Erkek Adam sitesi YouTube katıl kanalına ve Patreon’a üye takipçilerle yaptığımız Erkek adam uyanışının yol haritası yayını. Bu yayında aslında, efendi erkek olmaktan kurtulup, içinizde yatan erkek adamı ortaya çıkarmayı, duygusal gücü, vs. konuştuk.
Bu bölümde, TikTok gibi uygulamaların, sizi eğlendirmeye çalışmadığını, tam tersine sizi nasıl da sürekli olarak sıkılmış hissettirmeye çalıştığını konuşacağız. Bu anlatacağım mekanizmanın en büyük öncüsü TikTok ama bugün hemen hemen tüm diğer platformlar da aynı mekanizmayı hayata geçirdiler. Bugün neden çok fazla can sıkıntısı hissettiğimizi ve nasıl daha az can sıkıntısı hissedebileceğimizi anlamak istiyorsak, bu tür uygulamaların beynimize ne yaptığını anlamamız gerekiyor.
Temellerden başlayalım. Bilimsel perspektiften bakacak olursak, can sıkıntısı nedir? Can sıkıntısı hissettiğinizde, beyninizde neler oluyor? Benim yorumum şu:
“Can sıkıntısı, beynin dopamin açlığına bağlı olan öznel bir histir.”
Aç olduğunuzu düşünün. Açlık, öznel bir his. Bir his ama aslında fizyoloji ile sıkı sıkıya bağlantılı. Kan şekeriniz düştüğünde, glikojen stoklarınız tükendiğinde eğer midenizde yiyecek yoksa, vücudunuzun gönderdiği fiziksel sinyaller, sizin açlık hissetmenize neden oluyorlar. Aynı şekilde, böbrekleriniz kanda yüksek sodyum konsantrasyonu tespit ettiğinde, bunu beyne sinyalliyor ve susuzluk hissediyorsunuz.
Peki, can sıkıntısı hissetmenize neden olan fizyolojik ya da nörobilimsel mekanizma nedir? Can sıkıntısı hissettiğinizde, beyninizde ne oluyor? Can sıkıntısı, beynin dopamin açlığı hissetmesidir.
Şimdi gelin bu dediklerimi anlamaya ve doğru olup olmadığını düşünmeye çalışalım.
Can sıkıntısı hissettiğiniz zaman ne yaparsınız? Bu his sizin bir şeyler yapmanıza neden olur. Daha uzun süre can sıkıntısı hissetmemek için bir şeyler yapmak istersiniz.
Mesela telefonunuzu çıkarırsınız ve ekranda bir şeyler yaparsınız yani bu davranışsal itkinin sizi yönlendirmesine izin verirsiniz. Beyniniz dopamin alır ve artık daha fazla can sıkıntısı hissetmezsiniz. Kendinizi harika da hissetmezsiniz yani sonuçta telefonu çıkarıp bir şeyler yaptığınızda, zamanınızı öyle verimli kullandığınız falan yok. Ama, yoğun can sıkıntısı hissi yok olur.
Burada anlamamız gereken başka bir nokta da, can sıkıntısının sadece bir açlık olmadığı ve dopamin yoksunluğu ile de ilişkili olduğu. Beyninizdeki dopamin merkezlerinde belli miktarda dopamin aktivitesi olduğunda, kendinizi iyi hissedersiniz, zevk hissedersiniz, davranışlarınız pekişir. Size bu zevki veren ne ise, onu yeniden yapmak istersiniz. Ama dopamin iletimi azalmaya başladığında, kendinizi kötü, huzursuz hissetmeye başlarsınız. Birçok negatif duygu hissedersiniz. Bu negatif duygular, dopamin sağlayan aktiviteyi yeniden yapana kadar (örneğin ekranlı cihazı kullanana kadar) orada kalır.
Can sıkıntısı aynı zamanda, dopamin yoksunluğunun öznel bir hissidir. Biz bunu bir şekilde biliyoruz değil mi? Yani tüm bu teknolojik cihazların bağımlılık yaptığını biliyoruz. Ve bu cihazlar bağımlılık yapıcı olduklarından, beyinde bağımlılık mekanizması prensiplerine göre çalışıyorlar.
Peki daha az can sıkıntısı hissetmek için ne yapabilirsiniz? Çözüm aslında basit. Burada şu prensip geçerli:
“Bugün daha fazla can sıkıntısı hissederseniz, yarın daha az can sıkıntısı hissedersiniz. Ve bugün daha az can sıkıntısı hissederseniz, yarın daha fazla can sıkıntısı hissedersiniz.”
Bu aslında bağımlılık mekanizması ile de uyumlu. Örneğin madde bağımlılarının, gerçek bir yoksunluk sendromu yaşamaları gereklidir. Vücutlarının normal bir duruma gelecek şekilde yeniden ayarlanması için belli bir süre, yoksunluğun negatif etkilerine katlanmaları gereklidir.
Cihaz kullanımında da durum bu. Belli bir süre boyunca ne kadar çok can sıkıntısına göğüs gererseniz, gelecekte o kadar az can sıkıntısı yaşarsınız. Şimdi gelin bu prensibin nöron bilimine bakalım.
Dopaminerjik sistemdeki nöronlarda, bir nöron dopamin salgılarken, dopamin alıcıları olan diğer bir nöron bu dopamini alır. Örneğin başlangıçta 5 dopamin alıcısının ve normal dopamin seviyesinin olduğunu düşünelim. Siz TikTok kullandığınızda, dopamin salgılaması artar ve tüm alıcılar dopamine doyar. Bu sizin çok iyi hissetmenize neden olur ama vücudumuzda maalesef çok talihsiz bir mekanizma var. Vücut, dopamin seviyesine tolerans da geliştirir. Beyin, “dopamin bombardımanı oluyor, bu sinyali azaltmamız lazım” der.
Alkol kullanan biri, içmeye başladığında belki 2 şişe bira ile sarhoş oluyorken, daha fazla içtikçe, vücudu alkole tolerans geliştirir. Yani beynimiz dopamine karşı tolerans geliştirir. Bunun mekanizması da, nöron sinapslarındaki alıcıların geri çekilmesi, yani 5 olan sayının 2’ye düşmesi şeklinde olur çünkü beynin amacı, dopamin seviyesini normale yakın tutmaktır. Bu şekilde TikTok’un salgılattığı tüm dopamini algılamamaya başlarız.
Burada sorun şu ki, 5 dopamin alıcısından 2 dopamin alıcısına düştüğümüzde, dopamin sinyalinin etkisi azalır. Yani kitap okumak ya da favori dizinizi izlemek gibi normal seviyede dopamin salgılayan aktiviteler, aynı dopamini salgılamaya devam etseler bile, artık aynı zevk hissini vermemeye başlarlar. Bu nedenle mesela, sevdiğiniz diziyi izlerken telefonunuzu çıkarıp ekranına bakmaya başlarsınız. Aslında telefona bakmaktan zevk aldığınız yok, diziyi izlemekten hoşlanıyorsunuz ama ne oluyor da telefonu çıkarıyorsunuz? Bu iki aktiviteyi yarı yarıya yaparken beyninizde ne oluyor? Beyniniz, dopamin açlığı hissediyor.
Problem şu ki, dopamin toleransı geliştirmeye başladığınızda, hayattaki tüm diğer aktiviteler daha az zevk vermeye başlıyor. 5 birim dopamin salgılatan kitaplar, 20 birim dopamin salgılatan TikTok ile baş edemiyorlar. Zaman içinde ekranlı cihazları daha fazla kullanmaya başlıyorsunuz ve siz onları daha fazla kullandıkça, daha fazla can sıkıntısı hissediyorsunuz. Neden? Çünkü, hatırlayın, can sıkıntısı, dopamin açlığının öznel olarak hissedilmesidir. Çok düşük hissedilen dopamin sinyali yüzünden, TikTok gibi platformlara bağımlı hale geliyorsunuz.
Bu problemin çözümü, süreci tersine çevirmektir. Yani nöronlarınıza daha fazla alıcı eklemeniz gerekiyor. Bunun yolu da, daha fazla can sıkıntısına maruz kalmak.
Can sıkıntısı hissetmenizin sebebi, dopamin sinyalinin düşük olması. Peki siz sinyali yükseltmek için ekrana gömülüp durmayı bıraktığınızda, nöronlarınız ne yapacaklar? Tabii ki, daha fazla dopamin alıcısı eklemeye başlayacaklar. Böylece de, birim dopaminden daha fazla zevk almaya başlayacaksınız. Dopamin toleransının tam tersi, dopamin hassasiyeti geliştireceksiniz. Bir kitap okuduğunuzda, yürüyüşe çıktığınızda, arkadaşlarınızla vakit geçirdiğinizde, pencereden manzarayı veya gün batımını seyrettiğinizde, daha fazla zevk hissedeceksiniz.
Günümüz toplumu ve teknolojisi, bize o kadar çok dopamin veriyor ki, dopamin toleransı geliştiriyoruz ve normal yaşam aktiviteleri bize can sıkıcı gelmeye başlıyor. Yapmamız gereken şey ise, dopamin toleransını tersine çevirmek.
Dopami hassasiyetiniz arttıkça, dopamin esnekliği geliştirirsiniz. Eğer TikTok gibi uygulamalarda çok fazla zaman geçirirseniz, size zevk veren aktivite sayısı hızla azalmaya başlar. TikTok, p**no, bilgisayar oyunu yani zehiriniz ne ise, sadece ondan zevk almaya başlarsınız. Dopamin esnekliğiniz arttığındaysa, çok daha fazla aktiviteden zevk almaya başlarsınız.
Belli bir zaman diliminde, can sıkıntısı hissedebildiğiniz kadar can sıkıntısı hissedin. Can sıkıntısı, beynin dopamin alıcılarını yükselten ve gelecekte daha fazla zevk almanızı sağlayan bir şey.
Bu konuda değinmemiz gereken, daha doğrusu dikkatli olmamız gereken önemli bir mekanizma daha var: can sıkıntısı hissettiğinizde, limbik sisteminiz ve amigdalanız, hiperaktif hale gelmesi. TikTok gibi uygulamaların bir başka etkisi de, duyguları bastırmaları. Bu bastırıcı gücü ortadan kaldırdığınızda, o zamana kadar bastırılan negatif duygularınız birden yüzeye çıkmaya başlarlar.
Örneğin kaygınızı alkol ya da TikTok ile bastırıyorsanız, alkolü veya TikTok’u kullanmayı bıraktığınızda, kaygınız yoğun bir şekilde yüzeye çıkar. Ben danışanlarıma şunu söylüyorum. TikTok, YouTube, p**rno, Instagram, Facebook, vs. gibi aktiviteleri bıraktığınızda ya da azalttığınızda, ortaya tonlarca kaygı çıkabilir ama bu durum sonsuza kadar devam etmeyecek. Canınızın sıkılmasına izin verdiğinizde, yoğun bir şekilde ortaya çıkan kaygıyı ya da depresyonu yoğun bir şekilde hissettiğinizde, beyniniz bir süre sonra dengeye gelir. Eğer uzun süre boyunca dengeye gelemiyorsanız, mutlaka yardım alın çünkü işin içinde bir bozukluk olabilir.
Can sıkıntısına göğüs gerdiğinizde, çok fazla miktarda negatif duygu hissetmeye hazır olun. Bu negatif duygular, idealinde bir hafta içerisinde sönüp giderler.
Eğer hayattan zevk almak, daha az can sıkıntısı hissetmek istiyorsanız, canınızın daha fazla sıkılmasına izin verin.
Bir kızla tanıştım ve buluştum. Buluşma zevkli geçti, güzel bir enerji aldık. Ama çok ön yargılıydı. Ben birileriyle çok nadir buluşuyorum dedi. Sonra tekrar görüşecek miyiz diye sordum, kız da “ben görüşmek isterim ama dating uygulamasından tanışmamız güven vermiyor, gerçekte tanışmayı tercih ederim” dedi.
Kendisi dating uygulamasında olan birinin, “dating uygulamasından tanışmamız güven vermiyor” demesi gülünç. Kendisi de o uygulamada iken, sanki senin ona kendini ispatlaman gerekiyor gibi konuşmuş. Bu zokayı yutmazsın umarım.
İkinci buluşmaya kadar, her gün yaklaşık 30 dakika kadar telefon görüşmesi ve mesajlaşma oldu. Kız sonra “ben şu partidenim, sen necisin” dedi. “Ben siyasetle ilgilenmiyorum ama o partiyi de savunmuyorum” dedim. “O zaman olmaz, ben o parti destekçileri dışındakilere saygı duymuyorum” dedi. Ben de, “O partili biri olunca daha mı mutlu olacaksın?” dedim ve “saygı duyarım” deyip kapadım.
Kız üstü kapalı olarak “sana saygı duymuyorum” dedikten sonra kıza “saygı duyarım” demen gülünç olmuş.
Kız, “bana değer verseydin, bu kadar çabuk bitirmezdin” dedi.
