Saha Raporu Değerlendirmesi; 39’luk Zengin Milf

Selam millet, ben MrDeer. Bir süredir siteye yazı paylaşmıyorum (önceki yazılarım / saha raporlarım), aslında Youtube kanalıma da içerik atmıyorum :). İstanbul ‘da yaşamaya başladığım 5 senedir, eğitimlerle vs uğraşmak ve hayat koşturmasından ötürü içerik üretmeyi istikrarlı devam ettiremedim. 8 aylık ilişkim 1 ay önce bitti, pek olgunlaşamamış kız arkadaşım ile trilyonluk babasının iç güveysi beklentisinden kurtuldum. Geçen Ekim ayında trafik kazası ile  annemi kaybettim. Anlayacağınız mükemmel bir sıfırlanma sürecindeyim, biraz da yas.. Acı önce zorluyor mücadele ettikçe güçlendiriyor. Ama şimdiler de İyiyim. Özellikle ilişkimin son aylarında Mahmut Abi ile yaptığımız online görüşmeler de yardımcı oldu, kaos içinde kararlar almak çok zordu. İçerik üretmeye daha fazla zaman harcamaya başladım. Daha çok yazı, daha çok video, daha çok proje vs. Bir süredir tembelliğimden yüklemediğim, bir öğrencimin, bir dostumun ikonik saha raporu ile karşınızdayım.

Not; yazı Hermes ‘in attığı haliyle yayımlanıyor. En altta değerlendirmem de mevcut.

Saha Raporu : 39’luk Zengin Milf

Selam dostlar, ben Hermes. Dört seneden fazla süredir Mr. Deer’ın öğrencisiyim ve ondan çeşitli eğitimler aldım. Birçok dersine katılmış biri olarak bana öğrettiği rutinler, soğuk okumalar, yaşam felsefesi sayesinde hayal bile edemediğim şeyleri başarmamı sağladı. Öncelikle anksiyetemi yenmemi sağladığı için ve hayatıma kattıkları için ona teşekkür ederim.

Yakınlarda açtığım bir seti ve sonrasında yaşadığım şeyleri sizlerle paylaşmak istedim. Açıkçası açtığım en iyi set değildi ancak sonrasında iyi ve ikonik geçti. O gün Deer sayesinde tanıştığım başka bir öğrencisiyle Kadıköy’de 3-4 set açmıştık. Akşam saatlerinde Bahariye’de Deer ile karşılaştık ve biraz muhabbet ettik. Daha sonra dersinin olduğunu söyledi ve gitmeden geçen bir kadına set açmamı söyledi. Ben de biraz tereddütte kalıp sete gitmeye karar verdim.(Çünkü benden bayağı büyük gözüküyordu, daha sonradan kadın 39 yaşında olduğunu söyledi :D)

Hermes: Merhaba

(X) Kadın: (Şaşırarak) Merhaba

H:  Seni fark ettim, tarzın hoşuma gitti. Merhaba demek istedim.

(X) : Teşekkür ederim, çok ilginç bir tanışma oldu 🙂

H: Evet. İlginç biriyim. Ben Hermes.

(X): Ben de X.

Bir bankayı arıyordu ve daha sonra arkadaşlarıyla buluşacağını söyledi. Biraz sohbet ettik ve aynı sektörde çalıştığımızı fark ettik(Müdürmüş bir firmada). Aynı sektörde çalıştığımızı ve numaralaşıp kahve içebileceğimizi söyledi. Ben de numaramı verdim ve ayrıldık.

Aradan 2-3 gün geçmişti ve hafta başı yazdım. Normal şartlarda aynı gün için yazmayı tercih ederim ancak çok uzun bir set olmadığı için önemsememiştim.

H: Selam X, seninle tanışmak keyifliydi. Enerjin hoşuma gitti 🙂

(X): Ben de aynı şekilde memnun oldum.

(X): Profil fotoğrafın neden yok ?

H: Seksi yüz hatlarımı dünyayla paylaşmaya hazır değilim 😉

(X): Anladım. Müsait olduğunda bir kahve içmek isterim aynı sektörde çalışıyoruz sonuçta.

(X): Linkedin profil linki.. (Hatunun)

H: Sıkıcı bir iş görüşmesi vaat etmiyorsan kabul edebilirim

(X): Kendimden böyle bir şey beklemiyorum

H: Buna sevindim. O zaman cumartesi saat 7 Kadıköy ?

(X): Anlaştık

Linkedinden bağlantı kurmadım. İş görüşmesi gibi değerlendirmek istemedim. Aradan birkaç gün geçti ve Kadıköy yerine otopark yerinin daha müsait olduğu bir yerde buluşmanın daha mantıklı olacağını söyledi. (Seti açtığım gün park yeri bulamamış ve kavga etmiş). Ben de o gün maç olduğu için öyle olduğunu, her zaman park yeri bulduğumu söyledim. Peki dedi ve bir terslik olduğunu anladım. Kadıköyde buluşmaya çekindiğini düşündüm(Avrupa yakasında oturduğunu bu tarafı pek bilmediğini söylemişti). Buluşmamızda gerçekten de böyle olduğunu söyledi ve bir arkadaşının bilmediğin yere gidiyorsun adam seni sokağa falan çeker demiş. “O zaman bu seferlik senin istediğin bir yer olsun ama kahveler senden ;)” dedim. Tabi ki dedi ve Bebek’te bir mekan önerdi. O mekanda buluşmak için anlaştık. Saat içinse akşam 9 gibi arkadaşının doğum günü olduğunu daha erken müsait olup olmadığımı sordu. Akşam saat 5’e aldık. Bu durum da daha önceden karşılaştığım bir durum. Kadınlar yeterince tanımadığı erkeklerle çıktığı datelerde sıkıcı geçmesi ihtimaline karşı kaçış planı yapıyorlar 😀

Buluşma gününe kadar konuşmamıştık. Bana mesaj attı durumumu öğrenmek için. Buluşacağımızı söyledim. O yazmasaydı bir miktar geç kalacağımı söyleyip durumu kontrol edecektim 😀 Mekana daha önce gitmemiştim. Buluşacağımız saatten biraz daha erken buluşacağımız mekana gittim. Böylece oturacağımız masayı seçme fırsatım oldu. Mülakat pozisyonunda oturmayacağımız yuvarlak bir masa seçtim (Kino yapma fırsatım olmalı 🙂 ). Daha sonradan masayı sevdiğini söyledi 😉

Yaklaşık 15 dakika sonra mekana geldi. Biraz sohbet ettik ve tabi ki shit testler gelmeye başladı. Kaç yaşında olduğunu tahmin etmemi söyledi. 40 dedim. Hemen sonrasında “Kaç yaşında olduğunu biliyorum ve buradayım” dedim. Flört edebileceğimizi ancak başka bir şey olmayacağını söyledi (shit test). Ne güzel dedim ve yüzük rutinine başladım. Yüzük rutini Kino yapmak için güzel bir fırsattır dostlarım 😀 Yüzük rutinini yaparken biraz şakalaştık ve gülerken kolumu sıktı. Kolumu sıkınca X’cim bu işler bedavaya olmaz ödeme yapmalısın dedim. 2 kat gülmeye başladı.  Daha sonra mekandan kalktık ve biraz yürüdük sahil tarafında kadın-erkek ilişkileri, toplum vs muhabbet ettik. Bu arada o tarafta çok mekan bilmediğimi söyledim(gerçektende bilmiyordum.) Bugün kontrol sende dedim. Tabi ki bulamadı mekan. “Ben sana bulucam şimdi mekan tut elimi” diyip elimi uzattım. Kahkaha attı ama elim de hava kaldı. Hiçbir şey olamamış gibi konuyu değiştirdim. Bir mekan seçtim ve oraya geçtik. Mekanda hep karşılık oturuluyordu 4’lü masa şeklinde. Mülakat pozisyonu sevmiyorum ben diyip yanına oturdum güldü. Muhabbet ettik ve ederken ara ara kino yaptım. Her hangi bir kötü tepki yoktu beden dilinde, göz kısması vs. Sırtına dokunurken gülümseyerek “Hayırdır noluyor” dedi. Biraz doğrulup “Bir şey olduğu yok arkadaşımın sırtına dokunuyorum” kolunu sıkıp “şimdi de kolunu sıkıyorum” dedim. Gülümsedi. Daha sonra fanteziler hakkında konuştuk. Laf arasında iyi masaj yaptığımı söyleştim(Deer ‘ın eğitimini almıştım bir ara). Önceden vaktinin olmadığını söylemişti. O kalkalım demeden ben kalkalım dedim. Ben arabayla gelmiştim seni bırakayım dedim ancak kabul etmedi. Üstelemedim ve ayrıldık.

Akşam ayrıldıktan sonra bana mesaj attı ve benimle tanıştırmak istediği bir arkadaşının olduğunu söyledi.

(X): Seninle bir arkadaşımı tanıştırmak istiyorum

H: Ne için tanıştırmak istiyorsun

(X): Tanışır konuşursunuz 🙂

(Numarasını attı ve benim yaşlarımda olduğunu söyledi biraz bilgi verdi kız hakkında)

H: Olur üçümüz takılırız bi ara 😉

(X): İyi şakaydı 😀

Aradan 1-2 gün geçti aradım ve konuştuk. Yüzüklerin (yüzük rutini) çok etkili olduğunu söyledi. Etkili olduğunu biliyorum dedim. Muhabbet ettikten sonra bir sonraki Cumartesi için buluşmaya karar verdik. Daha sonra ekildim 😀 buluşacağımız gün mesaj attı.

(X): Bu şekilde buluşmamız hiç rasyonel değil

H: Hangi şekilde

(X): Flirt şeklinde 🙂

H: Resmen kandırıldım bana arkadaş olduğumuzu söylemiştin

Bu mesajlaşmadan cumartesi günü geçmişti. Üstüne bir şey yazmadım. Pazar günü bana mesaj attı.

(X): Arkadaş olup olmadığımıza karar vermek için ne zaman buluşuyoruz.

