Sevgilisi olan kızı kendime nasıl aşık ederim? – Vaka Çalışması

Sitemizi yeni keşfetmiş, 25 yaşında bir arkadaş, yazdığı e-postayı “sevgilisi olan kızı kendime nasıl aşık ederim?” başlığı ile atmış. Ben e-postadan özel soru cevaplayamıyorum ve e-posta atanlara ya erkekadam.org sitesinde uygun bir yazı altında sorun (uygun yazı bulamazsanız soru – cevap yazıları var onların altında sorun), ya özel görüşme ayarlayın ya da (eğer konu ilginç ise) vaka çalışması yapayım diyorum.

Arkadaş, vaka çalışmasını seçti. E-postada “sen yetkili bir abiye benziyorsun, bu derdimi sen çözersin” gibi bir şey yazmıştı. Şimdi izninizle kendisini zevkle hayal kırıklığına uğratacağım. Atış serbest ?

“Merhaba, ben Erkan sitenizi yeni keşfettim. 25 yaşındayım ve bir üniversitede master yapıyorum. Üniversitede kantinde sıra beklerken, çok güzel bir kız gördüm ve onunla göz teması kurdum. Kendisine gülümsedim ve o da bana gülümsedi.”

Klasik yürüme davetiyesi. Göz teması kurarsınız, kız gözünü kaçırmadan gözünüzü kaçırmazsınız ve gülümsersiniz. Kız normalde “bakma işim olmaz” kafasında ise, refleksif bir şekilde gözlerini hafif yukarıya çevirerek kaçırır. Eğer “bir konuşsak mı” kafasında ise refleksif bir şekilde gözlerini aşağı kaçırır ve/veya gülümser.

“Ben ona nasıl yaklaşacağımı düşünürken, kız kahvesini aldı ve gitti. 3 gün sonra kampüste yine karşılaştık. Bu sefer de göz teması kurup gülümseyince gittim açılış yaptım.”

Evet her zaman yürüyemezsin ve ikincisinde doğru şekilde yürümüşsün. Sanırım, kadınlarla tanışma sanatını biraz da olsa biliyorsun.

“Teşekkür etti ama bir erkek arkadaşı olduğunu söyledi ve hatta çıkarıp fotoğrafını gösterdi. İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum, bu davranış bana garip geldi.”

Garip ama “seni reddetmek için yalan söylemiyorum gerçekten erkek arkadaşım var” demeye çalışıyor.

“Bana arkadaş olabileceğimizi söyledi.”

Erkek arkadaşı var ama dışarda karşılaştığı ve kendisine rastgele yürüyen erkekle “arkadaş” olan bir kız. Tam ilişkilik(!). Tam kendine aşık etmelik(!). Ne güzel ?

“Biraz muhabbet ettik ve çok tatlı ve sıcak bir kız olduğunu görünce ondan daha fazla hoşlandım.”

Düşünsene bir kız arkadaşın var. Dışarda karşılaştığı ve kendisine rastgele yürüyen erkekle “arkadaş” oluyor, ona çok tatlı, çok sıcak. Ne kadar tatlı (!), ne kadar sıcak (!).

“Telefon numarasını aldım ve mesajlaşmaya başladık.”

Çok tatlı (!). Açlık, yokluk, güzellik budalalığı sen nelere kadirsin? Erkek arkadaşı varken rastgele adamı yedekleyen kızı tatlı gösteriyorsun.

“Şimdi ben bu kızla kantinde birkaç kez buluştum, dışarıda buluşmayı daha teklif etmedim. Kızdan hoşlandım, kızlara yürümek sorun değil ve kısa süreli ilişkiler yaşıyorum. Ama uzun süredir kız arkadaşım yok.”

Uzun süredir “yalnız” olduğun belli.

“Niyetini anlamaya çalışıyorum. Erkek arkadaşı var ama bana da ilgili gibi. Siz bu konularda bilgili birisiniz, ne yapmalıyım?”

Kızın niyetini söyledin zaten. Erkek arkadaşı var ve sana da ilgili. Nesi anlaşılmıyor Mr. Side Chick, Mr. Erkan-Sat? Tut kenarda belki lazım olur. Ya da belki, “eskinin dalından atlayacağım ama yeni dal lazım. Ben yalnız kalamam. Yeni dal belki sensin, belki de sinemada arkadaş olduğum çocuk.”

Bu vakada ilginç bulduğum, kızın niyeti değil. Bu kız seninle ya da senin gibi çevirdiği birkaç arkadaş-sat elemandan biri ile, eğer şartlar müsait olursa kazara birlikte olabilir. İlginç olan, mektupta “ne yapmalıyım” demişsin ama attığın başlıkta “sevgilisi olan bir kızı kendime nasıl aşık ederim?” diye sormuşsun.

Bu kızın sana aşık olduğunu ve kız arkadaşın olduğunu düşün. Aylar sonra bir yerde bir adamla karşılaşıyor, adam kıza yürüyor. Hemen hepimizin kız arkadaşına ara ara birileri yürür, kızların alnında erkek arkadaşım var yazmıyor, herkes yürüme davetiyesi de beklemiyor ki bu kız davetiye atmış.

Kız adama gülümsüyor, adam kıza yürüyor ve kız adama senin fotoğrafını gösterip “erkek arkadaşım var” diyor. Sonra sıcak muhabbet, telefon değiş tokuş ve ara ara mesajlaşma ve buluşmalar. Tamamen arkadaşça.

Ne hissederdin? Çünkü amacına “ulaşırsan” olacak şey bu.

“Ne yapmalıyım?” sorusu sanırım, “şimdi mi yürüsem erkek arkadaşından ayrılmasını mı beklesem” gibi bir şey. Cevabı ise bu kızı tamamen pas geçmen.

Burada endişe verici olan şey senin kişiliğin. Kız gözünün önünde, erkek arkadaşının arkasından, başka bir eleman ile flört edip, telefonunu paylaşıyor. Sen ise bu kızın tatlı, sıcak ve çekici olduğunu düşünüyorsun. Ondan daha da hoşlanıyorsun. Onu aşık etmeyi, sevgili yapmayı düşünüyorsun ki “uzun süredir sevgilim yok” demenden anladığım, kızla yat – geç yapmaya değil ilişkiye meyillisin (yat – geç de yapma ama oraya geleceğiz).

Açlık öyle tavanda ki, bir erkek, erkek arkadaşının ardından iş çeviren kızdan hemen oracıkta soğumak yerine ondan daha da hoşlanıyor. Yetmiyor, onu kendine aşık etmek için ne yapacağını internette araştırıyor. Ve bu kızı kendine aşık edip sevgili yapsa bile, aylar sonra o adamla aynı durumda olacağını düşünmüyor.

Birçok erkek maalesef Hollywood filmlerindeki “ruh ikizini bulduğu anda maalesef sevgilisi veya nişanlısı olan mahsun kız ve onu gerçek aşka taşıyan romantik erkek” vıcıklığını satın alıyorlar. Bunun kızın karakteri olduğunu, tekrar tekrar yapacağı bir şey olduğunu göremiyorlar. Jack Titanik’te ölmese, Rose büyük ihtimalle ona da aynısını yapacaktı (ya da belki Rose 25 yaşına geldiğinde Jack Rose’u terk edip daha genç birini bulacaktı :)) ama o kısımları filmlerde göremiyoruz. Görsek de Notebook filminde olduğu gibi, nişanlısını 15-20 gün takıldığı eleman için terk eden kadının, “ah ne doğru tercihmiş” diye anlattığı anılarını izliyoruz.

Çöldesin, susuzsun ve bir şişe meyve suyu buldun. Koşuyorsun, şişeyi açıyorsun ve şişenin içindeki meyve suyunun içinde irin olduğunu, berbat koktuğunu görüyorsun. Buna rağmen ne güzel meyve suyu, çok tatlıdır bu diye heyecanlanıyorsun. O kadar susuzsun yani. Susuzluktan gözün dönmüş.

Ormanda geyik avlarken bir peri kızı gördün. Çok tatlı, çok güzel. Peşine takılıp kızı yakalıyorsun ve konuşmaya başlıyorsunuz. Kız birden, her tarafından irin akan bir cadıya dönüşüyor. Seni parçalayıp yiyecek. Ama sen soğuyup topuk topuk kaçmak yerine, bununla nasıl muradıma ererim diyorsun. O kadar açsın.

Bu kızın erkek arkadaşı olmasına rağmen sana telefon vermesi, seninle sıcak konuşması, seninle “arkadaş” olup mesajlaşması, buluşması yetişkin bir erkek adamı kızdan soğutacak şeyler. Sen ise sığ bir güzellik budalalığı ve açlıkla, kızdan refleksif olarak soğuyamıyorsun. Soğumayı bırak, daha da düşüyorsun.

Şimdi bazıları sana “abi bu kızdan kız arkadaş olmaz, bas geç” diye tavsiye verecekler ya da benim tavsiyemi dinlersen, bunu yapmayı düşüneceksin.

Bazı özdeğer yoksunu erkekler, kadın tavlama mekaniğini öğrenirlerken, erkek arkadaşı ya da kocası olan kadınla birlikte olmayı bir güç gösterisi, bir başarı olarak görüp böbürleniyorlar. Bunun ahlaki problemleri ve fiziksel tehlikeleri bir yana, açlık ve yokluk olduğunu, kaç kızla olurlarsa olsunlar kendilerini eksik, yoklukta hissettiklerini açık ettiğini göremiyorlar.

Şimdi sana “ya bırak ahlakı, tehlikeyi, açlığı moruk. Bu kız peri kızı iken basarım, cadı oldu mu kaçarım” kafasına girenlerin anlamadığı bir şey var. Bu davranışın bir bedeli var, size verdiği büyük zararlar var. Hemen ortaya çıkmadıkları için farkında değilsiniz ama sonradan sizden misliyle çıkacak iki bedel var.

