Eski sevgilimi ben terk ettim ama hala unutamadım – vaka çalışması

Bugün ele alacağımız vaka çalışmasında, takipçi 1 yıl kadar beraber olduğu kadını terk etmiş. Eski sevgilisi toksik, sürekli olarak saygısızlık yapan, birçok alarm veren bir kadın olduğu için, zor da olsa sonunda doğru olanı yapmış. Sonunda diyorum zira bir yıllık ilişkide kadını 3-4 kere bırakmış ama her seferinde geri almış.

Sorun şu ki, bu toksik ilişkinin üzerinden 6 ay geçmesine rağmen, terk ettiği eski sevgilsini unutamamış. Takipçi, ismine  Erkan diyelim, çevresinde bir uydu erkek barındıran ve başka erkeklere mavi boncuk dağıtan bir kadın olduğu için kararının doğru olduğunu biliyor ama yine de onu özlüyor. Bu da takipçiyi oldukça şaşırtan bir durum.

Aslında tabi ki Erkan bu kadını değil, bu kadının olmasını istediği fanteziyi özlüyor. Acı çekmesinin ve kızın aklından çıkmamasının nedeni, gerçekliği henüz kabul edememesi.

Burada bir başka sorun da, yeni ve derin bir ilişki ile biten ilişki arasında ortalama olarak 1.5 sene gibi bir sürenin olması. Birçok erkek maalesef hayatında düzenli ve derin bir bağ olan kadını 2-3 ay içinde bulamazsa, paniğe kapılıyor ve sanki hiç bulamayacakmış gibi hissetmeye başlıyor. Bunun sonuçlarından biri de, ilerde derin bir bağ yoksa, eski bağı özlemek oluyor. Bu özlem özellikle, erkek ilişkiyi hayatının merkezi yapıp ilişkisinin dışındaki sosyal hayatını ve uğraşlarını boşladıysa daha şiddetli oluyor. Erkek sadece hayatının merkezi olan bir bağı kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda o bağ hayatından çıkınca, sosyal bir çöl ile başbaşa kalıyor.

Bu nedenle ilişkiniz olduğunda, hayatınızı ilginç ve sosyal yapan şeylerden uzaklaşmamalısınız. Ve uzaklaşsanız bile, ilişki bittiğinde, içinizden gelmese bile,  hayatınızı ilginç ve sosyal yapan şeylere devam etmelisiniz.

Neyse, fazla uzattım. Erkan’ın hikayesine bakalım.

Abi merhaba. 6 ay kadar önce, 1 yıllık ve oldukça kaotik olan ilişkimi bitirdim. Ben 29 yaşındayım, eski kız arkadaşım ise 27 yaşında.

Aramızda inanılmaz bir bağ vardı. Hayatımda kimseyle bu kadar iyi vakit geçirmedim. Seks harikaydı. Beni o kadar çok, o kadar yoğun seviyordu ki anlatamam.

Bir şeyi çok açık anlatıyorsun ama zerre farkında değilsin. “Gerçek olamayacak kadar güzelse, gerçek değildir” diye bir laf var. Kullandığın abartı kelimeler, toksik ve manipülatif partnerin aşk bombardımanını tamamen yuttuğuna işaret. Aranızdaki muhtemelen derin bir bağ değil, kaotik ilişkinin iniş çıkışları ile aralıklı pekiştirilen bir bağımlılıktı. Seks bombardımanı zaten belli. Yoğun sevgi sandığın şey de, muhtemelen kaotik ve hedonist yapışkanlıktı.

Toksik aşk bombardımanını, gerçek olmadığı için gerçek olamayacak kadar güzel görünen “bağı” olduğu gibi değil de böyle süslü pembe gözlüklerle görürsen, aslında seni manipüle edip kanını emme gibi bir niyeti olmadığından fare kapanına “harika” peynirler koymayan normal bir kadının gerçek sevgisi, sana bayat ve renksiz gelir. Pembe gözlüklerle kendine gerçek diye yutturduğun geçmiş ilişkini özler durursun.

Ama …

Bu harika, inanılmaz, yok böyle bir şey “sevgi” zaten hep “AMA” ile paket olarak gelir.

Problem şu ki, aramızdaki derin aşka ve kimyaya rağmen …

Cinsel azgınlığa ragmen desek daha doğru olur.

balayı aylarından sonra ona olan güvenimi sarsmaya başladı.