H: 3 saat sonra, hazırlanmak için çok vaktin yok acele et 🙂

(X): (Yine mekan attı)

(X): Buranın birası çok başarılı. Üşürsek de bana geçeriz

H: Olur ama çok zamanım yok yarın iş var

(X): Tabi ki benim de öyle

Yine mekana biraz erken gittim. Kadın geldi bira aldık ve bana bir şey sormak istediğini söyledi. Ben de istediğini sorabileceğini söyledim. Biraz anlatmakta güçlük çekti rahat ol dedim. “Bir arkadaşımın başına gelmiş biraz farklı bir masaj yaptırmış ve daha sonra para istenmiş böyle bir şey gerekiyor mu” dedi. Beni bir gülme aldı 😀  Şakayla “biraz alındım ben kendi ayakları üzerinde durabilen bir erkeğim” dedim. Sonra evine geçtik. İyi bir konumda lüks bir sitede oturuyordu. Eve girerken bana daha önce tanımadığın birinin evinde kaldın mı dedi.  Gülümseyerek “Cevabını bildiğin soruları sorma” dedim. Evini dolaştırdı. İçki hazırladı ve muhabbet ederken öpüşmeye başladık. Masaj yapacak mısın bana diyordu öpüşürken. Ben de önce hak etmen gerekiyor diyordum. Gerçekten hak etti masajı, (Güzel bir seks ile 🙂 ) Daha sonra yemek hazırladı ve beni metroya bıraktı.

Biraz ilginç bir saha raporu oldu değerli erkekadam üyeleri. Umarım verimli olmuştur. Kalın sağlıcakla..

Mr. Deer dan Değerlendirme;

Genel hatları ile güzel ve etkili buldum.. Hermes çok uzun süredir öğrencim, wingmanım ve daha önemlisi dostum. Saha eğitimi sonrası artık kendi oyununu oluşturdu. O yüzden oynunlarımız temel ahlaki ve sosyal prensipler olarak aynı ama kendimize özel bir çok farklılık içeriyor.

... bir kadına set açmamı söyledi. Ben de biraz tereddütte kalıp sete gitmeye karar verdim.(Çünkü benden bayağı büyük gözüküyordu, daha sonradan kadın 39 yaşında olduğunu söyledi :D)

Bu kısım bir çok arkadaştan soru aldığım bir  konu; hatunu beğendim ama yaşı büyük, ya bana bakmazsa. Bu o kadar kafaya takılacak bir şey değil bence, dene gör diyorum. (Eğer 16 yaşıda göstermiyorsan!) Ben ilk set açmaya başladımda 19-20 yaşlarında falandım. Özellikle 25-35 arası kadınlar daha çok dikkatimi çekiyordu ve onlara daha çok yüremeye çalışıyordum. Aslında arzu duymamın yanında birazda uyanıklık yapıyordum, çünkü o yaşlardaki hatunlar cinselliğinin farkında olduğu için daha kolay yakınlık kurabiliyordum. Ve kadınlar için genç ve dinamik bir erkeğin dikkatini çekebilmek, yaş ilerledikçe zordur;. Erkekler genelde daha doğurgan olmaları ile alakalı genç kızları tercih ederler. Özellikle 30+kadınlar, genç ve toy erkeklere ( 25 yaş altı ) cinsellik öğretme arzusu duyabiliyorlar. Bunu yaşadım bu arada, az önce bahsettiğim ilk zamanlarımda yaşadağım bölgede bir kozmetik dükkanı vardı. Orada çalışan olgun bir kadın benim sosyal yaklaşıma fazla flörtöz yaklaşıyordu. Çalışanlarla daha yumuşak bir flört etmeyi tercih ederdim hep çünkü hatun toplumsal baskı hissedebilir. Neyse gele gide bu hatunla sohbetimiz artmıştı, 39 yaşındaydı (minyondu ve max 32 derdim) ve sana herşeyi ben öğretmek istiyorum diyordu. Ben de çok ses çıkarmadım. Öyle de olmuştu, allah razı olsun ablamızdan. Sayesinde klitoris, G noktası vs baya öğrenmiştim :D.  Ama bu her zaman okey olacakları anlamına gelmiyor. Aynı zamanlarda Adana da 35 yaşlarında olduğunu düşündüğüm bir hatuna yaklaşmıştım ve daha açılışı yaparken biraz dinleyip bana ” yalnız ben senin annen yaşındayım” kahkaha atarak. Ben de o anlık küçük bir mavi ekran verdikten sonra hemen ”annem 40 yaşında” demiştim ama çoktan gidiyordu. Artık 28 yaşındayım ve 18-25 yaş daha cazip benim için 😀

Hermes: Merhaba

(X) Kadın: (Şaşırarak) Merhaba

H:  Seni fark ettim, tarzın hoşuma gitti. Merhaba demek istedim.

Açılış konusudan da çok aldığım bir soru; ne diyeceğim? Girişte sade ve anlaşılır olmak daha önemli, zaten ilk bir kaç dk ne dediğini anlamayacak ve hatırlamayacak. Tanışıp hemen arkasına kahve içtiğim hatunlardan da, günler sonra buluştuğum hatunlardan da ”sen bana ilk ne demiştin” vs gibi soruları çokça aldım. Girişte sade ve anlaşılır olup gelişme kısmına süsleme ve farklılık katmak daha mantıklı olacaktır.

Aradan 2-3 gün geçmişti ve hafta başı yazdım. Normal şartlarda aynı gün için yazmayı tercih ederim ancak çok uzun bir set olmadığı için önemsememiştim.

Bu da çok sorulan bir konu, ne zaman yazayım. İlk zamanlarımda saha raporlarımda bahsettiğim gibi numaramı vermez, 2 gün bekler ve pat diye arardım. Artık tanışıp ayrıldıktan sonra, numara mı kaydetsin diye 3-4 saat arasında ya yazar yada ararım. Eğer çok çabuk cinsel yakınlık kurduysam ve o anki duruma bağlı olarak, hatun biraz yürür ve yaklaşık 100 metre sonra görüş açımız varsa ararım ve ”ben Deer ve buradan popon harika gözüküyor” derim. Ama bunun için mutlaka kalçası ve fizigi için bir neg atmış olurum öncesinde..

(X): Profil fotoğrafın neden yok ?

H: Seksi yüz hatlarımı dünyayla paylaşmaya hazır değilim ;)

Bu tarz kasıntı ve ezbere cümlelere normalde hep karşıydım. Hermeste bu zamanla gelişti ve kendi sözleri olduğu için ona gidiyor ve kendisi anlık üretebiliyor. İlk zamanlarımda bende ezberlemeye çalışırdım ve mutlaka kullanmalıyım derdim. Doğal olmayınca mal (cool oduğunu sanan kasıntı) gibi gözüküyordum ve kadını kafada fazla büyütmüş oluyordum. Sonra zamanla alıştım ama ezber yapmaya çalışmanın yanlış olduğunu anlayınca ve bırakınca gelişti. Bu hataya düşen çok gördüm. GEREK YOK, DOĞALLIK DAHA İYİ. Kasıntı gözükmektense ”hoşuma gitmiyor” deyip geçmek daha okey bir durum. Yada ”biraz utagacım” de gül.. Yoo baya arsız gözüküyorsun derse, mavi ekran verme ama 😀

Kadınlar yeterince tanımadığı erkeklerle çıktığı datelerde sıkıcı geçmesi ihtimaline karşı kaçış planı yapıyorlar :D

Bu çokca denk geldiğim ve soru aldığım bir konu, burada erkekler korkuya kapılmaya musait. Beni beğenmedim mi? Neden böyle yapıyor? Acaba benden ilgi alıp akşam tokmakcısı olan kötü çocuğa mı gidecek? vs. Bu hiçbir şey demek değil, gidip buluş ve sonrasında çoğu zaman gitmiyorlar yada gerçekten işi oluyor ve sonra tekrar buluşuluyor. Ha her seferinde gidiyorlar ve gelmiyorlarsa o zaman problem sende, neyi yanlış yaptığını bulmalısın. Sakın ”abi bir kere buluştu sonra kayboldu neden” gibi genel bir soru sormakla kendini yorma, nedenini nerden bilebilirim ki ben orada değildim. Şu net ama, seninle görüşmek istememiş ama neden? Onu ben net tahmin edemem. Büyücü değilim :D.

Flört edebileceğimizi ancak başka bir şey olmayacağını söyledi (shit test).

Bunun benzeri ”arkadaş olarak buluşuyoruz değil mi?” Bu tarz shit testlerden geçmek için yapılması gereken ilk şey, daha hatunla buluşurken hayallere girip, daha tanımadan kesin almalıyım bu hatunu kafasına girmemek. İster bolluk zihniyeti de ister çerceve.. Termoloji mastürbasyonuna gerek yok. Kendine saygı duy, nefes alsın yeter deme! Zaten zamanla neyi isteyip neyi istemediğini anlar tartar biçersin hatunu. He de geç, ne dediğine değil nasıl davranığına bak, oynunu oyna. En fazla hatun, öpmeye yaklaştığında ”aa ben bu yüzden gelmedim” der. Sende ”ne var arkadaş arkadaşı öpemez mi, ne bu hanzoluk” der ve kahkaha atarsın. Şu da var bunu diyebilmen için önce efendi erkekliği bırakman lazım, onun içinde başta cevap vermeye çalış 4-5 ezilirsin sonra alışırsın.

Benden değerlendirme bu kadar, daha çok değinilebilir kısım var ama onlarıda Mahmut abi ile değerli okuyuculara bırakmak istiyorum. Tekrardan en başta anlattığım destekleri ve bugüne kadar ki emeği için de Mahmut abiye gönülden teşekkür ederim. Erkek adam blogu sakinleri başka bir içerikte görüşmek üzere..

 

Ayrılık acısı ne kadar sürer?

Bir ilişkiniz terk edilmeniz ile sona erdiğinde, ayrılık açısının iyileştirmesi aşama aşama olur ve belli bir süre gerektirir. 6 aydan uzun ilişkilerde, bu süre yaklaşık olarak ilişki süresinin üçte biri kadardır ama idealinde ilişki süresi ne olursa olsun en fazla 6 ay kadardır (yani 6 senelik ilişkinin ayrılık acısı 2 sene sürmemeli).

Fakat ayrılık acısı süresi belli özel durumlarda 3-5 ay daha uzun sürebilir. Bu özel durumlara kısaca değinmek istiyorum.

Birinci özel durum, ilişkinin ilk uzun süreli (min 3-4 ay) ilişkiniz olması. Biten ilişki ilk uzun süreli ilişkiniz ise,  daha önceden ayrılık ve unutma deneyiminiz olmadığı için, acı hiç geçmeyecek, hiç unutamayacaksınız gibi hissedebilirsiniz. İçinizde size “daha önce Merve’den ayrıldın, hiç unutamaz gibi hissettin ama sonra unuttun” diyecek deneyimin sesi olmadığından, o ses size ara ara “birader Merve için de ölüp bitiyordun güya sonra ne oldu?” demediğinden, süreç uzayabilir.