Böyle bir karakter ile kısa süre bile (günler belki saatler boyunca) birlikte olmanız, sizi böyle bir karaktere doğru değiştirir. İlişkilik olmayan kadınlarla yatmak sizi emin adımlarla ilişkilik olmayan bir adama çevirir. Sonra 10 sene geçer ve neden hiçbir uzun süreli ilişkide dikiş tutturamıyorsunuz diye merak edip durursunuz.

İkincisi, aldatan kadınla birlikte olan adamlar, daha sonra aslında aldatılmadıkları bir ilişkide bile olsalar, aldatılma paranoyası ile acı çekip duruyorlar. Evet birileri bir yerlerde sürekli olarak birilerini aldatıyor ama bunu bilmek ile bizzat görmek aynı şey değil. Cinayet işlendiğini bilmek ile görmek aynı şey değil. Bilmek canınızı sıkar, görmek ise travma yaratır. Belki birinin sevgilisi, nişanlısı veya karısı ile yatarken bu travmanın farkına varmazsınız ama 1-2 sene sonra kendi sevgiliniz telefonda, o kadınlardan birinin kocasına söylediğine benzer bir cümle kurduğu anda tetiklenir, hayatınız kabusa döner. Genç yaşlarında “eki eki başkasının karısına kayıyorum, bu betaların karılarını ziken alfayım” diye şişinen ezik adamların sonra beni “karım beni aldatıyor paranoyası ile acı çekiyorum lütfen yardım et” diye aramaları, az rastladığım bir olay değil. Bu adamlara yardım etmek de zor, resmen travma yaşıyorlar, paranoyak durumdalar, uzman gerektiriyorlar.

Son olarak da diyeceğim, “bros before hoes” yani “biraderler / kardeşlik, kevaşelerden önemlidir”. Bu tip narsist, hastalıklı kadınları beslemeyin. Birkaç kez “abi bu kızı o adamdan ayırıp basacağım ve kapıya koyacağım. Kız gününü görür” gibi abukluklar duydum. Bir kere bunu söyleyen, kızdan kopamamanın ezikliğini, bu şekilde büyüklenerek bastırmaya çalışıyor ama asıl önemlisi hayal aleminde yaşıyor. Ben buna “sen hangi Yeşilçam filminde büyüdün” diyorum. Böyle bir kadına basıp geçmek, bu kadını ırgalamaz, tam tersi “oh seks yaptım” der geçer. Böyle bir kadın sizi gerçekten önemsiyor mu sanıyorsunuz? Ha, arkanızdan koşuyor numarası yapabilir ama böyle birini bu şekilde cezalandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Böyle bir kadınla ilişki veya kısa süreli seks zararlı. Hem size zararlı, hem topluma. Bunu yaparsanız, tek kazançlı çıkacak kişi, karşınızdaki ahlaksız insan olur. Böyle bir insanlar saatler, günler ve Allah korusun aylar geçirip de, bozulmayacağınızı sanıyorsanız, aşırı safsınız. Bok çukuruna biraz dalar çıkarım ama mis gibi kokmaya devam ederim diyorsunuz ama farkında değilsiniz. Böyle bir kadınla beraberlik, sizin tatlı tatlı bozulmanıza neden olur. Bonus olarak da sadece bozulmakla kalmazsınız, bu kan emici sizin enerjinizi emer, yeterince uzun süre birlikte zaman geçirirseniz, sizin posanızı çıkarır.

Günümüzde sosyal medya denilen bok çukurunun da etkisi ile, ayağına gelen kıza basıp geçmemenin aptallık olduğunu, “sen yapmazsan başkası yapacak bro manyak mısın?” kafasının hakim olduğunu biliyorum ama asıl bolluk, her önüne gelene atlamayacak tokluktan geçer, size bolluk diye satılan açlıktan değil. Etrafa “şuna koydum, şu kadar ziktim” diye hava atarak içinizdeki muhtaçlığı bastırmaya çalışıyorsanız, o muhtaçlığı besleyerek daha da muhtaç biri oluyorsunuz, haberiniz olsun.

Konuyu çok dağıttım, sana geri dönelim. Ey şaşkın insan, sen bir de bu kızı kendine aşık etmeyi, sevgili yapmayı düşünüyorsun! Belki de zihnin, “ruh ikizine geç rastladığı için başkası ile beraber olan ama artık ruh ikizini bulmuş” kız masalı ile dolu. Ama bu kızın karakteri bu ve karakteri kötü. Bu kızdan anında ve doğal bir şekilde soğumadığın için, senin karakterin de kötü. Kızın karakteri kendine ama sen kendi karakterinle yaşayacaksın ve bu nedenle bu karakteri iyileştirmen lazım. Karakteri bırak, bu kızın muhtemelen hiç kullanılmayacak yedeklerinden birisin ama diyelim ki sevgili oldunuz. Bu kız seni ilerde aynı şekilde bırakınca belki yıllarca kendine gelemeyeceksin.

Bir kadının güzel ve sıcak olması, güçlü bir çekim yaratıyor, insanın kodlarına işlenmiş bir çekim. Ama insanoğlu, erkek kedi değil. Bas – geç, çocuklara dişi baksın türü değiliz. Birçok kuş gibi, insan çocuğu uzun süre çift bakımı gerektiriyor. Bu da eş bağı gerektiriyor. Evrimsel olarak hayatta kalma ihtimalimiz, toğumlarını genetik olarak sağlıklı, doğurgan dişilere aktarma ile uzun süre eş bağı dengesini kurmaktan geçiyor. O nedenle dış güzellik ile (doğurganlık / sağlık), iç güzellik (eş bağı kurabilme), yetişkin bir erkeğin ilişkide ve evlilikte dengelemesi gereken bir denklem. Bir kadının heyecan / cinsel çekim ile eş bağını dengelemesi gerektiği bu camiada size çok söyleniyor (erkek olan sizen neden çok söyleniyor bilmem) ams sizin de heyecan / cinsel çekim ile eş bağını dengelemeniz gerektiğine yeterince vurgu yapılmıyor.

Sadece dışsal güzellik ile erimek, sizin henüz yetişkin bir erkek olmadığınıza işaret. İçsel çirkinliğin, dış güzelliğin ışıltısının altında kaybolabilmesi, özellikle ilişki konusunda sizi soğutmaması, henüz yetişkin bir erkek olmadığınıza işaret. Henüz yetişkin bir erkek olmamanız sizin suçunuz değil, ama bu kafayla yaptığınız yanlış seçimlerin cezasını siz çekeceksiniz. O nedenle en hızlı şekilde büyümeye, yetişki bir erkek olmaya bakın.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Kırılgan narsist kadın ile borderline kadın arasındaki 5 temel fark

Kırılgan narsist kadın ile toksik bir ilişki içinde olan ya da toksik bir ilişkiden yeni çıkmış erkeklerden soru ve hikayeler alıyorum. Ama bu erkeklerden bazıları hikayelerini ve “kırılgan narsist” sevgililerinin yaptıklarını paylaştıkça, bahsi geçen sevgilinin daha çok sınırda kişilik bozukluğu (SKB – borderline personality disorder – BPD) ya da hem sınırda kişilik bozukluğu hem de kırılgan narsist özellikler gösterdiğini görüyorum.

Bu bölümde, sınırda kişilik bozukluğu ile narsist kişilik bozukluğu arasındaki temel farkları ele alarak, kafa karışıklığını bir nebze de olsa gidermeye çalışacağım.

Başlamadan, bu yazının bilgilendirme amaçlı olduğunu, terapi yerine geçmeyeceğini belirtmek istiyorum. Eğer terapi gerektiren bir probleminiz varsa, bir uzmandan yardım almanızı tavsiye ederim.

İlk bölümde en temel farkları ele alacağım ve ikinci bölümde de kalan 5 farkı ele alacağım.

#1 Kırılgan narsist kadın ile borderline kadının temel korkuları farklıdır.

Sınırda kişilik bozukluğu olan bir kadının temel korkusu terk edilmektir. Kırılgan narsist kadının temel korkusu ise gerçek benliğinin açığa çıkmasıdır.

SKB’li kadın için terk edilme, bırakılma korkusu sadece rahatsız edici değildir. Gerçekten acı vericidir ve bazen hayati tehlike gibi hissedilir. Geç gelen bir mesaj, partnerin ses tonundaki hafif bir değişim, partnerin bir arkadaşı ile konuşması ya da başka birine saniyelik bir bakış atması gibi ufak şeyler bile, sınırda kişilik bozukluğu olan kadının sinir sisteminde, büyük alarm çanlarının tetiklenmesine neden olur. Terk edilme korkusu devreye girdiği anda da, hızlı bir şekilde kontrolden çıkabilir. Ağlama krizine girebilir, sözel ve fiziksel olarak saldırganlaşabilir, sizi yapmadığınız şeylerle suçlayabilir, onu terk etmemeniz için yalvarabilir ya da ilişkiyi sabote edecek şeyler yapabilir.

Trajik olan şu ki, sınırda kişilik bozukluğu olan kadın, bu süreç içerisinde hem kendisine hem de size zarar verir, geri alamayacağı şeyler söyler, sonradan çok pişman olacağı şeyler yapar ve bazen acısını kendisine yöneltir. SKB’li kadının reaksiyonları, panik ve duygusal düzenleme yoksunluğundan kaynaklanır.

Kırılgan narsist kadın ise, terk edilmeyi o kadar kafaya takmaz ama gerçek benliğinin ortaya çıkmasından çok korkar. Temel korkusu, birinin maskesini ve maskesinin ardındaki yüzü göreceği korkusudur. Karşısındakinin kendisinin mükemmel, nazik ve ahlaki olarak görmesini ister ve bunun hiç de böyle olmadığını anlamasından korkar.