Aşk bombardımanı genellikle böyle biter. Cennet bahçesinde yürüdüğünü sanarken, birden ayılır ve kendini bir mayın tarlasının ortasında bulursun.

Aslında rüyadan uyandığında geri dönüp mayın tarlasından çıksan, yine çok hasar almazsın. Ama “bunu düzeltebilirim, gözlerimi kapatıp gül bahçesine dönebilirim” dersen, büyük hasar alırsın.

“Hayır ben bu işi şu abiden ya da şu abiden öğrendim, bu kızı düzeltebilirim!”

Bozuk bir kadını düzeltemezsiniz. Sağlıklı bir kadınla olan ilişkinize yapacağınız yatırım, o kadının daha da iyi olmasını sağlar ama sağlıksız bir kadına yatırım, onun daha da kötü olmasını sağlar.

Onu daha objektif değerlendirmeliydim ama abi ilk aylarda her şey o kadar harika gidiyordu ki!

Paranoyak bir şekilde bir şeylerin kötü gideceği beklentisinde olmanızı tavsiye etmem ama her şeyin harika olduğunu düşündüğünüz anda bunu yakalayıp “bir dakika” demeniz lazım. “Burada bir problem olabilir, gerçek olamayacak kadar güzel ise gerçek olmayabilir”.

Birçok erkek maalesef “ah çok harika, ah mükemmel” diye eriyor ve sonra da aylarca kurtulmaya çalıştıkları şekilde yaralanıyor.

İnsanlar gerçek yüzlerini 3-6 ay kadar saklayabilirler. Yani biriyle beraberliğinizin ilk 3-6 ayında, “dur bakalım bu ne kadar gerçek, ne kadar reklam ya da sahte” şeklinde temkini elden bırakmamalısınız. Kız sonra gerçekten iyi çıkarsa, başlangıçta çok yüksel dürtüsel coşkuların hedonist zevkine tam dalamazsınız ama uzun süreli mutlu olabilirsiniz.

İlişkinin başında önünüzü kış tutun, bırakın yaz gelsin. Çoğu kaygılı bağlanan, sevgi açı erkek, aşk bombardımanı ile önünü bitmeyen yaz sanıyor ve kara kışa toslayınca darmadağın oluyor. Bu konudan, kendimizi kaptırmadan sevemeyecek miyiz yazısında bahsetmiştim.

Sonra, bazı kötü davranışları ortaya çıktı. Bunlar birk ere olan şeyler de değildi, düzenli olarak yaptığı şeylerdi. Mesela eski sevgililerinden konuşuyordu ve birkaç kez gereksiz cinsel ayrıntılara da girdi. Kızdığında bana tehditler, aşağılamalar ile saldırıyordu.

Bu ikisi bile bir kez, geri dönüşsüz ayrılmak için yeterli.

Çevresinde uydu erkek barındırıyordu ve bunlarla sınırlarına zerre dikkat etmiyordu. Bunlardan en samimi olduğu erkeğe, bizim yatak hikayelerimizden bahsetmiş.

Bu kadın bu adamları sadece ilgi kaynağı olarak değil, erkek arkadaşını sopalamak ve hizada tutmak için kullanıyor. Bu çalışır bir taktik olmasa bile, bir kadının bunu yapması, onu kalitesiz ve sevgili yapılmaması gereken bir kadın yapar.

Beni eski sevgilileri ile karşılaştırıyordu ve bunu bazı alanlarda yetersiz olduğumu belirtmek için yapıyordu.

Başlardaki o gerçek olmadığı için gerçek olamayacak kadar harika “aşkın” nedeni tam olarak bu işte. Bulabileceğin en boktan kadınlardan biri, gerçek yüzünü saklamaktan yorulduğunda, o rüya gibi deneyime geri dönme umudu ile üzerine attığı her türlü pisliğe ragmen ilişkide kalman için.

Kızın sonradan yaptıkları da zaten seni sevmediğine, yaptıklarının manipülasyon olduğuna kanıt. Gerçi kişisel algılama, kız sevgi kapasitesi olmayan ve sevmeye değmez bir paçavra, sana özel bir durum değil. Senin burada küçük düşmene neden olan şey, kızı bunlara ragmen seri olarak terk etmemen.