Burası senin bu manipülatif kızı salman gereken yerdi diyorum. Görüşmeyelim, ayrılalım dedikten sonra “beni sevsen çabalardın” diyen insan muhtemelen kötü niyetli, kesinlikle manipülatif biridir. Özellikle yeni tanışıyorsanız hemen başınızdan savmanız gereken biridir.
Ben de “çok net bir çizgi çektin bana da diyecek fazla söz kalmadı” dedim. Tekrar buluştuk.
Doğru demişsin ama tekrar buluşarak hata etmişsin.
Kız bugün bana “annene beni anlattın mı?” dedi. Ben de “adını koymadığımız bir şeyi anneme anlatmam, zamanla bakacağız vakit geçirdikçe” dedim. “Sen anlattın mı?” dedim, “hayır” dedi. Sonra kız “benim zaten biraz düşünmeye ihtiyacım var” dedi.
Kız aşırı dengesiz ve güven sorunu yaşıyor. Hiç ilişkisi olmadığı için hiç güvenmiyor ve ön yargıları var.
Hiç ilişkisi olmadığına hemen inanman aşırı saf bir davranış olur. Kızın dengesiz olduğu kesin ama ben buna daha çok manipülatif derdim.
Tüm kararı kızın eline bırakmak istemediğim için “benim de düşünmem gereken bir kaç şey var, bu aşamada ikimiz de düşünelim” dedim. “Tamam” dedi.
Çok mu yalnızsın bilmem ama bu kızı bırakman, senin hayrına.
15 dk sonra tekrar “napıyosun?” yazdı ve Kuran okurken fotoğraf falan almış. Açıkcası bu kızı hiç anlamadım. 10 dk önce “ben vazgeçtim senden etkileniyorum” galiba diyor. 25 dk sonra “tamam sana güvenmeye başladım” diyor. Bu kızın güven vermez ani değişimleri bende konuşma isteği bırakmadı.
Normali zaten bu kızdan soğuman. Soğumaman kötü olurdu.
Bu kızı hiç anlamadım diyorsun ama kız en bilinen manipülasyonlardan birini yapıyor. Bir sıcak – bir soğuk (Pull – Push) manipülasyonu. İlişkiler dünyasında olan her erkeğin bilmesi gereken manipülasyonlardan biridir bu.
Bir sıcak – bir soğuk manipülasyonu, kişinin partnerine ya da flört ettiği kişiye bir yaklaşıp bir uzaklaşması şeklinde olan ve döngü tekrarlandığında partneri duygusal olarak kararsız, kafası karışık ve bağımlı hale getirebilen bir duygusal manipülasyondur.
Örneğin manipülatif taraf önce “seni çok özledim, sen çok özelsin” (sıcak – çekme) gibi bir şey söyler ama sonra birden “biraz uzak duralım, düşünmem gereken şeyler var” (soğuk – itme) der.
Bir sıcak – bir soğuk ya da yaklaşma – uzaklaşma döngüsü, manipüle edilen tarafın “ne oldu?”, “ben ne yaptım?”, “onu nasıl tekrar kazanırım?” gibi düşüncelere dalmasına neden olabilir.
Bu duygusal manipülasyon bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde yapılabilir ve amacı, karşı tarafı kaosa sürükleyerek kontrol altında tutmak veya karşı tarafın ilgisini canlı tutmaktır.
Bir sıcak – bir soğuk manipülasyonu yapan taraf bunu, sağlıksız bağlanma stili yüzünden, özdeğer eksikliğinden ya da narsist bir kontrol ihtiyacından yapabilir.
Örneğin kaçıngan bağlanan birisi, yakınlık arttığında rahatsız olur ve karşısındakini iter ama karşısındaki fazla uzaklaştığında onu yeniden uygun mesafeye çeker. Burada amaç, kaçıngan bağlanan insanın kendine göre güvenli olan uzaklıkta kalarak ilişkiye devam etmesidir.
Kaygılı bağlanan bir insan ise sürekli olarak sevilmeye layık hissetmediği için, manipülatif tarafın “itme” hareketi ile paniğe kapılarak, karşısındakine daha da fazla bağlanabilir. Güvenli bağlanan bir insan, böyle oyunlara gelmez.
Bir sıcak – bir soğuk yapan kişi, bunu genellikle ilişkide kontrolü elinde tutmak için yapar.
Yaklaşarak karşı tarafın duygusal bağ kurmasını sağlar (çekme),
sonra uzaklaşarak diğerinin tepkisini ölçer (itme):
“Gerçekten beni istiyor mu?”
“Arkamdan gelir mi?
“Ne kadar değer veriyor?”
Bu şekilde aklınca, duygusal güç dengesini test eder durur. Ama bu davranış karşı tarafta güvensizlik, özdeğer sorgusu, duygusal yıpranma yaratır.
Bu manipülasyonu yapan insanlar genellikle, “çok bağlanırsam bırakılırım ve çok acı çekerim” korkusuna sahiptirler.
Şimdi, bu manipülasyonu gördüğünüz zaman, ne yapacağınızı söyleyeyim.
Öncelikle burada olduğu gibi daha başından, bu sıklıkta ve radikal bir sıcak – bir soğuk manipülasyonu yapılıyorsa, bu insanı hemen bırakmanızı tavsiye ederim. Radikal derken kastım, itme olayının “görüşmeyelim” noktasına gelmesi. Dikkat edersen bu kız hemen başından, yoğun sıklıkta ve radikallikte. Hemen “görüşmeyelim” noktasına geliyor. Hafif bir soğukluk, geç cevap verme falan olsa neyse. Burada üç bileşen de olduğundan, senin bu kızla iletişimi kesmen gerekiyor.
Bir sıcak – bir soğuk, bazen sizin aşırı ilginizden ve itme ile ilgiyi kesmenizden kaynaklanabilir. Yani kız size yakınken ilgiye boğuyorsunuz, buna engel olamıyorsunuz ve kız kaçıyor. Ama sonra kız kendini geri çekince, kendinizi geri çekmeyi biliyorsunuz ve kız size yaniden çekiliyor. Burada olay çekme – itme manipülasyonu değil, sizin davranışınıza verilen bir tepki.
Eğer yukarıdaki şeyi yapmıyorsanız, çekme – itme olayının sizinle alakası olmadığını, sizin suçunuz olmadığını, karşınızdakinin kendi içsel kaosu olduğunu bilin. Özellikle de şunlar varsa:
Bir sıcak, bir soğuk davranışların çok sık değişmesi
“Bilmiyorum”, “kafam karışık”, “hislerimden emin değilim”, “görüşmeyelim” gibi itme sözleri
Karşı taraf itme sürecine girdiğinde, özellikle kaygılı bağlanan / efendi adam / beta erkekler, paniğe kapılıp, peşinden koşmaya meyillidirler. Bunun yerine yapmanız gereken şey, eğer karşınızdaki sık ve radikal döngülere giriyorsa bırakmak, bırakacağınız noktada değilse, duygusal tetiklenmeye dayalı kaygı tepkileri vermek yerine, ona açık bir şekilde ne yaptığını gördüğünüzü söylemektir.
Sadece şunu söyleyin:
“Bir çok yakınsın, bir çok uzak. Neden böylesin?”
Karşınızdaki bunu söylediğinizde size karşı çıkacaktır. Başka bir şey söylemeyin, ikna etmeye çalışmayın. Eğer kişi bunu bilinçsiz yapıyorsa, belki bunun farkına varıp düzeltmeye çalışır. Bilinçli yapıyorsa, en azından oyununu gördüğünüzü bilir.
Eğer kişi sürekli aynı döngüyü yapıyor ve sizinle açık iletişime girmiyorsa, o ilişki “dengesiz bir güç ilişkisine” dönüşür ve o ilişkiyi bırakmanız gereklidir.
Bu bölümde, gerçek dünya yerine hayal dünyasındaki sorunları çözmeye uğraşmanızın, hayatınızı iyileştirmenize nasıl engel olduğunu konuşacağız. Ben bu duruma “hayal tuzağı” diyorum.
Depresyonda olduklarını söyleyen bazı insanların bir takım pişmanlıkları oluyor. Depresyonları, geçmişte yaptıkları bazı şeyler hakkında pişmanlık duymalarından geliyor. Bu insanlar geçmişe bakıyorlar ve “her şeyi mahvettim. Şunu yapsaydım, şunu yapmasaydım, her şey çok güzel olabilirdi” gibi şeyler düşünüyorlar ve şimdiki hallerinde çok çaresiz hissediyorlar. Çaresizlikleri, geçmişte olan ve oldukça belirleyici, hayatları boyunca kaderlerini belirleyecek, değiştirilemez olarak gördükleri olaylara dayanıyor. Zihinleri gerçekten bu pişmanlığa, geçmişte yapılan hataya odaklanıyor.
Bu insanlarla konuştuğunuzda, “o zaman şunu yapsaydım ya da yapmasaydım, her şey çok daha farklı olurdu” gibi şeyler söylüyorlar ve aynı zamanda bir çeşit fantezi dünyasında yaşıyorlar. Sürekli olarak, “bugün her şey ne kadar da farklı olabilirdi”, “o zaman o hataları yapmasaydım, şu an hayatım ne kadar harika olabilirdi” diye düşünüyorlar. Zihinleri bu fantezi içinde yaşarken, bu konuda gerçekten bir şeyler yapmak yerine, hayal tuzağının içinde debeleniyorlar.
Burada ilk anlamamız gereken şey, fantezinin zihnimizde nasıl çalıştığı. Bunun için de, kendi geçmişimden bir örnek vereceğim.
Çocukken çok fazla hayal kurardım. Küçüklüğümde cılız bir çocuktum ve okulda çok fazla zorbalığa uğrardım. Benden daha iri ve bazen bir iki yaş daha büyük çocuklar, beni zorbalarlardı ve bu da bende büyük bir utanç yaratırdı, kendimi çok kötü hissetmeme neden olurdu.
Bu durumda da zihnim, “dövüş sporları öğreneceğim”, “super karate çocuk olacağım ve birgün bu zorbalara günlerini göstereceğim” düşüncelerine dalardı. “Birgün bu zorbaları yere sereceğim ve herkes beni alkışlayacak”.
Orada çocuk parkında, az önce zorbalığa uğramış bir şekilde otururken, bu hayallerle garip bir şekilde zafer hissi hissetmeye başlardım. Birden kendimi çok iyi ve haklı hissederdim.
Burada olan şeye bakalım. Bir çocuk başka çocuklar tarafından pataklanmış bir şekilde, çocuk parkında oturuyor ve kendisini berbat hissediyor, büyük bir utanç hissediyor. Çocuk bunca negatif duygu ile dolu iken, zihni ona bir oyun oynuyor ve hayal kurmaya başlıyor. Hayal kurma ile birlikte de, negatif duygular yerini zafer hissi gibi pozitif duygulara bırakıyor.
Bu tür hayaller, zihnin negatif duyguları pozitif duygulara dönüştürmek için kullandığı araçlar.
Peki bunda ne problem var diyebilirsiniz. Hayallere dalmak, işlerin nasıl daha farklı olacağını kurgulayarak negatif duygularla baş edebilmeyi sağlıyorlar, bunun nesi kötü ki?
“Hayatımı boşa harcadım, kendimi çok kötü hissediyorum. Eğer zamanında farklı davransaydım, nasıl da çok arkadaşım olurdu, ne kadar da çok başarılı olurdum? O zaman farklı davransaydım, belki de başarılı bir teknoloji şirketi kurabilirdim ya da ilk kripto parayı icat edebilirdim!”
Bir insan bunları hayal ederek kendini iyi hissediyorsa, bunda ne problem var ki?
Sorun şu: Hayattan ders alarak ilerlememizin, motivasyonumuzun çoğu, negatif duygulardan geliyor. İnsanları hayatta ilerlemeye zorlayan şeyler, genellikle negatif duygular. Beynimizde negatif duyguları deneyimleyen bölümler, öğrenme merkezlerine hem çok yakınlar hem de bu bölgelerle çok yoğun bağlantıya sahipler.
Negatif duygular, çok güçlü motivasyon kaynakları. Bir restorana 10 kez gitseniz ve hepsinde de memnun kalsanız bile, bir kere gidip gıda zehirlenmesi yaşamanız, orada bir daha yemek yememenize neden oluyor.
Hayal tuzağına sıkışmış insanların, hayatlarında bir noktaya saplanıp kalmalarının sebebi, negatif duyguların enerjisini, hayatta ilerlemek için kullanmak, davranışlarını ve hayatlarını gerçekten değiştirmek yerine, bu duyguları fantezi ile yok etmeleri.
Bu aslında insanların sadece fantezi dünyasına, hayallere dalmaları ile de olmuyor. Bilgisayar oyunları ve bağımlılık yapıcı maddeler de, insanların kendilerini kötü hissettiklerinde, kendilerini iyi hissetmek, beyinlerindeki duygu merkezlerinin fişini çekmek için kullandıkları şeyler. Ve bunu yaparken de hayatlarında anlamlı hiçbir değişiklik yapmıyorlar.