Kırılgan narsist kadın paniğe kapılmak yerine, oldukça savunmacı bir pozisyona geçer. Kendini geri çeker, soğuklaşır, mağduru oynar ya da onun maskesini düşürdüğünüz ve kırılgan bir pozisyona soktuğunuz için sizi cezalandırma planları yapar ve uygular.

Hem kırılgan narsist kadın, hem de borderline kadın sizi manipüle edebilir, size bağırıp çağırabilir ve size çok kötü şeyler söyleyebilir. Ama bu davranışlarının arkasındaki sebep çok farklıdır.

#2 İdealizasyon (aşk bombardımanı) ve devalüasyon döngüleri farklıdır.

Tedavi edilmemiş sınırda kişilik bozukluğu ile yaşayan bir kadınla ilişkinin en kafa karıştıran yanı, sürekli olarak devam eden idealizasyon – devalüasyon döngüsüdür. Bu döngü sadece ilişkinin başında olmaz. İlişki boyunca devam eder ama zaman içerisinde bir moddan diğerine geçiş daha hızlı ve yoğun olmaya başlar. Bir dakika önce kahraman muamelesi görürken bir dakika sonra onun düşmanı olursunuz. Ama sonra yoğun bir sevgi, seks ve samimi bir yakınlığa boğulursunuz. Sonra yine bok çukuruna atılırsınız.

Kırılgan narsist ile idealizasyon – devalüzasyon döngüsünün başı hemen hemen aynıdır. Yoğun bir bağ, hayranlık, mükemmel bir gelecek vaatleri, vs. Ama borderline kadının duygusal döngüleri yerine, zaman içerisinde yavaş ve istikrarlı bir düşüş görürsünüz. İdealizasyon ve aşk bombardımanı söner gider ve sürekli olarak maruz kaldığınız eleştiriler, hayal kırıklıkları ve öfke gelir. Yani kırılgan narsist kadın genellikle idealizasyon – devalüasyon döngüsüne girmez, en azından bir şey elde etmek ya da toplum önünde iyi görünmek için manipülasyon yapması gerekmediği sürece girmez.

#3 Kırılgan narsist kadın ile bordeline kadının öz imajları farklıdır.

Sınırdak kişilik bozukluğu olan kadının benlik hissi parça parça ve dengesizdir. Her gün çok değişik hisler hissedebilir. Hedefleri, inançları, değerleri ve kendini nasıl gördüğü, kiminle olduğuna ya da o an ne hissettiğine göre değişebilir.

Kırılgan narsist kadın ise dikkatle inşa ettiği bir benlik imajına sıkı sıkıya sarılır. Bu imaj, çocukları için kendini feda eden bir anne, keşfedilmemiş dahi, ahlaki olarak daha üstün olan mağdur olabilir. Öz imajı sabittir ve eleştiriye ya da öneriye açık değildir. Benliğine yönelik her tehdit, yoğun bir savunma ile karşılanır.

Borderline kadın her eleştiriyi veya öneriyi içselleştirip, kendi değersizliğinin, sevilemezliğinin ve terk edilecek oluşunun kanıtı olarak görür. Bu da kendine acıma, af dileme ve kendi değerini kanıtlamak ve terk edilmemek için yoğun çabalama seanslarına neden olur.

#4 Empati ve iletişim konularında farklıdırlar.

Duygularını yönetebildiklerinde, sınırda kişilik bozukluğu olan kadınlar çoğu insandan daha empatiklerdir. Başkalarının duygularını derinden hissedebilirler. Ama borderline kadın duygusal olarak tetiklendiğinde, bir düğmeye basılmış gibi değişir. Sinir sistemi hayatta kalma moduna girer ve empati ortadan kalkar. Siz istediğiniz kadar sakin ve mantıklı olun, söylediklerinizi ihanet, terk etme olarak algılar. Konuşmayı yargılama, dediğiniz ve demediğiniz her şeyi, sizin ne kadar kötü, kötü niyetli biri olduğunuzun kanıtı olarak algılar.

Kısacası korku ve terk edilme kaygısı devreye girdiğinde, her şey alt üst olur. Bu korkular devredeyken, siz onun partneri değil düşmanı olursunuz. Ama borderline kadın sakinleştiğinde, duygusal fırtınanın sona ermesi ile sinir sistemi yatıştığında, yoğun bir pişmanlık hisseder. Sıklıkla özür diler ve bazen ayaklarınıza kapanarak özür diler.

Sınırda kişilik bozukluğu olan bir insan tedavi görmediği, bu duyguları ve davranışları yönetmeyi öğrenmediği sürece, aynı döngü tekrarlanır durur.

Kırılgan narsist kadın nadir olarak özür diler veya pişmanlık hisseder. İlişkinin başlarında hissettiğiniz empati ise tamamen illüzyondur. Kırılgan narsist kadın sizin hislerinizi anlamaz ama onların üstünde çalışır. Sizin duygusal bağ sandığınız şey, genellikle bilişsel empatidir. Sizin duygularınızı stratejik olarak anlama, taklit etme işidir, kalpten bir deneyim paylaşımı değil.

Kırılgan narsist kadın çatışma anlarında borderline kadın gibi duygusal fırtınalara sürüklenmez. Tam tersi oldukça dikkatle hesap kitap yapan ve sizi cezalandıracak planlar yapan birine dönüşür. Sizin cezalandırılmanız için, onunla anlaşamıyor olmanız yeterli bir sebeptir zira kırılgan narsist kadının zihninde siz, onunla ters düşmekle kalmayıp, ona zarar vermeye, onu kontrol etmeye ve maskesini düşürmeye çalışıyorsunuzdur.

Kırılgan narsist kadın için her anlaşmazlık, egosuna ve imajına yapılan bir saldırıdır. Kendi sorumluluğunu kabul etmek yerine, manipülasyon yapması için bir tetikleyicidir. Kırılgan narsist kadın anlaşmazlık durumlarında inkar eder, saldırır, mağdur – saldırgan rollerini değiştirmeye çalışır. Bir konuda eleştirin, bir anda suçlanan kişi siz olursunuz. Bir konuda duygularınızı belirtin, ona zarar vermeye çalışan kişi olursunuz.

Kırılgan narsist kadın mağduru oynarken sessiz ve ağlamaklı olduğu için, kendinizden şüphe etmeye başlamanıza neden olur. Gerçek narsistin kendiniz olup olmadığınızı sorgulamanıza neden olur.

Kırılgan narsist kadın ile ilişkide ihtiyaçlarınızı, duygularınızı, endişelerinizi konuşmaya, ya da bir sorunu çözmeye çalıştığınızda, ne kadar saygılı ve kibar olursanız olun, o konuşmayı kafası karışık, yönünü kaybetmiş ve az önce ne olduğunu anlayamaz bir şekilde bitirirsiniz ki kırılgan narsist kadının kontrolü elinde tutma yöntemi tam olarak da budur. Sizi kafası karışık, yönünü kaybetmiş ve ne olduğunu anlayamayan biri haline getirmek.

#5 Çifte standartlar farklıdır.

Tedavi edilmemiş SKB sorunu olan bir kadının çifte standartları, terk edilme korkusundan ve duygu yönetiminin olmamasından kaynaklanır. Örneğin sizin onun için 7/24 hazır olmanızı, ona sürekli güven vermenizi bekler. Ama kendisi tetiklendiğinde, ortadan kaybolabilir veya sizin sınırlarınızı ihlal edebilir. Bu davranışlarını korkuya kapılmasına, tetiklenmesine, duygusal olarak kaldıramayacağı bir yoğunluğa ulaşmasına bağlar ki bunda doğruluk payı olabilir. Ama duygusal durumunu bahane ederek yaptığı şeyler, siz yapsanız tolerans göstermeyeceği şeylerdir.

Kırılgan narsist kadın ise, çifte standartları daha stratejik bir şekilde uygular. Sizin tam sadakatinizi, sürekli hayranlığınızı ve yoğun duygusal emeğinizi beklerken, karşılığında size çok az şey verir. Sizi, kendisinin sürekli olarak yaptığı şeyleri yapmakla eleştirir, imkansız standartlara ulaşmaya zorlar ama kendisi bu standartlara uymak zorunda değildir.

Kırılgan narsist kadın gizlice sizi, sizin ve yaptıklarınızın hiçbir zaman yeterli olmadığına, hiçbir şeyi doğru yapmadığınıza inandırır. Onun hataları önemsizdir ve reddedilirler.

Siz her sınır çizmeye ya da endişe belirtmeye çalıştığınızda, suçlanırsınız. Çifte standartlar zaman içerisinde sizi tüketir. Borderline gibi patlamalar şeklinde değil ama istikrarlı bir hakkaniyet erozyonu ile tüketir. Sürekli olarak adapte olmaya, alttan almaya ve tahmin etmeye çalışarak ve siz bunları yapmaya çalışırken o sürekli kurbanı oynayarak, tükenir gidersiniz. İstediğiniz kadar çabalayın. Siz bencilsiniz, siz ben merkezcisiniz, vs.

Kaynak: Covert Narcissist vs BPD: 5 Key Differences You Need to Know

İşim beni tüketiyor, maaşımın çoğu kiraya gidiyor – Vaka Çalışması

İnternette viral olan bir videoda, genç bir kadın şunları söylüyor:

“Belki TikTok üzerinde biri, şu soruyu benim için cevaplayabilir. Çünkü ben bir cevap bulamıyorum ve yılmış durumdayım.

“Haftada 40 saat çalıştıktan sonra neden sadece başımı sokacak bir yere gücüm yetiyor? Haftada 40 saat çalışarak 2,000 Dolar kazanıyorum ve kiram 1,660 Dolar! Yani haftada 40 saat çalıştıktan sonra, 2 odalı apartman dairesi kiramı ödüyorum ve bana sadece 300 Dolar kalıyor. Bu para telefon faturası, internet faturası ve yemek giderlerine bile yetmiyor.

