İyi sanılan ama aslında tehlikeli 5 yaşam tavsiyesi

İyi bir tavsiye size yardımcı olabilir ama yanlış bir tavsiye, sizin yanlış bir yolda yıllarınızı boşa harcamanıza neden olabilir. Bu bölümde, oldukça kötü olmalarına rağmen, sıklıkla tekrarlanan ve muhtemelen en az birini daha önce sıklıkla duyduğunuz beş tavsiyeden bahsedeceğim. Aynı zamanda, bu tavsiyeler yerine uygulayabileceğiniz ve pişmanlıkla değil gurur ile dolu olan bir yaşam yaratmanızı sağlayacak tavsiyeleri paylaşacağım.

#1 İstediğiniz her şey olabilirsiniz.

Hayır, ne kadar isterseniz isteyin, ne kadar çabalarsanız çabalayın, istediğiniz her şey olamazsınız. Gerçek şu ki siz, birçok şeyde iyi değilsiniz ve asla olamayacaksınız.

Tamam, insanların zayıflıklarını düzeltmek için tavsiyeler verilmesi normal ve insanların zayıflıklarını giderip güçlenmeleri, zayıflıkları tarafından potansiyellerinin çok altında bir yaşam sürmemeleri gerçekten önemli bir hedef. Ama bir insanın güçlü olduğu alanlarda uzmanlaşması, kendisi için çok daha iyi olacaktır.

Bazı alanlarda zayıf olduğunuzu ve ne kadar eğitim alırsanız alın o alanlarda iyi olamayacağınızı kabul etmeniz lazım. Siz muhtemelen 5 sene yoğun eğitim alsanız bile, NBA basketbolcusu olamayacaksınız ya da belki büyük bir şirket yönetemeyeceksiniz. Kendinizi fantezi dünyasında kaybetmek yerine, zamanınızı güçlü olduğunuz yanlarınıza uyan bir alan bulmaya ayırmak ve bu alanlarda gelişmek, sizin için çok daha iyi olacaktır.

Yanlış anlamayın, genç yaşlarınızda birçok şeyi deneyebilirsiniz ve denemeniz de iyi bir şey. Hayallerinizi kovalamanız da kötü bir şey değil. Ama açık fikirli, gerçekleri duygusallaşmadan görebilen biriyseniz, zaman içinde istediğiniz her şeyi olamayacağınızı öğreneceksiniz. Ama aynı zamanda, birkaç şeyde çok iyi olduğunuzu da keşfedeceksiniz.

Ben ikigai (Japonca “yaşamak için bir sebep” ya da “her gün yataktan kalkmak için bir sebep”) kavramını destekliyorum. Başarınız, mutluluğunuz ve her gün sizi yataktan kaldıracak motivasyon, 4 alanın kesişiminde:

  • Yapmayı sevdiğim şey
  • Dünyanın ihtiyacı olan şey
  • Bana para kazandıran şey
  • İyi yaptığım şey

Ikıgai size istediğiniz her şey olabileceğinizi söylemiyor. Tem tersine, dar bir alanda başarıyı, mutluluğu, motivasyonu ve parayı bulabileceğinizi söylüyor. Bu alan, sizin ideal alanınız ya da en etkili olduğunuz alan.

#2 Bir plan yapın ve o plana sadık kalın.

Yüzeysel olarak baktığınızda, bu tavsiye oldukça makul ve mantıklı görünüyor. Ama biraz derine inerseniz, bu tavsiyenin defolu olduğunu görüyorsunuz.

Çok büyük bir çaba ve titizlikle hazırlanmış planlara sahip olan genç insanlarla konuşuyorum. “Şu alanda üniversite okuyacağım, bu üniversite beni şu işe yerleştirecek ve 10 bilemedin 20 yılda nihai hedefimdeki vadedilmiş topraklara ulaşacağım!”

Bu insanlar hayata, satranç hamleleri serisi olarak bakıyorlar. Satranç taşlarını bir kareden diğerine dikkatle kaydırıyorlar ve hayatı şah mat etmek istiyorlar. Ama bu bir hata çünkü hayat bir satranç oyunu değil. Hayat daha çok, her zaman direksiyonunda olmadığınız bir çarpışan arabalar oyununa benziyor. Hayatınızla ilgili yapabileceğiniz iki tercih çeşidi var. Tercihlerinizi araçsal sebeplere göre yapabilirsiniz ya da temel sebeplere göre.

Araçssal sebepler, detaylı yaşam planlarının yapı taşları ve tamamen kararların sizi nereye doğru yönlendireceği ile ilgililer. “Çok ilgimi çekmese bile belli bir alanda üniversiteye gideceğim çünkü böylece iyi bir işim olacak” ya da “benim mizacıma uygun olmasa bile şu işe gireceğim çünkü bu iş bir sonraki fırsatı elde etmemi sağlayacak” gibi bir tercih, araçsal bir tercihtir.

Temel sebepler ise araçsal tercihlerin zıddıdır. Aslında temel sebeplere göre kararlar vermek, planlamanın karşıtıdır. “Bu bölümü beni nereye götüreceğini bilmesem bile okuyacağım zira ilginç bir bölüm” ya da “sonrasında beni nereye götüreceğini bilmesem bile bu işe gireceğim zira ilginç insanlarla çalışacağım ilginç bir iş” gibi kararlar, temel sebeplere göre verilen kararlardır.

Ben gençken araçsal sebeplere inanır, onlara tapardım. Büyük bir taktisyen ve uzman bir planlamacıydım. Ama çok geçmeden, bazen oldukça acı sonuçlar sonucu, şaşırtıcı bir şeyi keşfettim: araçsal sebepler sıklıkla istenilen sonuçları vermiyordu. Hayatınız araçsal sebeplerle yapılan planlar için çok karmaşık, hiç beklenmeyen şekillerde değişken bir yer.

Genç biriyseniz ve bana inanmıyorsanız, 40’larında ve 50’lerinde olan ve hayran olduğunuz birilerini bulun ve onlara, bulundukları noktaya nasıl geldiklerini sorun. %90’ı size “uzun hikaye” diye cevap verecektir.

Uzun hikaye zira bu insanlar temel sebepleri baz alarak kararlar verdiler ve sonrasında ortaya çıkan belirsizliklerle, o tercihlerin kendilerini götürdüğü yerde mücadele ettiler. Ama bu, onların güçlükler karşısında motive, fırsatlar konusunda uyanık kalmalarını sağladı ve geldikleri noktaya ulaşmak için denemeler yapmalarına, yollarını değiştirebilmelerine izin verdi.

Başarılı insanların bir noktadan büyük başarıya, düz, dikkatle planlanmış ve planlandığı gibi ilerleyen bir çizgi şeklinde ilerlediklerini düşünürüz ama asıl yol, zigzaglarla, bir sağa bir sola savrulmalarla, dolambaçlarla dolu. Ve hayat dolambaçlı bir yola girdiğinde dikkatiniz dağılırsa ya da modunuz düşerse, başarılı olmanız zor.

Hiç plan yapmayın demiyorum ama plan yapmaya daha az, bir şeyler yapmaya daha çok zaman ayırın.

#3 Tutkunun peşinden git.

Berbat tavsiyeler listesinin tartışmasız bir şekilde taçsız kralı bu. Bu tavsiyeyi yastıklara işliyorlar, tişörtlere basıyorlar, Instagram’da paylaşıp, mezuniyet törenlerinde kutsal sözler gibi fısıldıyorlar. Ama bu gerçekten berbat bir tavsiye.

Neden? Birincisi, bu oldukça baskı yaratan bir şey. Bana “peşinden gitmek istediğin tutkun ne?” diye sorduklarında, donup kalırdım. Mükemmel bir cevap vermem gerektiğini düşünürdüm ve böyle bir cevap bulamazdım. Bu soru insanı gerçekte ne olduğunun bir ifadesi olan değil de gösterişli tepki vermeye zorluyor.

İkincisi, “tutkun olan şeyin peşinden git” tavsiyesi, kısa vadeli duygulara ağırlık verirken, uzun süreli çabaya çok az yer veriyor. Bu konuda bana güvenin. 25 yıldır aynı mesleği yapıyorum “bu senin tutkun mu?” diye sorduklarında, cevabım “bilmiyorum” oluyor. Yaptığım iş gerçekten zor. Bazı günler bundan zevk alıyorum, bazı günler kesinlikle yapasım gelmiyor. Ama bu benim işim.

Üçüncüsü, tutkunuz sizi evrenin merkezine koyuyor ve bu her zaman hata. En başarılı, en etkili insanlar, aynada kendilerine hayran hayran bakmakla vakit kaybetmezler.

Acı gerçek şu ki, sizin tutkunuz dünyanın umrunda değil. Belki sizin de umrunuzda olmamalı. Neyse ki, kendinize sorabileceğiniz daha iyi sorular var. Örneğin, kimse izlemiyorken ne yapıyorsunuz? Bahçenizde bitkilerle uğraşıp, gübreler ve tohumlar hakkında mı okuyorsunuz? Bitkilerle ilgili alışveriş yapmak için girdiğiniz dükkanlarda, o dekoratif deniz kabuklarına büyük bir arzu ile mi bakıyorsunuz? Bu sorunun cevabı, size bir ipucu verecek.

İkinci soru ise, hangi işkenceye katlanmaya gönüllüsünüz. Jerry Seinfield, büyük bir komedyen olmak için, her gün, tek kelime yazmak istemediği günlerde bile yazması gerektiğinin farkına vardı. Özellikle tek kelime yazmak istemediği günlerde yazması gerektiğinin farkına vardı.

Gerçek şu ki çaba, insanın kendisini keşfetmesine yol açar, insanın kendisini keşfetmesi çabaya değil.

Kendinize sorabileceğiniz son soru ise, en büyük katkıyı nerede yapabileceğiniz sorusu. Bu soru sizi narsist kısır döngüden çıkarıp dünyaya açar.

Katkı, iklim değişimini durdurmak gibi devasa bir şey olmak zorunda değil. Eğer gücünüz varsa bunu da hedefleyebilirsiniz ama katkı, iyi bir anne ya da baba olmak da olabilir, harika kahveler yapan bir kafe işletmek de.

Yani özetlersek, tutkunuzun peşinden gitmeyi unutun. Ne yaptığınızı gözlemleyin, tolerans gösterebileceğiniz bir işkence bulun ve dünyaya nasıl bir katkıda bulunabileceğinizi keşfedin.

#4 Her zaman pozitif olun.

Bu oldukça iyi niyetli bir tavsiye ve önemli bir gerçekten yola çıkıyor. Ama bunu tam olarak uygulamanız sizi kötü yerlere çıkarabilir. Çünkü hayatta, negatif duygularınızı davet etmeniz ve daha az pozitif olmanız gereken zamanlar olacak.

Bilimin gösterdiğine göre pozitif duygular önemliler, hayatı yaşanmaya değer kılıyorlar. Örneğin iyimser olmanız sizi daha sağlıklı biri yapıyor. Neşe, minnettarlık ve umut gibi duygular, esenliğinizi artırırlar.

Şüphesiz ki çoğu zaman pozitif olmanız sizin yararınıza ve pozitif duygularınız negatif duygularınızdan daha fazla yer kaplamalı. Ama her zaman pozitif olmamalısınız. Eğer dişiniz çekilirken gülümsüyorsanız, bu sizin aydınlandığınızı değil uyuşturulduğunuzu gösterir. Sürekli olarak pozitif olmak, yoga taytı giymiş inkardan başka bir şey değildir. Çünkü negatif duygular size yol gösterirler, dünyayı daha açık seçik hale getirirler ve önemli dersler verirler.

Hüsran, ileri doğru yürümek için alternatif yollar keşfetmenizi sağlar. Pişmanlık, hatalarınızdan ders almanızı ve bir dahaki sefere daha doğru davranmanızı sağlar.

Çok fazla negatif duyguyla dolmak istemezsiniz ama sürekli olarak da pozitif kalamazsınız.

Sorun şu ki bazen doğal olarak negatif olduğumuzda, bizde bir sorun olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Ama bu doğru değil. Bazen negatif olmak insan olduğumuzu gösteriyor.

Bir miktar negatif duyguya yer açmamız, bugün daha kötü hissetmemize neden olsa da, daha sonra daha fazla şey başarmamızı ve uzun vadede daha mutlu olmamızı sağlar.

#5 Neyi bildiğin değil, kimi tanıdığın önemli.

Ben bu tavsiyeden nefret ediyorum. İçinde yeterince doğru olan bir zehir bu. Dünyaya kocaman bir bağlantı kurma organizasyonu gibi bakmak sadece karanlık değil aynı zamanda kötü bir strateji.

Evet, bağlantılar önemli. Ama milyarder yatlarındaki partilere katılmak gibi takıntılarınız yoksa, bağlantılar sandığınız kadar önemli değiller. Çünkü tüm fırsatları yöneten ve bu fırsatları Cadılar Bayramında en iyi kostümü giyen çocuklara şeker dağıtır gibi dağıtan gizli bir grup insan yok.

Neyi bildiğin değil, kimi tanıdığın önemli zehirini içenler, kabiliyet geliştirme, tecrübe kazanma ve bir katkıda bulunma fırsatlarını tehlikeye atıyorlar.

Sağlam bağlantılar kurmanın en iyi yolu, yaptığınız işte çok iyi olmak ve güvenilir, bel bağlanabilir biri olarak nam salmanız. Ne bildiğiniz, bildiğiniz insanlar evrenini genişletebilir. Aynı zamanda bağlantılarınızı geliştirmeye devam etmenin en iyi yolu, bonkör olmak, başka insanlarla gerçekten ilgilenmek ve eğer elinizden geliyorsa onlara yardım etmektir.

Kimi tanıdığınız yan üründür, strateji değil. Gerçek strateji, yaptığınız şeydir. Eğer harika işler çıkarıyorsanız, sözlerinizi tutuyorsanız ve insanlara iyi davranıyorsunuz, doğru insanlar yörüngenize girmenin bir yolunu bulurlar. Pokemon kartları gibi kartvizit toplamayı bırakın ve emeğinizi bir şeyde çok iyi olmaya harcayın. Bunu yaptığınızda, kimi tanıdığınız kısmı kendi kendine gerçekleşir.

Evet, bunlar oldukça süslü, kulağa hoş gelen, doğru gelen ama ciddiye aldığınızda sizi darmadağın edebilecek 5 tavsiye.

Her şey olabileceğinize inanmak yerine, ilgi alanınızın, yeteneklerinizin, talebin ve paranın kesiştiği dar alanda yer alan bir şey olmaya odaklanın.

Bitmek bilmez planlar yapmak yerine, araçsal değil temel sebeplere dayanan kararlar vermeye başlayın.

Tutkunuzun peşinden gitmeyin. Bunun yerine ne yaptığınızı, hangi işkenceye toleransınız olduğunu ve en  büyük katkıyı hangi alanda yapabileceğinizi keşfedin.

Çoğu zaman pozitif olun ama sürekli pozitif olmayın. Negatif duygularınızın da size bir şeyler öğretmesine izin verin.

Ne bildiğinize odaklanın. Tanıdığınız insanlar evrenini genişletmenin en iyi yolu bu.

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Setine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Life Advice That Sounds Good But Will Destroy You

İşim beni tüketiyor, maaşımın çoğu kiraya gidiyor – Vaka Çalışması

İnternette viral olan bir videoda, genç bir kadın şunları söylüyor:

“Belki TikTok üzerinde biri, şu soruyu benim için cevaplayabilir. Çünkü ben bir cevap bulamıyorum ve yılmış durumdayım.

“Haftada 40 saat çalıştıktan sonra neden sadece başımı sokacak bir yere gücüm yetiyor? Haftada 40 saat çalışarak 2,000 Dolar kazanıyorum ve kiram 1,660 Dolar! Yani haftada 40 saat çalıştıktan sonra, 2 odalı apartman dairesi kiramı ödüyorum ve bana sadece 300 Dolar kalıyor. Bu para telefon faturası, internet faturası ve yemek giderlerine bile yetmiyor.

Sadece hiç param kalmadığı gibi, iş beni tamamen tüketiyor ve işten başka bir şey yapmaya vaktim bile yok. Saat 5:30’da kalkıyorum, işten eve geldiğimde ise çok yorgun oluyorum. O kadar yorgum oluyorum ki, yapmam gereken diğer her şeyi hafta sonuna erteliyorum.

Cumartesi gününe birikmiş o kadar çok şey oluyor ki, tüm bu ertelenmiş işleri 2 güne yaymam gerekiyor. Yani haftasonu bile kendime zaman ayıramıyorum, dinlenmeye hiç vaktim olmuyor. Bu gerçekten de haftanın 7 günü çalışmak gibi bir şey.

Bu şekilde daha fazla devam etmek istemiyorum ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Ben bunun için yaratılmamışım. Hayatın tadını çıkarmak için param yok, zamanım yok, enerjim yok. Çok yorgunum.”

Bunu izleyen birçok insanın tepkisi, “yani ne bekliyordun ki, hayatını devam ettirmek için haftada 40 saat çalışman gerekiyor” şeklinde oluyor. “Bundan daha fazlasını hak ettiğin fikri nereden geliyor?”

Kendi büyük annemi düşünüyorum da. Bunu anlamak bizim için çok zor ve neden böyle olduğuna değineceğiz ama büyük annemin gençliğinde, hayatta kalmak garanti değilmiş. Ay başında ceplerine para girermiş ve bu para ayın 25’ine doğru tamamen bitermiş. Yemek veya başka hayati şeyler için bile paraları kalmazmış. Unları kalmazmış, şekerleri kalmazmış.