İkinci özel durum ise, ilişkinin toksik olması. Toksik ilişki genellikle sevgi ve bağlılık üzerinden değil, manipülasyon ve bağımlılık üzerinden yürüdüğü için, suçluluk ve kaygı gibi duygusal manipülasyon dolu olduğu için, toksik davranışlara maruz kalanın unutma süresi uzar. Onca toksik davranışa karşı verdiği emeğin birgün iyi bir ilişkiye dönüşeceğini sanan taraf, yaptığı devasa ve genelde karşılıksız duygusal yatırımın sonucu olarak ayrılık acısını daha yoğun ve uzun hissedebilir.

Üçüncü özel durum ise kişinin kaygılı bağlanan biri olmasıdır. Kaygılı bağlanan kişiler, beraber oldukları ya da kendilerini terk eden partnerlerinin iyi özelliklerini abartıp kötü özelliklerini görmezden gelmeye, kendileri için daha uygun olsalar bile başka adayların iyi özelliklerini görmezden gelip, kötü özelliklerini abartmaya meyillidirler. Bu nedenle de “onun gibisini bir daha bulamam” inancı, kaygılı bağlanan insanlarda çok daha fazla görülür. Kaygılı bağlanan insanlar aynı zamanda,  beraber oldukları partnerlerinin iyi özelliklerini abartıp kötü özelliklerini görmezden geldikleri için, terk edilene kadar ilişkide kalmaya da meyillidirler.

(Not: Kaçıngan bağlanan insanlarda ise durum tam tersidir. Bu insanlar beraber oldukları partnerlerinin iyi özelliklerini daha az, kötü özelliklerini daha abartarak görürken, dışarıdaki adayların iyi özelliklerini abartıp, kötü özelliklerini görmezden gelmeye meyillidirler).

Şimdi gelelim acının geçme aşamalarına. Burada 3 aşama var. Birinci aşama, ayrılık sonrası ilk 3-4 hafta. Bu aşamada sürekli olarak terk edeni düşünmeniz, hayatınızın sekteye uğraması, başkasını gözünüzün görmemesi ve bu duygu hiç geçmeyecekmiş gibi hissetmeniz doğal.

3 ayağıyla iletişimi kes kuralı uygulasanız bile ilk aşamada yoğun acı çekmeniz maalesef normal. Beni arayıp “Mahmut Abi iki hafta oldu, çok kötüyüm” diyenlere “ben olsam ben de çok kötü olurdum” diyorum. Kötü hissetme konusunda, terk edeni düşünmeyi durdurma konusunda yapabileceğiniz pek bir şey yok. Duygusal acı, psikopat değilseniz herkes için aynı. Ama tabii ki acıya dayanıklılık herkes için aynı değil.

İkinci aşama ayrılık sonrası ikinci ve üçüncü ay. Bu aşamada hala acı çekseniz ve sıklıkla terk edeni düşünseniz bile ilk aya göre daha iyi oluyorsunuz. Bu aşamada da ilk aşama gibi terk edene ulaşma krizi gelecek ve bazı günler çok kötü olacaksınız ama bu kriz dalgalarına dayanırsanız, üçüncü aşamaya geçebilirsiniz.

Üçüncü 1 seneyi aşmayan ilişkilerde hiç olmayabilir. Bu aşama genelde birkaç ay sürer ve artık eski sevgili aklınıza arada bir gelir. Oldukça rahat hissedersiniz ve hayatınıza devam edersiniz ama, ara sıra kötü olabilirsiniz.

İlk 2 aşamayı oluşturan 3 aylık süreyi kısaltmanın bir yolu yok. Ama iletişimi kes kuralını 3 ayağıyla da uygularsanız, bu sürenin uzamasını engelleyebilirsiniz. Sorun şu ki, eski sevgiliye ulaşmak ve onu gizlice takip etmek (stalklamak) ayrılık acısını uzatsa ve ileride daha kötü yapsa bile, sizi geçici rahatlatan şeyler. Bu nedenle iletişimi kes kuralını uygulamanız, ilk bir ay belki biraz daha fazla bir süre, ayrılık acısını artırır. Buna dayanmanız lazım.

Eski sevgiliye ulaşmadığınızda, onu stalklamadığınızda ve içinizden gelmese bile hayatınıza odaklandığınızda, ayrılık acısı ilk başta şiddetlense de, kısa sürede azalır.

Benim gördüğüm, insanların stalklamama kuralının ne kadar önemli olduğunu, stalklamanın ne kadar yıkıcı olduğunu pek anlamadıkları. Stalklamak, girip bakamadığınız instagram hesabının profil fotoğrafı değişmiş mi, takipçi sayısı artmış mı diye kontrol etmek, whatsapp üzerinde online mı diye bakmak gibi basit şeyler olsa bile adamı maymun eden bir şey.

Eskiden gizli takip (stalklama) fiziki olarak gidip takip etmeyi gerektirirdi. Şimdi gizli takibin önünde hiçbir engel yok, bir telefon ekranı uzaklığında olduğu için, birçok insan ayrılık acısını, 20 sene önce aynı yaşta olan insanlara göre çok daha uzun süre yaşıyor. Bence bu konuda teknolojinin en büyük kazığı, eski sevgiliye irademizin en güçsüz olduğu geç gece saatlerinde bile ulaşabilme olanağı sağlaması. Eskiden gece “bana feleğin ayırdığı nazlı yari bulun, nazlı yare ulaşmam lazım” krizi geldiğinde, eski sevgiliye ulaşma imkanınız yoktu. 20 sene önce cep vardı ama iletişim bu kadar kolaylaşmamış, gecenin yarısı mesaj atma normalleşmemişti. Şimdi ise gece yarısı mesaj döşeyip atabiliyorsunuz ve günümüzde maalesef gizlice takip etmemek, haber almamak için gerekli iradeyi sizin bulmanız gerekiyor.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize özellikle de toksik ilişkiler rehberi kitabına bakabilirsiniz.

Boşanmış babalara bir tavsiye

Boşanmış babalarla yaptığım görüşmelerde sıklıkla gördüğüm bir problem, babaların anneler ile yaşayan çocuklardan uzaklaşmaya başlaması. Bunun neden böyle olduğunu sorduğumda genellikle şu cevabı alıyorum: “aradığımda kızım / oğlum benimle konuşmaya pek istekli değil”.

Arkadaşlar boşandığınız zaman çocuk anne ile kalıyorsa ki genellikle durum bu, çocuk sizden uzaklaşmaya başlar. Çocuk bunu istemez ama bu akıntıya karşı hiçbir şey yapmaz. Dahası, aslında size mesafeli, soğuk davransa bile, için için sizin buna rağmen aranızdaki mesafeyi ortadan kaldıracak şeyler yapmanızı bekler. Bu konuda bir şeyler yapması gereken sizsiniz, çocuk değil.

Bu konuda baba, çocukla daha fazla ve kaliteli vakit geçirmek için çaba harcadığında, hemen her zaman çocukların baba ile görüşmeye istekli olmayan, görüşmeye pek meraklı görünmeyen yüzünün ortadan kalktığını, görüyoruz. Bu hemen olmuyor, özellikle çocuğun yaşı arttıkça daha fazla zaman alıyor ama özellikle ergenlik öncesi çocuklarda hemen her zaman çalışıyor, ergenlerde de çoğunlukla çalışıyor.

Bazen boşanma sonrası çocuk ve baba ayrı şehirlerde yaşamaya başlıyor. Bu durumda baba genellikle çocuğu ayda ya da iki ayda bir görüyor. İstediğiniz kadar görüntülü konuşun, bu kadar az gördüğünüz çocuğun sizden uzaklaşmasına şaşırmayın. Bunun çok maliyetli olduğunu biliyorum ama eğer gücünüz yetiyorsa ayda iki kere, idealinde 3 kere çocuğu almaya bakın. Sevgiliniz varsa, yeniden evlendiyseniz? Sevgiliniz ve karınız sizi böyle kabul edecek (ya da etmeyecek) maalesef. Ben boşandığım yıllarda benim için haftasonu kadın madın yoktu. Haftasonu çocukla %100 vakit geçirmek için görüşemeyeceğimizi kabul eden bir kadınla sevgili oldum. Hafta içi bekar, haftasonu tek başına küçük bir çocuk bakan bekar baba modları arasında gidip gelmek sıkıntılı bir deneyim olsa da buna değdiğini düşünüyorum, siz de ne kadar zor olursa olsun değeceğini bilerek bunu yapın. Çoğumuzun eski karısı, mazoşist olmadığı için çocuğu istediğimiz zaman bize bırakıyor.  Bunu kullanın ve çocuğu sadece haftasonları değil, hafta içi de almaya çalışın.

Yurt dışında yaşayan bir takipçim ile görüşmüştüm. Kızı ile aynı ülkede yaşıyor (annesi o ülkenin yerlisi, kendisi ise seneler önce göçmüş ve orada yerleşik yaşıyor) ama ayrı şehirlerdeler. İki şehir arası tren ile 3 saat. Biz görüşmeye başladığımızda, kızının telefonlarına gelmek istemediğini söylüyordu. “Sıklıkla arıyorum ama konuşmaya gelmiyor, gelse de çok soğuk, fazla konuşamıyorum” diyordu. Kendisine çocuğu gerçekten ne kadar gördüğünü sorduğumda iki ayda bir görüyorum dedi.

Çocuğu daha sık görmeye giderse ve beraber zaman geçirmek için çaba harcarsa (yani oraya gidip çocuğu telefonuna gömülmüş şekilde bırakmak yerine beraber vakit geçirirse), çocuğun muhtemelen böyle soğuk davranmayacağını söylediğimde pek inanmadı. Aslında kendisi eski eşi toksik bir kadın olduğu için, çocuğu kendisine karşı doldurduğunu, çocuğun bu yüzden böyle davrandığını düşünüyordu ama bu konuda elinde herhangi bir kanıt da yoktu. Ben çocuğun annesi tarafından doldurulmasa bile, 2 ayda bir gördüğü babaya soğuk davranacağını iddia ettim ve kendisi için zor da olsa, çocuğu ayda 2 kere 2 gün olacak şekilde görmeye başladı. 6 saat yolculuk, 2 gece otel zorlayıcı olsa da çocuğun kendisine karşı sıcak davranmaya ve telefonda bile sıcak konuşmaya başlaması bir ay sürdü.