Hayal tuzağı, negatif duyguları, pozitif duygulara çeviriyor ama bunu yaparken de, hayatımızda pozitif değişiklikleri gerçekten yapmak için kullanabileceğimiz büyük miktarda yakıtı yok ediyor.
Geçmişteki davranışlarınız yüzünden, şu an kötü ve üzgün hissediyorsunuz. “Ne kadar da çok hata yaptım! Bir kaybeden olarak yaşamak benim kaderim” diyorsunuz. Hayal kurmaya başlıyorsunuz ve bu fanteziler ise, tarihi yeniden yazıyorlar. Zihninizde yarattığınız bu “alternatif geçmişiniz”, geçmişte farklı davrandığınızda, bugün çok daha iyi durumda olduğunuz bir hayali hayata neden oluyor. Sadece bunu yapmanız bile, kendinizi daha iyi hissetmenize neden oluyor ama aslında gerçek hayatta lehinize kullanabileceğiniz negatif duyguları yok ediyor.
Burada, enerji konusunda, başka bir mekanizma daha var. Zihninizin kısıtlı miktarda enerjisi var ve belli bir zaman aralığında, sadece bir şeyi çözmeye zihin enerjisi harcayabiliyoruz. Siz hayal tuzağına düştüğünüzde, zihin enerjinizi, tarihi yeniden yazmaya harcıyorsunuz.
Şimdi söyleyeceğim şey kafa karıştırıcı olabilir çünkü aslında çok basit bir şey. Tarihi yeniden yazmanız, hayatınızı daha iyi hale getirmeyecek. Aslına bakarsanız, tarihi yeniden yazamazsınız. Şimdiki zaman şimdiki zamandır. Sizin hayatınız şu an neyse o.
Siz geçmiş böyle değil de şöyle olsaydı diye 10-15 dakika zihin enerjisi harcadığınızda, enerjinizi problem çözmeye harcıyorsunuz. Ama zihniniz, problem çözme enerjisini, geçmişi, hayali bir şimdiye çevirmek için boşa harcıyor. Boşa harcıyor çünkü, bunu yaparak bir problem çözebileceğiniz yok. Problem çözebileceğiniz yok çünkü zihninizi çalıştırdığınız şeyler gerçek değiller.
Zihniniz geçmişinizi yeniden yazdığında, sahte bir şimdi yaratıyorsunuz ve tüm enerjinizi, gerçekte var olmayan ve olmayacak bir şimdiye harcıyorsunuz. Ama bu sahte şimdiden, herhangi bir geleceğe gitme şansınız yok.
Peki eğer hayal tuzağına düşmüş biriyseniz, bu tuzaktan çıkmak için ne yapabilirsiniz?
İlk yapmanız gereken şey, negatif duygulara toleransınızı arttırmak. Negatif duygulara, onlardan kaçmadan maruz kalacak toleransınızın olması lazım. Kendinizi kötü hissettiğinizde, zihninizin geçmişe gittiğini ve geçmişi yeniden yazdığını gözlemleyin. Yapmanız gereken, bu geçmişe gitme ve geçmişi yeniden yazma hayallerine dalmaya karşı koymak. Bunun yerine, negatif duyguları hissetmeye devam edecek şekilde şimdide kalın. Bunu yaparken de “evet, bir sürü hata yaptım ve hayatım şu an hiç de iyi durumda değil. Ama bu konuda şimdi, burada, gerçek hayatta ne yapabilirim?” diye sorun.
Zihniniz, “neyi daha farklı yapabilirdim?” sorusuna kayıyor ama siz bunu engelleyin ve zihninizi, “şimdi, burada, gerçek hayatta, bu durumu düzeltmek için ne yapabilirim?” sorusuna odaklayın.
“Neyi daha farklı yapabilirdim?” sorusu, kendinizi iyi hissetmenizi sağlıyor olabilir ama bu soruyu ne kadar çok sorarsanız sorun, bugün içinde olduğunuz durumu değiştirme konusunda kesinlikle işe yaramayacak. “Ne yapabilirdim?” sorusunu bırakın. “Bundan sonra ne yapabilirim?” sorusuna odaklanın.
Depresyon altında, zihniniz geçmişe, işlerin yolunda olduğu zamanlara odaklanır. Sonra bugüne kadar olan geçmişi yeniden yazarak, hayali bir gelecek yaratır. Siz ise bu enerjiyi, direkt olarak geleceğe bakmaya odaklamalısınız.
“Şimdi, bu kötü durumdayım ve bundan sonra bunu değiştirmek için ne yapabilirim?” Bilişsel enerjinizi harcamanız gereken soru bu. Bilişsel enerjiniz, şimdiye odaklanmalı.
Evet, “şimdi ve buraya odaklan birader”, “şimdiyi yaşa birader” lafları oldukça klişe laflar. İnsanların bunu söylerken farkında olmadıkları şey ise, şimdi ve burada yaşamanın zor, oldukça acımasız bir deneyim olduğu. Çünkü şimdi ve burada yaşadığınızda, geçmişte yaptığınız tüm o acı verici davranışları ve deneyimleri kabul etmeniz ve şu an içinde bulunduğunuz durumu kabul ederek ileri doğru yürümeniz gerekiyor. Bu da hiç kolay bir şey değil.
Şimdi ve burada yaşamanın bu kadar zor olmasının nedeni, şimdi ve burada yaşamanın zor, hatta berbat bir deneyim olması. Ama ne kadar berbat olursa olsun, yine de şimdi ve burada yaşamak zorundasınız.
Aslına bakarsanız, şimdi ve buradadan başka bir zamanda ve yerde de yaşayamazsınız. Bir dakika önce yaptığınız şeye geri dönemezsiniz, bir dakika sonra yapacağınız şeyi, şimdi yapamazsınız. Aksiyon alabileceğiniz tek zaman, şimdiki zaman.
Hayal tuzağına düşmenizin temel sorunu, sizin şimdiden kaçmanıza olanak vermesi. Şimdi ile başa çıkıp, geleceğe ilerleme zorunluluğunuzu ortadan kaldırması. Hayal tuzağında, gelecek ile ilgili fanteziler yaratabilirsiniz, “şimdi şunları yapsam var ya, gelecekte neler olmaz neler?” diyebilirsiniz.
Problem şu ki, tüm aksiyonları, şimdi almanız gerekiyor. Hayal tuzağından kaçmanız için de, geçmişten geleceğe atlamanız değil, şimdide kalmanız gerekiyor. Soruyu hatırlayın:
“Tamam, şimdi buradayım ve hayat kötü. Bu konuda bugün ne yapabilirim?” Gelecek ve sonuç hakkında endişelenmeyin. Kendinize, bugün atabileceğiniz ilk adımı, ikinci adımı ve sonraki adımı sorun.
Sitemizi yeni keşfetmiş, 25 yaşında bir arkadaş, yazdığı e-postayı “sevgilisi olan kızı kendime nasıl aşık ederim?” başlığı ile atmış. Ben e-postadan özel soru cevaplayamıyorum ve e-posta atanlara ya erkekadam.org sitesinde uygun bir yazı altında sorun (uygun yazı bulamazsanız soru – cevap yazıları var onların altında sorun), ya özel görüşme ayarlayın ya da (eğer konu ilginç ise) vaka çalışması yapayım diyorum.
Arkadaş, vaka çalışmasını seçti. E-postada “sen yetkili bir abiye benziyorsun, bu derdimi sen çözersin” gibi bir şey yazmıştı. Şimdi izninizle kendisini zevkle hayal kırıklığına uğratacağım. Atış serbest ?
“Merhaba, ben Erkan sitenizi yeni keşfettim. 25 yaşındayım ve bir üniversitede master yapıyorum. Üniversitede kantinde sıra beklerken, çok güzel bir kız gördüm ve onunla göz teması kurdum. Kendisine gülümsedim ve o da bana gülümsedi.”
Klasik yürüme davetiyesi. Göz teması kurarsınız, kız gözünü kaçırmadan gözünüzü kaçırmazsınız ve gülümsersiniz. Kız normalde “bakma işim olmaz” kafasında ise, refleksif bir şekilde gözlerini hafif yukarıya çevirerek kaçırır. Eğer “bir konuşsak mı” kafasında ise refleksif bir şekilde gözlerini aşağı kaçırır ve/veya gülümser.
“Ben ona nasıl yaklaşacağımı düşünürken, kız kahvesini aldı ve gitti. 3 gün sonra kampüste yine karşılaştık. Bu sefer de göz teması kurup gülümseyince gittim açılış yaptım.”
Evet her zaman yürüyemezsin ve ikincisinde doğru şekilde yürümüşsün. Sanırım, kadınlarla tanışma sanatını biraz da olsa biliyorsun.
“Teşekkür etti ama bir erkek arkadaşı olduğunu söyledi ve hatta çıkarıp fotoğrafını gösterdi. İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum, bu davranış bana garip geldi.”
Garip ama “seni reddetmek için yalan söylemiyorum gerçekten erkek arkadaşım var” demeye çalışıyor.
“Bana arkadaş olabileceğimizi söyledi.”
Erkek arkadaşı var ama dışarda karşılaştığı ve kendisine rastgele yürüyen erkekle “arkadaş” olan bir kız. Tam ilişkilik(!). Tam kendine aşık etmelik(!). Ne güzel ?
“Biraz muhabbet ettik ve çok tatlı ve sıcak bir kız olduğunu görünce ondan daha fazla hoşlandım.”
Düşünsene bir kız arkadaşın var. Dışarda karşılaştığı ve kendisine rastgele yürüyen erkekle “arkadaş” oluyor, ona çok tatlı, çok sıcak. Ne kadar tatlı (!), ne kadar sıcak (!).
“Telefon numarasını aldım ve mesajlaşmaya başladık.”
Çok tatlı (!). Açlık, yokluk, güzellik budalalığı sen nelere kadirsin? Erkek arkadaşı varken rastgele adamı yedekleyen kızı tatlı gösteriyorsun.
“Şimdi ben bu kızla kantinde birkaç kez buluştum, dışarıda buluşmayı daha teklif etmedim. Kızdan hoşlandım, kızlara yürümek sorun değil ve kısa süreli ilişkiler yaşıyorum. Ama uzun süredir kız arkadaşım yok.”
Uzun süredir “yalnız” olduğun belli.
“Niyetini anlamaya çalışıyorum. Erkek arkadaşı var ama bana da ilgili gibi. Siz bu konularda bilgili birisiniz, ne yapmalıyım?”
Kızın niyetini söyledin zaten. Erkek arkadaşı var ve sana da ilgili. Nesi anlaşılmıyor Mr. Side Chick, Mr. Erkan-Sat? Tut kenarda belki lazım olur. Ya da belki, “eskinin dalından atlayacağım ama yeni dal lazım. Ben yalnız kalamam. Yeni dal belki sensin, belki de sinemada arkadaş olduğum çocuk.”
Bu vakada ilginç bulduğum, kızın niyeti değil. Bu kız seninle ya da senin gibi çevirdiği birkaç arkadaş-sat elemandan biri ile, eğer şartlar müsait olursa kazara birlikte olabilir. İlginç olan, mektupta “ne yapmalıyım” demişsin ama attığın başlıkta “sevgilisi olan bir kızı kendime nasıl aşık ederim?” diye sormuşsun.
Bu kızın sana aşık olduğunu ve kız arkadaşın olduğunu düşün. Aylar sonra bir yerde bir adamla karşılaşıyor, adam kıza yürüyor. Hemen hepimizin kız arkadaşına ara ara birileri yürür, kızların alnında erkek arkadaşım var yazmıyor, herkes yürüme davetiyesi de beklemiyor ki bu kız davetiye atmış.
Kız adama gülümsüyor, adam kıza yürüyor ve kız adama senin fotoğrafını gösterip “erkek arkadaşım var” diyor. Sonra sıcak muhabbet, telefon değiş tokuş ve ara ara mesajlaşma ve buluşmalar. Tamamen arkadaşça.
Ne hissederdin? Çünkü amacına “ulaşırsan” olacak şey bu.
“Ne yapmalıyım?” sorusu sanırım, “şimdi mi yürüsem erkek arkadaşından ayrılmasını mı beklesem” gibi bir şey. Cevabı ise bu kızı tamamen pas geçmen.
Burada endişe verici olan şey senin kişiliğin. Kız gözünün önünde, erkek arkadaşının arkasından, başka bir eleman ile flört edip, telefonunu paylaşıyor. Sen ise bu kızın tatlı, sıcak ve çekici olduğunu düşünüyorsun. Ondan daha da hoşlanıyorsun. Onu aşık etmeyi, sevgili yapmayı düşünüyorsun ki “uzun süredir sevgilim yok” demenden anladığım, kızla yat – geç yapmaya değil ilişkiye meyillisin (yat – geç de yapma ama oraya geleceğiz).
Açlık öyle tavanda ki, bir erkek, erkek arkadaşının ardından iş çeviren kızdan hemen oracıkta soğumak yerine ondan daha da hoşlanıyor. Yetmiyor, onu kendine aşık etmek için ne yapacağını internette araştırıyor. Ve bu kızı kendine aşık edip sevgili yapsa bile, aylar sonra o adamla aynı durumda olacağını düşünmüyor.