Yani daha 100 sene önce, ölmeden hayatta kalabilmeniz bile garanti değildi. Hayatta kalmak bile başarıydı çünkü birçok insan bunu başaramıyordu. Örneğin bebek ölüm oranları %20 seviyesindeydi.

Yani bu serzenişi izleyen birçok insan, “yani ne bekliyordun ki” diyor. “Hayat zor. Haftada 40 saat çalışmak zorundasın ve bunu her hafta yapmak zorundasın”. “Eğer paran yetmiyorsa bir ev arkadaşı bulman lazım.” Bence tüm bu söylenenlerde haklılık payı var ama gelin bu duruma nasıl geldiğimizi hatırlayalım. Haftada 40 saat çalışmasına rağmen, kirayı bile zorla ödeyen ve ilerleyebilecekleri bir yol olmayan nesle nasıl geldik?

Bazı insanlar bu kız gibi gençlere bakıp, “bu çocuklar çok şımarıklar ve bunun nedeni boomer (1946-64 yılları arasında doğanlar) anne ve babaları” diyorlar. Bu insanları suçlamıyorum ama anlamanız gereken bazı şeyler var.

Bir insan “haftada 40 saat çalışıyorum ama bu anca günü kurtarmama yetiyor” dediğinde ona “o zaman daha fazla çalış” tavsiyesi verebilirsiniz ama bu düşünce yapısı, 50 sene öncesinden kalma. 50 sene önce haftada 40 saat çalıştığınız bir işinizin olması, finansal olarak ilerlemek için yeterliydi. Bu kadar çalışma ile ev almanız, kira ödemeniz ve hatrı sayılır miktarda artan paraya sahip olmanız mümkündü. Aynı zamanda dünya fırsatlarla doluydu ve biraz daha fazla çalıştığınızda, işinizde yükselebiliyordunuz, yan iş yapıp daha fazla para kazanabiliyordunuz.

1950 – 2005 yılları arası, bence tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik zenginlik dönemiydi. O dönemde büyümüş bir neslin varsayımları ile, günümüz dünyasının dinamikleri arasında büyük bir uçurum var.

90’ların sonunda bir adet internet sitesi açıp sonra bunu milyonlarca dolara satabiliyordunuz. Ya da 60’larda, liberal bir üniversitede gayet rahat, eğlenceye ve maddeye boğulmuş bir hayat sürdükten sonra, bankada bir işe girip yükselerek iyi paralar kazanabiliyor, sonra da emekli olup emekli maaşı ile ölene kadar yaşayabiliyorlardı.

Bu dönemin yarattığı nesil, kendi çocuklarına ne aşıladılar? Eğer çalışırlarsa, çok çok çalışmaya gerek kalmadan, yükselebileceklerini öğrettiler çünkü kendileri için durum buydu: çalıştıktan sonra yukarı doğru momentum kazanmak çok zor değildi.

Günümüz nesli çalıştıktan sonra yükselmeyi hak sanıyor ama bunu bir önceki nesilden öğrendiler. Bir önceki nesil neye sahipse, ona sahip olmamız gerektiğini, bunun bir hak olduğunu düşünüyoruz, onlardan miras aldığımız algı bu. Ama gerçeklik değiştiği için, bu algı gerçeklik altında eziliyor.

Gerçeklik şu ki dünya artık eniyilenmiş (optimize) durumda. Eniyileme, muhtemelen başımıza gelen en kötü şey. Günümüz dünyasında iş verenler, bir insana ödeyebilecekleri en asgari ücreti, ev sahipleri alabilecekleri en yüksek kirayı eniyilemiş durumdalar.

Ben antikapitalist değilim ama oyunun eniyilemesi yapıldığında, tüm fırsatlar, sizin sırtınızı yaslayabileceğiniz tüm rastgele şanslar ortadan kalkar.

Bir yere özgeçmişinizi gönderip işe başlayabildiğiniz günler geride kaldı. İnternet binlerce işe başvurmayı kolaylaştırınca, dengenin yeniden sağlanması, sizin de binlerce işe başvurmadan iş bulamadığınız noktada oldu. İnternetin sağladığı bir avantaj gibi görünen şey, bir dezavantaja, uyumsuzluğa dönüştü.

Bence yüzleşmemiz gereken bazı çok zor gerçekler var. Şimdi içinde bulunduğumuz durum bu ve bu konuda şikayet etmemizin hiçbir faydası yok. Yani şikayet edemezsiniz demiyorum ama şikayet ederek bir şeyleri değiştirebileceğiniz bir dünyada yaşamıyoruz.

Peki siz de günümüz dünyasının optimizasyonu altında ezilen biriyseniz, bu durumu düzeltmek için ne yapabilirsiniz?

Burada size bazı tavsiyeler vereceğim ve bu diyeceklerim size empati yoksunu gelecekler.

Bu konuda bir şeyler yapmanız kolay bir iş olmayacak. Anlamanız gereken şey, hayat denilen oyunu, dezavantajlı bir şekilde oynadığınız yani kötü çözümler arasından en az kötü olan çözümü bulmanız gerekiyor. Bu sorunu çözmenin iyi bir yolu yok maalesef.

İlk tavsiyem, yorgunluk konusunda çok dikkatli olmanız. Yorgunluğun nereden geldiğine bakalım, yorgunluğu nörolojik perspektiften anlamaya çalışalım.

Yorgunluk, ilerleme yolu olmayan, umut hissi olmayan bir yaşam ile karşı karşıya kaldığımızda ortaya çıkar. “Eğer haftada 10 saat daha fazla çalışsanız, ne olur?” sorusuna bir cevap veremediğinizde ortaya çıkar.

Ek çaba harcamanızın hayatınızda hiçbir değişikliğe neden olmayacağını düşündüğünüzde, vücudunuz ve zihniniz daha yorgun hissetmeye başlar. Yorgunluk, bir enerji tasarruf stratejisidir.

Ayılar kış uykusuna yatarlar zira kışın dışarı çıkıp 10 saat yiyecek arasalar bile, yiyecek bulamazlar. Enerjilerini dışarı çıkıp yiyecek aramaya yatırmaları nafiledir çünkü kış aylarında harcadıkları enerjinin geri dönüşü çok düşüktür. Ayıların bunu öznel olarak, büyük bir yorgunluk olarak hissederler.

Yorgunluk, fırsatların olmadığı zaman enerji tasarrufu yaparak, fırsatlar ortaya çıktığında harcayacak enerjiye sahip olmak için gelişmiş bir koruyucu mekanizmadır.

Günümüz dünyasındaki problem ise, enerji tasarrufuna değecek bir mevsimsel değişimin olmamasıdır. Yani günümüz dünyasında, yorgunluğa göre hareket edemeyiz, başka mekanizmaları harekete geçirmek zorundayız. Neyse ki vücudumuzun, başka adaptif mekanizmaları var. Sizin için zor şeyleri ne kadar çok yaparsanız, o şeyler o kadar kolaylaşmaya başlar.

Yorgunluğun ikinci özelliği, yorgunluğa neden olan davranışlar gösterdiğinizde, yorgunluğa karşı direncinizin artmasıdır. Spor yaptığınızda tükenirsiniz ama ikinci gün spor yaptığınızda, daha tükenmiş hissedersiniz. Üçüncü gün, ikinci güne göre daha az tükenmişlik hissedersiniz.

Bugüne kadar, tükenmiş hisseden insanlarda, her zaman bir iki başka problem olduğunu gördüm. Bunlardan birincisi, bir çeşit, teşhisi konulmamış rahatsızlıklarının olması. Kansızlık, hipertiroidizm, depresyon gibi fizyolojik ya da psikolojik rahatsızlıklardan bahsediyorum.

Yani tükenmişliğin temelinde, tıbbi bir neden oluyor. Ve siz bu dezavantaj ile yaşadığınız sürece, işler çok zor bir hale geliyor.

İkincisi, ekranlı teknoloji kullanımı. İnsanların bunu duymak istemediklerini biliyorum ama, haftada 40 saat çalışan ve tükenmiş insanlarla çalıştığımda, bu insanların iş dışında hemen hiçbir şey için enerji bulamadıklarını görüyorum. Onlara sorduğum sorulardan biri, telefonuna bakıp, bana günlük telefon kullanımını söyleyebilir misin diye soruyorum.

İnsanlar, ekranlı teknolojilerin kendilerini yorduğunun farkında değiller. Bunun mekanizmasını açıklayayım.

Enerji ve motivasyonumuzun çoğu, duygusal devrelerimizden geliyor. Örneğin sizi kızdıran ya da size kaygı veren bir şey olduğunda, bu konuda bir şeyler yapmak için büyük bir motivasyonunuz oluyor.

Duygular, en büyük motivasyon kaynakları. Mantık mesela, davranışlar için büyük motivasyon yaratmıyor. Bir insana mantıklı bir şekilde “sağlıksız yiyecekler yememelisin, bu senin için zararlı” dediğinizde bile, sağlıksız yemekler yemeye devam ediyorlar çünkü sağlıksız beslenme davranışının altında, güçlü duygusal motivasyon var.

Duygular en güçlü motivasyon kaynakları ama günümüzde bu motivasyon bizim erişim alanımızda değil. Çünkü sosyal medya ve cep telefonları, bizi duygusal olarak tüketiyorlar.

Burada bahsettiğimiz TikTok videosu sizi derinden yakalıyor. “Aman Tanrım, bu benim” ya da “evet içinde yaşadığımız dünya aynen bu şekilde” diyorsunuz. “Bu çok büyük bir haksızlık” diyorsunuz. Haklı bir öfke hissediyorsunuz, kullanılmış hissediyorsunuz. Ama bu duygular sakinleştiğinde, duygusal olarak tükeniyorsunuz.

Bizden önceki nesil bizi yanlış programladı çünkü onların zamanında her şey daha kolaydı. Bize nasıl daha fazla çalışacağımızı öğretmediler, başarıları tembel ve şanslı olmalarına rağmen geldi. Bize ciddi bir çalışma ahlakı miras bırakmadılar. Tek yaptıkları, “daha fazla çalışırsan başarırsın” demek oldu.

Daha fazla çalışıp başarılı olma stratejisi onlar için çalışıyordu ama bizim için çalışmıyor. Çünkü günümüzde, milyar dolarlık şirketler, ev fiyatlarını optimize ediyorlar, her pazarı kontrolleri altında tutuyorlar. “Kira 1880 Dolar olsa apartman dairesi boş kalır ama 1660 Dolar olunca insanlar bir şekilde kirayı ödeyebiliyorlar” gibi hesaplamalar yapıyorlar.

Evet dünya böyle ve bu dünyada dezavantajlı durumdasınız. Ama bu durumu birileri sizin için düzeltmeyecek. Bu arada söylemeden de geçmeyeyim, kesinlikle oy vermeye devam etmelisiniz zira günümüz dünyasında insanlara oylarının hiçbir etkisi olmadığı da öğretiliyor. Ama en son ABD’de gördüğümüz gibi, durumdan memnun olmayan birçok genç erkek, gidip oy verdiler ve Donald Trump yeniden başkan oldu.

Hayatınız zor değil, avantajsız durumdasınız, yaşadığınız dünya adaletsiz değil demiyorum.  Hayat daha zor, avantajsız durumdasınız ve dünya çok adaletsiz. Ama hayatınızı düzeltmek için yapabileceğiniz şeyler olduğunu söylüyorum.

Dış dünyadan gelen dezavantajın yanında, kendi hayatımıza birçok dezavantajı kendimizin yerleştirdiğimizin farkında değiliz.

Haftada 40 saat çalışıyorsunuz, eve geldiğinizde tükeniyorsunuz ve hafta sonu da çalışmanız gerekiyor. Ama ben burada, çalıştığına defalarca şahit olduğum alternatif bir senaryo da biliyorum.

Öncelikle cep telefonunuzu daha az kullanın. Sonra, eve geldiğinizde her akşam, 15 dakika ekstra iş yapmaya başlayın ya da spor salonuna gidin. Hafta sonu yapmak zorunda olduğunuz işi, hafta içi akşamlara yaymaya başlayın. Yapabildiğiniz kadar, ne kadar küçük olursa olsun.

Zaman içerisinde, toleransınız artar ve daha fazla iş yapmaya başlarsınız. Bunun sonucunda ise harika bir şey olur: hafta sonu tamamen size ait bir gün olur.  Hafta içi bir günün size ait olması, sizi ertesi hafta daha kuvvetli yapar. Ertesi hafta daha fazla kuvvet, sizin 15 değil 20 dakika ekstra iş yapmanızı sağlar. Hafta sonu biraz daha fazla boş olursunuz.

Birçok insanın çalış – tüken – çalış döngüsünde hapsolduğunu görüyorum. Bu döngüden az önce bahsettiğim şekilde çıkabileceğinize defalarca şahit oldum.

Bu kolay ya da adil demiyorum ama ilerlemenizin bundan daha etkili bir yolu yok.

İş, yapmak zorunda olduğunuz bir şey haline geldiğinde, çalışmaya devam etmek çok zor çünkü bu perspektifte iş, sizin pilinizi bitiren bir şey haline geliyor. Bu kolay demiyorum ama iş konusuna bakışınızı değiştirmeniz lazım.

İşinden zevk alan insanlar ya çok şanslılar ya da işlerine çok emek harcayıp, işten zevk alacakları noktaya ulaşıyorlar. Yani bilinçli bir şekilde, haftada 50 saat, 60 saat belki de 70 saat çalışacakları bir yola giriyorlar ve bir süre böyle çalışıyorlar.

Bu adil ya da doğru demiyorum. Sadece, insanların işte mutlu olmalarına giden yolun genellikle bu olduğuna şahit olduğumu söylüyorum.

Daha iyi bir yaşam için nöron bilimi ve psikoloji temelli pratik ipuçları setinde derlediğimiz Dr.K’nın sette olmayan son yayınlarından birini çevirdik.

Bir duygusal yatırım şelalesi olarak “papatya falı” bakmak

Hoşlanılan kızın davranışlarından papatya falı bakmak, özellikle arkadaş çevresinden, sınıftan ya da iş yerinden bir kızdan hoşlanan ve bu kızla ilişki isteyen erkeklerin çok düştüğü bir durum. Papatya falının bu tür bir dinamikte daha yoğun olmasının nedeni, hoşlanılan kızın zaten arkadaş, sınıf arkadaşı ya da iş arkadaşı olarak yakın ve sıcak davranmasının yanında, bu tür bir ortamda hızlı ve daha direkt ilerlemek zor olduğundan, işin olumlu ya da olumsuz nihayetine varmasının haftalar ve bazen aylar sürebilmesi.

Bu süre içerisinde kızın davranışlarının hoşlanma mı, arkadaşça bir ilgi mi olduğunun analizini yapmaya çalışan erkek, kendini papatya falı bakarken buluyor.

“Aysel bana diğerlerinden daha fazla yakın. Seviyor.”

“Aysel bana diğerlerinden daha yakın ama Aysel bana kanka dedi. Sevmiyor.”

“Kanka dedi ama dün omzuma dokundu. Seviyor.”

“Dün omzuma dokundu ama bu sabah Ahmet’in de omzuna dokundu. Sevmiyor.”

“Bu sabah Ahmet’in omzuna dokundu ama senin omzuna 3 saniye 9 salise dokundu. Ahmet’in omzuna 2 saniye 5 salise dokundu. Seviyor.”

“Benim omzuma daha uzun süre dokundu ama iş dışında hiç mesaj atmıyor. Sevmiyor.”

“İş dışında hiç mesaj atmıyor ama sigara içerken hep benim yanıma geliyor. Seviyor.”

“Sevmiyor, seviyor, sevmiyor, seviyor …”

Yaklaşık 2 yıl kadar önce duygusal yatırım yayını yapmıştım ve bu yayın Erkek Adam Youtube kanalının en popüler yayınlarından biri oldu. Orada duygusal yatırım kavramından bahsetmiştim ki, eğer bu yayını henüz izlemediyseniz izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.Bu arada konuyla alakalı olarak, henüz okumadıysanız, bu kızın amacı ne yazısını da okuyun.

Burada, oradaki duygusal yatırım tanımını tekrarlayayım:

“Romantik olarak ilgilendiğiniz kişiye duygusal yatırım yapmak demek, o kişinin sizin düşünce ve duygularınızı meşgul etmesi demek. Ondan hoşlanmak ya da onu sevmek demek değil.”

“Bir ilişkinin en başından en sonuna kadar, erkeğin duygusal yatırımı, kadının duygusal yatırımından bir tık altta olmalıdır (çok az olmalıdır ya da hiç olmamalıdır değil).”

(Bu arada kadınlar için parantez açayım: Sizin duygusal yatırımınız bir erkekten bir iki tık yukarıda olabilir ama çok yukarıda olursa siz de kaybedersiniz.)