Şunu unutmayın ki boşandıktan sonra çocuğu çok sık görmediğinizde, çocuk kendisini istemediğinizi düşünüyor ve maalesef çocuklar bunun sebebinin kendileri olduğunu düşünüyorlar. Yani çocuk özellikle de küçük bir çocuk, “annem – babam ayrıldı, babam İzmir’de çalışıyor, annem beni alıp Zonguldak’a yerleşti, bu nedenle babam beni 3-4 ayda bir görebiliyor” demiyor. “Bende bir yanlış, eksik var ki babam beni istemiyor” diyor ve neredeyse hayat boyu taşıyacağı bir eksiklik ediniyor.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize özellikle de toksik ilişkiler rehberi kitabına bakabilirsiniz.

Mahmut Abi ile 10 Soru 10 Cevap İlişkiler Derlemesi #3 (Erkek Adam Patreon)

Erkek Adam Patreon kanalında ortalama olarak ayda 2 kere yaptığımız 10 Soru – Cevap İlişkiler yayınlarında, her 10 yayından sonra, o 10 yayından birer soruyu alıp YouTube derlemesi yapıyorum. Patreon’daki 10 soru 10 cevap yayınlarının üçüncü 10 tanesinden de birer soru aldım, bu yayını derledim.

Yayını aşağıda izleyebilirsiniz. İkinci ve birinci yayınları da izleyebilirsiniz.

00:00 Giriş
00:27 Terk etti, “bir daha ilişki yok, gençliğimi yaşayacağım” dedi ve gitti. Geri döner mi?
5:15 Kız buluşmadan sonra uyuşmadık dedi, tamam dedi. 2 gün sonra aradı bir yere davet etti. Neden?
07:26 Kız arkadaşım ailem görür diye instagrama fotoğrafımızı koymuyor. Ne yapmalıyım?
10:31 Baba parası olmayana meme yok ya, öyle değil mi?
15:35 İnancım gereği evlilik dışı seks yapmıyorum ama arkadaşlarım laf sokuyorlar. Ne yapmalıyım?
21:30 5-6 aydır sosyalleşiyorum sevgili yapamıyorum. Depresifleşiyorum. Ne yapmalı?
25:58 Sevgilim fotoğrafımızı Instagram’a koymamama bozuldu. Bu durumu nasıl yönetirim?
28:07 Dans gibi sosyal ortamlarda kızı dışarı nasıl davet edeceğim?
30:47 Kız buluşma teklifimi reddetti, sen beni ararsın dedim, bir hafta boyunca aramasam mı?
32:45 Kadınlar daha parçalı vücudu daha az çekici buldukları konusunda yalan mı söylüyorlar?

Algınız motivasyonunuzu yok ediyor.

Yayınlarının en önemlilerini Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti içinde derlediğimiz Dr.K’nın son yayınlarından birisini çevirdik.

Farkında mısınız bilmiyorum ama, motivasyondan vazgeçmiş gibi görünüyoruz. Günümüzde herkes disiplin peşinde çünkü motivasyona bel bağlayamayız değil mi?  Motivasyon dediğin gelip geçici bir şey ama disiplinli biriysen, her gün bir şeyler yapabilirsin.

Sadece disiplin de değil. Aynı zamanda alışkanlıklara da abayı yaktık çünkü ruhsal olarak yorgun hissediyor olsak bile, vücudumuzdaki otopilot yazılımının bizi istediğimiz yönde hareket ettirmesini istiyoruz.

Benim motivasyondan vazgeçmenin yeni versiyonları içindeki favorim, broizm. 

Broizm, stoizmin modern, belli teknoloji biraderleri ve erkek odakli online topluluklarda yaygın olan, genellikle eleştirilen bir yorumunu tanımlamak için kullanılan bir kelime. Broizm, duyguları bastırma, kişisel başarı, öz disiplin odaklı olan, temel stoizm prensiplerinin sığ ve çarpıtılmış bir şekli olarak görülen bir akım.

Stoik olmak istiyoruz. İçsel duygu ve motivasyon dalgalanmalarından etkilenmemek istiyoruz. Ve eğer bu üç şeyi, disiplini, alışkanlığı ve gerçekten iyi bir stoik olmayı becerebilirsek, motivasyona ihtiyacımız olmadığını düşünüyoruz.

Sorun şu ki, biyoloji ve nöron bilimi açısından bakarsanız, belli davranışları gerçekleştirmenin en güçlü yolu, o davranış yönünde motivasyona sahip olmaktır. Motivasyondan vazgeçme sebebimiz ise, motivasyonu nasıl aktif hale getireceğimizi, hemen şimdi nasıl yeşerteceğimizi bilmememiz. Bunları yapamama nedenimiz ise, motivasyonun ne olduğunu, nereden geldiğini anlamamamız.

Motivasyon bir algıdır

Motivasyonun kökleri, algıdır. Benim kimseden duymadığım şey ise, algınızı nasıl doğru yönde oluşturup yükseltebileceğiniz.

Şimdi “bir dakika, motivasyon algı değil ki, bunlar iki farklı şey” diyor olabilirsiniz. “Algı benim neyi algıladığımdır, motivasyon ise içimde olan bir şeydir” diyor olabilirsiniz. Burada size birkaç basit örnek vermek istiyorum.

Hepiniz teknoloji kullanımınızı azaltma konusunda zorluk yaşıyorsunuz, ekran başında çok fazla zaman harcıyorsunuz. Şimdi size, günlük telefon kullanımını ortalama olarak 37 dakika kadar düşürecek basit bir hile söyleyeceğim: cep telefonu ekranını gri skalaya (greyscale) çevirmek.

Burada tek yaptığınız şey, algısal girdiyi değiştirmek. Ve bunu yaparak cep telefonu kullanımınızı hiçbir çaba harcamadan, disipline veya alışkanlıklara ihtiyaç duymadan, stoik biri olmadan azaltabiliyorsunuz. Bazı insanlar sadece bu değişiklik ile cep telefonu kullanımlarını %50 azaltabiliyorlar. Sadece algımızı değiştirdiğimizde, cep telefonu kullanmaya yönelik doğal eğilimimizi azaltıyoruz.

Şimdi daha da iyi bir örnek vereceğim. Diyelim ki lisede bir kızdan hoşlanıyordunuz. Bu kızı buluşmaya çağırıp çağırmamazı ne belirliyordu? Bu kızı buluşmaya çağırma motivasyonunuzu ne belirliyordu?

Bu kızdan hoşlanıyorsunuz, yani arzu zaten var. Nükleus akumbens (NAc), yani beynin limbik sistemi içinde bulunan ve özellikle ödül, motivasyon, zevk ve bağımlılık gibi davranışsal süreçlerin düzenlenmesinde kritik bir rol oynayan yapı, kızı buluşmaya çağırmanızı istiyor. Duygusal merkezleriniz bu kızdan etkilenmiş vaziyette.

Bu kızla ilişki istiyorsunuz ama bu kızla ilişkiye yönelik adımlar atma konusunda motive misiniz? Tabii ki hayır. Bu kızla ilişkiye yönelik adımlar atmaktan deli gibi korkuyorsunuz. Arkadaşlarınıza “bu kızın arkadaşına, kızın bana ilgisi olup olmadığını sorsana” diyene kadar bu adımları atmaktan korkuyorsunuz. “O da benden hoşlanıyor mu?”

Sizin bu kıza karşı arzunuz sabit seviyede ama arkadaşınız kızın da sizden hoşlandığı bilgisini size ilettiğinde, birden bire kızı buluşmaya çağırmak çok kolaylaşıyor. Bu kızın nasıl tepki vereceği ile ilgili algınız, bu kızı buluşmaya çağırma motivasyonunuzu belirliyor.

Bu senaryoda arzu var, arzu hep var. Ama kızla ilişkiye yönelik harekete geçme ya da geçmeme motivasyonu, kızın ne hissettiği ile ilgili algınız tarafından belirleniyor.

Burada algının motivasyonu nasıl artırıp azalttığı ile ilgili iki ilginç örnek gördük. Ama bu iki örnek çok basitler ve problem şu ki, hayatımızın diğer motivasyonel alanları ile ilgili yapmamız gereken şeyler o kadar da basit değiller. Sabah kalkar kalkmaz bilgisayar ekranına geçme motivasyonunuzu azaltacak algısal durumu düzenlemek hiç de basit değil. Tüm yaşamımızı gri skalaya koyamayız, bunu yapmak bile istemeyiz. O zaman soru şu: Bu iki basit durumdaki genel prensip nedir ve bunu nasıl anlayabiliriz? Ondan da önce, hayatımızın her boyutuna uyarlayabileceğimiz genel bir prensip var mı? Bu sorunun cevabı evet. Böyle bir prensip var ve ben bu bölümde size bu prensibi öğreteceğim.

Beyindeki motivasyon devreleri

Öncelikle, beyindeki motivasyon devrelerini anlamakla başlayalım.

Nükleus akumbens (NA) yapısı, dopamin merkezi. Dopamin bize üç şey veriyor. Zevk veriyor, bir şey için arzu veriyor ve aynı zamanda o şeye yönelik davranışsal pekiştirme veriyor.

Çoğu zaman, motivasyonunuzun NA yapısından geldiği söylenir, hatta bunu nöron bilimciler bile söylerler. Bir şeyi yapma arzusu motivasyondur değil mi? Ama gerçek bu kadar basit değil.

Bir yandan da amigdala ve limbik sistemimiz var ve bunlar, beynimizin duygusal merkezleri. Duygular ise, çok güçlü motivasyon kaynakları. Örneğin, bir insan size utanç hissettirirse, o insanla birlikte vakit geçirme motivasyonunuz önemli derecede azalır değil mi? Ya da birine öfke duyarsanız, bu konuda bir şey yapma motivasyonunuz çok yüksektir.

Motivasyon kaynağı olan başka beyin yapıları da var. Örneğin daha üst yapılar olan ön loblar ve korteks. Bu yapılar planlama ve hesaplama yaptığımız yapılar. Örneğin bir şeyin başarılı olma ihtimalini yüksek olarak hesaplarsak, o şeyi yapma motivasyonumuz artar.

Şimdi “Dr.K, motivasyonun karmaşık bir şey olması normal zira motivasyon, bir sürü beyin yapısından kaynaklanabilir” diyebilirsiniz. Bazen bu yapılar arasında çatışma olabilir. Bazen duygusal olarak bir şeye motive iken, dopaminerjik olarak tam tersine motive olabilirsiniz. Utanç duyduğunuz için bir şeyi yapmak istemeyebilirsiniz ama o şeyi yapmak için büyük bir arzu hissedebilirsiniz. Entelektüel açıdan bir şeyin iyi bir fikir olduğunu hesaplayabilirsiniz, örneğin bugün ders çalışmanın iyi bir fikir olduğunu hesaplayabilirsiniz ama başka bir şey için arzu duyuyor olabilirsiniz. Günümüzde motivasyondan vazgeçme sebebimiz ise tam olarak bu. Beynimizdeki tüm devrelerin birbirleri ile savaş halinde olması.