Sadece hiç param kalmadığı gibi, iş beni tamamen tüketiyor ve işten başka bir şey yapmaya vaktim bile yok. Saat 5:30’da kalkıyorum, işten eve geldiğimde ise çok yorgun oluyorum. O kadar yorgum oluyorum ki, yapmam gereken diğer her şeyi hafta sonuna erteliyorum.

Cumartesi gününe birikmiş o kadar çok şey oluyor ki, tüm bu ertelenmiş işleri 2 güne yaymam gerekiyor. Yani haftasonu bile kendime zaman ayıramıyorum, dinlenmeye hiç vaktim olmuyor. Bu gerçekten de haftanın 7 günü çalışmak gibi bir şey.

Bu şekilde daha fazla devam etmek istemiyorum ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Ben bunun için yaratılmamışım. Hayatın tadını çıkarmak için param yok, zamanım yok, enerjim yok. Çok yorgunum.”

Bunu izleyen birçok insanın tepkisi, “yani ne bekliyordun ki, hayatını devam ettirmek için haftada 40 saat çalışman gerekiyor” şeklinde oluyor. “Bundan daha fazlasını hak ettiğin fikri nereden geliyor?”

Kendi büyük annemi düşünüyorum da. Bunu anlamak bizim için çok zor ve neden böyle olduğuna değineceğiz ama büyük annemin gençliğinde, hayatta kalmak garanti değilmiş. Ay başında ceplerine para girermiş ve bu para ayın 25’ine doğru tamamen bitermiş. Yemek veya başka hayati şeyler için bile paraları kalmazmış. Unları kalmazmış, şekerleri kalmazmış.

Yani daha 100 sene önce, ölmeden hayatta kalabilmeniz bile garanti değildi. Hayatta kalmak bile başarıydı çünkü birçok insan bunu başaramıyordu. Örneğin bebek ölüm oranları %20 seviyesindeydi.

Yani bu serzenişi izleyen birçok insan, “yani ne bekliyordun ki” diyor. “Hayat zor. Haftada 40 saat çalışmak zorundasın ve bunu her hafta yapmak zorundasın”. “Eğer paran yetmiyorsa bir ev arkadaşı bulman lazım.” Bence tüm bu söylenenlerde haklılık payı var ama gelin bu duruma nasıl geldiğimizi hatırlayalım. Haftada 40 saat çalışmasına rağmen, kirayı bile zorla ödeyen ve ilerleyebilecekleri bir yol olmayan nesle nasıl geldik?

Bazı insanlar bu kız gibi gençlere bakıp, “bu çocuklar çok şımarıklar ve bunun nedeni boomer (1946-64 yılları arasında doğanlar) anne ve babaları” diyorlar. Bu insanları suçlamıyorum ama anlamanız gereken bazı şeyler var.

Bir insan “haftada 40 saat çalışıyorum ama bu anca günü kurtarmama yetiyor” dediğinde ona “o zaman daha fazla çalış” tavsiyesi verebilirsiniz ama bu düşünce yapısı, 50 sene öncesinden kalma. 50 sene önce haftada 40 saat çalıştığınız bir işinizin olması, finansal olarak ilerlemek için yeterliydi. Bu kadar çalışma ile ev almanız, kira ödemeniz ve hatrı sayılır miktarda artan paraya sahip olmanız mümkündü. Aynı zamanda dünya fırsatlarla doluydu ve biraz daha fazla çalıştığınızda, işinizde yükselebiliyordunuz, yan iş yapıp daha fazla para kazanabiliyordunuz.

1950 – 2005 yılları arası, bence tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik zenginlik dönemiydi. O dönemde büyümüş bir neslin varsayımları ile, günümüz dünyasının dinamikleri arasında büyük bir uçurum var.

90’ların sonunda bir adet internet sitesi açıp sonra bunu milyonlarca dolara satabiliyordunuz. Ya da 60’larda, liberal bir üniversitede gayet rahat, eğlenceye ve maddeye boğulmuş bir hayat sürdükten sonra, bankada bir işe girip yükselerek iyi paralar kazanabiliyor, sonra da emekli olup emekli maaşı ile ölene kadar yaşayabiliyorlardı.

Bu dönemin yarattığı nesil, kendi çocuklarına ne aşıladılar? Eğer çalışırlarsa, çok çok çalışmaya gerek kalmadan, yükselebileceklerini öğrettiler çünkü kendileri için durum buydu: çalıştıktan sonra yukarı doğru momentum kazanmak çok zor değildi.

Günümüz nesli çalıştıktan sonra yükselmeyi hak sanıyor ama bunu bir önceki nesilden öğrendiler. Bir önceki nesil neye sahipse, ona sahip olmamız gerektiğini, bunun bir hak olduğunu düşünüyoruz, onlardan miras aldığımız algı bu. Ama gerçeklik değiştiği için, bu algı gerçeklik altında eziliyor.

Gerçeklik şu ki dünya artık eniyilenmiş (optimize) durumda. Eniyileme, muhtemelen başımıza gelen en kötü şey. Günümüz dünyasında iş verenler, bir insana ödeyebilecekleri en asgari ücreti, ev sahipleri alabilecekleri en yüksek kirayı eniyilemiş durumdalar.

Ben antikapitalist değilim ama oyunun eniyilemesi yapıldığında, tüm fırsatlar, sizin sırtınızı yaslayabileceğiniz tüm rastgele şanslar ortadan kalkar.

Bir yere özgeçmişinizi gönderip işe başlayabildiğiniz günler geride kaldı. İnternet binlerce işe başvurmayı kolaylaştırınca, dengenin yeniden sağlanması, sizin de binlerce işe başvurmadan iş bulamadığınız noktada oldu. İnternetin sağladığı bir avantaj gibi görünen şey, bir dezavantaja, uyumsuzluğa dönüştü.

Bence yüzleşmemiz gereken bazı çok zor gerçekler var. Şimdi içinde bulunduğumuz durum bu ve bu konuda şikayet etmemizin hiçbir faydası yok. Yani şikayet edemezsiniz demiyorum ama şikayet ederek bir şeyleri değiştirebileceğiniz bir dünyada yaşamıyoruz.

Peki siz de günümüz dünyasının optimizasyonu altında ezilen biriyseniz, bu durumu düzeltmek için ne yapabilirsiniz?

Burada size bazı tavsiyeler vereceğim ve bu diyeceklerim size empati yoksunu gelecekler.

Bu konuda bir şeyler yapmanız kolay bir iş olmayacak. Anlamanız gereken şey, hayat denilen oyunu, dezavantajlı bir şekilde oynadığınız yani kötü çözümler arasından en az kötü olan çözümü bulmanız gerekiyor. Bu sorunu çözmenin iyi bir yolu yok maalesef.

İlk tavsiyem, yorgunluk konusunda çok dikkatli olmanız. Yorgunluğun nereden geldiğine bakalım, yorgunluğu nörolojik perspektiften anlamaya çalışalım.

Yorgunluk, ilerleme yolu olmayan, umut hissi olmayan bir yaşam ile karşı karşıya kaldığımızda ortaya çıkar. “Eğer haftada 10 saat daha fazla çalışsanız, ne olur?” sorusuna bir cevap veremediğinizde ortaya çıkar.

Ek çaba harcamanızın hayatınızda hiçbir değişikliğe neden olmayacağını düşündüğünüzde, vücudunuz ve zihniniz daha yorgun hissetmeye başlar. Yorgunluk, bir enerji tasarruf stratejisidir.

Ayılar kış uykusuna yatarlar zira kışın dışarı çıkıp 10 saat yiyecek arasalar bile, yiyecek bulamazlar. Enerjilerini dışarı çıkıp yiyecek aramaya yatırmaları nafiledir çünkü kış aylarında harcadıkları enerjinin geri dönüşü çok düşüktür. Ayıların bunu öznel olarak, büyük bir yorgunluk olarak hissederler.

Yorgunluk, fırsatların olmadığı zaman enerji tasarrufu yaparak, fırsatlar ortaya çıktığında harcayacak enerjiye sahip olmak için gelişmiş bir koruyucu mekanizmadır.

Günümüz dünyasındaki problem ise, enerji tasarrufuna değecek bir mevsimsel değişimin olmamasıdır. Yani günümüz dünyasında, yorgunluğa göre hareket edemeyiz, başka mekanizmaları harekete geçirmek zorundayız. Neyse ki vücudumuzun, başka adaptif mekanizmaları var. Sizin için zor şeyleri ne kadar çok yaparsanız, o şeyler o kadar kolaylaşmaya başlar.

Yorgunluğun ikinci özelliği, yorgunluğa neden olan davranışlar gösterdiğinizde, yorgunluğa karşı direncinizin artmasıdır. Spor yaptığınızda tükenirsiniz ama ikinci gün spor yaptığınızda, daha tükenmiş hissedersiniz. Üçüncü gün, ikinci güne göre daha az tükenmişlik hissedersiniz.

Bugüne kadar, tükenmiş hisseden insanlarda, her zaman bir iki başka problem olduğunu gördüm. Bunlardan birincisi, bir çeşit, teşhisi konulmamış rahatsızlıklarının olması. Kansızlık, hipertiroidizm, depresyon gibi fizyolojik ya da psikolojik rahatsızlıklardan bahsediyorum.

Yani tükenmişliğin temelinde, tıbbi bir neden oluyor. Ve siz bu dezavantaj ile yaşadığınız sürece, işler çok zor bir hale geliyor.

İkincisi, ekranlı teknoloji kullanımı. İnsanların bunu duymak istemediklerini biliyorum ama, haftada 40 saat çalışan ve tükenmiş insanlarla çalıştığımda, bu insanların iş dışında hemen hiçbir şey için enerji bulamadıklarını görüyorum. Onlara sorduğum sorulardan biri, telefonuna bakıp, bana günlük telefon kullanımını söyleyebilir misin diye soruyorum.