Yakınınızda olan bir kızın davranışlarından papatya falı baktığınızda, o kız sizin düşüncelerinizi ve duygularınızı, olması gerekenden çok fazla oranda işgal ediyor. Bu durumda da, eğer kız başından size çok fazla duygusal yatırım yapmış değilse, daha baş başa buluşmadan, kızdan çok daha fazla duygusal yatırım yapmış oluyorsunuz. Bu da, o kızla olma ihtimalini azalttığı gibi, kendi aşırı ilginizi kıza yansıtarak yani onun davranışlarında bulmaya çalışıp, gerçekliği eğip bükme pahasına “bularak”, size ilgisi arkadaştan öteye olmayan bir kızla ilgili hayal dünyasında debelenmenize, hayalleriniz yıkıldığında ise aylarca kendinize gelememenize neden olabilir. Yani papatya falı, hem olabilecek işin olmamasını sağlamanıza, hem de olmayan şeyi var gibi görerek gündüz düşlerinde uçmanız, sonra soğuk gerçeğe uyanınca çok yüksekten yere çakılmanıza neden olabilir.

İş yerindeki bazı kadınların size sıcak davranması ve hatta diğer erkeklerden daha sıcak davranması, bunu romantik ilgi sanarak fazla uçan birçok erkeğin acı yoldan öğrendiği gibi, kadının sizinle arkadaşlıktan öte bir şey istediği anlamına gelmez. Bu nedenle kadın size ne kadar yakın olursa olsun, davranışlarından papatya falı yapmayı bırakmanız lazım. Papatya falı ile romantik ilgiden emin olamazsınız, ne kadar yaparsanız yapın da olamayacaksınız.

Peki ne yapacaksınız? Ben iş arkadaşına, sınıf arkadaşına ya da yakın arkadaş grubundaki kızlara yürünmesini tavsiye etmiyorum ama bu konuda çoğu erkek beni dinlemediği için yapmanız gereken şeyi söyleyeyim.

İlk yapmanız gereken şey, kızın yaptıklarından anlam çıkarmayı bırakmak olmalı. “Şunu yaptı benden hoşlanıyor mu?” soru kafanızda belirdiğinde, analiz sürecine girmek yerine, ayna karşısına geçin ve kendinize şunu söyleyin: “Bu davranıştan benden hoşlanıp hoşlanmadığını anlayamam.”

İkinci yapmanız gereken şey, hoşlandığınız kızla iş, sınıf veya arkadaş grubu içinde bir iki tık daha yakın olmak. Burada diğerleri ile hiçbir şey paylaşmamanız ve hatta diğerleri sizin arkadaştan fazla olduğunuzu söylediklerinde inkar etmeniz gerekiyor. Çoğu erkek büyük bir hata yapıyor ve iş arkadaşlarına bu konuyu açıyor ya da itiraf ediyor. Eğer herhangi bir aşamada bunu yaparsanız, arkadaşlarınız, tüm iyi niyetleri ile ya da bazıları kötü niyetle, bu işin olmaması için ellerinden geleni yaparlar.

Eğer kız size daha yakınsa zaten birinci aşamayı geçmişsiniz demektir.

Üçüncü aşamada, kızla dışarıda buluşmaya başlayın ve dışarıda flört edin. İş yerinde, arkadaş grubu içinde flört etmeyin. Baş başa buluşmalara geliyorsa ve sizden hoşlanıyorsa, o iş olur zaten. Bu tür bir flörtün farkı, dışarıdan bir kadınla olana göre yavaş olmadısıdır. Yani fiziksele gidiş bir iki tık daha yavaştır.

Bunun friendzone olacağını iddia edecek insanlar çıkacaktır. Bu evet arkadaş olarak başlamak demek ama unutmayın, siz zaten arkadaş olarak başladınız. Burada eğer işi 3-4 haftanın üstüne uzatmazsanız ve reddedildiğinizde şapkanızı alıp gitmeyi bilirseniz (reddedildiğiniz aşamadan sonra sizin diğerlerinden daha sıkı olan “arkadaşlığınız” bitti, eskisi gibi devam ederseniz o zaman gerçekten friendzone olursunuz).

Bu baş başa buluşmalar ve eğer kız daha fazla başlatıyorsa özel mesajlaşmalar haricinde yok kız omzuna dokunmuş, sürekli bakmış, arkadaş grubunda hep yanına oturmuş, imalı instagram storyleri atmış, hiçbir önemi yok. Bunlardan papatya falı bakmayın.

Analiz felci genellikle, bir değişkenin değerini bulmak için, diğer değişkenlerinin değerini gerçek dünyada aksiyon alarak bulmanız gereken bir denklemi, aksiyon almadan yani diğer değişken değerlerini bilmeden kafanızda çözmeye çalışmaktan olur.  X + Y + Z = 1. X’in değerini merak ediyorsunuz. Y ve Z’yi aksiyon alıp bulmadan kafada X nedir diye çözmeye çalışmak, analiz felcidir.

Örneğin, evin anahtarını arabada mı unuttum, kapının üstünde mi yoksa kahvaltı yaptığım dükkanda mı denklemini (Kapı + Araba + Kafe = 1), bütün gün araba ve kafede unutup unutmadığınızı hafızanızı zorlayarak bulmaya çalışabilirsiniz ya da arabaya ve kafeye gidip kontrol ederek de bulabilirsiniz. Böylece 5 dakikada arabaya inip orada bulacağınız anahtar kapının üstünde mi diye bütün gün stres olmazsınız, kafa patlatmazsınız.

Romantik ilişkilerde de, kızın sizden hoşlanıp hoşlanmadığını, gerçek dünyada baş başa buluşmaların nereye gittiğine bakmadan bulmaya çalıştığınızda, analiz felcine girersiniz ve papatya falı bakarsınız. Bazıları bu nedenle gidip burç okur, fal baktırır, arkadaşların ağzını arar, vs. Ama bütün bu süreç sizi karşınızdakine, aranızdaki ilişkinin olduğu aşama için çok abartı olacak şekilde aşık eder. Benjamin Franklin yasasını unutmayın:

“A kişisi B kişisi için ne kadar çok şey yaparsa, A kişisi B kişisine o kadar çok aşık olur, tersi olmaz.”

Peki ya iş, sınıf veya arkadaş dinamikleri yüzünden kızı baş başa dışarı çağıramıyorsanız veya çağırsanız bile yürüyemiyorsunuz. O zaman o kızı radarınızdan çıkaracaksınız. Bu kolay olmayabilir ama bu zor şeyi yapmazsanız, çok daha zor problemlerle, çok daha uzun süre boğuşmanız gerekebilir.

Sorularınızı bana uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

 

En iyi ek iş fikirleri, en iyi ek gelir tavsiyesi

Yaptığım görüşmelerde birçok erkeğin ek gelir elde etmek için online satış, YouTube kanalı gibi işlerle uğraştıklarını görüyorum. Bazıları da gündüz işlerinin yanında geceleri başka firmalara yarı zamanlı işler yapıyorlar. Örneğin yazılım sektöründe çalışan birçok arkadaş bu şekilde ek para kazanıyorlar.

Benim gördüğüm, hemen hemen herkesin aklında ya borsa al sat gibi işler var ya da insanlar daha çok, Amazon’dan satış yapmak gibi işlere girmek var.

Benim tavsiyem biraz farklı. Diyelim ki ayda 40 bin TL ek gelir elde etmek istiyorsunuz. Genel olarak iki şekilde para kazanırsınız: Ürün satarak ya da servis satarak. Para kazanmak için asıl yapmanız gereken, ürün ya da servis olsun, karşılığını ödeyebilecek müşterilere, bir değer sağlamak. Para, değer alışverişi için kullanılan bir aracı sadece. Yani ayda 40 Bin Lira kazanmak için, ayda 40 Bin Liralık değer yaratmanız ve bu değere ihtiyacı olan ve karşılığını ödeyebilecek müşteri bulmanız lazım.

Çoğu insan, müşteri olarak şahısları düşünüyorlar ve her birine 200 TL değer sağlayarak 200 tane müşteri bulmaya çalışıyorlar. Fakat şahısların ödeme kapasitesi sınırlıdır. Ödeme kapasitesi yüksek şahıs sayısı da azdır. Örneğin 20,000 TL değer sağlayacağınız 2 şahıs bulmanız zordur.

Bir ürüne ya da servise kim 20 bin TL verir diyorsanız, sadece B2C (Business to Customer yani Şirketin bireylere satışı) şeklinde düşünüyorsunuz. 20 bin TL bireyler için büyük para ama çoğu işletme için üstünde düşünülecek bir miktar değil. Yani B2B (Business to Business, Şirketten Şirkete) satış, ek gelir için en iyi iş modeli. Bu tabii 10 bin X 4 de olur, iki ayda 3 tane 30 bin de olur.

ABD’de Amazon’da kozmetik mi satsam yoksa elektronik mi satsam, YouTube kanalı açsam üyelik mi satsam diye düşünmeden önce, büyük ya da küçük işletmelerin ihtiyacı olan ve benim de yapabileceğim ya da öğrenebileceğim bir servis var mı diye düşünün. Örneğin B2C bir ürün için online pazarlama, sosyal medya pazarlama yapacağıma, ürünü veya servisi olan ama online pazarlaması olmayan firmalara (çiçekçi olur, dişçi olur) sosyal medya yöneticiliği servisi satabilir miyim diye düşünün. Mesela İngilizce biliyorsanız yapmanız gereken tek şey, Google Maps ile ABD’de işletmelere bakıp bu servisi sunmak. Bilmiyorsanız bile, Türkiye’de müşteri olarak küçük işletmeleri bile hedefe alsanız, bu işletmelerin bireylere göre çok yüksek olan miktarlara küçük miktarlar olarak bakmaları çok olası.

Kim sizden neyi niye alsın? Eğer bir alanda 9-5 iş olarak tecrübeniz varsa alırlar. Benim bir arkadaşım örneğin oturdu Microsoft Power BI diye bir uygulamayı öğrendi, zaten o alanda 20 sene geçmişi var ve sonra İngiltere’de bile bunun bir günlük eğitimini sattı. Başka biri uzmanı olduğu pazarda satış danışmanlığı verdi ki mesela bir müşterisinden bir ara ayda 2500 Dolar kazanıyordu.

Ama ya bir tecrübeniz yoksa? Mesela öğrenci adamdan neden alsınlar? Bir iki referans yoksa almazlar doğru. Bu nedenle ilk bir iki işinizi bedava yapmanız ve bunlarda iyi iş çıkarmanız gerekecek. O kadar iyi iş çıkarmalısınız ki, adamlar sizden bu servisi bedava aldıklarına utanıp size çok iyi bir referans versinler. Bir iki referanstan sonra da zaten genellikle yolunuz açılır.

Bu pasif bir gelir değil. Ama bireylere online ürün ya da servis satışı yapmanız, bir Youtube kanalı yürütmeniz de pasif bir gelir değil. Fakat şirketlere değer katabilecek bir fikriniz varsa, bunu yüksek birim fiyatlara daha az sayıda şirkete satmak, çok sayıda bireye daha düşük birim fiyatla ürün veya servis satmaktan çok daha verimli. Bunun yanında eğer yüksek birim fiyatlara şirketlere servis satabilirseniz, zaman içinde asıl işi yapacak insanlar kiralamanız ve işi yarı pasif hale getirmeniz de mümkün. Bir şirkete ulaşmak, onları ikna etmek, vs. gibi faaliyetler, katma değeri yüksek ve belli bir tecrübe gerektiren faaliyetler. İşleri pasladığınız bireyler tabii ki sizden müşteri çalıp kendi yollarına bakabilirler ama referanslar sizin referanslarınız, yeni müşteri bulma kabiliyeti sizin kabiliyetiniz.

Diliniz yoksa bu işi Türkiye’de yaparsınız. Ama diliniz varsa size tavsiyem ABD ve Avrupa’yı hedeflemeniz. Yıllardır Asya pazarında gördüğüm bir şey var. Ürünlerini kullandığım çoğu yazılım şirketin cirolarına baktığımda hemen hemen hep aynı oranlar var: cironun %40’ı Kuzey Amerika’dan, %30 Avrupa’dan, %10 kadarı eğer hedeflerinde ise Japonya ve Kore’den ve kalan %20’si de dünyanın geri kalanından geliyor. Oranlar tabii ki değişir ama aslan payı her zaman ABD + Kanada, sonra da Avrupa.

Bu arada benim gözlemlediğim, ek gelir olmaktan çıkıp asıl işiniz olmaya en yatkın ek işler, B2B işler. Yani bu işi iyi yaparsanız, bu işi tam zamanlı olarak, hayatınızı kazandığınız iş haline getirebilmeniz, şirketleşebilmeniz ve hatta sonra satabilmeniz, B2C işlere göre daha kolay.

B2C işleri boşverin demiyorum ama konuştuğum çoğu insanın, B2B işleri aklına bile getirmediğini, bunu konuştuğumuzda ise yine birçoğunun böyle bir işi yapabileceğini görüyorum. Müşteri deyince, iş deyince, satış deyince sadece bireyleri düşünmeyin. Şirketlere daha büyük oynayabilirsiniz.

Çok başarılı insanların yaptıkları ama sizin yapmadığınız şeyler

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Setinden tanıyacağınız Dr.K’nın oldukça faydalı bir yayınından çeviri.

Bugün başarı konusunda en tepe %10 içinde olanları, daha altta olan %75’ten ayıran şeyler hakkında konuşacağız.

Başarılı CEO’lara ya da finans dünyasının tepesindekilere baktığınızda, bu insanların bir miktar sosyopat, narsist ve ben merkezci olduğunu düşünürsünüz ki bu insanlar gerçekten de böyleler. Ve bu özellikleri de başarılarının önemli birer parçası.

Ben (Dr. K.) bir psikiyatrist olarak her çeşit insanla çalıştım. 10 yıl kadar Boston’da MIT ve Harvard startuplarının CEO’ları ile çalıştım. Bu insanlar çok parlak fikirlere sahip ve yüzlerce milyon dolarlık şirketler inşaa eden insanlar. Tıp alanında yüksek kazançlar elde eden cerrahlarla, Goldman Sachs gibi şirketlerde çalışan finansçılarla çalıştım. Bunların yanında oldukça yozlaşmış oyun bağımlıları ile, mahkumlarla, madde bağımlıları ile de çalıştım.  Bugün sizinle en tepedeki başarılı insanlarla, en dipteki başarısız insanlar arasındaki farkı paylaşacağım. Bunu da çok spesifik bir şekilde yapacağım.

Sorun şu ki, çok başarılı insanlara baktığımızda, bu insanlar çok disiplinli, zamanlarını ve kaynaklarını çok iyi yönetebilen insanlar deriz ama böyle disiplinli olmayı, kaynakları en iyi şekilde yönetmeyi nasıl başardıklarını tam olarak bilmeyiz. “Ben kaynaklarımı yönetme konusunda iyi değilim ve bu adamlar bu konuda iyiler” diyebiliriz ama bu konuda nasıl daha iyi olabileceğimizi bilmeyiz.

Ben bugün size, beraber çalıştığım yüksek performansa sahip insanların çoğunda gözlemlediğim üç bilişsel özelliği öğreteceğim.  Bunlar narsizm, sosyopati ve nevrotizm ile alakalı özellikler. Bu özellikleri negatif olarak düşünüyoruz ama bu özelliklerin insan türünün özellikleri yani hepimiz bunlara çeşitli derecelerde sahibiz. Narsist kişilik bozukluğu ya da sosyopati dediğimiz antisosyal kişilik bozukluğu, aslında hepimizde bir dereceye kadar olan bu özelliklerin uç noktalarda olmasından ve bu nedenle de problem haline gelmesinden kaynaklanıyor. Burada size bu özellikleri pozitif ve iyi bir şekilde nasıl edinebileceğinizi göstereceğim.

Sosyopatiden başlayalım. Psikiyatristler ve cerrahlar, sosyopati skalasında, ortalama nüfusa göre yüksek derecelere sahipler. Bu, bizim kötü insanlar olduğumuz anlamına gelmiyor ama empatimizi kısıtlayabildiğimiz anlamına geliyor.

Ben psikiyatrist olarak hergün şiddetli depresyona sahip insanlarla çalışıyorum. Hergün 8 saat bu insanların sorunlarını dinliyorum. Bu nedenle de bütün bu dinlediklerim tarafından depresyona sürüklenmemek için, empati kalkanları geliştirmiş olmam gerekiyor. Bu özellik, başarılı insanlarda, oldukça spesifik bir şekilde ortaya çıkıyor. Başarılı insanlar, kısa vadeli merhametin içine çekilmeme ve uzun vadeli merhamete eğilim konusunda oldukça iyiler.

17-18 yaşındayken ebeveynlerinden birisi evi terk etmiş, hemen hemen aynı durumdaki iki kişiyi ele alalım. Bu iki insanın kendilerinden küçük iki kardeşleri olsun. Bu insanlardan biri, kısa vadeli merhamet tarafına eğilimli olsun yani ailesi için kendini feda ederek “doğru şeyi” yapsın. Üniversiteye gitmesin, “annem ya da babam bu işi tek başına yapamaz, tek seçeneğim bu” diyerek, genç kardeşlerini yetiştirmek için çok da nitelikli olmayan işlerde çalışıp para kazansın. 10 yıl sonra bu ailedeki çocuklar genellikle çok daha başarılı olmazlar zira ailedeki kültür başarı değil de hayatta kalma üzerine kurulu.

Diğer genç ise “evet durum çok kötü ama onlara daha iyi bir gelecek sunmak için onları geçici bir süreliğine geride bırakmam ve üniversiteye gitmem şart” desin. Bu kişi üniversitede çok çalışsın, fakir büyümesine rağmen iyi bir iş edinsin ve çok yüksek maaşlar kazansın. 10 yıl sonra bu kişi artık kardeşleri için pozitif bir rol modeli ve kardeşleri de çok başarılı olma yolundalar. Bu genç yılda 250 Bin Dolar kazanarak ailesine çok iyi bir hayat sunarken, birinci genç yılda 35 Bin Dolar kazanarak çok da faydalı olamıyor.  İkinci gencin ailesi 3-4 yıl çok zor bir dönem geçirseler de daha sonra rahata eriyor.