Fakat beynimizde, bu üç değişik bölgeyi de kontrol eden başka bir bölge var: talamus. 

Talamus, koku duyusu hariç, tüm sistemlerden gelen afferent (duyusal) sinyaller için bir kapı olarak kabul edilir. Ayrıca amaca yönelik bilinçli davranışlardan sorumludur.

Talamusu bilincimizin beynimizde durduğu yapı olduğunu gösteren araştırmalar var. 

Peki, talamus ve motivasyon ilişkisi nasıl çalışıyor?

Bunu anlamak için, çok bilinen bazı üretkenlik hilelerini yani üretkenliğinizi arttıran yöntemleri ele alacağız. Bunu yaparken de algının, insanların bu şeyleri yapmalarını nasıl etkilediğine bakacağız.

Düşünce Yapısı (mindset)

İlk bakacağımız şey düşünce yapısı. Amerikalı psikolog Carol Dweck’in bu konuda 15-20 yıl önce yaptığı harika araştırmalar var ve bu araştırmalar, düşünce yapısı konusunda, iki çeşit insan olduğunu gösteriyor. Bazı insanların performans düşünce yapısı var ve bazı insanların da büyüme düşünce yapısı (growth mindset) var.

Performans düşünce yapısına eğilimli insanlar, belli bir şeyi başarmaya çalışıyorlar. Sınavlardan hep A almaya ya da çok iyi notlar almaya çalışıyorlar. Büyüme düşünce yapısına eğilimli insanlar ise, notlardan çok, dersleri iyi bir şekilde öğrenmeye çalışıyorlar. “Ben öğrenmek ve gelişmek için buradayım, başarmak için değil” diyorlar.

Bir öğrencinin A almaya çalışırken B aldığı senaryoyu düşünelim. Bu gerçekliğe karşı, iki düşünce yapısının verdiği tepkiler farklı oluyor. Performans düşünce yapısına sahip bir öğrenci A almak için çok çalışıp B aldığında, kendisi ile ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. “O kadar çok çalıştım ama bunun sonucunda gösterebileceğim iyi bir sonuç yok” diyor. Böyle biri hayatta bir başarısızlık ile karşılaştığında, daha çok çalışmaya değil pes etmeye meyilli oluyor.

Büyüme zihin yapısına sahip bir öğrenci çok çalışıp B aldığında, “A alacağımı düşünüyordum, bu dersi iyi öğrendiğimi düşünüyordum ama durum bu değilmiş” diyor. “O zaman daha fazla çalışmalıyım” sonucunu çıkarıyor. “Bir şey eksik, öğrenme şeklimi iyileştirmeliyim” diyor.

Durum her iki öğrenci için de aynı ama durumu algılayış şekilleri, daha fazla çalışmayı mı yoksa pes etmeyi mi seçeceklerini belirliyor.

Pomodoro Tekniği

İkinci olarak ele alacağımız şey, Pomodoro tekniği. Pomodora tekniği, büyük işleri aralarında kısa dinlenme araları olan, sabit süreli parçalara bölmeyi içeriyor. Araştırmalar, tez yazmak gibi büyük işleri, küçük parçalara bölmenin, kişiyi işi bitirmek için motive etme konusunda büyük etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

Bunun neden çalışır bir teknik olduğuna bakalım.

Diyelim ki bir tezi yazmak için, bin saat gerekiyor. Eğer haftada 40 saat çalışırsanız, bu tezi yazmanız 25 hafta sürer. Tezi yazmaya beyin açısından bakalım. Eğer 10 saat yoğun bir şekilde çalışırsanız, beyniniz bu çabaya baktığında, “bütün gün çalıştın ve işin sadece %1’ini yaptın” der. Yani 10 saat çalışmak beyni tüketirken beyin, önemli bir ilerleme göremez. “Bunu 100 kere daha mı yapman gerekiyor?” der. “Bir kere yapmak bile tüketici, bunu daha kaç kere yapabilirim ki?” der.

Bir yandan da internette “her gün şu kadar saat yolda, şu kadar saat işte geçiyor ve ben bunu 40 sene daha yapmak zorundayım!” gibi protesto içerikleri okuyoruz. Bu iki durum arasındaki benzerliği görebiliyor musunuz? Yapmanız gereken işin tamamına, 25 haftaya ya da 20 yıla bakıp, pes etmek istiyorsunuz. Bunun yerine yapmanız gereken şey, bir günlük hedef belirlemek. “Bugün sadece 3 bölümün üstünden geçeceğim” ya da “bugün 3 sayfa yazacağım” gibi bir hedefe odaklanmak. Böyle yaparak, büyük bir işi, küçük parçalara bölüyorsunuz. Günde 5 saat çalışmayı hedefliyorsunuz ve o 5 saati çalıştığınızda, bir şey başarmış, iyi bir iş çıkarmış, o günlük işinizi tamamlamış hissediyorsunuz.

1000 saatlik işi 5 saatlik adımlara böldüğünüzde beyniniz , “şu kadar iş yapmam lazımdı ve bunu tamamladım, işim bitti, günün geri kalanında dinlenebilirim” diyor. “Çok verimli bir gün geçirdim, sabah 8’de başladım, öğle yemeği yemedim ama saat 2 ve ben işimi bitirdim” diyor. “Şimdi spor salonuna gidebilirim, oyun oynayabilirim ve yarın yine 5 saat çalışırım” diyor.

1,000 saate odaklandığınız durumda da, 5 saate odaklandığınız durumda da, aynı miktarda iş yapıyorsunuz. 5 saat ya da 10 saat fark etmez. Ama bu iki duruma beynin verdiği tepki çok farklı ve bu tepkiler de tamamen farklı motivasyonlara neden oluyorlar.

Düşünce yapısında da, pomodoro tekniğinde de ortak olan şey nedir? Olayı algılayış şeklimiz.

Ego

Üçüncü konumuz, benim en favori konularımdan birisi, ego.

Teknik olarak ego nedir? Ego, kendinizi algılayış biçiminizdir. Egoist biriyseniz, dünyanın en harika insanı olduğunuzu düşünürsünüz. Ya da ben dünyanın en işe yaramaz, en değersiz, en kaybeden insanıyım diye de düşünebilirsiniz. Bu iki zıt durumda da kişilerin, kendileri ile ilgili çok güçlü algıları var. “Ben buyum, ben kesinlikle buyum, ben dünyanın en iyi/en kötü insanıyım” gibi.

Bu iki durumda da, ego algısının ne kadar katı olduğunu görebiliyorsunuz değil mi?

“Ama Dr.K, kim olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok” diyebilirsiniz. Bu doğru değil. Böyle düşünüyorsanız, sizin “ne olduğu konusunda en ufak bir fikri olmama” egonuz var. “Herkes kim olduğunu biliyor ama ben bilmiyorum!” Bu hala çok güçlü bir ego.

Ego güçlü bir algı ve tüm hesaplamalarımızı şekillendiriyor. Neyin çalışıp neyin çalışmayacağını hesaplayan beyin ön loblarınız, bu hesaplamaları yaparken kim olduğunuz konusundaki algınızı da denkleme katıyorlar.

Örneğin kendisini kanadı kırık, değersiz olarak gören bir insan, kanadı kırık ve değersiz hisseden birini bulup, böyle bir insanla ilişkiye girmeye çalışıyor. Normal, kendisi ile az çok barışık biri ile etkileşime girdiğinde, “bu insan benimle asla ilişkiye girmez” hesaplaması yapıyor ve beni sadece benim gibi bir insan kabul eder hesaplaması yaparak böyle birini arıyor. Ama erkek “yaralı”, kadın “yaralı” iken ilişkinin başarı şansı çok düşük.

Bağlanma stili ile ilgili çalışmaları, kaçıngan ya da kaygılı bağlanan birinin yapabileceği en sağlıklı şeylerden birinin, güvenli bağlanan biriyle ilişkiye girmek olduğunu gösteriyor. Bunun kulağa çok garip geldiğini biliyorum ama araştırmalara göre bu gerçekten çalışan bir strateji.

Ben üniversiteden 2.5 ortalama ile 5.5 senede mezun oldum. 100 kadar giriş seviyesi araştırma pozisyonuna başvurdum ve sadece bir görüşmeye çağrıldım. Giriş seviyesi pozisyonlarda rekabet çok yoğun özellikle de 4 yıl deneyim ve master ya da doktora istiyorlarsa. Sonra Harvard Tıp Okulunda araştırma asistanı pozisyonuna başvuru yaptım ve bu işe alındım çünkü başvuru yapan tek kişi bendim. 

Ne yapabileceğimiz ile ilgili algımız, aslında bizi olduğumuz yerde döndürüp duran şey. Ve bu bölümde başarıyı bile konuşmuyoruz, konumuz motivasyon. 3.2 ortalamalı bir üniversite mezununun Harvard Tıp Okuluna başvuru yapma motivasyonu çok az ama UT El Paso’ya (Teksas Üniversitesi El Paso) başvuru yapma motivasyonu çok yüksek. Bunun sonucunda da bir sıradanlık yığını ile karşı karşıya kalıyoruz. Herkes ortanın altı segmentte olmaya çalışıyor çünkü bunu başarmanın daha kolay olacağını düşünüyor. Evet, öz algımızın motivasyonumuz üzerindeki etkisi oldukça yüksek. 

Ruhsal bozukluklarda algı problemleri

Bu arada bir narsistin neden birine çok acı verecek şekilde yaşadığını merak ediyor olabilirsiniz. Bir narsistin sizin canınızı bu kadar yakmasının nedeni, sizin duygularınızı algılayamaması. Sizin duygularınızı görmemesi de narsistin motivasyonunu %100 açıklıyor ki algı problemi sadece narsisme özgü de değil.

Hemen her ruhsal bozukluğun kökeninde, algı problemi görebilirsiniz. Kaygı bozukluğunda, tehlike algısının abartılı bir şekilde yükseldiğini görebilirsiniz. Kaygı bozukluğu olan bir insan, her şeyi olduğundan tehlikeli algılar, her şeyin ters gidebileceğini düşünür.