İnsanlar, ekranlı teknolojilerin kendilerini yorduğunun farkında değiller. Bunun mekanizmasını açıklayayım.

Enerji ve motivasyonumuzun çoğu, duygusal devrelerimizden geliyor. Örneğin sizi kızdıran ya da size kaygı veren bir şey olduğunda, bu konuda bir şeyler yapmak için büyük bir motivasyonunuz oluyor.

Duygular, en büyük motivasyon kaynakları. Mantık mesela, davranışlar için büyük motivasyon yaratmıyor. Bir insana mantıklı bir şekilde “sağlıksız yiyecekler yememelisin, bu senin için zararlı” dediğinizde bile, sağlıksız yemekler yemeye devam ediyorlar çünkü sağlıksız beslenme davranışının altında, güçlü duygusal motivasyon var.

Duygular en güçlü motivasyon kaynakları ama günümüzde bu motivasyon bizim erişim alanımızda değil. Çünkü sosyal medya ve cep telefonları, bizi duygusal olarak tüketiyorlar.

Burada bahsettiğimiz TikTok videosu sizi derinden yakalıyor. “Aman Tanrım, bu benim” ya da “evet içinde yaşadığımız dünya aynen bu şekilde” diyorsunuz. “Bu çok büyük bir haksızlık” diyorsunuz. Haklı bir öfke hissediyorsunuz, kullanılmış hissediyorsunuz. Ama bu duygular sakinleştiğinde, duygusal olarak tükeniyorsunuz.

Bizden önceki nesil bizi yanlış programladı çünkü onların zamanında her şey daha kolaydı. Bize nasıl daha fazla çalışacağımızı öğretmediler, başarıları tembel ve şanslı olmalarına rağmen geldi. Bize ciddi bir çalışma ahlakı miras bırakmadılar. Tek yaptıkları, “daha fazla çalışırsan başarırsın” demek oldu.

Daha fazla çalışıp başarılı olma stratejisi onlar için çalışıyordu ama bizim için çalışmıyor. Çünkü günümüzde, milyar dolarlık şirketler, ev fiyatlarını optimize ediyorlar, her pazarı kontrolleri altında tutuyorlar. “Kira 1880 Dolar olsa apartman dairesi boş kalır ama 1660 Dolar olunca insanlar bir şekilde kirayı ödeyebiliyorlar” gibi hesaplamalar yapıyorlar.

Evet dünya böyle ve bu dünyada dezavantajlı durumdasınız. Ama bu durumu birileri sizin için düzeltmeyecek. Bu arada söylemeden de geçmeyeyim, kesinlikle oy vermeye devam etmelisiniz zira günümüz dünyasında insanlara oylarının hiçbir etkisi olmadığı da öğretiliyor. Ama en son ABD’de gördüğümüz gibi, durumdan memnun olmayan birçok genç erkek, gidip oy verdiler ve Donald Trump yeniden başkan oldu.

Hayatınız zor değil, avantajsız durumdasınız, yaşadığınız dünya adaletsiz değil demiyorum.  Hayat daha zor, avantajsız durumdasınız ve dünya çok adaletsiz. Ama hayatınızı düzeltmek için yapabileceğiniz şeyler olduğunu söylüyorum.

Dış dünyadan gelen dezavantajın yanında, kendi hayatımıza birçok dezavantajı kendimizin yerleştirdiğimizin farkında değiliz.

Haftada 40 saat çalışıyorsunuz, eve geldiğinizde tükeniyorsunuz ve hafta sonu da çalışmanız gerekiyor. Ama ben burada, çalıştığına defalarca şahit olduğum alternatif bir senaryo da biliyorum.

Öncelikle cep telefonunuzu daha az kullanın. Sonra, eve geldiğinizde her akşam, 15 dakika ekstra iş yapmaya başlayın ya da spor salonuna gidin. Hafta sonu yapmak zorunda olduğunuz işi, hafta içi akşamlara yaymaya başlayın. Yapabildiğiniz kadar, ne kadar küçük olursa olsun.

Zaman içerisinde, toleransınız artar ve daha fazla iş yapmaya başlarsınız. Bunun sonucunda ise harika bir şey olur: hafta sonu tamamen size ait bir gün olur.  Hafta içi bir günün size ait olması, sizi ertesi hafta daha kuvvetli yapar. Ertesi hafta daha fazla kuvvet, sizin 15 değil 20 dakika ekstra iş yapmanızı sağlar. Hafta sonu biraz daha fazla boş olursunuz.

Birçok insanın çalış – tüken – çalış döngüsünde hapsolduğunu görüyorum. Bu döngüden az önce bahsettiğim şekilde çıkabileceğinize defalarca şahit oldum.

Bu kolay ya da adil demiyorum ama ilerlemenizin bundan daha etkili bir yolu yok.

İş, yapmak zorunda olduğunuz bir şey haline geldiğinde, çalışmaya devam etmek çok zor çünkü bu perspektifte iş, sizin pilinizi bitiren bir şey haline geliyor. Bu kolay demiyorum ama iş konusuna bakışınızı değiştirmeniz lazım.

İşinden zevk alan insanlar ya çok şanslılar ya da işlerine çok emek harcayıp, işten zevk alacakları noktaya ulaşıyorlar. Yani bilinçli bir şekilde, haftada 50 saat, 60 saat belki de 70 saat çalışacakları bir yola giriyorlar ve bir süre böyle çalışıyorlar.

Bu adil ya da doğru demiyorum. Sadece, insanların işte mutlu olmalarına giden yolun genellikle bu olduğuna şahit olduğumu söylüyorum.

Daha iyi bir yaşam için nöron bilimi ve psikoloji temelli pratik ipuçları setinde derlediğimiz Dr.K’nın sette olmayan son yayınlarından birini çevirdik.

Sosyalleşme ve sosyal ortamlarda nasıl davranmalı yayını

Patreon ve YouTube katıl üyelerimizle yaptığımız bu yayında, sosyalleşme kavramını ve günümüzde takipçilerimizin sosyalleşirken karşılaştığı zorlukları ele aldık, sosyalleşmenin ne olduğu, nasıl sosyalleşileceği ve bu süreçte yapılan hatalar ile bunlara karşı uygulanabilecek stratejiler üzerine konuştuk.

Sosyalleşme, genel olarak AVM’ye gitmek, bara gitmek, kafede oturmak, maç izlemek gibi aktiviteleri kapsasa da, biz bu yayında özellikle yeni insanlarla tanışmayı sağlayan, mümkünse kızlı erkekli ortamları hedef aldık.

Günümüzde birçok insan sosyalleşme problemi yaşıyor ve dar bir gruba tıkılıp kalıyor. Pandemi dönemindeki sokağa çıkma yasakları ve online yaşama geçiş, bu durumu derinleştirdi ve insanları sanki iki paralel evrene ayırdı: genel olarak online yaşayanlar ve hala sosyal yaşayanlar.

Yayında, sosyal kaygı (sosyalleşmekten korkma), ve kişisel psikolojik durumlar gibi sosyalleşme sorunlarının altında yatan çeşitli nedenlere değindik. Sosyalleşmeyi engelleyen hataları ve sosyalleşme becerilerini geliştirmek için tavsiyelerimizi konuştuk.

Katılan, soru soran, YouTube katıl ve Patreon aracılığı ile bize destek veren takipçilerimize teşekkür ederim.

Yayının Patreon destekçilerine özel linki.

Yayının YouTube katıl linki.

Kötü kadınlar değer görürlerken, iyi kadınlar değer görmüyorlar(!)

Geçen hafta Instagram ve Twitter hesaplarımda kısa bir video paylaştım. Video’da iki adam, kız arkadaşlarına (ya da karılarına) cüzdanımı unuttum testi yapıyorlar. Yani, adam sevgilisine, cüzdanımı unuttum, bu seferlik öder misin diyor. Birinci kız, parasından ayrılmakta zorlanıyor ama aslında çok da zorlanmadan parasını sevgilisine veriyor. İkincisindeki lanet şey ise, hemen “senin paran benim param, benim param senin paran değil” diye para vermeyi reddediyor.

X’e koyduğum video, 1.6 milyon kişiye ulaşmış ve bir sürü de yorum almış. Yorumlarda, kadınlardan sıklıkla gelen ezber bir laf dikkatimi çekti. Aslında bunu yıllardır görüyoruz, sevgilisine ya da kocasına iyi olan – kötü olan kadın karşılaştırmalarının hepsinin altına yazılan bir şey. Birkaç tanesine bakalım:

“İkinci “düşman başına” kadın daima kazanır, ilkinin kıymeti asla bilinmez nerden biliyorsun diye sormayın.”

“Ama nedense düşman başına dediğiniz kadınlar tercih ediliyor. Nerden mi biliyorum?”

“Her zaman ikinci tip kadın kazanır birincinin değeri bilinmez yapmasaydın olur, ikinci ise her zaman mutlu olur el üstünde tutulur. Değişmez Dünya kanunu!”

“Fakat her zaman 2.ciler daha kıymetli olur.”

Genel temayı anladınız değil mi? Peki bu size tanıdık geldi mi?

“Kötü çocuklar daima kazanırlar, iyi çocukların kıymeti asla bilinmez, nerden biliyorsun diye sormayın.”

“Ama nedense kötü dediğiniz erkekler tercih ediliyorlar. Nerden mi biliyorum?”

“Kadınlar keko severler, kendilerine kötü davranan erkek severler. Efendi, iyi erkeğe değer vermezler.”