(Uç bir örnek oldu ama) burada esas konu şu: başarılı insanlar, merhamet duygusu ile kum torbasına dönmeye dirençliler. Sizden yapmanızı istediğim, kendi hayatınızı gözden geçirip, kısa vadeli merhametin, nazik ve bonkör olmak, başkalarına destek vermek için yaptığınız fedakarlıkların maliyetine bakmanız. Çünkü başarı konusunda alttaki %50 içinde olan insanlarda gördüğüm, bu insanların birçoğunun kısa vadeli merhametin, saçma suçluluk duygusu tuzaklarının içine çekilmiş oldukları ve sürekli olarak kendi ayaklarına sıktıkları. Bu insanlar çok fazla fedakarlık yapıyorlar ve hayatlarındaki insanlar bu fedakarlıkları faydalarını görseler de, fedakarlığı yapanların yıllar sonra da ellerinde hiçbir şey kalmıyor.

Hayatta bir miktar daha sosyopat olmaya, bir miktar daha kendinize odaklanmaya ihtiyacınız var. Kısa vadeli merhametin içine hapsolmaya karşı koymalısınız.

İkinci olarak da narsizm hakkında konuşacağız. Narsizm başarılı insanların zihninde sadece kendini düşünmek olarak çıkmıyor. Oldukça spesifik bir şekilde ortaya çıkıyor. Beraber çalıştığım olağanüstü başarılı insanlarda, narsizmin spesifik bir özelliğini gözlemliyorum. Bu insanların hayır deme konusunda çok yetenekliler. Yalnız kullandığım kelimelere dikkat edin. Hayır deme konusunda yetenekli olmak, ortalama bir insandan daha fazla ya da azhayır demek anlamına gelmiyor. Bu insanlar, hayır kavramı konusunda ustalar yani ne zaman hayır demeleri gerektiğini, ne zaman hayır dememeleri gerektiğini çok iyi biliyorlar. Örneğin arkadaşları, iş arkadaşları ve hatta patronları ufak tefek şeyler için yardım istediklerinde, hayır demesini biliyorlar.

Eğer çevrenizdeki insanlara hayır deme konusunda sıkıntı yaşarsanız, çevrenizdeki insanlar size daha fazla yardım talebi ile gelirler. Özellikle de düşük özdeğere sahipseniz, bu sizin için oldukça yıpratıcı olabilir çünkü özdeğerinizin bir kısmı insanların size minnettar olmasından geliyor. Ama iyi bir arkadaş olarak sürekli borç verdiğinizde, sürekli yardım ettiğinizde, takdir edilmeyen bir kum torbasına dönüyorsunuz. Kendinize yatırmanız gereken şeyleri başkalarına veriyorsunuz.

Burada mümkün olduğunca, ileride size fayda getirecek şeylere evet deyin. Eğer şu anki durumu korumak için evet diyorsanız, bu konuda çok dikkatli olun. Başarılı insanlarda gözlemlediğim, bu insanların çevrelerindeki insanlara dördüncü, beşinci kez yardım etmek yerine, yeni insanlara yardım etmeyi tercih ettikleri. Eğer bir insan sürekli kendilerinden yardım istiyorsa, o insana hayır deyip, yeni bir insana yardım etmeyi tercih ediyorlar. Örneğin patronları birkaç kere haftasonu çalışmalarını istediğinde patronlarına hayır diyorlar ama örneğin yeni bir proje üzerinde danışmanlık isteyen ya da başka bir şirketten yardım isteyen birine evet diyorlar.

İşinizde çok çalışmamalısınız ya da patronlar kötü insanlar demiyorum. Ama benim gözlemlediğim, çok başarılı insanlar yeni fırsatlara ve yeni insanlara evet demeyi, aynı insanlara sürekli evet demeye tercih ediyorlar.

Üçüncü konuşacağımız konu ise nevrotizm. Başarılı insanlar, daha çok B tipi başa çıkma tekniklerini kullanmaya meyilliler.

Psikolojide ve psikiyatride, temel olarak 3 seviye başa çıkma mekanizması var. En tepede, bilişsel yeniden çerçeveleme var.  Alt seviyesinde aksiyona meyilli başa çıkma mekanizmaları var. Ve en alt seviyede de duygu odaklı başa çıkma mekanizmaları var.

Çok başarılı insanların, bu orta seviye başa çıkma mekanizmalarını daha çok kullandıklarını gözlemliyorum. Bu insanlar mutsuz olduklarında, negatif bir deneyim yaşadıklarında, bu deneyimi düzeltmek için çevrelerini düzeltiyorlar. Bu insanlar aynaya baktıklarında gördükleri vücutlarından utanç duyduklarında, bu utancı düzeltmek için spor salonuna yazılıp şekle girmeye başlıyorlar. Bu insanlar acı çekmeyi, başarı ile değiştirmeye çalışıyorlar. Bu tür bir başa çıkma mekanizması kullandığınızda, içsel bir ferahlama elde etmiyorsunuz ve bunu anlamak çok önemli. İçsel duygularını düzeltmek için, dışsal çevrelerini yeniden şekillendiriyorlar.

Başarılı insanlar örneğin patronları kendilerinden memnun değillerse, daha fazla çalışıyorlar. Şimdi burası biraz hassas bir konu zira ya patronu narsist ve mantıksız beklentileri olan biriyse? Yani aslında patron hiçbir şekilde memnun olmayacak biriyse? Bu durumda ne kadar çalışırsanız çalışın, patron sizden memnun olmayacaktır. Bu oldukça ilginç bir durum zira bir yandan patron hiçbir zaman memnun olmadığı için kişi acı çekmeye devam eder ama sürekli çok çalıştığı için daha başarılı bir insan olur. Yani bu durum “toksik yakıt” dediğimiz bir şey yaratır.

Tıp öğrencilerinde çok yüksek nevrotizm görüyoruz. Yani içsel kaygıya daha yatkınlar ve sürekli tedirginler. Ama bu, onların Cuma akşamları partiye gitmek yerinde kütüphanede çalışmalarına neden oluyor. Normal bir insan bütün hafta çalıştım şimdi rahatlama vakti derken, bu öğrenciler için tüm hafta çalışmak yeterli olmuyor. Sürekli bir “ya derslerden kalırsam, ya başarısız olursam ya istediğim gibi kazanamazsam” kaygısına sahipler.

Bu strateji kısa vadede oldukça adaptif ama ben bu insanlarla çalıştığımda, onların bu başa çıkma mekanizması seviyesinden çıkmalarına yardım etmeye çalışıyorum. Zira daha iyi hissetmek için sürekli olarak çevreyi yeniden şekillendirme ihtiyacının da yan etkileri var. Örneğin aynada gördüğünüz kişi size utanç veriyorsa, spor salonuna gidip çalışmak oldukça sağlıklı bir şey. Ama bundan sonra bile hala memnun olamazsanız, biraz botoks yapayım, biraz estetik yaptırayım, biraz şuraları dolduralım diye gidebiliyorsunuz. Bu durumda hiçbir şey sizi tatmin etmiyor. Kız arkadaşı ya da patronu bir türlü tatmin olmayan birisi, çok kolay kontrolden çıkabiliyor. Bu strateji başarı getirse de, büyük ızdıraba neden olabiliyor.

Kısacası benim başarı konusunda tepe %10 içinde olanlarda gördüğüm bilişsel özellikler bunlar. Bu insanlar biraz daha sosyopat, biraz daha narsist ve biraz daha nevrotikler. Eğer başarı konusunda alttaki %50 içindeyseniz ve mutlu değilseniz, bu üç bilişsel özelliği kullanmanızı tavsiye ederim.

Kendinize kısa vadeli merhametin kurbanı olup olmadığınızı sorun. Bugün başkalarına yardım etme çabanızın sadece kendi kapasitenizi değil, başkalarına yardım etme kapasitenizi de sabote edip etmediğini kendinize sorun. Eğer bu soruların cevabı evet ise, kısa vadeli merhametinizi sınırlandırmanız gerekli.

Hayır deme konusunda biraz daha iyi olmaya bakın. Ne zaman hayır demeniz gerektiği, ne zaman hayır dememeniz gerektiği konusunda ustalaşmaya bakın.  Yardım ettiğiniz kişiler sizden sürekli yardım istiyorlar mı diye bakın. Bu tür insanlara yardım etmeyin demiyorum ama bunu sınırlandırmazsanız, bu insanlar sizi aşağı çekerler.

Başarı konusunda dipteki %50 içinde olanlar negatif duyguları ile, duygu odaklı başa çıkma mekanizmalarını kullanarak başa çıkmaya çalışırlar. Negatif duygu hissettiklerinde, dışsal bir şeyleri değiştirmeye çalışmak yerine, gidip kendilerini madde kullanarak, bilgisayar oyunu oynayarak, porno izleyerek ya da sürekli şikayet ederek uyuşturmayı seçerler.

Başarılı olmak istiyorsanız duygu odaklı başa çıkma mekanizmalarına kaçmamanızı, “toksik yakıt” kullanmanızı tavsiye ederim. Aksiyon merkezli başa çıkma mekanizmaları kullanın. Daha iyisi bilişsel yeniden çerçeveleme ama o mekanizma bugünün konusu değil.

Çeviri: What high performers do that you don’t

 

İşleri erteleme hastalığına karşı ne yapmalı?

Bana iş ve öğrencilik hayatı ile ilgili danışanların en çok karşılaştığı problem, işleri erteleme hastalığı. Çoğu insan çoğu zaman bir konuda başarılı olmak ya da bir işi bitirmek için ne yapması gerektiğini biliyor. Ama bu şeyi yapmaktan sanki vebadan kaçıyormuş gibi kaçıyor. Evet sorun çoğu zaman ne yapacağını bilmemek değil, o şeyi yapmamak ve her yapmaya çalıştığında içsel bir direnişle karşılaşmak.

Örneğin sınava hazırlanması gerektiğini bildiği halde, sınava nasıl hazırlandığını bildiği halde, yarın çalışacağım dediği halde aylarca çalışmaya başlayamamış öğrencileri düşünün. Bu öyle rahatsız edici bir şey ki. Özellikle o işi gerçekten yapmak istediklerinde karşılaştıkları güçlü karşı koyma çok enteresan. Sanki içlerinde bir şey kendileri ne hedeflerlerse hedeflesinler, aynı kalmaya ant içmiş ve değişime karşı koyuyor gibi. Zira bu direniş, insanın kendisi için gerçekten iyi olduğunu düşündüğü şeyi yapmak istediğinde güçlü bir şekilde ortaya çıkarken, saatlerce bomboş takıldığında tamamen ortadan kayboluyor.

Ben burada gerçekten biyolojik seviyede direnç gösteren bir sistem olduğunu ilk öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Nöroplastisite yazı dizini okursanız, beynin rutin dışı şeyler yapma, yeni şeyler öğrenme esnasında salgıladığı kimyasallardan birinin buna neden olduğunu hatırlarsınız:

Bunun nedeni ise asetilkolin salgılanmadan hemen önce harekete geçen sistemin stres sistemi olması. Yeni bir şey öğrenmek istediğimizde beyin köküne norepinefrin yani nöradrenalin salgılıyoruz. Bu kimyasal insanın dikkat kesilmesine neden oluyor. Dikkat bir çeşit el feneri gibi bir süre – yol – sonuç dizgisini aydınlatıyor. Bu dikkat zahmetli bir iş ve yetişkin beyni ise eldeki zahmetsiz algoritmaları kolayca değiştirmeye direnç gösteriyor. Ama siz bu acı ve isteksizliğe karşı koyup devam ederseniz beyin direnç gösterse de yeni davranışın veya düşüncenin gerektirdiği sinir hücrelerini değişim için işaretliyor.

Bu bilgi aynı zamanda bize bir şeye başlamanın neden o şeyi yapmaktan daha zor olduğunu da gösteriyor. Yeni bir şeye başlarken beynin salgıladığı norepinefrin ve adrenalin başlangıçta sıkıntı ve isteksizlik hissi yaratıyor.

Aslına bakarsanız işleri ertelemenizin sebebi çoğu zaman tembellik değil. O işleri yaparsanız meydana gelecek değişiklikler beyin için maliyetli. Otomatik programlamayı yıkıp yenilerini kurması gerekiyor. Ama bunun yanında işleri erteleme sebebiniz, sonrasında gelen değişikliklerden korkmanız zira alışılmışın dışına çıkmanız, bilmediğiniz bir bölgeye girmenize neden olur ve risklidir.

Benim burada bahsetmek istediğim konu daha pratik. İşleri erteleme hastalığını nasıl aşarsınız sorusuna cevabım genellikle işin başına otur ve bekle şeklinde oluyor. Mesela bir dökümanı yazmaya başlamayı sürekli erteliyor musunuz? Belli bir zaman başlamayı ve belli bir zaman harcamayı kararlaştırın ve dökümanı açıp başına oturun.  Bir dersi çalışmayı sürekli erteliyor musunuz? Belli bir zaman ve süre belirleyin, dersin kitabını masaya koyup açın ve masaya oturun.

Bunu yaptıktan sonra iki ihtimal var. Birincisi oturduktan kısa bir süre sonra o şeyle uğraşmaya başlayacaksınız. İkinci ihtimal de yine başlayamayacaksınız ve bilgisayarda açılı döküman penceresini arkaya alıp sosyal medyaya gireceksiniz, telefona bakacaksınız ya da kalkıp iş arkadaşlarınızla laflayacaksınız. Öğrenciyseniz masada telefonda mesajlaşmaya başlayacaksınız, belki yatağa uzanacaksınız, belki porno izleyeceksiniz, vs.

Burada ne oluyor? Burada olan şu. O yapacağınız şeyin başına oturduğunuz anda az önce bahsettiğimiz sıkıntı geldi. Siz de o sıkıntının içinden geçmek yerine, sıkıntıyı bastırmak için uyuşturucu almayı tercih ettiniz.

Peki ne yapmalı? Örneğin bu konuda konuştuğum öğrenci arkadaşla şunu yapmasını kararlaştırmıştık.

“Sabah 09:00 – 10:30 arası, sonra 11:30 – 13:00 arası ve sonra 14:00 – 15:30 arası 3 x 1.5 saat yani 4.5 saat çalışacaksın. Bu saatlerde masaya oturacaksın. Telefonun kapalı olacak ve odada olmayacak. Yatak yok, masada olacaksın.

“09:00’da masaya oturacaksın. Bir buçuk saat ya ders çalışacaksın ya da masada oturup o kitaba bakacaksın. Ama ders çalışmıyorsan bile uyuşturuculara kaçmayacaksın. Bırak orada sıkıl. Canın çok sıkılsın. Çalışacak iraden yoksa bile en azından oradan kalkmama iradesi göster.

Hiç çalışmazsan bile 10:30 kalk, çalışmış gibi dinlen ve 11:30 yeniden masadasın her şey aynı. Masaya oturdun mu, %60 – %70 çalışmaya başlarsın. Belki 3-4 gün sadece oturacaksın ama bunu ısrarla yaparsan ve uyuşturuculara kaçmazsan, çok kısa bir süre içerisinde çalışmaya başlıyorsun.”

Şimdi bu yöntemde sıkılmanın önemini sonradan Anna Lembke’den öğrendim. Nöroplastisite 101 kitabında Anna Lembke’nin yer aldığı Bağımlılıklar bölümünün Can sıkıntısı, kaygı, yaratıcılık alt bölümünden:

Çünkü çoğu zaman hem can sıkıntısı hem de yapmam gereken şeylerin stresini hissediyoruz. Yani yapacak bir şey yok sıkıntısından çok, yapacak bir sürü şey var kaygısı hissediyoruz. Kaygı ve can sıkıntısı ele ele giden
hisler mi?

Can sıkıntısı oldukça büyük bir kaygı tetikleyicisi. Fakat can sıkıntısı, modern insanlar için nadir olan bir deneyim zira günümüzde sürekli olarak bir şeylerle dikkatimizi dağıtıyoruz ve bunu yapmak için sonsuz sayıda araca sahibiz.

Sorun şu ki can sıkıntısı oldukça önemli ve gerekli bir deneyim ama korkutucu bir deneyim. Zira can sıkıntısına izin verdiğinizde şimdi ne yapacağım sorusu ile karşılaşıyorsunuz. Bu çok önemli ve gerekli bir deneyim zira bu ruh halindeyken birçok yaratıcı şey ortaya çıkarabiliriz, kendi öncelik ve değerlerimizi gözden geçirebiliriz. “Evet şu an dünyadayım ve hayattayım, peki bu hayatta ne yapacağım?”

Bir döküman yazmanız gerekiyorsa, o dökümanı açın, interneti kapatın ve bilgisayar başında bir buçuk saat o dökümana bakın. Ya o dökümanı çalışacaksınız ya da o dökümana bakacaksınız. Başka bir şey yapmayacaksınız. Orada öyle sıkılacaksınız.

Bugün spor salonuna gitmeyi canınız istemiyorsa, spor salonu için giyineceksiniz ve salona gideceksiniz. Eğer ağırlık kaldırmıyorsanız bile orada salonun kapısında oturacaksınız ve telefonunuza da bakmayacaksınız. Ya ağırlık kaldıracaksınız ya da orada sıkılacaksınız.