Birçok erkek maalesef Hollywood filmlerindeki “ruh ikizini bulduğu anda maalesef sevgilisi veya nişanlısı olan mahsun kız ve onu gerçek aşka taşıyan romantik erkek” vıcıklığını satın alıyorlar. Bunun kızın karakteri olduğunu, tekrar tekrar yapacağı bir şey olduğunu göremiyorlar. Jack Titanik’te ölmese, Rose büyük ihtimalle ona da aynısını yapacaktı (ya da belki Rose 25 yaşına geldiğinde Jack Rose’u terk edip daha genç birini bulacaktı :)) ama o kısımları filmlerde göremiyoruz. Görsek de Notebook filminde olduğu gibi, nişanlısını 15-20 gün takıldığı eleman için terk eden kadının, “ah ne doğru tercihmiş” diye anlattığı anılarını izliyoruz.
Çöldesin, susuzsun ve bir şişe meyve suyu buldun. Koşuyorsun, şişeyi açıyorsun ve şişenin içindeki meyve suyunun içinde irin olduğunu, berbat koktuğunu görüyorsun. Buna rağmen ne güzel meyve suyu, çok tatlıdır bu diye heyecanlanıyorsun. O kadar susuzsun yani. Susuzluktan gözün dönmüş.
Ormanda geyik avlarken bir peri kızı gördün. Çok tatlı, çok güzel. Peşine takılıp kızı yakalıyorsun ve konuşmaya başlıyorsunuz. Kız birden, her tarafından irin akan bir cadıya dönüşüyor. Seni parçalayıp yiyecek. Ama sen soğuyup topuk topuk kaçmak yerine, bununla nasıl muradıma ererim diyorsun. O kadar açsın.
Bu kızın erkek arkadaşı olmasına rağmen sana telefon vermesi, seninle sıcak konuşması, seninle “arkadaş” olup mesajlaşması, buluşması yetişkin bir erkek adamı kızdan soğutacak şeyler. Sen ise sığ bir güzellik budalalığı ve açlıkla, kızdan refleksif olarak soğuyamıyorsun. Soğumayı bırak, daha da düşüyorsun.
Şimdi bazıları sana “abi bu kızdan kız arkadaş olmaz, bas geç” diye tavsiye verecekler ya da benim tavsiyemi dinlersen, bunu yapmayı düşüneceksin.
Bazı özdeğer yoksunu erkekler, kadın tavlama mekaniğini öğrenirlerken, erkek arkadaşı ya da kocası olan kadınla birlikte olmayı bir güç gösterisi, bir başarı olarak görüp böbürleniyorlar. Bunun ahlaki problemleri ve fiziksel tehlikeleri bir yana, açlık ve yokluk olduğunu, kaç kızla olurlarsa olsunlar kendilerini eksik, yoklukta hissettiklerini açık ettiğini göremiyorlar.
Şimdi sana “ya bırak ahlakı, tehlikeyi, açlığı moruk. Bu kız peri kızı iken basarım, cadı oldu mu kaçarım” kafasına girenlerin anlamadığı bir şey var. Bu davranışın bir bedeli var, size verdiği büyük zararlar var. Hemen ortaya çıkmadıkları için farkında değilsiniz ama sonradan sizden misliyle çıkacak iki bedel var.
Böyle bir karakter ile kısa süre bile (günler belki saatler boyunca) birlikte olmanız, sizi böyle bir karaktere doğru değiştirir. İlişkilik olmayan kadınlarla yatmak sizi emin adımlarla ilişkilik olmayan bir adama çevirir. Sonra 10 sene geçer ve neden hiçbir uzun süreli ilişkide dikiş tutturamıyorsunuz diye merak edip durursunuz.
İkincisi, aldatan kadınla birlikte olan adamlar, daha sonra aslında aldatılmadıkları bir ilişkide bile olsalar, aldatılma paranoyası ile acı çekip duruyorlar. Evet birileri bir yerlerde sürekli olarak birilerini aldatıyor ama bunu bilmek ile bizzat görmek aynı şey değil. Cinayet işlendiğini bilmek ile görmek aynı şey değil. Bilmek canınızı sıkar, görmek ise travma yaratır. Belki birinin sevgilisi, nişanlısı veya karısı ile yatarken bu travmanın farkına varmazsınız ama 1-2 sene sonra kendi sevgiliniz telefonda, o kadınlardan birinin kocasına söylediğine benzer bir cümle kurduğu anda tetiklenir, hayatınız kabusa döner. Genç yaşlarında “eki eki başkasının karısına kayıyorum, bu betaların karılarını ziken alfayım” diye şişinen ezik adamların sonra beni “karım beni aldatıyor paranoyası ile acı çekiyorum lütfen yardım et” diye aramaları, az rastladığım bir olay değil. Bu adamlara yardım etmek de zor, resmen travma yaşıyorlar, paranoyak durumdalar, uzman gerektiriyorlar.
Son olarak da diyeceğim, “bros before hoes” yani “biraderler / kardeşlik, kevaşelerden önemlidir”. Bu tip narsist, hastalıklı kadınları beslemeyin. Birkaç kez “abi bu kızı o adamdan ayırıp basacağım ve kapıya koyacağım. Kız gününü görür” gibi abukluklar duydum. Bir kere bunu söyleyen, kızdan kopamamanın ezikliğini, bu şekilde büyüklenerek bastırmaya çalışıyor ama asıl önemlisi hayal aleminde yaşıyor. Ben buna “sen hangi Yeşilçam filminde büyüdün” diyorum. Böyle bir kadına basıp geçmek, bu kadını ırgalamaz, tam tersi “oh seks yaptım” der geçer. Böyle bir kadın sizi gerçekten önemsiyor mu sanıyorsunuz? Ha, arkanızdan koşuyor numarası yapabilir ama böyle birini bu şekilde cezalandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Böyle bir kadınla ilişki veya kısa süreli seks zararlı. Hem size zararlı, hem topluma. Bunu yaparsanız, tek kazançlı çıkacak kişi, karşınızdaki ahlaksız insan olur. Böyle bir insanlar saatler, günler ve Allah korusun aylar geçirip de, bozulmayacağınızı sanıyorsanız, aşırı safsınız. Bok çukuruna biraz dalar çıkarım ama mis gibi kokmaya devam ederim diyorsunuz ama farkında değilsiniz. Böyle bir kadınla beraberlik, sizin tatlı tatlı bozulmanıza neden olur. Bonus olarak da sadece bozulmakla kalmazsınız, bu kan emici sizin enerjinizi emer, yeterince uzun süre birlikte zaman geçirirseniz, sizin posanızı çıkarır.
Günümüzde sosyal medya denilen bok çukurunun da etkisi ile, ayağına gelen kıza basıp geçmemenin aptallık olduğunu, “sen yapmazsan başkası yapacak bro manyak mısın?” kafasının hakim olduğunu biliyorum ama asıl bolluk, her önüne gelene atlamayacak tokluktan geçer, size bolluk diye satılan açlıktan değil. Etrafa “şuna koydum, şu kadar ziktim” diye hava atarak içinizdeki muhtaçlığı bastırmaya çalışıyorsanız, o muhtaçlığı besleyerek daha da muhtaç biri oluyorsunuz, haberiniz olsun.
Konuyu çok dağıttım, sana geri dönelim. Ey şaşkın insan, sen bir de bu kızı kendine aşık etmeyi, sevgili yapmayı düşünüyorsun! Belki de zihnin, “ruh ikizine geç rastladığı için başkası ile beraber olan ama artık ruh ikizini bulmuş” kız masalı ile dolu. Ama bu kızın karakteri bu ve karakteri kötü. Bu kızdan anında ve doğal bir şekilde soğumadığın için, senin karakterin de kötü. Kızın karakteri kendine ama sen kendi karakterinle yaşayacaksın ve bu nedenle bu karakteri iyileştirmen lazım. Karakteri bırak, bu kızın muhtemelen hiç kullanılmayacak yedeklerinden birisin ama diyelim ki sevgili oldunuz. Bu kız seni ilerde aynı şekilde bırakınca belki yıllarca kendine gelemeyeceksin.
Bir kadının güzel ve sıcak olması, güçlü bir çekim yaratıyor, insanın kodlarına işlenmiş bir çekim. Ama insanoğlu, erkek kedi değil. Bas – geç, çocuklara dişi baksın türü değiliz. Birçok kuş gibi, insan çocuğu uzun süre çift bakımı gerektiriyor. Bu da eş bağı gerektiriyor. Evrimsel olarak hayatta kalma ihtimalimiz, toğumlarını genetik olarak sağlıklı, doğurgan dişilere aktarma ile uzun süre eş bağı dengesini kurmaktan geçiyor. O nedenle dış güzellik ile (doğurganlık / sağlık), iç güzellik (eş bağı kurabilme), yetişkin bir erkeğin ilişkide ve evlilikte dengelemesi gereken bir denklem. Bir kadının heyecan / cinsel çekim ile eş bağını dengelemesi gerektiği bu camiada size çok söyleniyor (erkek olan sizen neden çok söyleniyor bilmem) ams sizin de heyecan / cinsel çekim ile eş bağını dengelemeniz gerektiğine yeterince vurgu yapılmıyor.
Sadece dışsal güzellik ile erimek, sizin henüz yetişkin bir erkek olmadığınıza işaret. İçsel çirkinliğin, dış güzelliğin ışıltısının altında kaybolabilmesi, özellikle ilişki konusunda sizi soğutmaması, henüz yetişkin bir erkek olmadığınıza işaret. Henüz yetişkin bir erkek olmamanız sizin suçunuz değil, ama bu kafayla yaptığınız yanlış seçimlerin cezasını siz çekeceksiniz. O nedenle en hızlı şekilde büyümeye, yetişki bir erkek olmaya bakın.
Kırılgan narsist kadın ile toksik bir ilişki içinde olan ya da toksik bir ilişkiden yeni çıkmış erkeklerden soru ve hikayeler alıyorum. Ama bu erkeklerden bazıları hikayelerini ve “kırılgan narsist” sevgililerinin yaptıklarını paylaştıkça, bahsi geçen sevgilinin daha çok sınırda kişilik bozukluğu (SKB – borderline personality disorder – BPD) ya da hem sınırda kişilik bozukluğu hem de kırılgan narsist özellikler gösterdiğini görüyorum.
Bu bölümde, sınırda kişilik bozukluğu ile narsist kişilik bozukluğu arasındaki temel farkları ele alarak, kafa karışıklığını bir nebze de olsa gidermeye çalışacağım.
Başlamadan, bu yazının bilgilendirme amaçlı olduğunu, terapi yerine geçmeyeceğini belirtmek istiyorum. Eğer terapi gerektiren bir probleminiz varsa, bir uzmandan yardım almanızı tavsiye ederim.
İlk bölümde en temel farkları ele alacağım ve ikinci bölümde de kalan 5 farkı ele alacağım.
#1 Kırılgan narsist kadın ile borderline kadının temel korkuları farklıdır.
Sınırda kişilik bozukluğu olan bir kadının temel korkusu terk edilmektir. Kırılgan narsist kadının temel korkusu ise gerçek benliğinin açığa çıkmasıdır.
SKB’li kadın için terk edilme, bırakılma korkusu sadece rahatsız edici değildir. Gerçekten acı vericidir ve bazen hayati tehlike gibi hissedilir. Geç gelen bir mesaj, partnerin ses tonundaki hafif bir değişim, partnerin bir arkadaşı ile konuşması ya da başka birine saniyelik bir bakış atması gibi ufak şeyler bile, sınırda kişilik bozukluğu olan kadının sinir sisteminde, büyük alarm çanlarının tetiklenmesine neden olur. Terk edilme korkusu devreye girdiği anda da, hızlı bir şekilde kontrolden çıkabilir. Ağlama krizine girebilir, sözel ve fiziksel olarak saldırganlaşabilir, sizi yapmadığınız şeylerle suçlayabilir, onu terk etmemeniz için yalvarabilir ya da ilişkiyi sabote edecek şeyler yapabilir.
Trajik olan şu ki, sınırda kişilik bozukluğu olan kadın, bu süreç içerisinde hem kendisine hem de size zarar verir, geri alamayacağı şeyler söyler, sonradan çok pişman olacağı şeyler yapar ve bazen acısını kendisine yöneltir. SKB’li kadının reaksiyonları, panik ve duygusal düzenleme yoksunluğundan kaynaklanır.
Kırılgan narsist kadın ise, terk edilmeyi o kadar kafaya takmaz ama gerçek benliğinin ortaya çıkmasından çok korkar. Temel korkusu, birinin maskesini ve maskesinin ardındaki yüzü göreceği korkusudur. Karşısındakinin kendisinin mükemmel, nazik ve ahlaki olarak görmesini ister ve bunun hiç de böyle olmadığını anlamasından korkar.