Genellikle karşı cinsle başarısız ya da travma yaşamış insanlarda yaygın olan bu tip çarpık inançların birkaç kaynağı var. Öncelikle “nereden biliyorsun diye” sorma diyen kadınların üstüne basarak vurguladığı gibi, bu temel inancı slogan gibi tekrarlayan bir kadın için “erkekler düşman başına kadını el üstünde tutarken, değer vermedikleri iyilik timsali, pırlanta kadınlardan biri kim?” Tabii ki kendisi. Tabii ki duygusal olarak zayıf, kaygısını korkusunu kendi başına yönetmeyi öğrenememiş, karşı cinsle ilişkisinde terk edilirim, ben ilişkiye layık değilim kaygılarına karşı “aşırı uyumlu, verici, “iyi”” olarak kaybetmemeye çalışan kadın, kaybettiğinde iyilik kaybetti diye kendini avutuyor.

Bu kafadaki bir erkekte de aynı şey oluyor. Kendisi keşfedilmemiş bir pırlanta, tüm o adamlardan daha iyi ama işte … kadınlar yok mu? Kötü çocuk seviyorlar, kendisi gibi bir pırlantayı sevmiyorlar.

Her iki cinsiyette de karşılığı olan bu çarpık inancın, her çarpık inanç gibi maalesef bazı gerçek kökenleri var. Yani dopamin bağımlısı, zayıf ve düşman başına kadının manipülasyonlarına kolayca düşüp artık bu kadına madde gibi bağımlı olan erkekler var. Geleceği düşünmeden aynı zayıflık ve bağımlılık ile, ciğeri beş para etmez serserinin peşinde koşan kadınlar da var.

Ama bu insanların deneyimi nadiren filmlerdeki gibi yani kendi beğendikleri ve istedikleri biri, kendilerini reddedip, terk edip böyle bir insana varıyor. Bu insanların deneyimleri genellikle “iyi” oldukları için kadınlarla / erkeklerle kaybetmek ve bu arada “kötü” oldukları için kadınlarla / erkeklerle sürekli kazanan insanlar görmek. Birinci bölüm, kendi deneyimlerini tamamen yanlış okumalarından kaynaklanıyor. Yani kaygılı bağlanma stili gibi bir problemden dolayı fazla itaatkar, uyumlu, zayıf davrandıkları için değil, iyi oldukları için kaybettiklerini sanıyorlar. İkinci bölümü ise bir grup dark tetrat erkek ve kadın özellikle sosyal medyadan ya da bazen gerçek hayattan pazarlıyorlar, bu insanlar da buna inanmaya dünden hazırlar zaten.

Kendileri terk edilmiş bir şekilde ağlarken, sosyal medyada bir sürü kadının her dediklerini yapan, itaatkar ve bazen açık açık tepesine bindikleri kocişleri ile yaşadıkları “aşırı mutluyuz, ya çok mutluyuz, ya bakın ne kadar da mutluyuz” hikayelerini izliyorlar. Halbuki o narsist ilgi budalası, muhtemelen mutlu falan değil. Dışarı öyle satmaları para ettiği için, sırtına binip kırbacı vura vura güldürdükleri fıstık eşekleri ile beraber mutluluk satıyorlar.

Erkeklerde de durum aynı. Hem sosyal medyada hem de gerçek hayatta bir grup ilgi budalası “alfa kurt”, “sigma kaplan”, “yüksek değerli sırtlan”, kendilerinden daha fazla erkeği paralel çeviren, çoğunu görünce istemsizce komodinin üstüne para bırakmak için zarf aradığınız hatunlarla swing yapıp, bunu “harem” diye pazarlıyorlar. Ya da kadınlarda olduğu gibi, özdeğeri ve özsaygısı yerlerde ama eli yüzü düzgün bir kızı manipülasyon ile hapsedip, dışarı mutlu çift olarak pazarlıyorlar.

Türk kızları/erkekleri geyiği

Kadın – erkek ilişkilerinin kaybedenlerinin yine ezbere sayıkladıkları şeylerden birisi, Türk kızları / erkekleri şöyle kötü – ay şöyle berbat, ah Y ülkesinin/ırkının kızları/erkekleri yok mu, hepsi birer pırlanta, bizim kızlar / erkekler yabancıların peşinde (kendi değil ya)…” bla bla.

Yıllardır duyduğum, okuduğum bir geyik. 20 yıl önce Taylanda’da “İngiliz/Alman/Amerikalı/vs … vs … kızlar şöyle kötü, böyle kötü ama Tay kızlar çok iyiler” geyiği dinler, sonra Tay erkeklerden de “Tay kızlar şöyle kötü, böyle kötü” geyiği dinlerdim. Her ülkede, o ülkenin ilişkiler konusunda kaybeden erkek ve kadınlarının, evrensel bir geyiğidir bu. Türkiye’de insanların çoğu yurt dışına çıkmadığı ya da İngilizce bilmediği için, Türk kadını / erkeği versiyonunu eşsiz sanıyorlar.

Kadın ya da erkek, böyle düşüncelere sahipseniz, bunlar sizin kendi ruhsal durumunuzla ilgili belirtiler, acı gerçek ya da büyük bir cinsel pazar bilgeliği falan değil. Hayır, sen iyi bir kız olduğundan kaybetmedin, erkekler düşman başına kadınları el üstünde tutmuyorlar.

Ya sen? Sen de tüm erkekler sadece sikip atma peşinde olan domuzlar oldukları için değil, sen böyle erkeklerden başka erkeği görmediğin için o erkekten o erkeğe hırpalandın. Erkeklerin çoğu, iyi bir kız bulup sevgili olma peşindeler.

Şimdi kadınlara bunu dediğimde hemen hepiniz bunun böyle olduğunu biliyor olmalısınız ama tersinin de doğru olduğunu duyduğunuzda ne hissediyorsunuz? Yani siz, iyi bir erkek olduğunuzdan kaybetmediniz, kadınlar düşman başına erkekleri el üstünde tutmuyorlar. Ya da kadınlar manipülasyon ile, dırdır ile, psikolojik şiddet ile erkeğin parasını, ruhunu ele geçirip onları köle yapmaya çalışan şeytani yaratıklar değiller. Sen böyle kadınları buldun, başka kadını gözün görmedi. Kadınların çoğu da, saygı duyabilecekleri ve sevebilecekleri bir adam bulup sevgili olmak istiyorlar.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

 

İşsizim, evden atılmak üzereyim ve ne yapacağımı bilmiyorum – Vaka Çalışması

Takipçi sorusu:

“Dr.K, gün sonunda bir şeyler başarmış hissi ile ilgili bir soru sormak istiyorum.

Şu aralar, çalıştığım yer beni yeniden işe alana kadar, sabit bir gelir kaynağı bulmaya çalışıyorum.  Bu arada faturalarım gelmeye devam ediyor ve evden çıkarılma riski ile karşı karşıyayım.

Kontrol edebileceğim şeyleri kontrol edebilirim ama aşırı derecede hayal kırıklığı hissediyorum ve sürekli olarak bir başarısızlık abides olduğumu düşünüyorum. Kendime olan bu nefretimi, içimde çok uzun bir süre taşıdım ve hiçbir zaman ne kendim ne de bir başkası için, yeterince iyi olmayacağımı düşünüyorum.

Bu iş o noktaya geldi ki, artık kendi evimde rahat hissedemiyorum. Gece karanlığına kadar amaçsız bir şekilde bisiklet sürüyorum ya da yürüyorum. İçinde bulunduğum durumu açıklamak için “dünyada cehennemi yaşamak” kelimelerini kullanabilirim.

Bana,” para kazan” ve “yeni insanlarla tanış” tavsiyelerinin ötesinde genel hayat tavsiyeleriniz olursa çok minnettar olurum.”

İlk söyleyeceğim şey, yaşadığın şeyin çok acımasız bir durum olduğu.

Takipçinin kendi kelimelerini kullanarak söylersek, dünya üzerinde cehennemi yaşıyor. Ve bence burada parallel bir şekilde olan çok fazla şey var. Bu mektup, dünya üzerinde cehennemi yaşadığımızda, kaç tane boyutun işin içine girdiğini göstermek için iyi bir vaka.

Birincisi, psikiyatri alanında, insanların çevresel durumlarının, ruhsal durumları üzerindeki etkisini büyük oranda küçümsüyoruz.

Ben genel olarak şanslı biriyim ama bazı zor zamanlarım da olmadı değil.

Örneğin tıp okuluna başlamak üzereyken, kalmak için bir yer arıyordum ve iki öğrenciyle eve çıkmaya karar verdik. Bu ikili, kendilerinden emin bir şekilde yer bakıyor ve bana da fotoğraf gönderiyorlardı.

Bir yer buldular ve ben de yeri görmeden bir kira sözleşmesi imzalamak istemediğim için, buldukları evi görmeye gittim.

Bu evde 3 yatak odası vardı ve bu odalardan bir tanesi çok küçük iken, diğer ikisi çok büyüktü. Sonuçta, kira bölüşümü gibi konularda anlaşamadık ve onlarla beraber eve çıkamadım.

3 gün sonra tıp fakültesine başlayacaktım ve kalacak bir yerim yoktu. O günlerde yerimde duramadığımı, bir şeyler yiyemediğimi, bir şeyler yemeye çalışsam başımın döndüğünü hatırlıyorum.

Bu deneyim bana, fizyolojik olarak darmadağın olduğunuzda, tüm o yogik eğitimin ve benzeri şeylerin nasıl rafa kalktığını gösterdi. Kortizol seviyem tavan yapmıştı ve yemek  yiyemiyor, uyuyamıyordum. Yerimde duramıyordum.

Hayatınız zorsa, kendinizi çok kötü hissediyorsanız, örneğin işsizlik, evsiz kalma, parasızlık gibi durumlarla boğuşuyorsanız, anlamanız gereken ilk şey, kronik bir şekilde yüksek strese maruz kaldığınızda, bu tehditler devam ettiği sürece, ruhsal durumunuzu düzeltmeniz çok zor olduğu.