Sosyal kaygısı olan bir insan, negatif sosyal işaretleri olduğundan daha yüksek algılar. Örneğin bir insanın yaptığı espriye gülmemesini, o insanın kendisinden hoşlanmadığına işaret olarak algılar.

Depresyonda olan bir insan, pozitif duygusal girdilere karşı negatif ve önyargılı bir algıya sahipken, negatif duygusal girdileri olduklarından çok daha yüksek algılar.

Psikoterapi alanında narsizm, sosyal kaygı, depresyon, vs. problemlerin tedavisi, hastanın algılarının yeniden şekillendirilmesini içerir.

Algınızı nasıl düzeltirsiniz?

Algının motivasyonu şekillendirdiğini konuştuk. Peki o zaman, algınızı nasıl düzeltirsiniz?

Fiziksel olarak daha güçlü olmak için, ağırlık kaldırmanız gerektiğini biliyorsunuz. Dikkatinizi ya da odaklanmanızı iyileştirmek için, meditasyon yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Peki algınızı düzeltmek için ne yapmanız gerekiyor?

Burada yogaya döneceğim çünkü yogada, zihnin doğasını Batılı düşünce yapısına göre çok daha  iyi anlayan bir teknik var.

Batılı düşünce yapısı, bilişsel önyargı denilen şeyi anlıyor ve bilişsel önyargıyı azaltmak için kullanılabilecek bazı yöntemler de biliyor. Ama bu yöntemlerin çoğu, kişinin bir terapist ile çalışmasını gerektiriyor yani Batı kültüründe algınızı düzeltmek için, başka bir insanın sizin bu çabanıza katılması gerekiyor.

Ruhsal bir bozukluğunuz varsa, elinizden geldiğince bir uzmana görünün. Ama benim anlatmaya çalıştığım problem, Batı bilimi temelli yöntemlerin, bir psikiyatrist tarafından size uygulanacak şekilde geliştirildiği. Burada soru, kendi başınıza yapabileceğiniz şeylerin ne olduğu ki, yoga da tam olarak burada devreye giriyor. Yoga kendi başınıza yapmanız üzere tasarlanmış bir çalışma.

Yogilerin keşfettiği ve klistha adını verdikleri bir şey var. Klistha renklendirme demek.

Dünyada var olduğumuz her an, bize dışarıdan, gerçeklikten gelen, gerçekliğin gözlenlenmesi sonucu gelen bir gerçek girdi var ve insan zihni, bu girdiye renk ya da ek bir şeyler ekliyor, girdinin gerçekliğine bir bağlantı ekliyor. Biz bu renklendirmeyi ne kadar çok yok edersek, gerçekliği o kadar daha iyi algılar hale geliriz. Gerçekliği ne kadar daha iyi algılar isek, motivasyonumuz o kadar çok doğru yönde akar.

Birkaç örnek vereyim.

Diyelim ki bir arkadaşınıza mesaj attınız ve bu arkadaşınız size geri dönmedi. Bu durumun gerçekliği nedir? Gerçeklik, 4 saat önce birine mesaj attığınız ve 4 saattir bu mesaj cevap verilmediği. Bu kadar, sadece mesajınıza geri dönülmedi. Peki insanlar bu duruma bu şekilde mi tepki verirler? Tabii ki hayır. Bunun bir anlamı olmalı değil mi? 

Mesajlaşma teorisi denilen bir sistem var ve buna göre gerçek kelimelere bakmak yerine, bir şekilde adapte olarak, bu kelimelere her türlü anlamı yükleyebiliyoruz. Örneğin biri mesajınıza geri dönmediğinde, bunun o kişinin sizden hoşlanmadığı, size saygısı olmadığı anlamına geldiğini düşünebiliyorsunuz. Bir kişi mesajınıza geri dönmediğinde, o kişinin size değer vermediğini, size saygısızlık yaptığını, kendisinin sizden daha üstün olduğuna inandığını düşünebiliyorsunuz. İnsanlar basit ve zararsız şeylere her türlü anlamı yükleyebiliyorlar. Ama belki bu arkadaşınız o gün telefonunu evde unuttu ya da birine ödünç verdi. Belki telefonu çalışmıyor.

Bir insanın sizin mesajınıza 4 saat boyunca dönmemesinin birçok sebebi olabilir. Ama zihniniz, bunu düşünmek yerine, gerçekliğe bağlantılar ekliyor, gerçekliği başka şekilde algılıyor. Peki zihniniz bunu neden yapıyor? Çünkü birçok senaryoda, gerçekliği bu şekilde algılamak, hayatta kalma şansımızı artıran bir şey.

Her zaman %100 bilgiye sahip değiliz. Bu nedenle beyniniz bazen eldeki bilgiden sonuç çıkarmak, boşlukları doldurmak zorunda kalıyor.

Bir başka örnek de iş performansınızın gözden geçirilme süreci. Patron bu sene çok iyi performans gösterdiğini söyleyerek görüşmeye başladığında, 10 dakika boyunca çalışanın çok iyi yaptığı 3-4 şeyden bahsediyor ve kalan 20 dakika boyunca kötü yaptığı tek bir şeyden bahsediyor. Bu kişi toplantıdan çıktığında, görüşmenin kötü geçtiğini söylüyor zira kişi 20 dakika boyunca negatif geri bildirim aldığı için, görüşmenin kötü geçtiğini algılıyor, ilk 10 dakika boyunca çok iyi performans gösterdiğini söylediğini unutuyor.

Patronun görüşmenin üçte ikisi boyunca negatif bir şeyden konuşma sebebi, kişinin harika bir çalışan olduğunu düşünmesi ve bir sonraki seviyeye tırmanmak için yardım etmeye çalışması. Ama çalışan durumu bu şekilde görmüyor.

Bu çalışan, patronun yapmaya çalıştığı şeyi doğru algılasa, motivasyonu çok değişik olurdu değil mi? Patronun sizin bir zayıflığınızı düzeltmek için 20 dakika harcadığını ve bunu sizin harika bir çalışan olduğunuza inandığı için yaptığını bilseniz, çalışma motivasyonunuz ateşlenirdi. Bu toplantıyı negatif, kovulmak üzere olduğunuza bir işaret olarak algıladınız ve çalışma motivasyonuz dibe çöktü.

Klistha nasıl yok edilir?

Peki bu klistha denilen şeyi nasıl yok edeceksiniz? Klisthaları ortadan kaldırmanın yolu aslında çok basit, gerçekliği ve gerçekliğe eklediğimiz şeyi gözlemlemek. Durumun gerçekliği ne ve o gerçekliğe zihin tarafından bağlanan ne?

Herhangi bir durumu ele alıp, bu durumun gerçekliği ne diye sorabilirsiniz. Bu durumun anlamı ne, durum ile ilgili yaptığım bağlantılar ne?

Şimdi birçok insanın ayağı tam bu noktada kayıyor. Bu noktada birçok insan, durumdan çıkardıkları anlamın neden doğru olduğunu göstermek için mantıksal argüman üretmeye başlıyor. “Burada durum şu, bağlantı şu, anlam şu” diyorlar ve hemen sonrasında da, bu bağlantı ve anlamın neden doğru olduğunu göstermeye, kendi inançlarını doğrulamaya çalışıyor.

Örneğin bir incel ile tartıştığınızda, yaptıkları bağlantıları konuştuğunuzda, zihinleri otomatik olarak bu bağlantıların neden doğru olduğu konusunda argüman sıralamaya başlıyor. “Anladık, şöyle diyorsun ama bu benim için geçerli değil” diyor. “Motivasyon ve algı ile ilgili şeyler başka insanlar için geçerli olabilir ama benim için geçerli değil” diyor. “Şimdi bak sana tüm nedenleri sıralayacağım” diye devam ediyor. “Sen hatalısın, sen hatalısın, sen hatalısın … Tüm o talamus, NA, ön loblar, pomodoro tekniği, büyüme düşünce yapısı, vs başka insanlar için geçerli olabilir ama incelimiz özel bir kar tanesi.

Fakat burada olay sizin yaptığınız bağlantıların doğru ya da yanlış olması değil. Olay, algınızın gerçeklikte mi yoksa yürüttüğünüz mantıkta mı olduğu. Çünkü motivasyon, içinde bulunduğunuz durumun gerçekliğini mantıksal bağlantılardan ayırma kabiliyetinden geliyor. Günümüzde hemen herkesin motivasyon eksikliği çekme nedeni de bu çünkü herkes “mantık(lı)” bağlantılarına gömülmüş durumda. Liberaller şuna şuna inanıyorlar, muhafazakarlar şuna şuna inanıyorlar. Mantıklı açıklamaları da şunlar, bunlar. 

Herkesin algısı, bu mantık kutusu içinde. Dünyayı doğru algılamanın yolu bu değil. Bu, yaptığınız bağlantıları haklı çıkarmanın yolu. Ama algınızı yükseltmenin, yaptığınız bağlantıları haklı çıkarmak ile alakası yok. Kelime anlamı ile algınızı yükseltmek ile alakalı. Dünyayı olduğu gibi görebilme kabiliyetinizle alakalı.

Dünyayı olduğu gibi görmek için yapmanız gereken şey, içinde bulunduğunuz durumun gerçekliğini görmek. Bu alıştırmayı ne kadar çok yaparsanız, algınız da o kadar yükselir. Algınız ne kadar yükselirse, doğru yönde o kadar çok motive olursunuz.

Neden ve nasıl doğru yönde? Doğru yönde çünkü motivasyon, durumun gerçekliğine tepkidir. Çoğu insanın temel problemi, motivasyonlarının, dünyanın bir yansımasına yönelmiş olması. Tüm liberaller muhafazakarlardan, tüm muhafazakarlar liberallerden nefret ediyorlar çünkü hepsi kendi dünya yansımalarında yaşıyorlar.

Politikadan çıkıp ilişkiler dünyasına baktığımızda da bu sorunu görüyoruz. Eğer çok düşük özdeğere sahipseniz, sizin hastalıklı olduğunuzu söyleyen güçlü bir egoya sahipseniz, gerçekliğe dayanan bir dünyada yaşamıyorsunuz, zihninizin yarattığı, gerçek dünyanın modifikasyonu olan bir dünya yansımasında yaşıyorsunuz. Bu durumda da doğru yönde motive olmanız çok zor.

Ben disiplinli biri değildim, harika alışkanlıklarım yoktu. Ama bunlara ihtiyacım da olmadı. Neden? Çünkü Hindistan’a gittim, bazı yoga kavramlarını öğrendim ve bunların bana inanılmaz faydaları oldu. Dünyaya, yapabileceğim en temiz şekilde tepki vermeye başladım.