Kendi tecrübemden ve birçok başka insanın tecrübesinden gördüğüm, çoğunlukla ilk defada ama eninde sonunda o işin başına kararlaştırdığınız zamanda oturursanız ve sıkılırsanız, o işi yapmaya başlıyorsunuz. Eğer o işin başından(fiziksel ve telefon ya da bilgisayar ekranları yardımıyla sanal olarak)  kalkarsanız, yani can sıkıntısı yaşamazsanız, o işe yumurta kapıya dayananana kadar başlamayacaksınız ya da hiç başlamayacaksınız. Bakın tekrar ediyorum, sıkılmanız, sadece o işle başbaşa kalmanız çok önemli. En azından ekrana ya da masadan uzağa kaçmama iradesi gösterin. Gerisinin kendiliğinden geleceğini göreceksiniz.

Bakın bu hiç de öyle çekici bir yöntem değil. Maalesef kendini geliştirme tavsiyelerinin çoğu, basit bir gerçeği göz ardı ediyor. İşe yarar, insanı geliştiren hemen her iş sıkıcıdır. Aynı zamanda can sıkıntısı hissetmek, bu sıkıntıya maruz kalmak, bu işlere başlamanız için şarttır.  Hayvan beyniniz, anlık zevk ve eğlenceyi hemen her zaman sıkıntı ve kaygıya tercih eder. İnsanın ilkel beynini, insanın gelişmiş beyninin kontrolünden koparak kullanmak için milyarlarca dolar harcayan Instagram veya Youtube varken, orada oturup sıkıcı bir işe odaklanmak çok zor. Bunun tek çözümü, yapmanız gereken işin tüm alternatiflerini, yapmanız gereken zaman süresince ortadan kaldırmak. O işi yapmanın tek alternatifi, o işe bakarak sıkılmak olmalı.

Eğer masaya oturup ders çalışamıyorsanız, en azından masaya oturun. Ama telefonunuz olmadan. O masadan bir buçuk saat kalkmadan. Gündüz düşlerine dalabilirsiniz ama kendinizi gündüz düşünde yakaladığınızda gündüz düşünü bırakın. Sıkılın. Çok sıkılın. O işin başında uykuya dalarsanız bu çok da iyi bir şey değil ve buna karşı koymaya çalışın ama uykuya dalmanız, telefonunuzu açıp instagrama bakmanızdan çok daha iyidir.

İş Dünyasında Yükselmek – 2

Bir önceki yazımda bu konuya bir giriş yapmış ve önemli gördüğüm noktaları belirtmeye çalışmıştım. Bu yazıda konuya devam edelim ve kafa yapısına eğilmeye çalışalım.

Yanlız giriş yapmadan önce bir konuya değinmek istiyorum. Yazılarımın altına gerek bu platformda gerek başka platformlarda veya konferanslarda karşılaştığım bir soru sıkça geliyor. O da “Bu konulara Türkiye’de bulunan en iyi üniversitelerde değinilmiyor.” Şimdi arkadaşlar üniversiteler sizin her şeyi böyle hap gibi öğreneceğiniz yerler değildir. Size her konuda bilgi veremezler. Bunun için ne kaynakları, ne yetişmiş uzmanları ne de mecalleri ve farkındalıkları vardır. Hardard, MIT, Cambridge için bile bu durum böyledir. Geçenlerde Münih Teknik Üniversitesinde bir profesöre proje eğitimlerine iletişim ve duygusal zeka gibi “yumuşak yetenek” konularının eklenmesini tavsiye ettim. Cevap ise şuydu “haklısın bizde eklemeyi planlıyoruz.” Beklentilerinizi gerçekçi temeller üzerine oturtun. Eleştirileriniz mantıklı ve gerçekçi olsun. Mesela bizim üniversiteleri şöyle eleştirebilirsiniz:

  • Her şeyi öğrenciye yıkıyorlar. 
  • Gereksiz servis dersleriyle ajandayı dolduruyorlar. 
  • Dönem ödevi olacak konuları tez diye kabul ediyorlar. 
  • Yürürlükteki doktora programlarının belki yarısı ya da daha azı gerçekten doktora. 
  • Aşırı teorik kalıyorlar ve gerçek hayatta ilgili konu bağdaşımı az. 
  • Öğrencileri iş birliğine değil bencilliğe iten bir kültür söz konusu. 
  • Öğretim görevlilerinin iş yaşamı tecrübesi çok az. 
  • Yüksek düzeyde intihal ve etik ihlaller söz konusu. 
  • Şekle, statüye ve ünvana aşırı önem veriliyor. 
  • Çalışkan ve dürüst öğrenciyle kurnaz ve hilekar öğrenci aynı potada değerlendiriliyor. 
  • Dünya ve teknoloji takip edilmiyor. 
  • Vesaire vesaire…

Ancak, bunlara rağmen, bazı şeyleri sizin halletmeniz gerekiyor. İletişim, iş birliği, duygusal zeka, çatışma yönetimi, öz disiplin ve özgüven gibi konular aklıma ilk gelenler olarak sıralanabilir. Peki nasıl halledeceğiz? Kitap okuyacaksın, eğitim alacaksın, hatalarını not edip düzeltmeye çalışacaksın, deneyeceksin yanılacaksın kahretmeyip öğrenecek tekrar deneyeceksin vb.

Bu parantezi kapatıp konuya geri dönelim. Bu kısımda doğru kafa yapısını oturtmaya çalışalım. Öncelikle şirketleri kadınlar gibi görmenizi tavsiye ederim. Bu ne demek? Bir kadına yaklaştınız ancak ilerlemedi. Elinizden geleni yaptınız ve kendinizden de eminsiniz ancak sonuç değişmedi. Siz ilerleyemediniz ama o kadınlar muhtemelen ilerleyen başkaları ya vardır ya da olacaktır. Burada yapmanız gereken bu vatandaşı next’lemek ve başka vatandaşlara bakmak olacaktı. Şirket içinde benzer bir mantığı geçerli sayabiliriz. Size şu an istediğinizi vermeyen şirket bir başkasına muhtemelen istediğini veriyordur ve ya verecektir.

Peki bu süreci nasıl yönetmeli?

Öncelikle bir hedef belirleyerek başlayın. Bu işte yaparken başarabileceğiniz bir hedef olmalı. Ancak şirketinize ve size değer katmalı. Gerçekçi ancak uğraşmaya değer zaman tabanlı bir hedef olmalı. Mesela: 

  • Yeni üretim tesisinin yazılımlarını bir yıl entegre etmek
  • Dişli birimin görevlilerinin 80%’ni İş Güvenliği Eğitim ve Adaptasyon Süreçlerini tamamlamak
  • Kurumsal Kaynak Yönetimi Sistemiyle Müşteri İletişim Yönetimi Sistemini entegre etmek

Bu hedefe ulaşmak için bir zaman belirleyin. 2-3 yıl gibi bir süre düşünebilirsiniz. Bu süre içinde hedefe erişmek için çok çalışacaksınız ve rüştünü ispat edeceksin. Süre bitti, hedefe ulaştın ve kendini ispat ettin. Şimdi şirkete süre verme sırası. Bu da 6 ay ile 1 yıl arasında değişebilir. Eğer şirket bu süre içinde size gereken teveccühü göstermediyse – onun ne olduğu size kalmış. Ayrılma harekatına başlayabilirsin. Çoğunuzun çalışmadan geçinmek için yeterli kaynağı olmadığını olsa bile hazırı tüketmek istemeyeceğini varsayarak yeni arayışlara başlamanızı tavsiye ederim. Kısaca diğer şirketlere yaptığın başarıları öz geçmişine ekleyerek yürümeye başlıyorsun. Ancak bu süreci kimseyle paylaşmadan ilerletmeni tavsiye ederim. Uygun olan ilk fırsatı değerlendirerek eski şirketine teşekkür ediyor ve yeni işine geçiş yapıyorsun. Fakat bazı düşüncesiz vatandaşlar gibi giderken kapıyı çok sert kapatmamanda fayda var. Yani ben gidiyorum bunlara siktiri çekeyim diyip bunu yaparsan, sıkıntılı bir düşünce yapın olduğu ortaya çıkar. Çünkü senin gibi çalışma arkadaşlarıyla başka yerlerde karşılacağını düşünmeyen ve eski şirketinden istenmesi gereken evrak vesaire şeylerin farkında olmayan arkadaşların bu kafa yapısıyla çok yükselebileceğini düşünmüyorum. Bu konuda sizden gelebilecek hayali sorular yazalım ve cevaplayalım: 

Peki ya çok kötü davranıyorlarsa? 

Tepkini hakaret ederek belirtmek zorunda değilsin. Bunu daha asil ve olgun yapmanın yolları var. 

Abi bana o parayı vermezlerse? 

Bu onların sorunu. Sen vazifeni yaptıysan artık konu onların hanesine risk olarak yazılır. 

Neden 2 yıl daha az değil? 

Eğer kurtlu bir vatandaş değilsen iki yıl bir kurumu anlamak, işi ve müşteriyi tanımak için güzel bir süredir. 

Arkadaşlarım dostlarım var şirkette? 

Neden onlar o işe girmeden önce yoktu? Ancak sen yaşıyordun değil mi? Bir on yıl ya da on beş yıl sonra yanında olacaklar mı? Muhtemelen hayır. Herkesin kendi hayatı ve planları var. Sen kıyamayıp ayrılamam dersin ancak bir kaç yıla onların başka yollar gittiğini göreceksin. 

Korkuyorum abi, ya kötü çıkarsa? 

Süreç yeniden başlar. En kötü deneyim kazanmış olursun ve bu adımla eski iş arkadaşlarından daha tecrübeli olursun. Ancak ince eleyip sık dokumayı da bil. İş görüşmelerinde sezercik gibi beni seçerlermi diye kalma, burası çalışılacak yer mi diye de bir bak. 

Bunlar hikaye Türkiyede patronlar öyle çok para vermez. 

Valla dostum, öyle adamlar altı haneli yıllık maaşlar alıyorlardı ki bilsen şaşardın. O patronların nasıl şakır şakır gerektiği yerde para verdiğini görsen böyle demezdin.  

Türkiyede öyle çok yükselme şansı yok abi. 

Yukarıda ki cevabın patates kopyası. 

Dayın olacak yoksa bu işler zor. 

Bu kafayla senin için bu işler baya zor olacak orası kesin. Sen dayı dayı diye ağlarken azimle ve çalışkan vatandaşlar sağından solunda geçip yükselecek. Böyle gidişle, sense yıllar sonra hala dayı aramaya devam edersin. 

Abi bu çok acımasız değil mi. Süre vermek filan. 

Hayır değil. İstersen git müdürüne ben işimi bu yapmıyorum ama bana sevabına maaşı yatırın ve SGK’yı ödeyin de bakalım, nasıl bir cevap alacaksın. Ben söyleyeyim, kovulmazsan ve şaka olarak algılarlarsa çok şanslısın. Ayrıca bu düşünceleri söylemek gibi bir hata yapmamalısın. Süre senin kendi kendine verdiğin süre, bunu radyo gibi anons etmene gerek yok. Sen kendine hedef koydun, beklentini netleştirdin ve plan yaptın. 

Peki abi ya yapacaklarsa ya sabretmem gerekiyorsa? 

Yapacak olan 2-3 yılda yapar, verecek olan o sürede verir. Veremiyorsa işaretini verir. 

Abi yeni fabrika şirket yeni yatırım yaptı vesaire? 

Benim bunlara karnım tok ancak anlat heyecanlı oluyor. 

Bu sorular dışında değinmek istediğim önemli bir husus var. O da mobbing. Nedir mobbing? Psikolojik taciz, mobbing iş yerinde çalışan kişiye karşı aynı iş yerinde bulunan bir veya birden çok kişi tarafından uygulanan psikolojik taciz, şiddet, düşmanca tutum vb. davranışlardır. 

Türkiyede maalesef pek çok şirkette ve kurumda mobbing söz konusu. Bazıları yaptıklarının farkında bazıları ise değil. Eğer bir yerde mobbing yaşıyorsanız oradan en kısa sürede ayrılmalısınız. İmkanınız ve planınız elverdiği en kısa sürede. Orada yükselme planları yapmanız anlamsızdır. 

Size gerçek hayattan mobbing örnekleri vereyim: 

Vaka-1: 

Mete: Abi selam, yazılım üzerine kitaplar aldım. C# öğreneceğim. 

Hasan: Neden öğrenmek istiyorsun? 

Mete: Eklenti yapmak ve kendi işlerimi çözmek için düşünüyorum. 

Kerim: (Masadan kalkıp kapıya yönelerek ve alaycı bir ifadeyle) Her şeyi çözdük de kaldı bu yazılım işi, hey Allahım ya. 

Şimdi burada Kerim’in yaptığı çok net mobbing gencolar. Yok abi değil zart zurt geçin bunları. Neden? İş arkadaşını aşağılıyor ve yadırgıyor üstüne bunu herkesin içinde yapıyor. 

Vaka-2: 

Mete masasında oturup işini yapmaktadır. 

Kerim: (Ofis camına sertce vurarak) Tak, tak, tak

Mete: Ne oluyor ya? 

Kerim: (Alay eden, küçümseyen ve pis bir sırıtmayla bakarak) yok bir şey yahu. 

Vaka-3: 

Mete: Fabrikaya doğru yemekhaneden yürümektedir. 

Hasan: (Kerimin yanından geçerek) biz bazılarının ne mal olduğunu biliyoruz. 

Kerim: Aynen, ortada mal değneği gibi dolaşmanın alemi yok. 

Mete: (Onlara doğru bakar)

Hasan: Anca böyle bakarlar işte

Ana sınıflandırmaları ile mobbing: 

  1. İletişim
    1. Telefonla ve mesajla rahatsız edilme
    2. Yapılan işin sürekli eleştirilmesi
    3. Sözlerinin devamlı kesilmesi
    4. Yüzüne karşı ses yükseltilmesi ve azarlanması
    5. Kendisini göstermesinin ve ifade etmesinin kısıtlanması veya engellenmesi
    6. Özel yaşamının eleştirilmesi
    7. Sözlü ve yazılı tehditler
    8. İmalar, bakışlar, jest ve mimik yoluyla iletişime bloke koymak
  2. Sosya İlişki 
    1. Orada değilmiş gibi davranılması
    2. Çevresindeki insanların konuşmaması
    3. Çalışma ortamının diğer çalışma arkadaşlarından ayrı tutulması, izole edilmesi
  3. İtibara Suikast
    1. Mağdurun arkasından kötü konuşulması/dedikodu yapılması
    2. Dini ve siyasi görüşlerinden dolayı dışlanması
    3. Bir kusuruyla veya fiziksel özrüyle alay edilmesi
    4. Gülünç durumlara düşürülüp dalga konusu edilmesi
    5. Yürüyüş tarzı, sesi, hareketleri vb. taklit edilerek alay konusu yapılması
    6. Akıl hastası gibi davranılması
    7. Alçaltıcı isimler ve lakaplar ile hitap edilmesi
    8. Cinsel imalarda bulunulması
    9. Milliyetiyle alay edilmesi
    10. Kararlarının sürekli sorgulama meselesi yapılması
    11. Özel yaşamıyla alay edilmesi
  4. Mesleki Durum
    1. İşteki konumunun sürekli değiştirilmesi
    2. Sürekli özgüvenini kırıcı işler yükletilmesi
    3. Kapasitesinin altında veya üstünde işler verilmesi
    4. Asli işi olmayan görevlerle sürekli meşgul edilmesi
    5. Yapması için sürekli anlamsız işler verilmesi
    6. İşten çıkarmaya zorlamak ve tehdit etmek
    7. Maaş ve özlük haklarıyla tehdit etmek
  5. Fiziksel
    1. Doğrudan veya dolaylı cinsel tacizde bulunmak
    2. Fiziksel olarak ağır işler yapmaya zorlanması
    3. Ffiziksel şiddet yapılması ve tehdit edilmesi
    4. Fiziksel zarar verilmesi

 

Mobbing yapıldığında mağdur kendini bok gibi hissedecektir ve dışlanmış olacaktır. Yıldırmak, korkutmak, kovdurmak, sindirmek ve birçok başka nedenle günümüzde Türkiye’de mobbing yapılmaktadır. 

 

Şunu net olarak açıklamak isterim. Mobbing kişilerin hayatlarını cehenneme çevirmektedir ayrıca psikolojik, fizyolojik ve iş sorunları yaşamalarına neden olur. Sebebi her ne olursa olsun mobbing yapan yanlıştır, hatalıdır. Mobbing yapılan da mazlumdur. Hiçbir gerekçe mobbing’i  haklı çıkarmaz. Ben bu yüzden ne hayatların karardığını ve insanların nasıl ekmekleriyle oynandığını gördüm. Mobbing yapılan yerde önce yöneticilerinizle kanıtlar üzerinden konuyu çözmeye çalışın. Çözüldüyse ne ala, ancak çözülmediyse ve görmezden geliniyorsa tavsiyem o organizasyonun parçası olmayın. Bence değmez. En kısa sürede çıkış planınızı yürürlüğe koyarak çıkın. Eğer gerekiyorsa hukuksal danışmanlık alın. Bir önceki yazımda yazılı çalışın demiştim. Kanıtları toplayın ve hakkınızı savunun ancak bunu akıllıca yapın. Türkiye’de şirket dükalığı çalışanların davalı olmasını haklı gerekçelerle olsa dahi istemiyor ve bu çalışanları çürük elma olarak görüyor. Ayrıca kanıt sunamazsanız hak kaybına uğrama durumunuz var. Böyle durumlarda eğer konu ciddi, çözümsüz (içerdeki tüm adımlara rağmen) ve rencide edici ise hukuksal danışmanlık alarak ve akıllıca hareket ederek çözmeye çalışın.