Sistemimiz ağzına kadar stres hormonu ile, kortizol ile dolu olduğunda, sempatik sinir sistemimiz ateşlendiğinde, bir dizi şey meydana gelir. Birincisi, retiküler aktivasyon oluşumu hareketlenir.  Beyin kökündeki bu küçük bölüm, uyanıklığımızı control eder. Yani bu bölüm hareketlendiğinde, uyanırız. Kortizol, retiküler aktivasyon oluşumunu hiperaktif hale getirir ve bunun sonucunda da uyumamız güçleşir.

İkincisi, kan şekeri seviyeniz darmadağın olur. Savaş ya da kaç tepkisine ön hazırlık olarak, kanınıza glikoz salınır ki bu stresli olduğumuzda sürekli olarak kıpır kıpır olmamızın da sebebi.

Bu stres durumu, hemen karşımızda duran tehdidi aşıp hayatta kalmamız için, uzun vadeli sağlığımızdan fedakarlık yapmamıza neden olur. Bu sistem evrimleştiğinde, tehlike, kaplan, aslan ya da sırtlan gibi şeylerdi. Bu nedenle stres ile karşılaştığımızda, önümüzdeki 24 saat boyunca uyuyamamamız, kan şekerimizin artması, hayatta kalma şansımızı arttırıyordu.

Sorun şu ki, günümüzde mücadele ettiğimiz stres yaratıcıları, uzun vadeli, kronik şeyler. Evden atılma riski birkaç saatlik değil, en az 30 günlük bir risk. Daha da büyük sorun şu ki,  bu kadar uzun süreli tehdit, vücudumuzu uzun süreliğine darmadağın ediyor ve biz darmadağın oldukça, uykusuz kaldıkça, sorunlarla başa çıkma kapasitemiz azalıyor.

Yani materyal durumunuz problemli olduğunda, ruhsal dinginlik, ruhsal gelişim sağlayabilmeniz çok zor.

çalıştığım yer beni yeniden işe alana kadar, sabit bir gelir kaynağı bulmaya çalışıyorum” demişsin. Bu korkutucu bir şey. Senin şu an ne durumda olduğunu, önündeki fırsatların ne olduğunu bilmiyorum. Ama çok fazla sayıda genç insan, içinde kapana kısıldıklarını ve kaderlerinin çalıştıkları şirketin insafına kaldığını hissettikleri işlerde çalışıyorlar.

Senin durumunda yapmayı düşüneceğim ilk şey, iş veren beni yeniden işe alana kadar iki yakamı bir araya getirmeme yetecek bir şeyler yapmak olurdu. Ama aynı zamanda, başka bir iş de arardım.

Başını sokacağın bir ev olmadığı sürece, ruhsal olarak sağlıklı olmak çok zor. New York şehrinde, “Önce Barınma” (Housing First) adlı bir program var. Bir bağımlı eskiden, kamuya ait bir eve çıkabilmek için, önce bağımlılığını bırakmak zorundaydı. Devletten başını sokacak bir yer almak için, öncelikle madde veya alkol testlerini geçmesi gerekiyordu.

Sorun şu ki, başını sokacak bir yeriniz olmadığında, madde kullanımını bırakmak çok zor. Bir işe başvurduğunuzda, sizden bir adres istiyorlar ve bir adresiniz olmadığı sürece, bir iş bulmanız çok zor. Sokaklarda yaşıyorsanız, madde kullanımının sağladığı rahatlamaya karşı koymak çok zor.

Önce Barınma programı, insanlara önce barınacak bir yer verildiğinde, başlangıçta madde kullanımına devam etseler bile, ruh sağlığı ile ilgili hizmetleri kullanma, iş bulma ve sokaklara düşmeme kabiliyetlerinin arttığını gördü. Başlarının üzerinde bir çatı olduğunda insanların, madde kullanımlarını daha kolay bıraktıklarını buldu.

Şimdi bazı somut tavsiyeler vermek istiyorum. İlk önce, öz geçmişini cilalayıp parlat. Öz geçmişini nasıl daha iyi hale getirebileceğin ile ilgili araştırma yap.

İkincisi, ağ kurmanın önemi yeterince anlaşılmıyor. Örneğin günümüz dünyasında iş başvurusu süreci tam bir kaos içinde. Bunu yapay zeka kullanarak önce şirketler başlattılar. Yapay zeka kullanarak, iş başvurusu için mega siteler inşa ettiler  Bu sitelerde şirketler, yapay zeka yardımı ile binlerce başvuruyu filtrelerken, başvuranlar da yapay zeka kullanarak binlerce başvuru yapabiliyorlar. Bu durumdan ne iş arayanlar mutlu, ne de eleman arayanlar ve bence bu durum, insanlarla bağlantı kurmayı çok önemli hale getiriyor.

Yani iş fuarlarına veya iş yaşamı ile ilgili etkinliklere gitmek, konferanslara gitmek, yeni insanlarla tanışmak, kartvizit toplamak, insanlara kendinizi tanıtmak önemli. İş fuarlarına git ve orada stand açan insanlara eleman arayıp aramadıklarını sor. İş dünyası ile alakalı etkinliklere git ve kendini insanlara tanıt.

Yani öncelikle öz geçmişini en iyi hale getir ve git çalışan başka insanlarla bağlantı kur. Bunları yaptığında ne kadar çok iş fırsatı ile karşılaştığına şaşacaksın. Yüzlerce işe, yüzlerce yapay zeka ürünü özgeçmiş ve kapak mektubu ile başvuran insanların önüne geçeceksin.

Şimdi işin psikolojisine gelelim. Ben amaçsızca gezinmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve bunu yıllarca yaptığım dönemler oldu. Boston’a ilk taşındığımda, gerçek bir işim ve faturalarımı ödememin bir yolu yoktu. Bu dönemde her gün saatlerce yürürdüm. Saatlerce amaçsızca yürümenin, duyguları işlemek için harika bir yol olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca o dönemde, kilolarca poşeti 45 dakika boyunca taşıyacak şekilde market alışverişi de yapıyordum ve bunun da bana çok faydalı olduğunu düşünüyorum.

Saatlerce amaçsızca yürümek, duyguları işlemenin en iyi yollarından biri. Bu sayede, vücudunuzun stres ile kanınıza akıttığı tüm o fazladan glikozu yakıyorsunuz.

Burada konuşmamız gereken önemli bir şey de, yürümek zorunda olduğunu belirtmen. Yürümek, bisiklete binmek zorunda hissediyorsun çünkü evde durmaktan nefret ediyorsun. Neden? Evde ne deneyimliyorsun da evde durmaktan nefret ediyorsun? Kelime anlamıyla yürüyerek ya da bisiklete binerek uzaklaşmaya çalıştığın şey ne?

Ben de zor zamanlarda kendimi dışarı atmak, amaçsızca yürümek isterdim. Burada kalamam derdim. Benim için bunun nedeni, zihnime egemen olan negatiflikti. Ben de senin gibi durumum hakkında düşünüyordum, düşünüyordum ve düşünüyordum ama hiçbir şey daha iyiye gitmiyordu. Bu nedenle de buradan çıkmalıyım, bu dört duvar arasından kaçmalıyım diye düşünüyordum.

Sana eve git ve dört duvar arasındaki kaosun ortasında otur demiyorum. Ama dört duvarın içinden kaçarken, yürümenin ya da bisiklete binmenin tam ortasında, bir yere otur ve düşüncelerin zihnine gelmesine, bu düşüncelerin bazılarının zihninde belirmesine izin ver.

Dört duvar arasındayken, genellikle çok fazla sayıda düşüncenin bombardımanı altında kalırsın. Ve hepsi aynı anda zihnini doluşuyorlarken, bu düşüncelerle başa çıkamazsın. Ama yürüdüğün ya da bisiklete bindiğin zaman, harika bir şey oluyor, fiziksel olarak yoruluyorsun. Çok uzun mesafeler boyunca yürüdüğün veya bisiklete bindiğin zaman, kan şekerin düşmeye başlıyor çünkü kasların kandan şeker çekiyorlar.

Çok uzun mesafeler boyunca yürüdüğün veya bisiklete bindiğin zaman,  daha derin nefes ve genellikle daha hızlı nefes alıp vermeye başlıyorsun, nefes alış veriş şeklin değişiyor.

Zihnimiz negatif düşüncelerle dolu iken uzun uzun yürümemizin sebebi, fiziksel olarak tükendiğimizde, zihnimizin dinginleşmeye başlaması. Bu şekilde fiziksel olarak bir miktar tükendiğinizde, oturun ve düşüncelerin zihninize gelmesine izin verin. Zihninizde bir donukluk fark edeceksiniz ve bu donukluk harika bir şey. Bozuk plak gibi sürekli dönüp duran hiperaktif düşünceler yerine, daha dingin bir zihniniz oluyor çünkü parasempatik sinir sistemi devreye giriyor.

Tam bu durumdayken bir yere oturun ve zihninize hangi düşünce geliyorsa o düşüncenin gelmesine izin verin. Sonra bu düşüncelerden bir veya iki tanesini alın ve üzerinde çalışmaya başlayın.

Siz yürürken ya da bisiklete binerken, zihniniz (bilinçaltında) bir sürü düşünceyi işliyor ve bu noktada bu düşünceler bilinçli zihne yükseliyorlar. Ve tam bu noktada, birçok insan kritik bir hata yapıyor: bazı düşünceler zihinlerinde yüzeye çıktığında, bu düşünceleri soyut bir şekilde görüyorlar.

Şimdi size ruminasyon yani aynı düşüncelerin zihninizde engel olamadığınız şekilde dönüp durması üzerine yapılmış, sağlam bir araştırmadan bahsedeceğim. Çünkü zihinlerine hapsolmuş insanları incelerseniz, zihnilerinde olan şeyin ruminasyon olduğunu görürsünüz. Bu insanlar düşüncelerini işlemek, düşünceleri üzerinde çalışmak için soyut bir işlem stili kullanırlar ki bu çok büyük bir hata.