Ben sizden daha iyi olduğumu iddia etmiyorum. Söylemek istediğim şey, bu tekniği öğrenirseniz, bunları sizin de başarabileceğiniz.

Gerçekliğe eklediğimiz bağlantılara dolandığımızda, dünyayı olduğu gibi görmeyi bırakırız. Gerçekliği olduğu gibi görmeyi bıraktığımızda ise, motivasyonumuz dünyaya tepki vermeyi bırakır. Ne yapacağımızı bilemeyiz ya da dünyaya doğru şekilde nasıl tepki vereceğimizi bilemediğimiz için, başka şeylere yöneliriz.

Motivasyonsuzluğumuzun birinci nedeni, motivasyonumuzu nereye koyacağımızı bilmememiz. Dünyayı olduğu gibi görme pratiği yaptıkça, zihnin gerçekliğe eklediği tüm o şeyleri gerçeklikten ayırmayı öğrendikçe, motivasyon doğal olarak yükselir. Disipline, alışkanlıklara ihtiyacınız olmaz. Motivasyon, hareket etme yönündeki doğal eğiliminizdir ve sizin gerçeklik algınız temizlendikçe kendiliğinden gelir.

Kaynak: How Your Perception is Destroying Your Motivation?

Kadınlar süper fit erkek vücudu konusunda yalan söylemiyorlar

İnceller üzerine yaptığı bilimsel araştırmalarla tanınan William Costello’nun (kendisinin 2 yıl önce Triggernometry kanalındaki The Truth about Incels yayınını tavsiye ederim), X hesabında bir anket yaptı ve Olly Murs’un 12 haftalık spor salonu dönüşümünden önceki halinin mi yoksa sonraki halinin mi daha iyi göründüğünü sordu.

Erkeklerin %64’ü, dönüşüm sonrası halinin daha iyi göründüğünü söylerken, %36’sı, önceki halinin daha iyi göründüğünü söylemiş. Kadınların ise %79’u ise, önceki halinin daha iyi göründüğünü söylerken, %21’i sonraki halinin daha iyi göründüğünü söylemiş.

Bunun üzerine bir kullanıcı, “kadınlar bu konuda neden yalan söylüyorlar? yalan söylemelerinin gerçek nedeni nedir?” diye sormuş.

Kadınlar muhtemelen bu konuda yalan söylemiyorlar. Maskülenite zirvedeyken erkekler soldaki ya da aşağıdaki gibiydi, maskülenite eksikliğinin kas ile kapatılmaya çalışıldığı devrin sağdaki gym fareleri gibi değil.

Bu tür cinsiyet içi yanılgılar kadınlarda da çok var. Örneğin ben günümüzde moda olan ve gerçekten gülünç duran arı sokmuş gibi patlak, eskiden 50 yaş üstü kadınların yaptırdığı türden gerilmiş, 20 yaşındaki kızı 40 yaşında gösteren, Joker gülüşü tipi dudakları çekici bulan çok erkek yok ama kadınlar bunun güzel bir şey olduğunu sanarak yapıp duruyorlar.

Örneğin Rivelino’nun “makyaj endüstrisi genç kadınları yok ediyor” diye paylaştığı iki fotoğrafta, çoğu erkek soldaki doğal hali daha çekici bulacaktır. Sağdaki ise kadınların erkeklere daha çekici geldiğini sanarak yaptıkları bir makyaj.

Neyse biz bu “fit erkek vücudu” olayına geri dönelim.

Bir X kullanıcısı şunu yazmış:

Fit vücut disiplini, mücadeleyi, istikrarı temsil eder. Siz kadınların fit vücutta şekle şemale dikkat ediyor sanıyosunuz ama gerçek öyle değil. Hayvanlardan yola çıkın. Hepsi bilinçaltında mental olarak sağlam erkek istiyor. Onların bile çoğu bunun farkında değil.

Fit vücut öyle. Özellikle de çok kaslı olmayacak şekilde atletik vücut, iyi avcı arketipine denk gelir ve çok eski çağlardan beri çekicidir. Ama aşırı kas ya da aşırı yağsız vücut peşinde olmak, mücadele ve istikrarın değil, erkek tiği vücut dismorfisinin temsilcisi. Kadınlarda aşırı zayıflık, anoreksi olarak görülen bu ruhsal bozukluk, erkeklerde fazla kas ya da aşırı derecede yağsız vücut takıntısı olarak ortaya çıkıyor.

Vücut dismorfisine sahip kişi çirkin ya da yetersiz hisseder, daha yakışıklı olmak ister ama bu his bir duygu olduğundan, yakışıklılığı ve çirkinliği belli parametrelere bağlar.

Bu kişi, çirkin olduğunu ve çekici olmanın fit bir vücut olduğunu düşünüyor. Daha fazla fit ve kaslı olmaya çalışıyor ve fit oluyor da. Ama sorun şu ki, asıl problem bu kişinin içsel, psikolojik bir yarasının olması ve bu yaranın fit veya kaslı olmak ile bağlansa da, daha da ince bir vücuda sahip olarak iyileşmeyecek olması.

Fit ve kaslı vücut ile bağlanan bu psikolojik yara incelerek düzeltilemediği için, kişi yeterince fit olmadığını düşünerek sürekli olarak daha fazla fit ve kaslı çalışır. Kişi daha da kaslanır, daha da kaslanır ama hala yeterince çekici hissetmez, bu şekilde hiçbir zaman da  çekici hissedemez. Çünkü kişinin çirkin hissetmesinin fiziksel güzelliği ile alakası yoktur ama beyin bir şekilde bu hissi vücudun fit olmasına bağlamıştır ve çılgın bir şekilde daha fit bir vücuda sahip olarak çekici hissetmeye çalışır.

(Dr.K‘nın 24 yaşında kendini geliştiren adam yayınından bir bölümü erkek versiyonuna çevirerek yazdım.)

Yanlış anlamayın, her vücut tipi çekicidir gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Ama yukarıda  Olly Murs’un soldaki hali çekicilik açısından son derece yeterli, 60’lardan kalma Marlon Brondo fotoğrafındaki vücut gibi. Bundan fazlası, eğer bu işi müsabaka olarak, profesyonel olarak yapmıyorsanız, çok daha fazla çekici değil.

Yorumlara “ben bunu çekici görünmek için yapmıyorum ki” diye doluşacakları uyarayım, konuyu “kadınlar soldakinin daha çekici olduğunu söyleyerek bu konuda neden yalan söylüyor?” sorusu ve William Costello’nun “hangisi daha iyi görünüyor” anketi bağlamında değerlendiriyoruz yani böyle şeyler yazmanız, yazı bağlamıyla alakasız.

Bu konu hakkında gymcel olmayın yazımıza da bakabilirsiniz.

Sınırda kişilik bozukluğu olan kadınları kendinize çekmenize neden olan 7 kişilik özelliği

Başlangıçta mükemmel olduğunu hissettiğiniz, ama daha sonra duygusal olarak tüketici ve kaotik olduğunu anladığınız bir ilişkinin içine çekildiğiniz oldu mu? Bunu yaşadıysanız, bunu yaşayan tek kişi siz değilsiniz. Birçok merhametli, mantıklı ve dengeli insan, belli karakter özelliklerinden dolayı, kendilerine sınırda kişilik bozukluğu (borderline personality disorder), SKB, olan partner çekiyorlar.

Bu bölümde, sınırda kişilik bozukluğu olan kadınları mıknatıs gibi kendinize çekmenize neden olan 7 kişisel özellikten bahsedeceğiz. Bölümün sonunda ise, bu özellikleri kendinizde görüyorsanız, yapabileceğiniz en güçlü şeyi konuşacağız.

Bu yazı bilgilendirme amaçlı olup, profesyonel yardım yerine geçmez. Eğer bu yazıdaki durumu yaşıyorsanız, yardım için bir ruh sağlığı uzmanına başvurmanızı tavsiye ederim.

Sınırda kişilik bozukluğu olan bir kadını çeken en ilk özellik, duygusal olarak hassas ve duyarlı, yani gerçekten dinleyen ve karşısındakinin duygularına dikkat eden, onları önemseyen ya da en azından önemsiyor gibi görünen biri olmaktır.

Herkes duyulmak ve önemsenmek ister ama SKB’li bir insan için, duygusal olarak duyarlı ve ulaşılır biri, anında güvenli bir liman olarak hissedilir. SKB’li kadın, bu tür bir duygusal onaylanma, istikrar ve güvenliğe açtır.

Siz sınırda kişilik bozukluğu olan kadının duygularına ve ihtiyaçlarına merhametli ve önemseyen bir şekilde yaklaştığınızda, onu rahatlatan şeyler söylediğinizde, onu önemsediğinizi gösterdiğinizde, her zaman yanında olacağınız gibi sözler verdiğinizde, SKB’lide hızlı bir şekilde güven ve bağ hissi yaratır. SKB’li, kendisini gerçekten anlayan, ne olursa olsun yanında olacak birini bulmuş gibi hisseder.

Sınırda kişilik bozukluğu olan kadınları çeken ikinci özellik ise, sınırlar koyma ve uygulama güçlüğü çekmektir. İnsanın ayaklarını yerden kesen, sınırsız bir aşk hissi size büyük zevk verebilir ve belki ilk başlarda tüm enerjinizi ve dikkatinizi ilişkiye verebilirsiniz ama bu, sürdürülebilir bir durum değildir.

Sınırda kişilik bozukluğu olan kadın, tüm idealizasyonu sorgusuz sualsiz yutacak, göklere çıkarılmaya açık, hayır demeyen ya da direnmeyen bir erkek arar. Bu dirençsizlik ve sınır koyamama durumu, sınırda kişilik bozukluğu olan kadın tarafından, koşulsuz sevgi gibi hissedilir. SKB’li kadın sınırlar koyamayan veya hayır diyemeyen erkeğin, kendisini tamamen kabul ettiğini ve o erkekle güvende olduğunu hisseder. Bu da, ebeveynlerimizden alma ihtiyacı duyduğumuz ama çoğumuzun alamadığı koşulsuz sevgiyi ve kabul görmeyi, sonunda bulmuş gibi hissettirir.

Sorun şu ki, ilişki ilerledikçe, sınırda kişilik bozukluğu olan kadın, aynı seviyede dikkat, enerji, yoğunluk ve teminat bekler. Ama erkeğin geri kalan hayatı, erkek ilişkide diye sonsuza kadar duracak değildir. Erkeğin işi vardır, ailesi vardır, arkadaşları vardır ve birçok başka sorumluluğu vardır.