Kırılgan narsist kadın paniğe kapılmak yerine, oldukça savunmacı bir pozisyona geçer. Kendini geri çeker, soğuklaşır, mağduru oynar ya da onun maskesini düşürdüğünüz ve kırılgan bir pozisyona soktuğunuz için sizi cezalandırma planları yapar ve uygular.
Hem kırılgan narsist kadın, hem de borderline kadın sizi manipüle edebilir, size bağırıp çağırabilir ve size çok kötü şeyler söyleyebilir. Ama bu davranışlarının arkasındaki sebep çok farklıdır.
#2 İdealizasyon (aşk bombardımanı) ve devalüasyon döngüleri farklıdır.
Tedavi edilmemiş sınırda kişilik bozukluğu ile yaşayan bir kadınla ilişkinin en kafa karıştıran yanı, sürekli olarak devam eden idealizasyon – devalüasyon döngüsüdür. Bu döngü sadece ilişkinin başında olmaz. İlişki boyunca devam eder ama zaman içerisinde bir moddan diğerine geçiş daha hızlı ve yoğun olmaya başlar. Bir dakika önce kahraman muamelesi görürken bir dakika sonra onun düşmanı olursunuz. Ama sonra yoğun bir sevgi, seks ve samimi bir yakınlığa boğulursunuz. Sonra yine bok çukuruna atılırsınız.
Kırılgan narsist ile idealizasyon – devalüzasyon döngüsünün başı hemen hemen aynıdır. Yoğun bir bağ, hayranlık, mükemmel bir gelecek vaatleri, vs. Ama borderline kadının duygusal döngüleri yerine, zaman içerisinde yavaş ve istikrarlı bir düşüş görürsünüz. İdealizasyon ve aşk bombardımanı söner gider ve sürekli olarak maruz kaldığınız eleştiriler, hayal kırıklıkları ve öfke gelir. Yani kırılgan narsist kadın genellikle idealizasyon – devalüasyon döngüsüne girmez, en azından bir şey elde etmek ya da toplum önünde iyi görünmek için manipülasyon yapması gerekmediği sürece girmez.
#3 Kırılgan narsist kadın ile bordeline kadının öz imajları farklıdır.
Sınırdak kişilik bozukluğu olan kadının benlik hissi parça parça ve dengesizdir. Her gün çok değişik hisler hissedebilir. Hedefleri, inançları, değerleri ve kendini nasıl gördüğü, kiminle olduğuna ya da o an ne hissettiğine göre değişebilir.
Kırılgan narsist kadın ise dikkatle inşa ettiği bir benlik imajına sıkı sıkıya sarılır. Bu imaj, çocukları için kendini feda eden bir anne, keşfedilmemiş dahi, ahlaki olarak daha üstün olan mağdur olabilir. Öz imajı sabittir ve eleştiriye ya da öneriye açık değildir. Benliğine yönelik her tehdit, yoğun bir savunma ile karşılanır.
Borderline kadın her eleştiriyi veya öneriyi içselleştirip, kendi değersizliğinin, sevilemezliğinin ve terk edilecek oluşunun kanıtı olarak görür. Bu da kendine acıma, af dileme ve kendi değerini kanıtlamak ve terk edilmemek için yoğun çabalama seanslarına neden olur.
#4 Empati ve iletişim konularında farklıdırlar.
Duygularını yönetebildiklerinde, sınırda kişilik bozukluğu olan kadınlar çoğu insandan daha empatiklerdir. Başkalarının duygularını derinden hissedebilirler. Ama borderline kadın duygusal olarak tetiklendiğinde, bir düğmeye basılmış gibi değişir. Sinir sistemi hayatta kalma moduna girer ve empati ortadan kalkar. Siz istediğiniz kadar sakin ve mantıklı olun, söylediklerinizi ihanet, terk etme olarak algılar. Konuşmayı yargılama, dediğiniz ve demediğiniz her şeyi, sizin ne kadar kötü, kötü niyetli biri olduğunuzun kanıtı olarak algılar.
Kısacası korku ve terk edilme kaygısı devreye girdiğinde, her şey alt üst olur. Bu korkular devredeyken, siz onun partneri değil düşmanı olursunuz. Ama borderline kadın sakinleştiğinde, duygusal fırtınanın sona ermesi ile sinir sistemi yatıştığında, yoğun bir pişmanlık hisseder. Sıklıkla özür diler ve bazen ayaklarınıza kapanarak özür diler.
Sınırda kişilik bozukluğu olan bir insan tedavi görmediği, bu duyguları ve davranışları yönetmeyi öğrenmediği sürece, aynı döngü tekrarlanır durur.
Kırılgan narsist kadın nadir olarak özür diler veya pişmanlık hisseder. İlişkinin başlarında hissettiğiniz empati ise tamamen illüzyondur. Kırılgan narsist kadın sizin hislerinizi anlamaz ama onların üstünde çalışır. Sizin duygusal bağ sandığınız şey, genellikle bilişsel empatidir. Sizin duygularınızı stratejik olarak anlama, taklit etme işidir, kalpten bir deneyim paylaşımı değil.
Kırılgan narsist kadın çatışma anlarında borderline kadın gibi duygusal fırtınalara sürüklenmez. Tam tersi oldukça dikkatle hesap kitap yapan ve sizi cezalandıracak planlar yapan birine dönüşür. Sizin cezalandırılmanız için, onunla anlaşamıyor olmanız yeterli bir sebeptir zira kırılgan narsist kadının zihninde siz, onunla ters düşmekle kalmayıp, ona zarar vermeye, onu kontrol etmeye ve maskesini düşürmeye çalışıyorsunuzdur.
Kırılgan narsist kadın için her anlaşmazlık, egosuna ve imajına yapılan bir saldırıdır. Kendi sorumluluğunu kabul etmek yerine, manipülasyon yapması için bir tetikleyicidir. Kırılgan narsist kadın anlaşmazlık durumlarında inkar eder, saldırır, mağdur – saldırgan rollerini değiştirmeye çalışır. Bir konuda eleştirin, bir anda suçlanan kişi siz olursunuz. Bir konuda duygularınızı belirtin, ona zarar vermeye çalışan kişi olursunuz.
Kırılgan narsist kadın mağduru oynarken sessiz ve ağlamaklı olduğu için, kendinizden şüphe etmeye başlamanıza neden olur. Gerçek narsistin kendiniz olup olmadığınızı sorgulamanıza neden olur.
Kırılgan narsist kadın ile ilişkide ihtiyaçlarınızı, duygularınızı, endişelerinizi konuşmaya, ya da bir sorunu çözmeye çalıştığınızda, ne kadar saygılı ve kibar olursanız olun, o konuşmayı kafası karışık, yönünü kaybetmiş ve az önce ne olduğunu anlayamaz bir şekilde bitirirsiniz ki kırılgan narsist kadının kontrolü elinde tutma yöntemi tam olarak da budur. Sizi kafası karışık, yönünü kaybetmiş ve ne olduğunu anlayamayan biri haline getirmek.
#5 Çifte standartlar farklıdır.
Tedavi edilmemiş SKB sorunu olan bir kadının çifte standartları, terk edilme korkusundan ve duygu yönetiminin olmamasından kaynaklanır. Örneğin sizin onun için 7/24 hazır olmanızı, ona sürekli güven vermenizi bekler. Ama kendisi tetiklendiğinde, ortadan kaybolabilir veya sizin sınırlarınızı ihlal edebilir. Bu davranışlarını korkuya kapılmasına, tetiklenmesine, duygusal olarak kaldıramayacağı bir yoğunluğa ulaşmasına bağlar ki bunda doğruluk payı olabilir. Ama duygusal durumunu bahane ederek yaptığı şeyler, siz yapsanız tolerans göstermeyeceği şeylerdir.
Kırılgan narsist kadın ise, çifte standartları daha stratejik bir şekilde uygular. Sizin tam sadakatinizi, sürekli hayranlığınızı ve yoğun duygusal emeğinizi beklerken, karşılığında size çok az şey verir. Sizi, kendisinin sürekli olarak yaptığı şeyleri yapmakla eleştirir, imkansız standartlara ulaşmaya zorlar ama kendisi bu standartlara uymak zorunda değildir.
Kırılgan narsist kadın gizlice sizi, sizin ve yaptıklarınızın hiçbir zaman yeterli olmadığına, hiçbir şeyi doğru yapmadığınıza inandırır. Onun hataları önemsizdir ve reddedilirler.
Siz her sınır çizmeye ya da endişe belirtmeye çalıştığınızda, suçlanırsınız. Çifte standartlar zaman içerisinde sizi tüketir. Borderline gibi patlamalar şeklinde değil ama istikrarlı bir hakkaniyet erozyonu ile tüketir. Sürekli olarak adapte olmaya, alttan almaya ve tahmin etmeye çalışarak ve siz bunları yapmaya çalışırken o sürekli kurbanı oynayarak, tükenir gidersiniz. İstediğiniz kadar çabalayın. Siz bencilsiniz, siz ben merkezcisiniz, vs.
İnternette viral olan bir videoda, genç bir kadın şunları söylüyor:
“Belki TikTok üzerinde biri, şu soruyu benim için cevaplayabilir. Çünkü ben bir cevap bulamıyorum ve yılmış durumdayım.
“Haftada 40 saat çalıştıktan sonra neden sadece başımı sokacak bir yere gücüm yetiyor? Haftada 40 saat çalışarak 2,000 Dolar kazanıyorum ve kiram 1,660 Dolar! Yani haftada 40 saat çalıştıktan sonra, 2 odalı apartman dairesi kiramı ödüyorum ve bana sadece 300 Dolar kalıyor. Bu para telefon faturası, internet faturası ve yemek giderlerine bile yetmiyor.
Sadece hiç param kalmadığı gibi, iş beni tamamen tüketiyor ve işten başka bir şey yapmaya vaktim bile yok. Saat 5:30’da kalkıyorum, işten eve geldiğimde ise çok yorgun oluyorum. O kadar yorgum oluyorum ki, yapmam gereken diğer her şeyi hafta sonuna erteliyorum.
Cumartesi gününe birikmiş o kadar çok şey oluyor ki, tüm bu ertelenmiş işleri 2 güne yaymam gerekiyor. Yani haftasonu bile kendime zaman ayıramıyorum, dinlenmeye hiç vaktim olmuyor. Bu gerçekten de haftanın 7 günü çalışmak gibi bir şey.
Bu şekilde daha fazla devam etmek istemiyorum ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Ben bunun için yaratılmamışım. Hayatın tadını çıkarmak için param yok, zamanım yok, enerjim yok. Çok yorgunum.”
Bunu izleyen birçok insanın tepkisi, “yani ne bekliyordun ki, hayatını devam ettirmek için haftada 40 saat çalışman gerekiyor” şeklinde oluyor. “Bundan daha fazlasını hak ettiğin fikri nereden geliyor?”
Kendi büyük annemi düşünüyorum da. Bunu anlamak bizim için çok zor ve neden böyle olduğuna değineceğiz ama büyük annemin gençliğinde, hayatta kalmak garanti değilmiş. Ay başında ceplerine para girermiş ve bu para ayın 25’ine doğru tamamen bitermiş. Yemek veya başka hayati şeyler için bile paraları kalmazmış. Unları kalmazmış, şekerleri kalmazmış.
Yani daha 100 sene önce, ölmeden hayatta kalabilmeniz bile garanti değildi. Hayatta kalmak bile başarıydı çünkü birçok insan bunu başaramıyordu. Örneğin bebek ölüm oranları %20 seviyesindeydi.
Yani bu serzenişi izleyen birçok insan, “yani ne bekliyordun ki” diyor. “Hayat zor. Haftada 40 saat çalışmak zorundasın ve bunu her hafta yapmak zorundasın”. “Eğer paran yetmiyorsa bir ev arkadaşı bulman lazım.” Bence tüm bu söylenenlerde haklılık payı var ama gelin bu duruma nasıl geldiğimizi hatırlayalım. Haftada 40 saat çalışmasına rağmen, kirayı bile zorla ödeyen ve ilerleyebilecekleri bir yol olmayan nesle nasıl geldik?
Bazı insanlar bu kız gibi gençlere bakıp, “bu çocuklar çok şımarıklar ve bunun nedeni boomer (1946-64 yılları arasında doğanlar) anne ve babaları” diyorlar. Bu insanları suçlamıyorum ama anlamanız gereken bazı şeyler var.
Bir insan “haftada 40 saat çalışıyorum ama bu anca günü kurtarmama yetiyor” dediğinde ona “o zaman daha fazla çalış” tavsiyesi verebilirsiniz ama bu düşünce yapısı, 50 sene öncesinden kalma. 50 sene önce haftada 40 saat çalıştığınız bir işinizin olması, finansal olarak ilerlemek için yeterliydi. Bu kadar çalışma ile ev almanız, kira ödemeniz ve hatrı sayılır miktarda artan paraya sahip olmanız mümkündü. Aynı zamanda dünya fırsatlarla doluydu ve biraz daha fazla çalıştığınızda, işinizde yükselebiliyordunuz, yan iş yapıp daha fazla para kazanabiliyordunuz.
