolojinin yarattığı ortamın, beynimizin evrimleştiği uzun geçmişimizden oldukça farklı olmasından kaynaklanan disiplinsizlik, odaklanamama, sürekli yorgunluk, motivasyon eksikliği, başarısızlık, vs. gibi sorunlar üzerine eğilen ve bu konularda iyileşmeniz için oldukça pratik bilgiler veren bu yayınları İngilizceniz varsa izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Not: Serinin tüm kitaplarından oluşan daha iyi bir yaşam için kitap setine de bakınız.

Son zamanlarda yaptığımız nöroplastisite serisindeki bölümlerin aksine, bu kitaptaki bölümler çok daha kısa ama yoğun ve oldukça pratik bilgiler içeriyorlar. Birçoğunu ben kendi hayatımda da uyguluyorum ya da uygulamaya başladım ve oldukça dönüştürücü ve iyileştirici pratikler olduklarına şahit olduğum için sizinle paylaşmak istedim. Bu kitap, bundan sonra yapmayı planladığım bir serinin ilk kitabı.

İkinci kitap Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları – 201.

Şimdiden iyi okumalar,

Mahmut Abi

Kitabı Türkiye’den almak için tıklayınız.
(Not: Sepete ekleyerek %30 indirim alabilirsiniz).
(Alım güvenilir Shopier ödeme sisteminden olup sizin ödeme bilgileriniz bize gelmiyor.)

Kitabı Türkiye dışından almak için tıklayınız.
(Alım güvenilir Payhip ödeme sisteminden olup sizin ödeme bilgileriniz bize gelmiyor.)

Kitabın içindekiler:

Önsöz 8
Sabahları Tükenmiş Bir Şekilde Kalkmaktan Nasıl Kurtulursunuz? 9
Giriş 9
Duygular 9
Negatif duygular ne zaman hissedilir? 10
Günümüzde çoğu insanın tükenmiş olarak uyanmasının sebebi 11
Uyku ve rüyalar 12
Günümüz toplumundaki rüya yetersizliği 14
Yorgun ya da tükenmiş uyanmamak için neler yapabiliriz? 14
Yatmadan önce duygularınızı işleyin 15
Teknoloji duygularınızı bastırır 16
Daha fazla rüya görün 16
Duygusal Güç ve Dayanıklılık için Duyguları İşleme 17
Hayat her geçen gün daha mı zorlaşıyor? 17
Dünya değişiyor 18
Dopaminerjik dikkat dağıtma 20
Sürekli dopaminerjik dikkat dağıtmanın sonucu 22
Duygularımızı işleyip hayat yolunda hasarsız ilerlemek için ne yapabiliriz? 24
Duygusal Gücünüzü Geliştirmek için Günlük Tutmak 27
Giriş 27
Günlük tutarak problemlerimizden kaçmayı bırakmak 27
Günlük ile anlatı yaratmak 29
Nasıl günlük tutulur? 31
Farkında olmadığınız zihinsel yorgunluk kaynağı ve bundan kurtulmanın yolu 33
Giriş 33
Odaklanarak çalışma ve Ultradiyen Ritim 33
Çalışma Aralarındaki Dinlenmeme Molaları 35
Çalışma Esnasındaki Ekran Alışkanlıkları 38
Evde Ekran Alışkanlıkları 40
Öz kontrol nedir? Nasıl kazanılır? Bilimsel yaklaşım 42
Giriş – Kendinizi dinleyemiyorsunuz 42
Öz kontrolün gerçekte ne olduğunu anlamak 43
Öz kontrolü tüketen şeyler 43
İçsel çatışmanın gözlemlenmesi, öz kontroldür 45
Öz kontrol, irade sağlamanın yolu 47
Beyin Çürümesi Nedir? Beyin Çürümesinden Nasıl Kurtulursunuz? 49
Beyin sisi ve beyin çürümesi 49
Enfeksiyon, işgal ve adaptasyon 50
Gerçeklikle ilgili algılarınızı süzmek 51
Beyin çürümesine adaptasyon 54
Kim olduğunuz davranışlarınız tarafından belirleniyor 55
Beyin çürümesi yaşayanların hayatları üzerinde bir kontrolleri yoktur 57
Peki bunu nasıl düzeltebilirsiniz? 57
Neden disiplinli olamıyorum? 59
Giriş 59
Neden değişeyim ki? 59
Beyindeki Maliyet Yarar Devresi 60
Rekabetçi İlgi 61
Disiplinin bedelini ödemeye hazır olmamak 61
Neyi gerçekten önemsediğimizi nasıl buluruz? 62
Yapabileceğiniz en küçük şeylerden başlayın 64
Neden Odaklanamıyorsunuz? Odaklanmak için Ne Yapmalısınız? 67
Giriş 67
İnsan Performansı Doğru Ruh Haline de Bağlı 68
Zihniniz ve Benliğiniz Aynı Şeyler Değiller 69
Zihin Odaklanmak İstemiyorken Zihni Odaklanmaya Nasıl Zorlarız? 70
Can Sıkıntısı Değil Hüsran 72
Kendini Sevmek Neden Yeterli Değil? 75
Kendini sev tavsiyesinin problemi 75
Kendini sev tavsiyesine odaklanılmasının sebebi 76
Duygularla başa çıkmanın 2 yolu 77
Acemi Birliği mantığı 80
Erkekler için çalışır mantık: Pozitif sevginin negatif ifadesi 81
Azim 81
Kişiliğinizi Nasıl Değiştirebilirsiniz? 83
Kişiliğinizi Değiştirme Dersi – 101 89
Kişiliğimizi nasıl şekillendirebiliriz? 90
Konu Özeti 93
Zihindeki Programlar 95
Hatalarından öğrenmek 96
Kişiliğinizi Değiştirmenin Adımları 97
Utanç Daha İyi Bir Yaşamın Anahtarıdır 103
Utancın Değerini Unutmamız 103
Utancın işlevini anlamak 104
Utanç kişisel gelişimimizi şekillendirir 104
Acı veren duygular gelişimimiz için önemli 106
Bir Şeyler Kaçırıyormuşum Hissinin Hayatınızı Yönetmesine İzin Vermeyin 110
Bir şeyleri Kaçırma Korkusu ile ilgili temel problem 110
Bir şeyleri kaçırma korkusu ilkel beyni tetikliyor 111
Teknolojinin neden olduğu problem 112
Bir şeyleri kaçırma korkusunun çözümü 113
Çekim Yasası Değil Görselleştirme 116
Çekim Yasası Saçmalığı 116
Kuantum Mistisizmi 116
Görselleştirmenin Gücü 118
Plasebo ve Nosebo Etkileri 119
Görselleştirme Hayal Kurma Farkı 122
Görselleştirmenin Temelleri 123
Imposter Sendromu 128
İmposter sendromu nedir? 128
Imposter sendromunun en yaygın ortak özelliği 129
İmposter sendromu ile nasıl yaşanır? 132
Hayatı Keşkeler Olmadan Yaşamanın Nöron Bilimi 136
Giriş 136
Şimdiki zamanda eylemsizlik 136
Pişmanlık korkusu nereden geliyor? 137
Hayatı pişmanlıklar olmadan yaşamak için ne yapmalı? 137
Ego “Ölümü” 139
Ahamkara 141
Mech pilotu meditasyonu 142
Yeni Bir Yetenek Geliştirmek İçin Stoacı Yaklaşım 146
Giriş 146
Pratik Bilgeliği Geliştirmek için Felsefi Günlük Tutma 148