Erkeğin hayatın normal akışındaki sorumluluklarına dikkat ve enerji vermesi, SKB’li tarafından terk edilme gibi hissedilir. Erkek ilişkinin başındaki sürekli ilgi ve dikkati veremediğinde, SKB’li reddedilmiş, hatta ihanete uğramış gibi hisseder. Büyülü bir rüya gibi başlayan ilişki, maalesef duygusal bir lunapark trenine döner, kişi duygular zirvelere çıkar ve çok hızlı bir şekilde duygusal diplere çakılır. Erkek 5 dakika önce kadının her şeyi iken, 5 dakika sonra iliklerine kadar nefret ettiği, hayatında kesinlikle istemediği birine döner.

Sınırda kişilik bozukluğu olan kadınla ilişkide idealizasyondan, değersizleştirmeye, yoğun bağ uzaklığa, ayakların yerden kesilmesi ise yoğun kaygı ve öfkeye dönüşür. Erkek partnerinin duygusal güvensizliklerini yatıştırmaya, genellikle erke[‘ hedef alan duygusal dalgalanmalarını dengelemeye her geçen gün daha fazla zaman ve enerji harcarken, duygusal olarak bitik ve dengesiz bir hale evrilir.

Bu arada sınırda kişilik bozukluğu nedir bilmiyorsanız, SKB, bir insanın duygularını nasıl hissettiğini, nasıl düşündüklerini ve başka insanlarla nasıl ilişki kurduklarını etkileyen ciddi bir ruhsal durum. SKB aynı zamanda bu insanların kendilerini nasıl gördüklerini de ciddi ölçüde etkileyen bir durum.

SKB’li bir insan duygularını çok ama çok yoğun hisseder. Duygusal durumu çok hızlı değişir, özellikle de tehdit altında hissettiğinde ya da duygusal olarak tetiklendiğinde. Çok yoğun bir terk edilme korkusuna sahiptir ve bu da SKB’linin sürekli olarak teminat aramasına neden olur. SKB’li, duygusal hassasiyetinden dolayı, reddedilme ya da terk edilme işaretlerine karşı aşırı duyarlıdır.

SKB’li, karşılaştığı durumlara çok güçlü tepkiler verir ve bazen tamamen dürtüsel olarak ya da kendisine zarar verecek şekilde tepki verir. Ama narsist ya da sosyopatların aksine, SKB’linin davranışları kontrol ya da kişisel çıkar arzusundan kaynaklanmaz, duygusal acı, güvensizlik ve yoğun duyguları düzenleme kabiliyetine sahip olmamaktan kaynaklanır. Yine de eğer SKB’li narsist ya da antisosyal özellikler gösteriyorsa, davranışları bazen çok fazla manipülatif, zararlı ve hatta planlı olabilir.

SKB’liyi mıknatıs gibi çeken üçüncü özellik, parnerinin SKB’linin duygusal ihtiyaçlarını her şeyden yukarı koyma istekliliğidir. SKB’li biri duygusal olarak çok masraflıdır çünkü kendisi çok yoğun duygular hisseder ve diğer insanlar ise bu duygu yoğunluğunu anlayamazlar. Bu yoğun duygular sonucunda, SKB’linin duygu durumu çok hızlı ve radikal bir şekilde değişir ve SKB’li güvende ve stabil hissedebilmek için, sıklıkla ilgi ve onaya ihtiyaç duyar.

Bütün bunların sonucu olarak SKB’li biri, kendisine duygusal destek vermek için her şeyi bir kenara bırakabilecek, sürekli ulaşılır olan, özellikle duygusal fırtına sırasında kesintisiz ilgi vermeye istekli ve partnerinin dünyasında merkezi konumda kalmak için bilinçsiz bir şekilde çıkardıkları yangınları söndürmeye koşa koşa gelmeye meyilli insanlara çekilirler.

SKB’li, partnerini sürekli olarak test eder. Partnerinin ilgisinde en ufak bir kayma hissetse, terk edilmiş, sevilmiyor hisseder. Böyle hissettiğinde de yeni bir kriz çıkarır ya da tam tersine soğuk ve sessiz davranır, partnerinden uzaklaşarak onun kendisinin peşinde koşup koşmadığına, her şeyi onun için bırakıp bırakmadığına bakar. Hem kendisi hem de partneri için duygusal acı ve gerilim yaratsa bile, partneri için önemli olduğunun kanıtlarını arar durur.

SKB’linin partnerinde aradığı dördüncü özellik ise, derin ve hızlı bağlanmaya açık olmaktır. Düşünmeye, ilişkinin zaman içinde gelişmesine, nefes almaya zamanı yoktur. Partnerbunu başlangıçta, bağımlılık yapıcı bir aşk gibi hissedilebilir. Partner SKB’linin hızına, yoğunluğuna ve duygusal alevine ayak uydurmaya istekli ise, SKB’liye geçici bir süre olsa da rahatlık ve güven hissettirebilir. Ama maalesef bu güven ve rahatlık hissi kalıcı değildir çünkü bu kadar hızlı bağlanma, ilişkiyi gerçekten sağlam yapan ve daha yavaş ilerleyen, güven inşaa etme, iletişim, birbirini tanıma, anlaşmazlıkların çözümü, gerçekçi beklentiler gibi şeylerin atlanmasına neden olur.

Beşinci özellik, kurtarıcı ve bakıcı rolünü üstlenmek. SKB’li biri, ilişkinin başında duyarlı, inanılmaz derecede ilgili biri gibi görünür. İlişkinin başında başında sanki SKB’li partnerine çok iyi bakıyor gibi görünür. Ama bu roller çok hızlı bir şekilde değişir ve partner, SKB’linin duygusal bakıcısı ve kurtarıcısı olur. Sevgi ve ilgi gibi başlayan şey, kısa sürede duygusal köleliğe evrilir. Partner, bir yandan gündelik hayat ile uğraşırken bir yandan da  SKB’linin duygularını yatıştırmak ve dengelemek için çok çalışmak zorunda kalır. SKB’li ile ilişki kısa süre içerisinde tek taraflı olmaya başlar. Partner, sevgiliden çok terapist ve kriz yöneticisi gibi hissetmeye başlar.

Altıncı özellik, sarsılmaz ve derin bir sadakat. SKB’linin güçlü terk edilme korkusu, bu özelliği zorunlu hale getirir. SKB’li, işler ne kadar kötüye giderse gitsin ilişkiye sadık kalacak, duygusal patlamalara rağmen gitmeyecek birine ihtiyaç duyar. SKB’li için bu tip bir bağlılık, güvenlik ve seviliyor hissetmek için şarttır.

Bu tip bir sadakat zaman içinde, iki ucu sivri kılıca döner. Sınırda kişilik bozukluğuna sahip kadın, partnerini test etmek ve ne olursa olsun gitmeyeceğini görmek için sürekli olarak onun sınırlarını zorlar. Sizi istismar etmesine, size kötü davranmasına rağmen ilişkide kalıyorsanız, SKB’linin “aşk ne olursa olsun katlanmak demek” inancı güçlenir.

Yedinci özellik, duygusal yoğunluğa yüksek tolerans. SKB’li ile ilişkinin en zor tarafı, ekstrem duygusal zirveler ve dipsiz duygusal çöküşlerdir. Her duygu en yüksek seviyesinde hissedilir. Bir dakika önce mutluluktan havaya uçarken, bir dakika sonra karanlık duyguların dipsiz kuyularına dalarsınız.

SKB’li, kendi yarattıkları duygusal lunapark treninden atlamayacak, duygusal olarak düzenli ve stabil birini arar.

Şunu açıkça belirteyim: bir insana duygusal olarak destek olayım diye, istismarı, manipülasyonu ve sürekli olarak diken üstünde olmayı asla kabul etmeyin.

Şimdi, bu özelliklerden bazılarını kendinizde görüyorsanız, kendinizi böyle bir insandan korumak için yapabileceğiniz en önemli şeye gelelim: ilişkinin en başından itibaren sınırlarınız konusunda çok açık olun ve bu sınırların ihlal edilmesine izin vermeyin.

Bunun teoride basit, ama sınırda kişilik bozukluğuna sahip biri ile ilişki içerisindeyken, uygulaması çok zor bir şey olduğunu biliyorum. Sınırda kişilik bozukluğu olan kadının duygusal fırtınalarının içindeyken, daha fazla kriz çıkarmamak için sınırlarınızı boş vermek daha kolay görünebilir ya da karşınızdakinin terk edilme korkusunu yatıştırmak için sınırlarınızı esnetmek isteyebilirsiniz. Ama bunu yaparsanız, zaman içinde sürekli olarak parmak uçlarınızda yürümek zorunda kaldığınızı, sürekli olarak karşınızdakini tetiklememeye çalıştığınızı görürsünüz.

SKB’linin duygularının sorumluluğunu üzerinize almanız, ne yaparsanız yapın yeterli olmayacağı için kendinizi suçlu, sorumlu ya da başarısız hissetmenize neden olacak.

Eğer hayır demekte, kendi ihtiyaçlarınız için omurgalı durmakta ya da sınırlar koymakta zorlanan biriyseniz, SKB’li kadının duygusal lunapark trenine zorla zincirlenmiş bir hayat yaşarsınız. Onun duygusal dengesini sağlamayı, onun ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarınızın önüne koymayı kendi görevinizmiş gibi hissedebilirsiniz. Bunu yaparsanız, zaman içinde kendini kullanılmış hisseden öfke dolu birisine dönüşürsünüz.

SKB’li partnerinizin ihtiyaçlarını karşılamak ve duygusal düzenlemesini sağlamak için eğilip büküleceğinize, sınırlarınızı çizin ve aşılmasına izin vermeyin. Sınırlarınızı çizmek ve korumak sizi rahatsız, suçlu ya da kötü bir insan gibi hissettiriyorsa, bu negatif ve rahatsız edici duygularla başka şekilde başa çıkmayı öğrenin.

Sizin sınırlarınızın olması ve bu sınırlarınızı korumanız sizi suçlu yapmaz, kötü bir insan yapmaz ve ilişkiye ihanet değildir. Aslında tam tersine sizin sınırlarınızın olması ve bunları korumanız, aşkın bir çeşididir ve uzun vadede hem partneriniz için hem de sizin için iyi bir şeydir.

Kaynak: 7 Traits That Attract Borderline Partners to You