1950 – 2005 yılları arası, bence tarihte eşi görülmemiş bir ekonomik zenginlik dönemiydi. O dönemde büyümüş bir neslin varsayımları ile, günümüz dünyasının dinamikleri arasında büyük bir uçurum var.
90’ların sonunda bir adet internet sitesi açıp sonra bunu milyonlarca dolara satabiliyordunuz. Ya da 60’larda, liberal bir üniversitede gayet rahat, eğlenceye ve maddeye boğulmuş bir hayat sürdükten sonra, bankada bir işe girip yükselerek iyi paralar kazanabiliyor, sonra da emekli olup emekli maaşı ile ölene kadar yaşayabiliyorlardı.
Bu dönemin yarattığı nesil, kendi çocuklarına ne aşıladılar? Eğer çalışırlarsa, çok çok çalışmaya gerek kalmadan, yükselebileceklerini öğrettiler çünkü kendileri için durum buydu: çalıştıktan sonra yukarı doğru momentum kazanmak çok zor değildi.
Günümüz nesli çalıştıktan sonra yükselmeyi hak sanıyor ama bunu bir önceki nesilden öğrendiler. Bir önceki nesil neye sahipse, ona sahip olmamız gerektiğini, bunun bir hak olduğunu düşünüyoruz, onlardan miras aldığımız algı bu. Ama gerçeklik değiştiği için, bu algı gerçeklik altında eziliyor.
Gerçeklik şu ki dünya artık eniyilenmiş (optimize) durumda. Eniyileme, muhtemelen başımıza gelen en kötü şey. Günümüz dünyasında iş verenler, bir insana ödeyebilecekleri en asgari ücreti, ev sahipleri alabilecekleri en yüksek kirayı eniyilemiş durumdalar.
Ben antikapitalist değilim ama oyunun eniyilemesi yapıldığında, tüm fırsatlar, sizin sırtınızı yaslayabileceğiniz tüm rastgele şanslar ortadan kalkar.
Bir yere özgeçmişinizi gönderip işe başlayabildiğiniz günler geride kaldı. İnternet binlerce işe başvurmayı kolaylaştırınca, dengenin yeniden sağlanması, sizin de binlerce işe başvurmadan iş bulamadığınız noktada oldu. İnternetin sağladığı bir avantaj gibi görünen şey, bir dezavantaja, uyumsuzluğa dönüştü.
Bence yüzleşmemiz gereken bazı çok zor gerçekler var. Şimdi içinde bulunduğumuz durum bu ve bu konuda şikayet etmemizin hiçbir faydası yok. Yani şikayet edemezsiniz demiyorum ama şikayet ederek bir şeyleri değiştirebileceğiniz bir dünyada yaşamıyoruz.
Peki siz de günümüz dünyasının optimizasyonu altında ezilen biriyseniz, bu durumu düzeltmek için ne yapabilirsiniz?
Burada size bazı tavsiyeler vereceğim ve bu diyeceklerim size empati yoksunu gelecekler.
Bu konuda bir şeyler yapmanız kolay bir iş olmayacak. Anlamanız gereken şey, hayat denilen oyunu, dezavantajlı bir şekilde oynadığınız yani kötü çözümler arasından en az kötü olan çözümü bulmanız gerekiyor. Bu sorunu çözmenin iyi bir yolu yok maalesef.
İlk tavsiyem, yorgunluk konusunda çok dikkatli olmanız. Yorgunluğun nereden geldiğine bakalım, yorgunluğu nörolojik perspektiften anlamaya çalışalım.
Yorgunluk, ilerleme yolu olmayan, umut hissi olmayan bir yaşam ile karşı karşıya kaldığımızda ortaya çıkar. “Eğer haftada 10 saat daha fazla çalışsanız, ne olur?” sorusuna bir cevap veremediğinizde ortaya çıkar.
Ek çaba harcamanızın hayatınızda hiçbir değişikliğe neden olmayacağını düşündüğünüzde, vücudunuz ve zihniniz daha yorgun hissetmeye başlar. Yorgunluk, bir enerji tasarruf stratejisidir.
Ayılar kış uykusuna yatarlar zira kışın dışarı çıkıp 10 saat yiyecek arasalar bile, yiyecek bulamazlar. Enerjilerini dışarı çıkıp yiyecek aramaya yatırmaları nafiledir çünkü kış aylarında harcadıkları enerjinin geri dönüşü çok düşüktür. Ayıların bunu öznel olarak, büyük bir yorgunluk olarak hissederler.
Yorgunluk, fırsatların olmadığı zaman enerji tasarrufu yaparak, fırsatlar ortaya çıktığında harcayacak enerjiye sahip olmak için gelişmiş bir koruyucu mekanizmadır.
Günümüz dünyasındaki problem ise, enerji tasarrufuna değecek bir mevsimsel değişimin olmamasıdır. Yani günümüz dünyasında, yorgunluğa göre hareket edemeyiz, başka mekanizmaları harekete geçirmek zorundayız. Neyse ki vücudumuzun, başka adaptif mekanizmaları var. Sizin için zor şeyleri ne kadar çok yaparsanız, o şeyler o kadar kolaylaşmaya başlar.
Yorgunluğun ikinci özelliği, yorgunluğa neden olan davranışlar gösterdiğinizde, yorgunluğa karşı direncinizin artmasıdır. Spor yaptığınızda tükenirsiniz ama ikinci gün spor yaptığınızda, daha tükenmiş hissedersiniz. Üçüncü gün, ikinci güne göre daha az tükenmişlik hissedersiniz.
Bugüne kadar, tükenmiş hisseden insanlarda, her zaman bir iki başka problem olduğunu gördüm. Bunlardan birincisi, bir çeşit, teşhisi konulmamış rahatsızlıklarının olması. Kansızlık, hipertiroidizm, depresyon gibi fizyolojik ya da psikolojik rahatsızlıklardan bahsediyorum.
Yani tükenmişliğin temelinde, tıbbi bir neden oluyor. Ve siz bu dezavantaj ile yaşadığınız sürece, işler çok zor bir hale geliyor.
İkincisi, ekranlı teknoloji kullanımı. İnsanların bunu duymak istemediklerini biliyorum ama, haftada 40 saat çalışan ve tükenmiş insanlarla çalıştığımda, bu insanların iş dışında hemen hiçbir şey için enerji bulamadıklarını görüyorum. Onlara sorduğum sorulardan biri, telefonuna bakıp, bana günlük telefon kullanımını söyleyebilir misin diye soruyorum.
İnsanlar, ekranlı teknolojilerin kendilerini yorduğunun farkında değiller. Bunun mekanizmasını açıklayayım.
Enerji ve motivasyonumuzun çoğu, duygusal devrelerimizden geliyor. Örneğin sizi kızdıran ya da size kaygı veren bir şey olduğunda, bu konuda bir şeyler yapmak için büyük bir motivasyonunuz oluyor.
Duygular, en büyük motivasyon kaynakları. Mantık mesela, davranışlar için büyük motivasyon yaratmıyor. Bir insana mantıklı bir şekilde “sağlıksız yiyecekler yememelisin, bu senin için zararlı” dediğinizde bile, sağlıksız yemekler yemeye devam ediyorlar çünkü sağlıksız beslenme davranışının altında, güçlü duygusal motivasyon var.
Duygular en güçlü motivasyon kaynakları ama günümüzde bu motivasyon bizim erişim alanımızda değil. Çünkü sosyal medya ve cep telefonları, bizi duygusal olarak tüketiyorlar.
Burada bahsettiğimiz TikTok videosu sizi derinden yakalıyor. “Aman Tanrım, bu benim” ya da “evet içinde yaşadığımız dünya aynen bu şekilde” diyorsunuz. “Bu çok büyük bir haksızlık” diyorsunuz. Haklı bir öfke hissediyorsunuz, kullanılmış hissediyorsunuz. Ama bu duygular sakinleştiğinde, duygusal olarak tükeniyorsunuz.
Bizden önceki nesil bizi yanlış programladı çünkü onların zamanında her şey daha kolaydı. Bize nasıl daha fazla çalışacağımızı öğretmediler, başarıları tembel ve şanslı olmalarına rağmen geldi. Bize ciddi bir çalışma ahlakı miras bırakmadılar. Tek yaptıkları, “daha fazla çalışırsan başarırsın” demek oldu.
Daha fazla çalışıp başarılı olma stratejisi onlar için çalışıyordu ama bizim için çalışmıyor. Çünkü günümüzde, milyar dolarlık şirketler, ev fiyatlarını optimize ediyorlar, her pazarı kontrolleri altında tutuyorlar. “Kira 1880 Dolar olsa apartman dairesi boş kalır ama 1660 Dolar olunca insanlar bir şekilde kirayı ödeyebiliyorlar” gibi hesaplamalar yapıyorlar.
Evet dünya böyle ve bu dünyada dezavantajlı durumdasınız. Ama bu durumu birileri sizin için düzeltmeyecek. Bu arada söylemeden de geçmeyeyim, kesinlikle oy vermeye devam etmelisiniz zira günümüz dünyasında insanlara oylarının hiçbir etkisi olmadığı da öğretiliyor. Ama en son ABD’de gördüğümüz gibi, durumdan memnun olmayan birçok genç erkek, gidip oy verdiler ve Donald Trump yeniden başkan oldu.
Hayatınız zor değil, avantajsız durumdasınız, yaşadığınız dünya adaletsiz değil demiyorum. Hayat daha zor, avantajsız durumdasınız ve dünya çok adaletsiz. Ama hayatınızı düzeltmek için yapabileceğiniz şeyler olduğunu söylüyorum.
Dış dünyadan gelen dezavantajın yanında, kendi hayatımıza birçok dezavantajı kendimizin yerleştirdiğimizin farkında değiliz.
Haftada 40 saat çalışıyorsunuz, eve geldiğinizde tükeniyorsunuz ve hafta sonu da çalışmanız gerekiyor. Ama ben burada, çalıştığına defalarca şahit olduğum alternatif bir senaryo da biliyorum.
Öncelikle cep telefonunuzu daha az kullanın. Sonra, eve geldiğinizde her akşam, 15 dakika ekstra iş yapmaya başlayın ya da spor salonuna gidin. Hafta sonu yapmak zorunda olduğunuz işi, hafta içi akşamlara yaymaya başlayın. Yapabildiğiniz kadar, ne kadar küçük olursa olsun.
Zaman içerisinde, toleransınız artar ve daha fazla iş yapmaya başlarsınız. Bunun sonucunda ise harika bir şey olur: hafta sonu tamamen size ait bir gün olur. Hafta içi bir günün size ait olması, sizi ertesi hafta daha kuvvetli yapar. Ertesi hafta daha fazla kuvvet, sizin 15 değil 20 dakika ekstra iş yapmanızı sağlar. Hafta sonu biraz daha fazla boş olursunuz.
Birçok insanın çalış – tüken – çalış döngüsünde hapsolduğunu görüyorum. Bu döngüden az önce bahsettiğim şekilde çıkabileceğinize defalarca şahit oldum.
Bu kolay ya da adil demiyorum ama ilerlemenizin bundan daha etkili bir yolu yok.
İş, yapmak zorunda olduğunuz bir şey haline geldiğinde, çalışmaya devam etmek çok zor çünkü bu perspektifte iş, sizin pilinizi bitiren bir şey haline geliyor. Bu kolay demiyorum ama iş konusuna bakışınızı değiştirmeniz lazım.
İşinden zevk alan insanlar ya çok şanslılar ya da işlerine çok emek harcayıp, işten zevk alacakları noktaya ulaşıyorlar. Yani bilinçli bir şekilde, haftada 50 saat, 60 saat belki de 70 saat çalışacakları bir yola giriyorlar ve bir süre böyle çalışıyorlar.
Bu adil ya da doğru demiyorum. Sadece, insanların işte mutlu olmalarına giden yolun genellikle bu olduğuna şahit olduğumu söylüyorum.
Patreon ve YouTube katıl üyelerimizle yaptığımız bu yayında, sosyalleşme kavramını ve günümüzde takipçilerimizin sosyalleşirken karşılaştığı zorlukları ele aldık, sosyalleşmenin ne olduğu, nasıl sosyalleşileceği ve bu süreçte yapılan hatalar ile bunlara karşı uygulanabilecek stratejiler üzerine konuştuk.
Sosyalleşme, genel olarak AVM’ye gitmek, bara gitmek, kafede oturmak, maç izlemek gibi aktiviteleri kapsasa da, biz bu yayında özellikle yeni insanlarla tanışmayı sağlayan, mümkünse kızlı erkekli ortamları hedef aldık.
Günümüzde birçok insan sosyalleşme problemi yaşıyor ve dar bir gruba tıkılıp kalıyor. Pandemi dönemindeki sokağa çıkma yasakları ve online yaşama geçiş, bu durumu derinleştirdi ve insanları sanki iki paralel evrene ayırdı: genel olarak online yaşayanlar ve hala sosyal yaşayanlar.