Ruminasyon yapan biriyseniz, bir problem kafanızda karşı koyamadığınız bir şekilde dönüp durur ve siz ne kadar düşünürseniz düşünün en ufak bir çözüm ya da iyileşme sağlayamazsınız. Bunun nedenlerinden birisi, sizin düşündüğünüz şeyi soyut bir şekilde görmeniz.

Araştırmadan:

“Ruminasyon sırasında aktif olan değişik işleme çeşitlerinin olduğunu gösteren çok sayıda bilimsel kanıt var ve bu her işleme stilinin kendine has faydalı ya da faydasız sonuçları var.

En hastalıklı sürekli düşünme şekli olan depresif ruminasyonun fenomolojik stilinin, karakteristik özelliği, soyut ve analitik olması. Bunun ne demek olduğunu anlamanızı istiyorum. Soyut ve analitik ruminasyon, ruh sağlığınızda problemler yaratır. Bu işleme şekli, genel, üst anlamlı, bağlamından koparılmış, genel anlamları, nedenleri, hedef ve olayların imalarını (ve en önemlisi bir aksiyonun “neden” boyutunu) ileten mental temsiller içerir.

Bunun aksine, daha adaptif bir işleme stili var. Bu işleme stili daha somut, bir olayın direkt, spesifik ve bağlamı içindeki deneyimine odaklanan bir işleme stili. Hedeflerin ayrıntılarına, olaylara, yapılabileceklerin fizibilite mekaniğini oluşturan aksiyonlara ve bu aksiyonların nasıl yapılacağına bakan bir işleme stili.”

Araştırmadan alıntıladığım bu bölümün çok fazla bilgi içerdiğini biliyorum. Bu yazılanların ne anlama geldiğini açıklayayım.

Bazılarımız soyut düşünürleriz. Ruminasyon yapan insanlar üzerinde çalıştığınızda, soyut bir şekilde düşünen insanların birçok problemle karşılaştıklarını görürsünüz. Bu insanlar, olayları aşırı derecede genelleştirirler. Genellikle kendileri ile ilgili olan ve bağlamdan bağımsız, meta seviyede sonuçlara varırlar: “Ben bir kaybedenim” ya da “tüm kadınlar şöyle böyle”, “şimdiye kadar hiç kız arkadaşım olmadı, bundan sonra da hiç kız arkadaşım olmayacak” gibi. Bunlar üst anlamlı ve soyut meta düşünce yapıları.

“Ben bittim, tam bir kaybedenim” düşüncesi, bir bağlama sahip değil, spesifik değil, detaylı değil, somut değil. “Bu spesifik durumda kaybettim ve bu yenilgi şu 3-4 nedene bağlı. Diğer bir başka durumda kaybettim ve bu yenilgi de şu şu nedenlere bağlı” gibi bir bağlama sahip değil.

Soyut düşünen insanlar, tüm bağlamı, tüm somut enformasyonu devre dışı bırakıyorlar. Ve genellikle neden dünya böyle sorusuna odaklanıyorlar. Büyük resim içinde düşünüyorlar, “büyük resmi görüyorlar”. Dünya elitleri her şeyi mahvediyorlar, ben elit değilim o zaman kurbanım şeklinde düşünüyorlar.

Bu tür düşünceler tamamen yanlış olmayabilirler ama asıl olay bu insanların düşündükleri şeylerin doğru ya da yanlış olması değil. Asıl olay, bu insanların düşüncelerinin faydalı ya da faydasız olması.

Araştırmanın söylediği, sürekli olarak aynı düşünceleri kafalarında çevirip duran insanlar, aşırı soyut düşünüyorlar ve bu düşünceler aksiyona dökülebilecek düşünceler değiller. Siz eğer bir kaybedenseniz, tüm güç dünya elitlerinin elindeyse, kadınlar şöyle böyle ise, bir Çarşamba sabahı uyandığınızda ne yapabilirsiniz? Hangi aksiyonu alabilirsiniz?

Faydalı olan düşünce şekli, düşünceleri somut bir şekilde işlemek. Beni bu duruma düşüren bağlam nedir? Bu duruma neden olan tekil şartlar neler?

Bir yenilgi veya problem hakkındaki bağlamı değiştirdiğinizde, problem üzerindeki düşüncelerinizin sonuçları da değişebilir. Eğer bir dersten kalma nedeniniz bipolar bozukluğunuzun fazla aktif olması ise, hayatınız boyunca her dersten kalmak zorunda değilsiniz. Bipolar değişkenini düzenleyebilirsiniz yani uygun tedavi ile dersten geçebilirsiniz.

İçinde bulunduğunuz duruma bir bağlam eklediğiniz anda, problem ile ilgili yapabilecekleriniz de değişir. “Ben bir kaybedenim” düşüncesi ile bir şeyler çözemezsiniz. Bu konuda ne yapabileceğinizi bilemezsiniz.

Düşünürken olabildiğince somut olun ve “nasıl” sorusuna odaklanın. Ruminasyona boğulan insanlar bunu yapmadıkları için, ruminasyon içinde debelenip duruyorlar. Bu şekilde düşünemezsiniz ya da hiç düşünmemelisiniz demiyorum. Bu düşünce şeklinin çok zor olduğunu söylüyorum.

Bu insanlara bu durumu yaratan bağlamı sorduğunuzda, genellikle bunu bilmediklerini ve bunun sonucunda bir bağlam olmadığına karar verdiklerini görürsünüz. Bu çok ama çok büyük bir hata. Bir şeyi düşünemiyor olmanız, o şeyin var olmadığı anlamına gelmez. Bu insanların zorluklarla karşılaşma sebepleri bu, bağlamsal değişkenleri göremiyorlar. Beyinleri soyut, büyük resim stili fikirlere eğilimli.

Bu insanlar büyük düşünürler olabilirler ama olayların mekanizmalarını, somut parçalarını, bağlamlarını düşünmekte oldukça zorlanırlar.

Size tavsiyem, dört duvar arasında negatif düşüncelere boğulduğunuzda, yürüyüşe çıkın ve yorulduktan sonra bir yere oturun. Bir düşüncenin bilincinize yükselmesine izin verin ve sonra bu düşüncenin bağlamına, sorunu yaratan şeylere odaklanın.

Eğer kendinizle ilgili negatif düşünceler yüzeye çıkarsa, sizin bu soyut sonuçlara varmanıza neden olan geçmiş başarısızlıklarınızın bağlamını düşünün. Bu bağlamı oluşturan değişkenleri değiştirirseniz, neyin değişeceğini düşünün. Belli bir spesifik yenilginizde, bir iki değişken başka türlü olsaydı, ne değişirdi gibi.

Bu şekilde düşünürseniz önünüzde, ileri doğru hareket edeceğiniz yol açılır. Çünkü şimdi hedef, belli değişkenleri değiştirmeye odaklanmak olur.

Örneğin sosyal olarak izole birisiniz. Nasıl sosyalleşebileceğinizi bilemiyorsunuz, sosyalleşmeye çalışıyorsunuz ama bunu yapmak inanılmaz derecede zor görünüyor. Bu nedenle kendinizi çok kötü hissediyorsunuz ve yürüyüşe çıkıyorsunuz.

Başka insanlarla sosyalleşmek zor olacak çünkü siz tükendiniz. Tükenmişliğin ilk belirtisi, başka insanlara empati duyamamaya başlamaktır. Eğer empati yoksa, başka insanlarla doğal bağlar kuramazsınız. Ama bu sizin bir kaybeden ya da incel olduğunuz anlamına gelmiyor. Tükendiğiniz için beyniniz “başka insanların bakış açılarını düşünecek, başka insanların hislerini hissedecek zamanım yok” diyor. “Çünkü biz, boğazımıza kadar battığımız duygularla başa çıkmaya çalışmakla meşgulüz” diyor. Yani bu durumda olmanız sizi bir kaybeden yapmıyor.

Kafanıza bu tür negatif bir düşünce geldiğinde, bu düşünceyi nasıl somutlaştırabileceğinizi, nasıl aksiyon alınabilir hale getireceğinizi düşünün. Bu düşüncenin belirttiği durumu yaratan bağlamsal nedenleri düşünün. Hangi değişkenleri değiştirmeniz gerektiğini düşünün.

Bu şekilde düşünmeye başlamalısınız. Ben Boston’da negatif düşüncelere boğulduğum için amaçsızca yürürken, kendimi çok kötü hissediyor ve bir şeyler yiyemiyorken, bir yere oturur ve “şimdi yapmam gereken tek bir şey varsa o nedir?” diye düşünürdüm.

Bu zincirin nasıl başladığını hala hatırlıyorum. “Bir şeyler yemem lazım” diye düşünmem ile başladı. Bundan sonra gün içinde değişik yiyecekler denedim ve düz yoğurt ve bir simit yemeye karar verdim. Simidi her ısırdığımda kusasım geldi ama çok küçük ısırıklar aldım ve bütün simidi bitirmem bir saat sürdü.

Siz de böyle adımlar atmalısınız. Bir simidi yemem bir saat sürdü ama artık vücudumda enerji vardı. Sonra nasıl uyuyabileceğimi düşündüm ve podcast dinleyerek yatmaya karar verdim. Bu, kafamı dağıtmamı sağladı ve sonunda uyumamı da sağladı.

Hayatınızı değiştirmek için somut adımlar atmalısınız. Burada takipçinin durumunun çok zor bir durum olduğunu biliyorum. Çok fazla sayıda insanın bu durumda olması gerçekten trajik. İnsanların hayatları darmadağın oluyor, insanlar yere seriliyorlar. Umarım burada anlattıklarım bu durumda olanlara yardımcı olur.

Daha iyi bir yaşam için nöron bilimi ve psikoloji temelli pratik ipuçları setinde derlediğimiz Dr.K’nın sette olmayan son yayınlarından birini çevirdik.

Kaynak: Broke and Almost Broken