Maalesef suçlandığı zaman refleks olarak kendisini suçlamaya meyilli bir erkeksen, kız arkadaşın seni eski sevgilileri ile karşılaştırıp aşağıladığında, “bu karı malın teki çıktı, seri olarak bırakayım” refleksi göstereceğine, “beni yetersiz görüyorsa yetersizim” demeye başlarsın. Sonra da kendini kıza ispatlamaya çalışırsın.

Normal bir kadın örneğin ona yeterince zaman ayırmıyorsan sana “artık bana çok zaman ayırmıyorsun” gibi bir şey söyler. Arıza bir kadın ise “eski sevgilim hiç böyle yapmazdı” gibi şeyler saçmalar.

Bir süre kadın erkek ilişkileri ile öğrendiklerimi kullanarak, onu düzeltebileceğimi düşündüm.

Hayır, onu düzeltemezsin. Birini düzeltmek veya kurtarmak sizin işiniz değil. Sizin işiniz  uyumlu bir ilişki yaşayabileceğiniz, toksik olmayan birini bulmak ve yolda karşınıza çıkan bu tür toksik kadınları da en hızlı şekilde elemek.

Sorun şu ki, bu tür kadınların oranı daha az olsa da, ilişkilerde dikiş tutturamadıklarından ve büyük bir kısmı da cinsel olarak çok aktif olduğundan, piyasada daha çok bu tür kadınlarla karşılaşacaksınız. Ve eğer aşk bombardımanını yememeyi öğrenmezseniz, arka arkaya toksik ilişkilerde yıllarınızı boşa harcamanız çok kolay.

Ama çabalarıma rağmen bir değişiklik olmadığını görünce, 6. ayımızda onu terk ettim.

Ve kesinlikle de geri dönmemen gerekiyordu.

Defalarca aradı, mesaj attı ve kapıma gelip değişeceği konusunda sözler vererek yalvardı.

Sanırım bir insanın değişmeyeceğinin en önemli göstergelerinden biri, terk edildikten sonra değişeceği konusunda yalvarması.

Bu arada, bir kadın ne kadar çok ağlarsa, ona o kadar az acıyın. Özellikle de böyle kritik ilişki kırılmalarında. Az ağlayana, acısını kendi içinde yaşamaya çalışana acıyın, göstere göstere ağlayana acımayın. Bu konuda bir kadının sizin için çok ağlaması, sizi çok sevdiğini göstermez adlı bir yazı yazmıştım. Bu tür oyuncağını kaybedince “değişeceğim” diye ağlamalar manipülasyondur.

Ama ilişkiye yeniden başladığımızda, eski davranışlarına geri dönüyordu.

Sadece seni ilişkiye çekmek için yalan söylediğini anlıyorsun muhtemelen.

Çok güzel bir kız ve bugüne kadar tüm yaptıkları güzelliği sayesinde yanına kalmış.

Alçak gönüllü olup kendi katkılarını görmezden gelme. Sırf güzel diye yaptığı her şeye rağmen kızı bırakmayan, ödüllendiren senin gibi abazanların sayesinde de. Kız güzel olunca böyle şeylere rağmen bırakmayacak, kendisini sürekli alacak adamlar olduğunu, kıza siz öğretiyorsunuz.

Sonraki 6 ayda terk et – yalvarsın – geri al döngüsüne girdik. Sonunda onu her aldığımda, daha da kötüleştiğini fark ettim.

Adama ne yapsam bırakamıyor diye düşünmesini sağladın. Daha da kötüleşmesi doğal değil mi?

Terk ettiğimde gösterdiği sevgi, ağlamaları ve sözleri geri dönmeme neden oldu.

Bunca zaman sonra bile o gösterdiği şeyin sevgi olmadığını, manipülasyon olduğunu anlamamışsın. Bunca zaman sonra da unutamama sebebin bu. Çok sevildin ve ne olursa olsun çok sevilme deneyimini kaybettin sanıyorsun. Sürekli olarak verilen sözlere inandığın için, kızı geri almasan da masalları gerçek sanmayı kendine öğrettin. Gerçeklikten kopuşun hala devam ediyor ve unutamama sebebin de bu.

Sonunda onu terk ettim ve tüm aramalarını bloke ettim, bana ulaşamamasını sağladım. Bu, bugüne kadar yaptığım en zor şeylerden biriydi.