Yayında, sosyal kaygı (sosyalleşmekten korkma), ve kişisel psikolojik durumlar gibi sosyalleşme sorunlarının altında yatan çeşitli nedenlere değindik. Sosyalleşmeyi engelleyen hataları ve sosyalleşme becerilerini geliştirmek için tavsiyelerimizi konuştuk.
Katılan, soru soran, YouTube katıl ve Patreon aracılığı ile bize destek veren takipçilerimize teşekkür ederim.
Bu bölümde, aslında başarılı olabileceğiniz durumlarda bile, beyninizi yanlışlıkla nasıl pes etmek üzere eğittiğinizi konuşacağız.
Hayatta problemler ile karşılaştığınızda, beyniniz bir değerlendirme yapar. Örneğin işinizde yükselmek veya yeni bir iş bulmak için başvuru yaptığınız, ya da birini buluşmaya davet ettiğiniz durumu düşünelim. Beyniniz bu durumda size, “bu işe yarayabilir” ya da “denemeye bile çalışma” diyebilir.
Beyniniz size “45 yaşında, bilemedin 50 yaşında asla emekli olamazsın” dediğinde, bu size garip gelebilir ama, buna hemen inanıyorsunuz değil mi? Beyniniz size “denemeye bile çalışma” dediğinde, doğru olup olmadığını sorgulamadan, buna inanıyorsunuz.
Etrafınızda başka insanların, bu hatayı sürekli olarak yaptıklarını görüyorsunuz. Örneğin bilgisayar oyunu oynayan bazı insanların, “bronz seviyesine saplanıp kaldım, burdan daha yukarı çıkmak için yapabileceğim hiçbir şey yok” dediğini duyuyorsunuz. Bu insanlara neden böyle düşündüklerini sorduğunuzda, size bir sürü neden sayabiliyorlar. Ama siz, bunları dinlerken, bilgisayar oyunu dünyasında bronz seviyesinden yukarı çıkmak için yapabileceği bir şeyler olduğunu, bronz seviyesine saplanıp kalma nedeninin kötü takım arkadaşları değil, kişinin bu konuda yapabileceği şeylerin farkında olmaması olduğunu bilirsiniz.
İnsan kendi zihninin içinde, bunun mümkün olmadığını varsayabilir çünkü zihni ona böyle söyler. Kişi, bu varsayımın doğru olduğunu düşünür.
Peki beynimizin durumu doğru değerlendirip değerlendirmediğini nasıl bilebiliriz?
Beynimiz sonuçta iki düşünceye çıkıyor. Birinci düşünce, “çabalamaya değmez” düşüncesi. Örneğin bir işe başlamanız gerekiyor ama beyniniz size “bu iş için emek harcamaya değmez” diyor. Bu düşünce şekli çok yaygın değil mi?
İkinci düşünce şekli ise, “çabalasan bile başarılı olamazsın” düşüncesi. Birçoğumuz, birçok konuda bu düşüncelere sahibiz.
Ama bir konuda “çabalamaya değmez” ya da “başaramazsın” düşüncelerine sahip olduğunuzda, başka birinin bu konuda doğru bir değerlendirme yapıp yapmadığını nasıl bilebilirsiniz? Sonuçta başka biri, sizin yaşadığınız yaşamı yaşamıyor, sizin yaşamınızı bilmiyor ve anlamıyor.
Sizi anlıyorum. Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtları gerektirir. Bugün bu kanıtlara, öğrenilmiş çaresizliğin psikolojisine bakacağız.
Eskiden öğrenilmiş çaresizliğin, beynin bir konuda yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını düşünmesinin, sadece ağır travma kurbanlarında olduğunu düşünüyorduk. Bu insanlar çaresiz oldukları ağır travma durumlarından sonra, aslında kontrolleri olan durumlara girseler bile, çaresizliklerini bu yeni durumlara da aktarıyorlar.
Korkutucu olan şey şu ki, öğrenilmiş çaresizlik sadece ağır travmalara özgü değil. Tepkisiz ebeveynler, iş başarılarınızın görmezden gelinmesi ile tükenmişlik yaşamak, kronik ağrı ya da tıbbi rahatsızlık sonucunda yorgunluk gibi nedenlerle bile, beyninizde bazı devreleri darmadağın edebiliyorsunuz. Daha da kötüsü, muhtemelen başka birçok durumun da öğrenilmiş çaresizlik yarattığını keşfedeceğiz gibi görünüyor.
Eğer nesnel olarak doğru düşündüğünüze inanıyorsanız, beyninizin bir parçası yanlış çalışıyor ve şansınızı yanlış tahmin ediyor olabilir. Bu durumu düzeltmenin yolunu öğrenmek için, bazı bilimsel deneylere dalacağız.
Saligman adlı bir bilim adamı, 1960’larda, köpeklere elektrik şoku verdiği çeşitli deneyler yaptı. Örneğin birinci senaryoda, yerde bazılarında elektrik akımı olan paneller var ve köpek bu panellerden birine basarsa, elektrik akımına maruz kalıyor. Yani köpek, zamanla hangi panellere basmaması gerektiğini, elektrikli panellerden elektriksiz panellere kaçabilmeyi öğreniyor.
İkinci senaryoda ise, tüm paneller elektrikli ama bir panelin elektriği rastgele açılıp kapanıyor. Birinci durumda köpek şoka uğrayıp uğramayacağını yönetebiliyor ama ikinci senaryoda, köpek bunu yönetemiyor ki bu duruma kaçınılmaz şok deniyor.
Bu iki senaryodan birini yaşamış köpekleri, daha sonra ortasında elekrikli bir alan bulunan, ama köpeğin bu alanın üzerinden kolayca atlayıp güvenli alana geçebildiği bir odaya alıyorlar. Birinci senaryoyu yaşamış olan köpekler, elektrikli alanın üstünden atlayıp güvenli alana geçebiliyorlar. İkinci senaryoyu yaşamış köpekler ise hiçbir şey yapmadan öylece oturup elektrik şokuna maruz kalmaya devam ediyorlar.
Kaçınılmaz şoka maruz kalan köpeklerin beyinlerinde bir şeyler değişiyor ve hiçbir şey yapamayacaklarını, şoktan kaçmanın bir yolu olmadığını öğreniyorlar. Ve bu öğrenimi, başka durumlara da taşıyorlar.
“Tamam ama, benim hayatımda işler bundan çok daha karmaşık” diyebilirsiniz. “Bir alanda yenildim diye beynim başka alanlarda da yenileceğimi var saymayacak” diyebilirsiniz. Ama yanlış düşünüyorsunuz. Bilim adamları bu tür deneylerden daha fazla yaptılar ve iki korkutucu şey keşfettiler. Öğrenilmiş çaresizlik, durumdan duruma, uyarandan uyaran aktarılıyor. Yani belli bir durumda öğrenilmiş çaresizlik “kazandıysanız”, tamamen alakasız bir durumda da öğrenilmiş çaresizliğe sahip oluyorsunuz. İşinizde ciddi problemleriniz varsa, ilişkiler alanına geçtiğinizde, bu öğrenilmiş çaresizliği ilişkiler alanına da aktarıyorsunuz. Uyarandan uyarana aktarım da, örneğin elektrik şoku ile öğrenilmiş çaresizlik kazanan biri, ateşten, sudan veya her türlü şeyden korkmaya başlıyor.
Bir köpeğin tamamen yeni ve kolayca kaçabileceği bir duruma girdiğinde bile, öğrenilmiş çaresizlik ile hemen pes etmesi, bilim adamlarını daha fazla meraklandırdı ve bu konuda oldukça fazla sayıda araştırma yapıldı. Bu çalışmalarda, öğrenilmiş çaresizlik mekanizmanın nasıl çalıştığını, beynin pes etmeye nasıl adapte olduğunu araştırdılar. Beynin birçok değişik bölgesi üzerinde çalıştılar ve sonunda, beynin dorsal rafi çekirdeği (DRÇ) (dorsal rafi nucleus) bölgesinin, öğrenilmiş çaresizlik konusunda anahtar bölge olduğunu buldular.
DRÇ aktif hale geldiğinde, serotonin salgılıyor. Serotonin, amigdalaya ulaşıyor ve korku algısını arttırıyor. Bilim adamlarının hipotezi, DRÇ aktif hale geldiğinde canlı organizmanın, durum veya tetikleyici ne olursa olsun kendisini çaresiz hissettiği.
Bilim adamları bu hipotezi, oldukça yaratıcı bir şekilde test etmişler. Orjinal deneyde hatırlarsanız birinci köpeğe kaçınabileceği bir şok, ikinci köpeğe kaçınamayacağı bir şok veriyorlardı. Birinci köpek, durduğu yere göre şoka uğrayacağını ya da uğramayacağını öğreniyor ve üzerinden atlayarak kaçabileceği şok alanı olan deneyde, şoka uğramayacağı alana atlıyor.
Peki birinci köpeğin DRÇ alanını, yapay bir şekilde aktive ederseniz ne olur? Bilim adamları birinci köpeği alıyorlar ve üzerinden atlayarak kaçabileceği şok alanı olan deneye sokuyorlar. Ama bu sefer, bu köpeğin DKÇ alanını ilaç ile aktif hale getiriyorlar. Bu köpek bu sefer, ikinci deneydeki köpek gibi oturduğu yerde duruyor, karşıya atlamıyor ve şok yiyip duruyor. Yani bilim adamları, çevresini kontrol edebileceğini öğrenmiş köpekte, yapay olarak öğrenilmiş çaresizlik yaratabiliyorlar.
Bilim adamları, DRÇ alanının rolünü ispatlamak için, ikinci köpeğin DKÇ alanını yapay olarak kapatabilirlerse, bu köpeğin son deney alanındaki engelin üstünden atlayacağını, orada öylece şok yiyip durmayacağını yani kontrol edemediği çevrede kazandığı öğrenilmiş çaresizliği kaybedeceğini tahmin ediyorlar ve bu deneyi yaptıklarında, olayın aynen tahmin ettikleri gibi ilerlediğini görüyorlar.
Peki o zaman, DRÇ alanının aktif hale gelip gelmeyeceğini ne belirliyor? Burada rol oynayan, mediyal prefrontal korteks (MPFK) adlı bir başka beyin bölgesi var. MPK, yönetici fonksiyonlarla, disiplin ve sebat gibi irade gücüile ilgili fonksiyonlar ile ilişkili ve bilim adamları, DRÇ alanının aktif olup olmayacağının, MPFK alanı tarafından kontrol edildiğini bulmuşlar.
Beynimizin bize, durumun gerçekliği nedeniyle “başaramayacaksın” dediğini var sayıyoruz. Durumun gerçekliğinde, başarmak için bir şans olmadığını var sayıyoruz. Ama deneyleri hatırlarsanız, öğrenilmiş çaresizlik ile durumun gerçekliğinin alakası yok. İkinci deneydeki köpek, şoktan kaçma şansı varken bile, birinci deneyde maruz kaldığı kaçınılmaz şok nedeniyle, ikinci deneyde de şoktan kaçmak için hiçbir şansı olmadığına inanıyor.
Biz bu durumu günümüz dünyasında çok görüyoruz değil mi? İncellere bakarsanız, ne yaparlarsa yapsınlar, kadınlarla beraberlik için yapabilecekleri hiçbir şey olmadığına inanıyorlar.
Hayatındaki bazı alanlarda belli zorluklar karşısında, yapabileceği hiçbir şey olmadığına inanan çok fazla sayıda insan var. Böyle durumlarda ise iki anahtar düşünce çeşidi var. Ya yapmaya değmez düşüncesi ya da yapmaya çalışsan bile yapamazsın düşüncesi.
Öğrenilmiş çaresizlik üzerine yapılan araştırmalar bize, fonksiyonel çaresizlik ile motivasyonel çaresizlik arasındaki farkı gösteriyorlar. Fonksiyonel çaresizlikte, yapılması gereken şeyi yapacak fonksiyona sahip değilsiniz. Motivasyonel çaresizlikte ise, yapılması gerekeni yapacak fonksiyonlara sahip olsanız bile, beyniniz hiçbir şey yapamayacağınızı ya da yapmaya değer olmadığını söylüyor.
Burada iki gösterge var. Birincisi sonucun algılanan değeri ve ikincisi ise aksiyon – sonuç üzerindeki etki derecesi. Sonucun algılanan değeri, “yapsan bile yapmaya değmez” düşüncesi. Diğeri ise “yapmaya çalışsam bile yapamam” düşüncesi.
Bu düşüncelerin gerçekliğin doğru bir değerlendirmesine göre değil, DRÇ bölgesinin aktif olması nedeniyle ortaya çıktığını biliyoruz. DRÇ bölgesini deaktive etmek için ise MPFK bölgesini aktif hale getirmemiz gerekiyor.
Burada ilginç olan, zorluklarla karşılaştığınızda, belli bir kontrol seviyesini yakalamak için, yapmanız gereken tek bir şey var.
Ümitsiz bir durumla karşılaştığınızda, beyniniz hiçbir şey yapamayacağınızı söylüyorsa, başarma veya başaramama ihtimallerini unutun ve ne derecede olursa olsun elinizden geldiğince durumu yönetmeye çalışın.