Yazan: Tonyukuk

İş dünyasında yükselmek – 1

Yükselmek ve daha iyi seviyelere ulaşmak. Kazancımızı artırmak, ünvanı arttırmak ve diğer şeyler. Kırmızı hap camiasında salık verilen tavsiyelerden biridir kariyerinde büyümek. Ancak her şeyde olduğu gibi bunda da püf noktaları vardır. Toplanın bakalım, bunları konuşalım. 

Eğer meslek seçimini doğru yaptıysan ve ya en azından gerektiği esneklite yaptıysan işin daha kolay. Ancak, sevdiğim işi yapmıyorum, zaruriyetten yapıyorum diyorsan işin biraz daha zor ancak burada senin içinde temel tavsiyeler var. İster severek ister zaruri yapın iş dünyasında yükselmek veya en azından başarılı olabilmek için bilmeniz, uygulamanız ve geliştirmeniz gereken pratikler var. Bunları hiç kimse başından bilerek gelmez, kimisi daha şanslıdır ailede çevrede rol model vardır oradan görmüştür kimisi şanssızdır hiç bilmez ancak nereden gelirse gelsin mutlaka öğrenilmesi gereken şeyler olacaktır. 

Sağlıklı bir temel olması açısından daha önce yazdığım bu iki yazıyı okumadıysan önce bunlara göz atabilirsin. Modern İş Dünyası ve Meslek Seçimi.

İşinizi Yazılı Yapın

Gençler! (Sanki ben yaşlıyım!) mutlaka ama mutlaka yazılı olarak çalışın. İnsanların sözüne güvenmeyin. Söz uçar yazı kalır ve bu böyledir. Yüzünüze gülen, sırtınızı sıvazlayan ya da kendini size aşırı dürüst, iyi niyetli vs gösteren (bakın gösteren diyorum) kişilerle bile yazılı çalışın. Peki bunu nasıl yapıyoruz? 

  • E-postalar

İş dünyasında E-postalar yaygın olarak kullanılır. Bu nedenle, size tavsiyem mutlaka kullanmanız. İş arkadaşınız, müşteriniz, bayiniz kim olursa olsun. Sözel konuştunuz anlaştınız arkasından teyit e-postası atın. Yurt dışında buna ben seni böyle anladım epostası da denilir. Kısaca yazılı olarak doğru anlayıp anlamadığınız kontrol ediyorsunuz. Örneğin iş arkadaşınız sizden yetkisi dışında bir şey istedi. Bu sizin hoşunuza gitmedi ve doğru değil. Ancak sizi punduna getirip peşine takmak istiyor. Sizden istediğini e-postayla ona teyit için sorarak gönderiyorsunuz ve “Benden istediğin desteğin bu olduğunu anladım, doğru muyum?” diyerek teyit istiyorsunuz. Böyle durumlarda art niyetli kişiler buna genelde cevap vermezler bu da bir şey yapmanı gerektirmez. 

  • Kurumsal Sistemler

Eğer çalıştığınız yerde kurumsal sistemler kullanılıyorsa ki bunlardan kastımız Müşteri İlişikileri Yönetimi Yazılımı, Kurumsal Kaynak Yönetimi Yazılımı …vb Bunları aktif kullanın ve güncel tutun. Kayıtlarınızı doldurun ve takip edin. Yeri geldiğinde çıkarıp göstermek çevrenize ve yöneticilerinize güven verir. 

  • Toplantı Notu

Şimdiye kadar hiç yapmadıysam 3000 toplantıya katılmışımdır. Fazlası vardır azı yoktur. Genel gözlemim çoğunluğun bu toplantılara hazırlıksız gelmesi. Toplantının ajandası ne? Neden bu kişiler katılıyor? Kim ne konuşacak? Bunları geçtim not alınmıyor. Bu toplantılar hem verimsiz olur hemde sözel konuşmalara döner. Bu nedenle mutlaka toplantılarda not almanızı tavsiye ederim. Bu not şunları içermeli: Katılımcılar, Toplantı yeri, tarihi ve saati, toplantı amacı, toplantı ajandası, süresi, alınan karar ve görevler bunların sorumluları, takip toplantısı detayı. Teyit e-postasını anlatmıştım değil mi? 

  • Whatsapp ve Uygulamalar

Benim işimde eposta ya da kurumsal sistem yok diyebilirsiniz. Örneğin bir belediyede park ve bahçelerden sorumlusunuz. Göreviniz ne olursa olsun yeri geldiğinde yazılı döküman önemli. Burada Whatsapp, Telegram gibi uygulamaları kullanabilirsiniz. Emin olmadığınız hususları bunlar üzerinden sorabilir ve teyit isteyebilirsiniz. 

  • Saklayın

Bu yazılı detayların önemli olanlarını mutlaka saklayın. Bunun için Google Drive, Onedrive, İCloud gibi uygulamaları kullanabilirsiniz. Kendi arşivleme yapınızı oluşturup koyabilirsiniz. Böylece ihtiyaç duyduğunuzda bulmanız kolaylaşır. Whatsapp yazışmalarında ekran görüntüsü alıp kaydedebilirsiniz. Bastırıp saklayabilirsiniz ama ben tercih etmiyorum. Klasör vesaire ayarlamanız gerekir aynı zamanda kaybolma ve fiziksel zarar riskleri vardır. Yinede en kötü olabilir. 

Yazılı çalışmak aynı zamanda art niyetli kişiler karşı bir kalkan oluşturur. İş yerlerinde herkez melek değil art niyetli ve bunu çığır açacak şekilde yapanlar da var.  Bu kalkana mutlaka günün birinde ihtiyacınız olur. 

Yapılacaklar Listesi

Günümüzde modern medyanın, sosyal medyanın ve daha birçok odağın bombardımanı altındayız. Okumalıyız, yazmalıyız, dinlemeliyiz ve izlemeliyiz. Geçmişte yaşamış olan atalarımızın bu kadar yoğun bir gündemi yoktu. Bu nedenle yapılacakları unutmamak adına yapmanız gerekenlerin listesini yapmakta fayda var. 

Hayatta başarılı insanlarla başarısız insanları ayıran bazı noktalar var ve bunlardan biride neye öncelik vereceğini bilmek. Ufak bir hesap yapalım: 

  • Mesai – 8 saat
  • Ulaşım – 1.5 saat
  • Öğünler – 3 saat
  • Uyku – 8 saat
  • İhtiyaçlar ve Temizlik – 1 saat
  • İletişim Koordinasyon – 1 saat

Toplam olarak 22.5 saat yapar. Bu ortalama bir çalışanın gününü geçirme durumu. Bu rakamlar herkes için böyle olmayabilir ancak ben örnek teşkil etmesi için paylaşıyorum. Kısaca zamanınız kısıtlı ve her şeyi yapmaya zamanınız yetmez. Başarılı olmak ve ilerlemek için listeleyin ve önceliklendirin. 

Önceliklendirme

İtalyan Ekonomist Vilfredo Pareto ilginç bir şey keşfetti. İtalya’da arazilerin %80’ninin toplumun %20’sine ait olduğunu belirledi ve bunu varlıkla ilgili araştırmalar yaparak yayınladı. Bu prensib oldukça tutuldu ve farklı alanlarda da geçerli olduğu gösterildi. Mesela satışların %80’ni müşterilerin %20’sinden gelmektedir ya da kadınların %80’ni erkeklerin %20’sini ciddi çekici bulmaktadır. Örnekler çoğaltılabilir. 

Peki siz bu prensibi nasıl kullanacaksınız? Haftalık olarak veya tercihinize göre günlük olarak yapacaklarınızı listeleyin. Tavsiyem haftalık olarak liste yapmanız ve hafta içinde listeyi gelişmelere göre güncellemeniz. Akabinde her göreve bir kod düşünelim ve önem sırasına göre: 

    • Acil – Bunlar yapmazsanız kayba uğrayacağınız görevler. Bu görevi ertelemek veya yapmamak size kısa vadede zarar verecekse bu acildir. Örnekler:
      • Haftaya Pazartesi Toplantı var ve rapor sunacaksınız akabinde önemli kararlar alınacak ve gecikmemesi gerekiyor. Burada görev: Toplantıya hazırlık ve raporu tamamlamak. 
      • İşe yeni girdiniz ve banka bilgileriniz istendi. En geç Cuma gününe kadar göndermelisiniz aksi halde sonraki aya sarkacağı size söylendi. Maaşa ihtiyacınız var çünkü kredi ödemeleriniz var. Burada görev: Banka hesap bilgilerini göndermek. 
  • Yüksek – Bunlar yapmanız gereken önemi yüksek olan ancak süre olarak vaktinizin hala olduğu görevler. Bunları acilleri tamamladıktan sonra yapmalısınız. Ancak yapmamayı ertelerseniz size zarar verme potansiyeli olan görevler.  Örnek
    • Üç hafta sonra müşteriye fiyat vermeniz gerekiyor. Fiyat içinde iş arkadaşlarınızla toplantı yapıp konuyu netleştirmeniz gerekiyor. Burada görev: Fiyat konusunda toplantı ayarlamak.
  • Orta – Bunlar yapmak için ciddi zamanınız olan ve yapsanız iyi olacak görevler. Bu görevlerin en önemli özelliği ne zaman yapacağınıza sizin karar verme şansınızın olması. Örnek:
    • Bir ay sonra sistem güncelleniyor. Sizinde güncel haline alışmanız için iki ay içinde bazı örnekleri incelemeniz lazım. Görev: Güncel Sistem Örneklerini İncelemek. 
  • Düşük – Bunlar düşük öneme sahip olan ve yapıp yapmama konusunda çoğunlukla kararın sizde olduğu görevler. Yapmazsanız bir zarar göremeyeceğiniz belki bazı şeyleri çıkarabileceğiniz görevler. Örnek: 
    • Kitapçıda gezerken sevdiğiniz bir iş dergisi gözünüze ilişti ve içinde bulunan bir makalenin faydalı olabileceğini düşündünüz. Görev: Dergide İşle ilgili Makale Okumak ve not almak. 

Bu listeyi oluşturduktan sonra zamanınızın %80’ni acil ve yükseklerden başlayarak ilk %20’lik dilimi tamamlamak için kullanmalısınız. Bunu yaptığınızda verimin %80’nini elde etmiş olacaksınız. Diyelim ki 20 göreviniz var. Acil ve Yüksek öneme sahip ilk 4 tanesini tamamlamak size verimin yaklaşık olarak %80’nini sağlar. Peki neye göre? Günlük ise güne, haftalık ise haftaya veya aylık ise aylığa göre. Kalan %20’lik zamanınızla geriye kalan Orta ve Düşük öneme sahip görevleri tamamlamak verimin %20’sini sağlar. Özet olarak örneğe dönecek olursak öncelikli  4 görev verimin %80 oluşturuyor kalan 16 ise verimin %20’sini. 

Bu görsel size eminim bir yerden tanıdık gelmiştir. Bakınız hipergami nedir? Şimdi burada önemli bir şeyi söyleyeceğim. Bunun anlamı görevlerin %80’ni önemsizdir değil. Burada bu zaman diliminde stratejik olarak önemli olanlara öncelik veriyorsunuz ama şunu unutmayın yapmadığınız takdirde geriye kalan bu %80’lik orta ve düşük önemli görevler zamanla en aciller arasına girebilir. Bunları tahmin ediyor ve ilgileniyor olmalısınız. Kısaca önceliklerde zamanla değişme olabilir ve bunu anlayacak kadar esnek olmalısınız. Belkide kadınların önemli çoğunluğunun problemi bu esnekliği hipergami’de anlamamaları ve sanki bu durumun sonsuza kadar süreceğini zannetmeleri olabilir mi? Belki ancak görevlerinizi organize ederken bu hataya düşmemenizi tavsiye ederim. 

İletişim

İş hayatında yükselmek ve hatta toplumda yükselmek için önemli noktalardan biri iletişimdir. Çoğunluğun aksine iyi bir iletişimci olursanız kendinizi daha iyi anlatırsınız ve fikirlerinizi ifade edebilirsiniz. 

İş yaptığınız ve görüştüğünüz kişilere karşı nezaketli olun. Yerinde Teşekkür etmek, rica ederim demek, müteşekkirim demek sizi hafif yapmaz bilakis tercih edilen bir kişi yapar. Tecrübe ettiğim çoğunluk iletişim yetenekleri bakımından zayıftı bu nedenle iletişime odağın fark yaratacağını düşünüyorum. 

Hiç kuşkunuz olmasın iletişim kurarken zor konularda karşınıza gelecek. Bunlardan kaçınmak size fayda sağlamaz ve kaçamazsınız. O konu mutlaka gelir ayağınıza dolanır. Böyle konuları ertelemeyin ve yüzleşin. Karşınızdakini tartın ve rengini öğrenin. Eğer yol ayrımı gerekiyorsa tavsiyem erken olması isabetli olacaktır. Burada kullandığım şu yöntemi tavsiye edebilirim. 

A – Asla Duygusallaşmayın

N – Net Örneklerle Anlatın

E- Empati Kurun

S – Sorularla Netleştirin

A – Cevabınızı Açıklayın

ANESA yöntemi zor konuları konuşmanızı ve doğru bir iletişim kurmanızı sağlayabilir. Fakat karşınızda ki kişi hakaret ediyorsa, aşağılıyorsa veya dalga geçiyorsa orada hemen iletişimi kesmeli ve uzaklaşmalısınız. Böyle bir durumda tavsiyem hakaret edenle bir daha temasa geçmemeniz ve bunu üstlerinize aktarmanız. Eğer bu net saygısız tavra rağmen ve profesyonel davranışınıza rağmen, yapacak birşey yok çekeceksin diyorlarsa o kurumun çalışmak için uygun bir yer olduğunu söylenemez. 

Uygulama – Seviyeli

Kişi1: Projenin yetişeceğini düşünmüyorum. Sizin bu konuda gerekli hassasiyeti gösterdiğinizi görmedim. Endişeleniyoruz. Bu noktada umarız önlemleriniz vardır. 

Kişi2: Geri bildiriminiz için teşekkür ederim (Asla Duygusallaşma). Proje içinde şu an paralel ilerleyen tam beş adet görev paketi var. Her birim birinden sorumlu ve takdir ederseniz bazı detayları netleştirmek için düzenli toplantılar yapmak gerekiyor. Bunun yanında bazı kamu kurumlarından cevaplar alınması da sürenin uzamasında etkili oluyor. (Net Örneklerle Anlatın) 

Gecikmenin size ek bir külfet oluşturacağını biliyoruz ve diğer bağdaşıklı işlerde planlama sorunu oluşturabileceğinin farkındayız. (Empati Kurun)

Bu noktada bize bir tavsiyeniz var mı? Bu alt konuları nasıl hızlandırabileceğimizi düşünüyorsunuz? (Sorularla Netleştirin)

Kişi1: ….

Kişi2: Bu endişenizle alakalı proje ekibini bilglendireceğim ve en kısa sürede bir toplantıyla önerinizin üzerinden geçeceğiz. Şimdiden bir söz veremem ama hızlandırmamızın bir yolu varsa, kullanmaktan memnuniyet duyarız. (Cevabınızı Açıklayın)

Uygulama – Seviyesiz

Kişi1: Projenin yetişeceğini düşünmüyorum. Sizin bu konuda gerekli hassasiyeti gösterdiğinizi görmedim. Endişeleniyoruz. Bu noktada umarız önlemleriniz vardır. 

Kişi2: Geri bildiriminiz için teşekkür ederim (Asla Duygusallaşma). Proje içinde şu an paralel ilerleyen tam beş adet görev paketi var. .. 

Kişi1: Siz zaten hep gecikiyorsunuz, proje çalışmasını nerden öğrendiniz? Bu işler öyle garip garip bakarak olmuyor. 

Kişi2: Pardon, anlamadım? 

Kişi1: Anlamamana hiç şaşırmadım. 

Kişi2: Maalesef, burada görüşmeyi sonlandırmak zorundayım. 

Uygulamalar çoğaltılabilir fakat size fikir vermek adına bu ikisinin yeterli olacağını düşünüyorum. Diğer taraftan, bu pilav daha çok su kaldırır ancak bu yazıyı burada noktalamakta fayda var. Sorularınız olursa üzerinde fikir alışverişi yapalım. 

Yazının devamı için İş Dünyasında Yükselmek 2.

Yazan: Tonyukuk

Meslek Seçimi

Meslek seçmek bir erkeğin hayatını belirleyecek önemli konulardan biri. Erkek Adam topluluğunu takip eden çoğu arkadaşımın bu alanda soruları olduğunu görüyorum. Üniversite sınavına girenler, mesleğine yeni adım atanlar veya kariyer değiştirmek isteyenlerin sorularına yorumlara baktığımda denk geliyorum. Bu yazıda meslek seçimini ele alalım ancak devam etmeden önce bütünlük arz etmesi bakımından şu makaleyi okuyabilirsiniz.