Bu tür toksik ilişkilerin etkisinin daha kalıcı olma sebeplerinden biri de, aralıklı pekiştirme ile bağımlılık yaratmaları. Senin durumun sadece gerçek olmayan bir mükemmeliği gerçek sanmak değil, aynı zamanda bağımlılık geliştirmen.

Burada en iyisi, bu tür bir ilişkiye girmemek ve girilse bile en kısa sürede ilişkinin ne olduğunu anlayıp çıkmak. Bu nedenle zaten toksik ilişkiler kitabındaki bilgileri toksik ilişkiniz yoksa bile bilmeniz önemli.

Ayrıldıktan sonra kendime odaklandım, işimde ilerledim, yeni arkadaşlar yaptım ve gayet iyi kızlarla görüştüm. Şu an bir kız arkadaşım var ve sosyal olarak çok aktifim.

Fakat bütün bunlara ve aradan geçen onca zamana rağmen, kendimi hala onu düşünürken buluyorum. Onunla yaşadığımız o eğlenceli zamanları, bağı ve aşkı düşünüyorum. Bunlar çok özel şeylerdi.

Bu konuda ne yapabilirim?

Burada gerçekte olan şey şu ki senin özel dediğin bağ, senin boğazına kadar battığın manipülasyondu ve tek taraflıydı. Sen o anlarda büyük bir sevgi ve bağ deneyimlediğine inandın ve bunu yaşadın fakat aranızda bağ ve aşk yoktu. O taraftan sana akan şey manipülasyondu, sen bu zokayı yuttun.

Sen daha o deneyimin yalan olduğunu kabul etme aşamasına gelememişsin. O kızla ilişkin, muhtemelen en az sevildiğin ilişkiydi. Fakat kumar bağımlısının hissettiği o az da olsa büyük kazanma ihtimali seni bağımlı yaptı.

Bu tür aşk bombardımanlarına çoğu erkek düşebilir ama manipülasyon bitip de kızın gerçekte ne olduğu ortaya çıktıktan sonra bile düştüğün tuzağı bağ ve aşk olarak tanımlamak, çocukluktan kalma bir açlık gerektirir. Bence senin bir tarafın kendini hala “o zaman büyük bir aşk yaşadım” yalanıyla doyurmaya muhtaç.

Bakın yanlış anlamayın, büyük bir bağ ve aşk yaşayamazsınız demiyorum. Ama senin anlattığın toksik kızla yaşadığın şeyin, en azından o kız tarafında bağ ve aşk bile olmadığını söylüyorum. Bu tür ilişkilerde en çok duyduğum şey “hiç bu kadar sevilmedim” oluyor. Ve işin trajik yanı, böyle ilişkiler bu adamların hemen hiç sevilmedikleri ilişkiler.

Eğlence kısmına gelirsek, bu kadın gibi kadınlar, sürekli olarak erkeklerle takıldıklarından ve düşüp kalktıklarından, erkeklerle eğlenmeyi, derin muhabbetler etmeyi, normal bir kadına göre çok daha iyi bilirler. Genel olarak erkeklerle çok fazla oranda samimi olan ve ilişki materyali olmayan kadınlar, erkeklerle sınırları olan ve bunları koruyan, ilişkilik kadınlara göre daha eğlenceli, muhabbeti iyi olan kadınlardır. Dayılara bağı bahçeyi sattıran muhabbeti, pohpohlamayı, eğlenceyi evdeki karısının değil pavyondaki pavyon karısının bilmesi gibi.

Erkeklerin de kadınlar gibi bir denge bulması lazım. “Ay biliyorum Aykut serserinin tekiydi, arkamı dönsem aldatıyordu ve bana kötü davranıyordu. Ama onunla yaşadığım o heyecan, o eğlence, o yakınlık! Hele ilişkinin başlarındaki o aşk! Aynısını şu anki sevgilimde bulamıyorum” diyen aptal kadının erkek versiyonu olmayın. Sen maalesef olmuşsun.