Bu konuda çok güzel bir örnek biliyorum. Ben stajyer olarak çalışırken, dördünce evre kanser bir hastam vardı. Bu hastanın ailesi hergün bize, hastanın yeterince beslenip beslenmediğini soruyor, “enerjisini yüksek tutmak için yemesi lazım” diyorlardı.
Bu durum benim aklımı çok karıştırıyordu zira hem hastanın zaten bir bilemedin iki hafta ömrü kalmıştı, hem de bu süre boyunca ihtiyacı olanı zaten damardan alıyordu. Yani bir şeyler yemeye ihtiyacı yoktu.
Ama hastanın ailesi, tamamen ümitsiz bu durum karşısında bile bir miktar kontrol uyguluyorlardı. %100 çaresizlik karşısında bile, bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.
Öğrenilmiş çaresizliğe karşı yapmanız gereken de tam olarak bu. Karşı karşıya olduğunuz durumun ne kadar ümitsiz olduğunu düşünüyor olursanız olun, sonuçta işe yarayacak olup olmadığına bakmaksızın, bir şeyler yapın, durumu az da olsa kontrol etmeye çalışın.
Bir miktar bilinçli çabada, kontrolde ısrar ederseniz, MPFK bölgesi aktif hale gelir ve DRÇ bölgesini kapatır.
Ölümcül kanser durumu, gerçekten çaresiz bir durum. Ama sizin içinde bulunduğunuz durumun çaresiz olduğunu, beyninizin durumu doğru bir şekilde değerlendirdiğini nereden biliyorsunuz? “Biliyorum çünkü bu konudaki tüm bilgiye nesnel bir şekilde sahibim” diyecekseniz, bu cevabı kabul etmiyorum.
Burada işin felsefesine gireceğiz ama durumunuzun gerçekliği ile ilgili inandığınız şey gerçek değil. Durumun gerçekliği ile ilgili inançlarınıza beyniniz karar veriyor. Siz ise beyninizin bilişsel önyargılardan bağımsız olup olmadığını, bilişsel olarak adil olup olmadığını bilmiyorsunuz.
Tam burada, “çabalasan bile değmez” ve “çabalasan bile başaramazsın” düşünceleri çok önemliler. Bu iki düşünce şekli, DRÇ alanı aktif hale geldiğinde ortaya çıkan düşünceler. Bu düşünceleri yakalamanız ve nasıl, ne miktarda olursa olsun bir şeyler yapmanız, durumu kontrol etmek için bir miktar çaba göstermeniz gerekiyor.
Çaresiz bir durumda olduğunuzda, dünden biraz daha iyi olmak için, şansımız az da olsa arttırmak için ne yapabilirim sorusunu sorun.
Bazı insanlar çaresiz durumlarda bile, az daha olsa yapabileceğim bir şey var mı sorusunu sormayı bırakmıyorlar. Kazananlar, şampiyonlar, bu insanlar arasından çıkıyor.
Bir durum karşısında “boş ver, çabalasan bile değmez, başaramazsın” düşünceleri ile dolduğunuzda, küçücük de olsa, elinizden geldiğince bir şeyler yapın, pes etmek yerine kontrolü tamamen elden bırakmayın. Bunu yaparsanız, MPFK alanı aktif hale gelecek ve DRÇ alanı deaktive olurken, sizin başarıp başaramayacağınız ile ilgili algınız dönüşüme uğrayacak.
The Puer Aeternus (ebedi çocuk), büyüyemeyen, yetişkin olamayan genç erkek veya kadınları tanımlayan, modern Amerikan literatüründe Peter Pan sendromu denilen problemin ismi.
Beyin, kolay dopamin uyarımları tarafından tetikleniyor ve bu da kişinin zevki erteleme ve çok çalışma ihtimalini azaltıyor.
Bebek patlaması (baby boomer) neslinin çocuk yetiştirme şekli geri tepiyor: çocuklarımıza, hoşlarına gidecek işler söyledik ama bunu yapabilmek çok zor olabilir.
Çoğunuzun bildiği gibi Carl Jung, yirminci yüzyılın başlarında Sigmund Freud’un kanatları altında çalışan ama daha sonra çeşitli nedenlerle ondan koparak, Jungcu psikoloji adı verilen kendi psikoloji ekolünü yaratan bir psikologdu.
Jung, kişilik gelişimi ve arketip denilen, evrensel gibi görünen, mitolojik ve psikolojik yapılarla ilgileniyordu. İçe dönük – dışa dönük terimlerini Jung popüler hale getirdi. Gölge, Jung’un ortaya attığı ve daha önce duymuş olabileceğiniz terimlerden birisi.
Puer Aeternus ise, yetişkin olamayan kadın ya da erkek demek. Modern Amerikan literatüründe, Peter Pan sendromu dediğimiz şey, bu arketipin bir şekli. Puer Aeternus yani ebedi çocuk, yetişkin yaşamının gereklerini anlar ama bunlar onun için çok fazladır. Puer Aeternus sadece ebedi gençlik ile alakalı değil. Aynı zamanda kapana kısılma korkusu ile, her anlamlı yetişkin hayatında bulunan kuralların ve sorumlulukların korkusu ile alakalı.
Gelişim sürecine tüm insanlık katılır. Örneğin, anaokuluna başladığınızda, anaokulu sınıfına gitmek için servis otobüsüne binmeye başlarsınız. O yaşlarda anne ve babanıza çok bağlı olsanız bile, o sınıfa gitmenin bir yolunu bulmanız gerekir. Belki sınıfa gitmemek için ağlar ve annenize yapışırsınız ama zamanla kendinizi ana sınıfında veya ilk okulda bulursunuz ve orada arkadaşlar edinir, evden okula giderken sorun çıkarmayı bırakırsınız.
Anne ve babadan koparak okula gitmek, büyük bir gelişimsel başarı, çocukluğun normali olan bağlantılardan koparak ilerlemek anlamına gelir. İnsan hayatı, bunun gibi birçok gelişimsel an içerir. Bunlardan biri de yetişkin olma çağrısıdır.
Yetişkin olma çağrısı
Hayatımızın ilk 20 yılında, hemen her şey az ya da çok bizim önümüze serilidir. Eğer şanslı isek bir ya da iki ebeveynimiz bu süreçte yanımızdadır ve arkamızda bize destek olan bir komünite vardır.
Hayatın bu ilk 20 senesinde, ne yapmamız gerektiği bize söylenir, bizim için organize edilir. Okula gitmemiz, iyi notlar almamız, evde akıllı uslu davranmamız söylenir. Arkadaşlar edinmemiz, hızlı araba kullanmak gibi riskli davranışlardan, uyuşturuculardan, yıkıcı ilişkilerden uzak durmamız söylenir. Yatağa belli saatlerde girmemiz, uyanmamız ve gün içinde bunları tekrarlamamız söylenir.
Artık çocuk işçiliği yasak olduğu için, çocukluk döneminde para kazanmamız gerekmez, bir barınak bulmamız, yiyecek bulmamız gerekmez. Bunlar bize sağlanır ve yetişkinlik uzak gelecekte olan, birgün bir şekilde ulaşacağımız bir fikir olarak orada durur.
Derinlerde ise, bir kaygı vardır. Tüm gelişme anları, öncesinde bir miktar kaygı barındırır. Büyümek, evden ayrılmak isteriz ama aynı zamanda çocukluğun sağladığı tüm konforu bırakmaktan da korkarız. Bu korku kısmen bilinç seviyesindedir ama çoğu bilinç altındadır.
Genç bir insanı yıkabilecek birçok dikkat dağıtıcı var.
Örneğin yıkıcı ilişkiler. Birçok genç insan, buna hazır olmadan, draması oldukça zaman alıcı ve dikkat dağıtıcı olan ilişkilere girer. Böyle bol dramalı, bir fırtına bir sessizlik ilişki içindeyken, okula ve diğer sorumluluklara nasıl dikkat verebilirsiniz ki?
Bir diğer yıkıcı şey de uyuşturucu maddeler ve alkol. Birçok genç insan, aslında motivasyon açısından gerekli olan kaygıdan kaçmak için bu yıkıcı maddelere başvuruyor. Bu kaçış sonra daha fazla kaygı yaratıyor ve daha fazla kaygı da daha fazla uyuşturucuya ve kaçışa neden oluyor.
Son 20 yılda, gençler için yıkıcı olan dikkat dağıtıcılar listesine sosyal medya ve bilgisayar oyunları da eklendi. Dünya her geçen gün, genç insanların dopamin salgılamalarını, o bağımlılık yapıcı heyecan hissini tetikleyecek daha fazla yöntem icat ediyor. Birçok genç gecenin 2’sinde arkadaşlarına mesaj atıyor, sosyal medya kullanıyor veya oyun oynuyor ve bunu birçok gece tekrarlıyor.
Bütün bunlar, kovid karantinaları ve her geçen gün daha kullanışlı olan cep telefonları ile daha beter hale geldiler.
Dersleriniz için çok çalışmak, bir yetenek geliştirmek, bir alanda ustalaşmak, müzik ya da spor gibi alanlarda yükseklere çıkmak, istikrarlı bir çizelge ile adanmayı gerektirir. Fakat beyin kolay dopamin kaynakları ile daha fazla uyarıldıkça, bir insanın bir işe adanmak için zevki erteleme ve çok çalışma ihtimali, bir işi başarmakla zevk deneyimleme ihtimali azalır.
Bunlara bir de dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, duygu durumu bozukluğu ya da sadece yönetici işlev problemlerini ekleyin, yetişkinliğe çağrı çok daha zor bir hal alır.
Puer aeternus, gün geçtikçe büyüyen bir problem gibi görünüyor.
Değişen iş yaşamı
Başka bir problem daha var. İş yaşamı, tartışmaya gerek olmayacak şekilde, daha karmaşık bir hal aldı. Hayat boyu kolayca elinizde tutabileceğiniz 9 – 5 işler her geçen gün daha da azalıyorlar, basit stajyerlik bile eskisi gibi değil. Üniversite diploması artık bir iş garantisi sağlamıyor. Yani insanları kendilerini madde, bilgisayar oyunu, ilişki dramaları ile uyuşturdukları ya da sadece büyümenin zorluklarından kaçtıkları için kim suçlayabilir ki?
Covid-19 eve kapamaları ile bazı aileler bağlarını güçlendirdiler ve bu ailelerin çocukları online eğitimin nimetlerinden faydalandılar, izolasyona rağmen insanlardan kopmamanın bir yolunu buldular. Ama kapamala bir yandan da henüz yeni yeni duymaya başladığımız, hayatlarında bir yön bulamayan, öfke ve şüphe ile dolu, düşük özgüvene sahip, tükenmiş hisseden ve sorumluluk almaktan kaçan birçok genç insan ortaya çıktı.
Başka bir açıdan bakarsanız, bebek patlaması (baby boomer) neslinin çocuk yetiştirme stili geri tepiyor. Çocuklarımıza, hoşlarına gidecek işler bulmalarını söyledik ama bunu yapmak gerçekten çok zor ve bu, ulaşılması imkansız bir hedefe benziyor. Bu nedenle de birçok insan boşa uğraşacağıma gider kendimi uyuştururum, bilgisayar oyunu oynarım, ilişki dramalarına ve başka kaçış davranışlarına dalarım diyor. Benden beklenen şeyler çok fazla diye düşünüyor.
Bu modern puer aeternus ve gerçekten de çok acı verici bir şey.
Rekalibrasyon ihtiyacı
Artık rekalibrasyon, yeniden ayarlanma zamanı geldi. Hayatta olmak harika bir şey. Genç olmak harika bir şey. Ve büyümenin zorluğunun etrafından dolanmaya çalışmak yerine, her zor şeyde olduğu gibi içinden geçmeliyiz.
Muhtemelen genç insanlara çok fazla söz verdik. Bu konuda yeniden ayarlama yapma zamanı geldi.
Puer aeternus sınırlanmak, kendini tutmak, kurallarla bağlı olmak istememek demek. Özgür olmak istemek demek. Ama puer aeternus, insanı gerçekten özgür kılacak bir şeyler inşaa etmeden, bunun için gerekli irade ve adanmışlık olmadan özgür olmak istiyor.
Ebedi çocuk olarak kalmak, size mutluluk getirmiyor ve getirmeyecek. Büyümek diğer büyüme aşamaları gibi, birçok nedenden dolayı zor olabilir. Ama yetişkinlik, kendi özgürlüklerini de beraberinde getiriyor. Fakat büyümek, yetişkin biri olmak, kendiliğinden olacak bir şey değil.
İçinde puer aeternus bulunan her insan, aynaya bakmalı ve gördüğü insanı sevme tercihini yapmalı. O özel insanı, içinde büyüklük barındıran insanı sevme tercihini yapmalı. Çok iyi okullarda okumanız gerekmiyor. Dahi olmanız ya da çok varlıklı olmanız gerekmiyor. Sadece kendinizin iyi bir versiyonu olun. İçinizde bu yeri bulun ve ileriye doğru hareket edin. Bunu yapmakta çok büyük bir güç var.