Yıllar önce üniversite tercihlerimi yapmak için Anadolunun küçük bir kasaba lisesinde müdür yardımcısının odasından içeri girmiştim. O zamanlar sistem böyle değildi. Biz dolduruyor sonra gidip bizzat işletiyorduk. Kağıdı uzattım ve uzatmamla şu cevabı aldım.

MY: Emin misin?
T: Evet.
MY: 24 tercih hakkın var sen sadece 3 tane girmişsin. Ya tutmazsa?
T: Kesin biri tutacak.
MY: Nasıl bu kadar eminsin? Bence eklemek yap.
T: Bu üniversiteler dışında okumak istemiyorum. Olmazsa yine hazırlanılır. Sırf yazmak için bölüm yazmadım. Bunlar benim seçimlerim, lütfen bu şekilde girin.

Bu cevabı bir homurdanma ve klavye sesleri takip etti. Birkaç ay sonra listenin ikinci sırasında bulunan tercihe yerleşmiştim. İsteyerek gittim ve severek okudum. Ancak mezun olduğumda bu mesleğin bana sunacağı olası iş ortamı hoşuma gitmemişti. Ciddi bir kriz ortamındaydık. Tüm Dünya 2008 krizinin etkilerini hissediyordu. Benim çalışma alanımda kriz çıkmış öyle iş bulmak artık o kadar kolay değildi. Üstüne çok zor şartlar isteniyordu. Bunun yanında üniversitede aldığımız eğitimin bize iş dünyasında istenen bilgiyi vermediğini, gereksiz teorik kaldığını ve pratik olmadığımı fark ettim. Güya teknik okumuştuk ancak ne doğru düzgün çekiç tutabiliyor ne de alet kullana biliyorduk. Üretim, tasarım ve planlama gibi hayati konuların hakkında derslerden aklımda kalan şeyler sunum sayfaları idi. O göz kanatan, özensiz şekilde üniversite hocaları tarafından hazırlanan sunumdan çok her şeye benzeyen sayfalar. Üstelik mezun olduğum üniversite ilk 5’te olan bir üniversite olmasının yanında bende onur ödülüyle her kula nasip olmayacak bir başarıyla mezun olmama rağmen durum buydu. Ancak şanslıyım ki bu durumla karşılaşacağımı tahmin etmiştim ve kendimi doldurmaya, geliştirmeye başlamıştım. Yakın arkadaşlarımı uyarmaya çalıştım. Ancak işe yaramadı.

Tonyukuk: “Hüseyin, Mete biz derslerde yeterince şey görmüyoruz, uygulayamıyoruz. Gördüğüm kadarıyla başka şeyler gerekiyor. Ben yakında şu sertifika programına başlıyorum. Birlikte gidelim.”

Yakın Arkadaş: “Tonyukuk, ne gerek var? Firmalarda o dediğin kullanılmıyor? İhtiyaç olsaydı kullanırlardı.”

Tonyukuk: “Firmaların doğru yaptığını ve bildiklerini nasıl biliyorsun.”

Yakın Arkadaş: “Yok abi, boşuna uğraşmanın anlamı yok.”
Tonyukuk: “Bence yanlış düşünüyorsun. Onları doğru ve eksiksiz kabul ediyorsun. Unutma o firmalar insan evladı ürünü. Her şey tamsa dahi mutlaka iyileştirilecek şeyler vardır.”

Bir önceki yazıda değişimi herkes farklı karşılar demiştim, hatırlamışsındır. Sonra bu arkadaşlarımla yollarım ayrıldı. Ben aldığım kararların ve yaptığım çalışmaların çok faydasını gördüm. Dahil olduğum ekiplere farklı bakış açıları getirdim ve fark ettim ki takip edilmeye, takdir edilmeye ve taltif edilmeye başlandım. Fark şuydu ben öğrenmeye devam ederek seçeneklerimi arttırıyordum onlar ise okulun verdiğiyle yetinip bu değişen dünyada seçeneklerini daraltıyorlardı. Biliyorsunuz özgüven seçeneklere sahip olmaktan gelir. Onlara göre X okuyan biri X Tesislerinde çalışabilir, X Tesislerine mal verenlere görev alabilir ya da X Tesislerini denetleyenler de uzman olabilirdi. Bana göre ise X okuyan olan biri nerede çalışacağına kendi karar verir ve isterse Y, Z, K, F, … işlerinde çalışabilir idi.

Ev İnşa Ediyoruz

Meslek seçmek, içinde yaşayacağın evin yerini seçmek gibidir. Kariyer ise zamanla inşa edeceğin evindir. O evin tuğlalarını, bahçesini, boyasını zamanla tamamlarsın. Bir süre sonra bahçeye havuz koymamıştım ama havuz da koyayım, köpekte alayım diyebilirsin. Şömine eklemek, çardak yapmak ya da elveriyorsa bahçeye kümes yapmak isteyebilirsin. Ayrıca, Evin rengini maviden yeşile dönüştürmek isteyebilirsin. Çünkü insan doğamız hayal etmekten çok reaksiyon vermeye daha yetkindir. Senin hayalin düz bir zemin üzerine iki katlı ve Bahçeli bir ev inşa etmek olabilir ancak o evi inşa ettiğinde aslında 3+1 bir apartman dairesi istediğini anlayabilirsin. Bu hatunların alfayı evcil yapma arzularına ve bunda başarılı olduklarında “Hayal ettiğim bu değildi.” reaksiyonuna benzemektedir. Neden? Çünkü insan olarak biz kadın ve ya erkek olmamızdan bağımsız olarak reaksiyon vermede başarılıyız.

İsteklerin ve Arzuların Değişebilir

Meslek seçimi konusuna ev ve arazi metaforu üzerinden devam edelim. Şu an istediğin şeylerle 30’ların, 40’ların ya da 50’lerinde istediğin şeyler farklı olabilir. Hatta bence muhtemelen böyle olacaktır. 25 yaşında bana iki oda bir salon kariyer yeter diyebilirsin. Ancak 30’larının ortasında Bahçeli villa istiyormuşum olabilir. Peki sen diyelim ki dik yamaçta bir arsa aldın (meslek seçtin) ve buraya bir evladiyelik ev diktin sonrada fark ettin ki aslında sen yaptığından çok farklı bir ev istiyormuşsun. Ne yapacaksın? Burada iki yol var, birincisi ya kabullenip ben böyle mutlu olmak zorundayım dersin ya da iki o evi yıkıp zemini istediğin eve uygun hale getirip – bu maliyet ve zaman denektir. Bir daha ev inşa edebilirsin. Ancak bunu yapmak için zemini kazıman, ek maliyetler çıkması ve ciddi bir uğraşla karşılaşacaksın. Zamanında verdiğin kararla sonradan istediğin arasında bir fark çıktı. Zaman, emek ve maliyette bu farkın bedeli olmaktadır.

Doğru Zemini Seçmek

Toplumda başarılı olduğu düşünülen şeyin takip edilmesi yaygındır. Bunu ticari girişimlere baktığında, projelere baktığında görebilirsin. Bir bakmışsın biri tavuksepeti diye firma kurmuş ve tutmuş, bir süre sonra hindisepeti, kazsepeti mutlaka peydah olacaktır. Bu durum meslek seçiminde de kendisini göstermektedir. Geçmişe dönüp baktığımda meslek seçim trendlerini daha iyi görebiliyorum. Benim hazırlandığım zamanlar Gemi Mühendisliği çok revaçtaydı, mezunları hemen iş buluyor daha okurken çok iyi paralarla tersanelerde çalışıyorlardı. Benden sonraki dönemde Endüstri Mühendisliği popüler oldu sanki her çıkan otomatik CEO oluyormuş gibi bir algı oluşturuldu. Aynı şerler Genetik Mühendisliği, Tıp gibi daha birçok alan içinde söz konusu olmuştur. İnsanoğlunun gelişimiyle bazı dalların kaçınılmaz olarak öne çıkacağı doğrudur ancak bunun yukarıda verdiğim örneklerde çok bilinçli olduğunu düşünmüyorum. Özellikle bazı basın ve yayın organları geleceğin meslekleri diye arada üflüyorlar. O listeler öyle gerçeği tam olarak yansıtmıyor. Peki ne yapmak lazım? Rasyonel olarak kararınızı vermeniz gerekiyor.

Bu konuda size yol göstermesi için bir Venn şeması* oluşturalım.

Venn Şeması üç alanda meslekleri göstersin. Yeteneğiniz olan meslekler, İstediğiniz meslekler ve Geleceğiniz kurabilecek olanakları sunabilecek meslekler. Böyle bir şemada sizin seçmeniz gereken bölge bu üç alanın kesişimi olan mesleklerdir. 

Yeteneğiniz olan meslekler sizin eğiliminizin olduğu ve çevrenizden ailenizden bu konuda geri bildirimler aldığınız alandır. Burada zaten nokta atışı meslekten bahsetmek doğru değil. Alanlar üzerinden gitmek hem esneklik verir hemde doğru seçim olasılığını arttırır.  

İstediğiniz meslekler sizin gönlünüzden geçen ve yapmayı hayal kurduğunuz mesleklerdir. Bu meslekler size ilham vermiş veya dış etkenlerden dolayı arzulamış olabilirsiniz. 

Gelecek vadeden meslekler ise size gelecekte güzel imkanlar sunabilecek mesleklerdir.

Burada elbette tüm detayları anlatmak ve her bir alt kırılıma değinmem mümkün değil ancak meslek seçerken aklınızda tutmanız gereken şey sizin durumunuzda en yüksek düzeyde fayda sağlayacak seçimi yapmış olmaktır. Bunu çok para kazanacağım olarak değil uzun vadeli ve sürdürülebilir iyi gelecek sunabilecek bir seçim olarak düşünün. Aldığı paranın hazzıyla okurken firmalarda çalışmaya başlamış ve okulu uzatarak hala aynı seviyede kalan kişiler gördüm. 15 yıldır bir kaç dersten geçmeye çalışıyor ve hala mezun olamıyordu. Askerlik konusu problemli idi. Okulun bu kadar uzaması onların modunu düşürüyordu. Bu doğru bir çözüm değil. İyi kazanıyorlardı ama yine de doğru bir çözüm değil. Risk barındırıyor ve sürdürülebilir değil. 

Her şey üniversite mi? 

Değil. Eğer üniversiteye gidemiyor ancak yinede bir meslek edinmek istiyorsan bunu yapmanın yolları var. Ülkemizde ciddi bir kalifiye eleman ihtiyacı var. Maalesef eğitim sistemi bu ihtiyacı karşılayamıyor ve bu kalifiye elemanlar eğer işini iyi yapıyorsa ve ahlaklı ise üniversite mezunlarından çok daha fazla kazanıyorlar. Burada meslek edinmeyi düşünmelisin ve yine yukarıda paylaştığım şema yaklaşımını kullanarak ilerlemek istediğin alanı seçebilirsin. 

Yapılmaması Gereken Hatalar

Özellikle çevremde karşılaştığım ve dehşete düşerek incelediğim bazı hataları burada paylaşmak isterim. 

  1. Sevgili ve arkadaş nedeniyle seçim yapmak

Bu kesinlikle yapılmaması gereken bir hata. Hayatın böyle bir erken döneminde geleceğimizi şekillendiren bir seçim konusunda belki hayatınızda bir kaç yıl sonra – muhtemelen,  olmayacak kişilere göre seçim yapmak doğru değil. Seçimlerini rasyonel nedenlerle yapmalısın duygusal nedenlerle değil. Çok iyi bir ilişkin ve arkadaşlığın olabilir ama önceliğin kendi misyonun olmalı. Eğer neden diye soruyorsan, 1 numaralı demirden kanunu hatırla çerçeve herşeydir. Gerekirse ilişkini bitir ama rasyonel nedenlerle seçim yap.

  1. Çevre ve aile ne diyorsa onu yapmak

Bu da sık karşılaşılan bir durum. Burada hiç dinlemeyin demiyorum. Görüşlerini elbette alın ancak ev ödevinizi yapın ve sadece halanızın eczacı komşusu nedeniyle eczacı olmayın. Başkalarının yanlış düşüncelerini ve sanrılarını hayatınızın akıp giden zamanıyla ödersiniz. 

  1.  Ciddiye Almamak

Bu da karşılaştığım önemli bir hata. Biliyorsunuz göç yolda düzelir diye bir atasözümüz var. Ancak genelde plansız kervanı yolda eşkiyalar soyar. Hayatınızın gidişatını belirleyecek önemli bir konuda cep telefonu alırken gösterdiğiniz ciddiyetten daha fazlasını göstermelisiniz. 

  1.  Medyanın Gazına Gelmek

Bazı meslekler filmlerde, ana haber bültenlerinde ve dizilerde çok havalı gösterilir. Bu kişiler iyi para kazanmakta, özgürce dolaşmakta, istedikleri zaman gidip gelmektedir. Ancak bu üfürmeler çoğunlukla – hatta hepsi doğru değildir. Mesela geçenlerde gördüğüm bir dizide esas kızımız – artık esas kızlarımız var biliyorsunuz feminizm sağolsun. Avukat oluyor şak diye iyi bir hukuk bürosunda işe başlıyor. Bu yeni mezun çiçeği burnunda avukat eas kızımız çatırt diye bir kaç kişiden sorumlu oluyor, hayati davalara bakıyor ve özel ultra lüks odasında çevresinde ki betamorfoz erkeklere havasını basıyor. Ulumanitu liderliğiyle Abraham Lincoln*’’e bile taş çıkarıyor. Bize de götümüzle gülmekten başka bir şey kalmıyor tabi. Gençler böyle şeyler filmlerde olur diye bir söz vardı hatırladınız mı? 

Potansiyeli Olan Meslekler

Şu günlerde gördüğüm kadarıyla yazılımcı olmak baya popüler. Bu alana ciddi bir yöneliş var. Dijitalleşme nedeniyle daha çok yazılımcıya ihtiyaç olacağı aşikar ancak insanlığın devamı için itfayeci, eczacı, tesisatçı, elektrikçi, öğretmen…vs ihtiyacıda olacak. Burada önemli olan bilinçi karar vermek ve işini iyi şekilde yapmak. Oturduğum bir muhitte acar bir tesisatçı hafta sonları da yoğun olduğu için abi aileme vakit ayıramıyorum bazen diye dert yanıyordu. Kazandığı para pek çok beyaz yakalının kazandığının üstündedir. İşini iyi yapan bu arkadaş aynı zamanda çevrede sevilen ve sayılan biridir. Bir başka örnek ise Müzik Öğretmeni olan tanıdığım olsun. Akşamları sahneye çıkması ve ayrıca kendi yönettiği öğrencileriyle iyi bir gelire sahip oldu ve mutlu bir yaşantısı var. 

 Şimdi burada aklınıza şu soru gelebilir. Tonyukuk, bazı meslekler ölecek deniyor o zaman ne olacak? Geçmişte olan değişimler bazı mesleklerin öleceğini ancak farklı ve yeni mesleklerin yerine geleceğini göstermektedir.  İkinci olarak insan ırkı geçmişe göre bazı alanlarda pek çalışmaya hevesli değil. Örneğin enerji endüstrisinde çalışanların önemli bir kısmı yakın gelecekte emekli olacaklar. Bu ayrılacak vatandaşların yerine kimi bulacağız diye firmalar kara kara düşünüyor. İkinci dünya savaşını atlatmış bir genç için 1950’li yıllarda böyle bir endüstride çalışmak süper bir güvenceyken, 2020’li yıllarda internet çağında yaşayan gençler için durum böyle görünmüyor. Bu firmalarda iş gücünü yazılımlarla kapatmaya çalışıyorlar.  Düzenli olarak takip ettiğim uluslararası güvenilir kuruluşların bu alanda öngörüleri ve raporları var. Bu bilgiler size daha sağlıklı öngörüyü verecektir. Bu da başka bir yazının konusu olsun. 

*Venn Şeması Daireler kullanarak şema elemanlarının mantıksal ilişkisini gösteren temel bir küme gösterim şemasıdır. Proje yönetimi, Strateji gibi alanlarda sıkça kullanılır. 

*Abraham Lincoln Amerika Birleşik Devletlerinin Efsanevi 16. Başkanı. Köleliği kaldırarak siyahlara özgürlük verilmesini sağlamıştır. Kölelik karşıtı tutumu nedeniyle ülke iç savaşa girmiş ve iç savaş sürecinde ülkeyi yönetmiş ve siyasi dehasıyla ülkeyi tekrar bir araya getirmeyi başarmıştır. Kölelik sempatizanlarının suikastı sonucu hayatını kaybetmiştir. Yüzü Amerikalıların duyduğu saygı nedeniyle Rushmore Dağına George Washington, Theodore Roosevelt ve Thomas Jefferson ile birlikte kazınmıştır. 

Yazan : Tonyukuk

Modern iş dünyası

Bu sitede olan yazılar bir Erkek Adam olmak için neler yapılması gerektiğini, ilişkilerde nasıl hareket edilmesi gerektiğini ve daha pek çok detayı anlatıyor. Doğrusu büyük bir hazine ve henüz okumamış arkadaşlara siteyi baştan sona okumalarını ve sonra uygulamalarını tavsiye ederim. Ancak, işin bir boyutuda kariyer ve iş hayatı.

  • Kendini geliştiren bir erkek modern iş dünyasına nasıl bakmalıdır?
  • İş hayatında nasıl düşünmeli ve karar almalıdır?
  • Hangi prensipleri dikkate almalıdır?
  • Karşılaştığı zor durumları nasıl değerlendirmelidir?
  • Bu oyunun kuralları ve kaideleri nelerdir?