Bir başka problemin de, muhtemelen sevgi açlığının sonucu olarak, çok kısa sürede biri ile ilişkiye başlamışsın. Uzun süreli bir bağ kurabileceğin bir ilişki karşına 1.5 senede bir çıkar. 6 ay geçmiş, bir ilişki içindesin ve bu ilişkideki bağ sana bir öncekini unutturmamış. Eski sevgili ile olan yoğın bağı unutman için yoğun sevgi ve bağ içeren bir ilişkiye başlaman gerekli demiyorum. Sadece 4-6 ay sonra bulduğun bir ilişkinin, aceleye getirilmiş, yara bandı bir ilişki olabileceğini söylüyorum. Bu tür yara bandı ilişkiler, yalnız kalıp gerçekleri sindirmekten kaçmanızı sağlarlar ama aynı zamanda sizin “onun gibisi yok” algınızı güçlendirirler.

Zaman bu tür bir ayrılık acısının en büyük ilacı ama sen çok hızlı bir şekilde ilişkiye atlayarak olsun, gerçekliği kabul etmeyerek olsun, bu süreyi çok uzatıyorsun. Yine de bir 6 ay daha geçmeden tamamen aklından çıkma ihtimali yüksek.

Bu deneyimden öğrenmen gereken şey, duygular şelale olunca o duyguların zevkine ve seline kapılmamak. Eğer bu sele kapılmaya karşı koymazsan, bu zevk şelalesini en zirvede yaşarsın ama gerçeklikten koparsın. Partnerini doğru değerlendirememekle kalmaz, onun sonradan sana yaşattığı acılara rağmen ondan kolay kolay kopamazsın. Kopsan bile kendine gelmen kolay olmaz. Karşı koymadığın zevk zirveleri, sonraki dipler ne kadar derin olursa olsun bağımlılık yaratırlar.

Kısacası, öncelikle bu kızla ilişkini neredeyse kutsal bir bağ ve sevgi olarak tanımlamayı bırak. Erkeklerle düşüp kalkmaktan hangi erkeğin hangi zayıflığını kullanacağını, hangi erkek egosunun ağzına hangi balı çalacağını çok iyi bilen bir kadının, tam senin ağzına göre çaldığı manipülasyonu aşk ve bağ sandın.

İkincisi, bu kadar hızlı bir şekilde ilişkiye atlamayı bırak. Şu an beraber olduğun kızla sırf rebound yapıyorsan kızı bırak mesela. Ama kızla rebound değilsen, gerçekten iyi bir ilişki ise bırakma.

Üçüncüsü, zamana bırak. Bir toksik ilişkide kalmaya ne kadar çok ısrar edersen, o ilişki sonrası kendine gelmen o kadar uzun sürer.

Dördüncüsü, bird aha kendine hakim ol ve zevk şelalesine kapılma. Eğer bu ilişkide bunu yapsaydın, şu ana kadar 3 tur unutmuş olurdun.

Beşincisi, bu tür bir açlık terapinin faydalı olabileceği bir zayıflığa işaret. Bu konuda terapi alabilirsin. Bu kızı bırakabilmen o kadar da zayıf olmadığına işaret zira gerçekten zayıf adamlar terk edilene kadar bırakamıyorlar ama terapiden sen de faydanabilirsin.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Bir kadın ve bir erkek arkadaş olabilir mi? Kadın erkek arkadaşlığı mı, friendzone mu?

Daha İyi Bir Yaşam İçin Psikoloji ve Nöron Bilimi Temelli Pratik İpuçları Kitap Seti ile tanıdığınız Dr.K’nin son yayınlarından birinin çevirisi.

Bugün, internette en çok geyiği yapılan favori konulardan birini konuşacağız. Kadın erkek arkadaşlığını, daha doğrusu “bir kadın ve bir erkek arkadaş olabilir mi?” sorusunu ele alacağız.

Şimdi, ben bir kadın ve bir erkek arkadaş olabilir diye düşünüyorum. Bir kadın ve bir erkek arkadaş olabilirler ama bu, hepimize öğretilmeyen bir yetenek seti gerektirir.

Bunun yanında diğer uçta da, bir kadın ve bir erkek arkadaş olamaz diyenler var. Bu gruba göre kadın ve erkek arasında her zaman bir çeşit çekim olur ve bu da belli riskler taşır.

Hepiniz şu senaryoyu duymuş, birçoğunuz da yaşamışsınızdır. Biriyle ilişkiye başlarsınız, bu kişinin karşı cinsten bir arkadaşı ya da arkadaşları vardır ve bu arkadaş sizi endişelendirir. İlişkinize “bu arkadaşın senden gizli gizli hoşlanıyor olabilir” dersiniz ama sevgiliniz “hayır, asla, o benim arkadaşım”, “biz yıllardır arkadaşız”, “aramızda bir şey olamaz” der. Sonra bu insanlar ilişkiniz biter ve 3 ay belki 6 ay geçer. Ve tahmin ettiğiniz gibi, eski sevgilinizin bu “arkadaş” ile çıkmaya başladığını öğrenirsiniz.