Yalnız benim yazdıklarım bazı feminist eğilimli basın organlarının büstleştirdiği kariyer laf salatası değil. Bu konu başka konular gibi sulandırılıyor ve özellikle iş hayatına yeni başlayanların kafasının karışmasına neden oluyor. Bu yazının basit amacı net bir büyük resim çizmek. 

“Olaylar karmaşıklaştığı zaman, temellere git.” Morihiro Saito

Aikido’nun kurucusu Moriheri Ueshiba’nın sadık öğrencisi Morihiro Saito’nun güzel bir sözü vardır. Bu söz temellerin uygulamada ne kadar önemli olduğunu vurgular. Aikido gibi bir savaş sanatıyla uğraşırken hatırlamanın çok faydalı olduğu bir sözdür. Çünkü ilerlediğiniz zaman detayların uygulamada karışıklık oluşturabileceğini görürsünüz. Örneğin Yonkyo adında bir kilit yöntemi vardır. Rakibin kolu bir ken gibi tutarak etkisiz hale getirilebilir ve bu yapılırken anatomik olarak ciddi acı çekmesine ve hareket kabiliyetinin yitmesine neden olunur. Hatta işaret parmağının kökünde bulunan boğum koldaki doğru noktaya basıldığında rakip acıdan bayılabilir. Ancak bunların hepsi bir detaydır ve püf noktaları vardır. İşte bu nedenle ilerlerken kafa karışıklığı olduğunda temellere gidip bakmanın önemi büyüktür. Uzun yıllar yaptığım Aikidoyla edindiğim bu bakış açısını iş hayatına da uyarladım ve gördüm ki oldukça faydasını görüyorum. Şimdi bunları sizinle paylaşmak isterim. O halde başlayalım. 

Yıllar önce bir gün İstanbul Hadımköy’de yaptığımız müşteri ziyaretinden dönüyorduk ve benden daha deneyimli olan satış sorumlusu arkadaşıma şu soruyu yönelttim. 

Tonyukuk: “Hasan, bu yıl bu kadar satış yapıldı. Peki seneye nasıl oluyor da bu satışlar devam ediyor. Piyasa hiç mi doymuyor. Her yıl aynı ve hatta daha fazla miktarda satış ve iş yapmamızın nedeni nedir?”

Hasan: “Tonyukuk, bunu bende düşündüm. Yıllardır içindeyim hiç bittiğini görmedim. Her yıl bir şekilde satışlar ve işler devam ediyor.” 

Tonyukuk: “Biz varız, rakipler var. Başkaları var. Bu talep her yıl nasıl geliyor? Nereden geliyor?”

Hasan: “Bilmiyorum, ama geliyor bir şekilde.”

Hasan’ın verdiği cevap benim için yeterli değildi ama sorduğum soru da zor bir soruydu. Aslında modern ekonominin ve iş dünyasının temelini sormuştum ve zamanla öğrenecektim.

Modern İş Dünyası büyüme üzerine kuruludur. Her yıl işin ve gelirin bir önceki yıla göre büyümesi beklenir ve istenir. Ancak öyle iş büyüdü denilerek defter kapatılmaz. Detaylarına bakılır. Diyelim ki toplam kazandığınız para bazında iş büyüdü ama karınız düşük kaldı. Bu da mesela bir sorundur. Hem toplam kazanç hemde karlılık bakımından büyümek istenir ve ayrıca bir önceki yıla göre maliyetlerde azalma görmek temel hedeflerdir. 

Temel #1 Büyüme

Büyümek neden modern ekonomi ve iş dünyasının temelidir? Bunun bazı nedenleri var ve bunların çoğu insanın doğasıyla alakalı. Örneğin kendinize yeni bir bilgisayar aldığınızı düşünelim. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki ortalama ilk 90 gün boyunca insan doğamız bu yeni oyuncakla yetinmekte bir sorun görmüyor. Ancak bu süre geçtikten sonra bilgisayarın yanında kullanmak amacıyla başka ihtiyaçlar kendini göstermeye başlıyor. Bunlar; bilgisayarı bağlayabilecek bir büyük ekran, yazıcı, kulaklık, sandalye sırtlığı, hard disk, su koymak için sürahi, cep telefonu için tutacak…vb İşte bu ihtiyaç listesi kişinin karakterine, yaptığı işe, yaşına ve cinsiyetine bağlı olarak değişir. Bir süre sonra bağlantılı başka ihtiyaçlar ortaya çıkar. Bu saydıklarım bir bilgisayar içindi. Şimdi bir de aynı şeyi 7 Milyar insan için bir ev, araba, bisiklet, kıyafet ve daha pek çok şey için düşünüldüğünde. Ayrıca, bunları üretmek için fabrika, yazılım, makine, mühendis, tekniker, usta, işçi ve ekipman gibi kavramları, bunlarıda ihtiyaçlara eklediğimizde, Dünya üzerinde mevcut olan talep ağı şekillenmeye başlayacaktır. 

Bu talep ağına birde çeşitliliği eklemek gereklidir. Sen bir oyuncu kulaklığı istersin ama Hasan iş kulaklığı ister. Sen rengi mavi olsun dersin ama o kırmızı olsun ister. Ürünlerde ki çeşitlilik modern iş dünyasının önemli bir öğesidir. Bu çeşitlilik ve ihtiyaç listesi bazı arkadaşlara garip gelebilir ama burada kişilerden değil genelden bahsettiğimi tekrar hatırlatmak isterim. Senin için sandalye sırtlığı önemli bir ihtiyaç değil ama Berke için yan sırada bulunan Hülya’nın ilgisini çekmek için bir araç. Bu vesileyle sağlığa ne kadar önem veren biri olduğunu gösterip ve ortak noktaları olduğunu vurgulayıp hatuna arkadaş ekseninde ilerlemeyi hayal ediyor. 

Bir diğer nokta ise insan nüfusunun düzenli olarak artmasıdır. Bu artışa paralel olarak talep ve talepteki çeşitlilik de artmaktadır. Ayrıca insan doğası zamanla daha iyi şeyler ister. Hızlı arabalar, güzel evler, kaliteli komşular, son model araçlar…vb. Kısaca dürtülerin çok önemli bir etkisi vardır. 

Temel #2 Değişim

Aklınıza şu soru gelmiş olabilir. “Peki Tonyukuk, insan nüfusu artıyor. Talep artıyor. Bu kaynaklar nasıl yetecek?” Güzel soru. Modern Ekonominin çıkmazına hoş geldin. Evet, doğru kaynaklar kısıtlı ve görünen o ki insan nüfusu artmaya devam edecek. Bu işin sonu nereye varacak? Eğer tarihe bakarsak, insanoğlunun bu sorunu daima yenilik ve takip eden değişim uygulamalarıyla aştığını görürsünüz. M.Ö. 8500 yılında bereketli hilal* olarak bilinen ve içine Güney Anadolu, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Mısır’ın da olduğu ülkeleri katan bölgede ilk tarım uygulamaları keşfedildi. Bu büyük bir devrimdi ve artık o bölgede yaşayanların avcı toplayıcı olarak yaşayıp yırtıcı hayvanların, börtü ve böceğin şerrinden korkmasına gerek yoktu. Güvenle yiyecek üretebilir ve depolaya bilirlerdi. Bundan da önemli olarak kendilerini koruyacak askerleri, toplumu yönetecek yöneticileri ve hayatlarını kolaylaştıracak mucitleri besleyebileceklerdi.

Şunu net biçimde anlamanızda fayda var. Değişim insanoğlunun temel bir olgusudur ve tarihin başından beri olagelmiştir. Tarım devrimi, ateşin keşfi, coğrafi keşifler, endüstri devrimi ve diğerleri birer değişimidir. Bugüne kadar nasıl değişimler olduysa bundan sonrada olmaya devam edecektir. 

Bilim İnsanları, Uzmanlar ve Mühendisler dünya üzerinde bulunan kaynakların tükenebileceğini ve daha iyi üretim yollarının keşfedilmesi gerektiğini farkındalar. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilirlik hedefleri boşuna ortaya atılmış bir konu değil. Peki bu başarılabilir mi? Eğer insanlık tarihinin geçmişine bakarsak, evet. Peki bunun garantisi var mı? Hayır. Tüm Dünya üzerinde yaşayan insanlara Amerika Birleşik Devletlerinde ki standartları sağlamak istersek 5 tane daha Dünya ve kaynakları lazım ama Endonezya’da yaşayan insanların standartları sağlanması için 1.1 Dünya yeterli. 

Temel #3 Yayılma

Yeniliğin ve buluşun yayılması insanlığın başından beri olan bir durumdur. Yukarıda tarımın MÖ 8500 civarında Bereketli Hilal’de başladığını yazmıştım. Başladıktan sonra MÖ 3500 gelindiğinde İngiltere’ye ve Kuzey Avrupa’ya ulaşmıştı. Aynı şey barut, kağıt ve elektrik için olduğu kadar eposta, bulut teknolojisi ve kripto para içinde geçerlidir. Keşfedilen kolaylığın iş dünyasında diğerleri tarafından takip edilmesi olağandır. Hatta değişime direnç gösterenlerin ayakta kalmayacağını söyleyebiliriz. Şöyle bir örneği aklınıza getirin; bundan 30 yıl önce bilgisayarlar bu kadar yaygın değildi. Satış personelleri sümen* kullanırlardı. Bugün herhangi bir firma ya da oluşum tüm saha satış personeline eski yöntemleri kullandıracağını, eposta, yazılım ve diğer teknolojik nimetleri tercih etmeyeceğini ilan derse ayakta kalamaz. Zaten böyle bir önermenin ortaya atılmasına müsaade edilmez. Diyelim ki atıldı ve bazı nostaljik kişiler uyguladı. Sonuç başarısızlık olur. Neden? Rakip e-posta kullanıyor yetmiyor cep telefonundan da kullanıyor yetmiyor müşteri ilişkileri yönetimi yazılımı kullanıyor yetmiyor yapay zeka ile tüm yıl boyunca geçmişe bakarak ne satacağını anlamaya çalışıyor ve kendini iyileştiriyor. Bu durumda, eski yöntemleri kullanıp rakibi geçeceğini varsaymak gerçekci değil! 

Değişim hep varsa neden bu çağda daha önemli hale geldi? Çünkü önceden bu kadar hızlı değildi. Tarımın Avrupa’ya yayılması binlerce yıl sürdü, endüstrinin yayılması onlarca yıl sürdü ancak bu gün yeni ve çok başarılı bir sosyal medya uygulaması ortaya çıksa yayılması ne kadar sürer? Belki aylar belki de günler. Bu da Yunusların Stratejisi kitabında bahsedilen gerçekle uyuşuyor. Değişimlerin yayılması hızlı, oluşumları kısa sürüyor. Büyük büyük dedelerimizden daha çok değişim yaşıyoruz ve yaşayacağız gibi görünüyor. 

Tarımın 3000 km kat etmesi yaklaşık 4000 yıl sürdü.

Bir değişim söz konusu olduğunda insanlar bu değişimi takip etme noktasında farklı davranışlar gösterirler. Kimi erkenden adapte olur, kimi şüpheci yaklaşır kimi ise direnç gösterir hatta bazıları isyan eder. Ancak tüm bu davranışlara rağmen anlamlı ve faydalı değişimler yayılır. Bazen tarihin tersine döndüğü de olmaz değildir. Örneğin; Japonların tüfeği daha dünyada çoğu toplum kullanmazken iyi derecede üretiyor ve kullanıyor olmaları ancak Samuray geleneğinin baskın çıkmasıyla tüfek üretimini ve kullanımını durdurmaları ve 200 yıl sonra İmparator Meiji tarafından modernizasyon için batıdan ithal edilmesi durumu. Bu tersine akışın bedeli ise Japon hazinesinin batıya akması, dışarıdan uzman getirmek ve kanlı bir iç savaş olarak neticelendi. 

Temel #4 Değer Üretmek

Ekonominin temeli değer üretmek üzerine kuruludur. Bu değer illa para olacak demek değildir. Bu değer daha önce yapılmamış ve işleri kolaylaştıran bir yaklaşım, sistem veya uygulama olabilir. Şunu aklınıza koymanız da fayda var. Sizin çalıştığınız firma, süt aldığınız market, ekmek aldığınız fırın veya cep telefonu aldığınız büyük firma hepsi değer üretiyor. Bu değer yüzünden siz ya onlarla çalışıyor ya da onlardan satın alıyorsunuz. Eğer o değeri vermezlerse kararınız hemen değişir ve alternatiflere yönelmeye başlarsınız. Ben çok sadığım olmaz diyorsanız şöyle düşünün; aldığınız telefon hatalı çıktı çalışmıyor. Değiştirmeye gittiniz ve sorun çözülmedi. Elinizde ciddi bir ödenmiş fatura ve bozuk bir telefon var. Mahmut abi’den aldığınız tüyoları uygulamak istiyor ama ne mesajlaşabiliyor ne de konuşabiliyorsunuz. Bu durumda, olsun kader böyleymiş deyip telefonsuz ve parayı ödemiş olarak devam mı edersiniz? Yoksa sorununuzu çözmeye mi çalışırsınız? 

Ayrıca şunuda vurgulamakta fayda var ki sizde çalıştığınız firma için değer üretiyorsunuz ve bu nedenle işe alındınız. Firmanın bu değere ihtiyacı olduğu sürece, sizde ürettiğiniz sürece ve firmada sizin için değer ürettiği sürece muhtemelen anlaşmanız devam eder ancak zincirin bir halkası koptuğunda çarşı karışmaya başlayacaktır. Meseleyi birazda kadın erkek ilişkileri ekseninde alırsak; bu sitede yazan yazılar ve tavsiyeler sizin değerli bir erkek olmanıza yardımcı olmaya çalışıyor yani değer üretmenize. Siz erkek adam olarak duygusal olarak güçlü, sportif, iyi beslenen, entelektüel birikimi olan, temiz, şık, kariyerinde ilerleyen  ve kendinden emin biri olarak daha fazla değer üretmiş ve sunmuş oluyorsunuz. Kadınlarda bu değerleri fark ediyorlar ve tercih ediyorlar. Sizde onların ne değer ürettiğine bakmalısınız. Özellikle uzun vadeli ilişkide bu çok önemli. Eğer siz bunları sunuyor ve bir değer alamıyorsanız, yüksek olasılıkla mutsuz ve kullanılmış hissedeceksiniz. 

Temel #5 Süreklilik

Bu tamamen insan doğasıyla alakalı. İhtiyaçlarımız genel olarak zaman içinde süreklilik arz ediyor. Her gün yemek, içmek, giyinmek ve daha pek çok şeyi yapmak zorundayız. İşte bu zorunda olduklarımız süreklilik arz eden bir ekonomi ve iş dünyası çerçevesi oluşturuyor. Yukarıda değer üretmekten bahsetmiştim. Şimdi bu değerin süreklilik arz etmesi de gerekiyor. Bir gün yedikten sonra bir daha yemem diyor musunuz? Bir kere su içmek, sevişmek yada öpüşmek yeterli oluyor mu? Hayır! Çünkü doğamız ve ihtiyaçlarımız süreklilik içinde. İşte bu nedenle ekonomimizde süreklilik içinde. Tıpkı diğer şirketler gibi sizin şirketiniz ve alışveriş yaptıklarınızda değer üretmek ve bunu sürekli yapmak zorunda. 

Sona gelirken, özellikle yazıyı basit tutmak istedim Liberalizm, Kapitalizm, Sosyalizm ve ya zırtizm zurtizm gibi terimleri kullanmadım. Bunun iki nedeni var: bir sevmiyorum, iki anlamı zorlaştırıyor. Bu temeller dışında eklenecek başka şeylerde olabilir ancak benim fikrime göre bu beş temel modern iş dünyası ve ekonominin önemli gerçekleri. Hepimiz geçinmek hayatımızı kazanmak ve ayakta kalmak durumundayız. Hatta bu Kırmızı hap camiasında kritik bir konu.  Bunu Dünya’ya bakıp “Ne biçim yer lan burası?” diyerek yapamazsınız. Bağırmanın, çağırmanın veya bu sertliğe bakıp ağlamanın bir anlamı yok. Şu an içinde yaşadığımız ekonomik gerçeklerde öyle birkaç ailenin ve kurumun tasarımı filan değil. Tamamen insanoğlunun gelişimi, coğrafya ve evrimle alakalı. Bu güçlüler ve etkileyiciler yok demek değil ancak her şey başkalarının kontrolünde de değil.  Bunları size anlatmak istedim çünkü ilerlemeniz için önce kaideleri bilmeniz elzem.

Sümen* Çalışma masası üzerinde bulundurulan, evrak saklamak, yazı yazmak ve masanın daha derli toplu olmasını sağlamak amacıyla kullanılan bir araç setidir. Makam odalarında ve devlet dairelerinde hala kullanılır. 

Bereketli Hilal* İnsanoğlunun ilk tarım uygulamalarını bulduğu merkezlerden biri. Günümüzde siyasi olarak Türkiye’nin Güney Anadolu bölgesini, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin, İran ve Mısır’ın toprakları içine alan eskiden ormanlarla çevrili bugün tarımın geliştiği döneme göre ağaçların kesilmesiyle çoraklaşmış bölge. 

Yazan: Tonyukuk