Korkutucu olan şu ki, bir kadın ve bir erkek arkadaş olamaz düşüncesinin de doğruluk payı var. Bu nedenle “bir kadınla bir erkek arkadaş olabilir mi?” sorusunu ele alırken, bu iki değişik düşünceyi de ele alacağız.

Peki, arkadaşlık nedir? Platonik arkadaşlık neye benzer? Ve friendzone’da uzun süre geçirdikten sonra sevgili olan insanların olayı ne?

Şimdi önce kadın ve erkek arkadaş olabilir diyen tarafla başlayalım. Evet, kadın ve erkek arkadaş olabilir ama bu, herkesin sahip olmadığı bir yetenek setini gerektirir.

Bazı insanlar, karşı cinsten arkadaşlığı düzgün bir şekilde yürütebilen ve bu konuda iyi davranış kalıplarına sahip ebeveynlerle büyürler. Örneğin, yakın erkek arkadaşları olan bir anne ile ya da yakın kadın arkadaşları olan bir baba ile büyüdüyseniz, kadın erkek arkadaşlığı konusunda ebeveynlerinizin kullandığı yetenekleri içselleştirme ihtimaliniz yüksek.

Bu yetenekler oldukça belli belirsiz davranışlar olabilirler. Örneğin annenizin yakın kadın ve erkek arkadaşları olabilir ama kadın arkadaşlarına dokunurken, arkadaşı olan erkeklere dokunmayabilir. Kadın erkek arkadaşlığında, bu tür belli belirsiz sınırlar mevcuttur ve bu sınırların belli belirsiz olması, bazı insanların bunları uygulamakta hiç zorlanmamasına rağmen bazı insanların neden çok zorlandığını açıklar. Çünkü bu sınırlar konusunda birçok şeyin kişi büyürken kişiliğine işlenmesi gerekir.

Peki nedir bu yetenekler? Bunlardan en önemlisi, duygusal düzenleme kabiliyeti.

Biz duygularını düzenleyebilme, yönetebilme kabiliyetinden sıklıkla bahsediyoruz. Şimdi gelin, duygusal düzenleme / yönetim kabiliyeti derken neyi kastettiğimizi anlayalım.

Bir kadın ve bir erkek arkadaş olamaz diyenlerin argümanı nedir? Eninde sonunda, bir tarafın diğer tarafa karşı duygu beslemeye başlayacağı değil mi? Bir süre sonra bir taraf, diğer taraftan hoşlanmaya başlayacak ve belki de aşık olacak.

Şimdi, eğer birine aşık olursanız, bu konuda yapabileceğiniz alternatif şeyler neler? İşte tam burada duygularınızı yönetebilme kabiliyeti devreye giriyor.

Aşk da, sevgi de bir duygu değil mi? Özünde, çoğunlukla bir duygu. Bir duygu olan  öfkenizi kontrol edebiliyorsunuz, öfkenize yenilmeyebiliyorsunuz ve öfkenizi söndürebiliyorsunuz. Birine öfkeleniyorsunuz ve “dik duracağım ve sakin kalacağım, onun seviyesine inmeyeceğim” diyebiliyorsunuz.

Çok üzgün hissetmenize, depresif olmanıza ve yataktan çıkmak istememenize rağmen, bu duyguyu yönetebiliyorsunuz ve yataktan kalkıp işe gidebiliyorsunuz. Öfke, üzüntü, yorgunluk gibi duyguların hayatınızı yönetmesine izin vermeyebiliyorsunuz.

Peki neden aşkı kontrol etmeyesiniz? Neden aşkın hayatınızı yönetmesine izin vermeyesiniz ve birine olan aşkınızı kontrol edip yok etmeyesiniz? Aşkın da bu duygulardan farkı yok ki!

Herkes üzüntü duygusunun yönetilmesi gerektiği fikrini destekliyor. Utanç hissettiğinde, bu duygudan kurtulması gerektiğini biliyor. Öz değeri düşük ise, öz değer kazanması gerektiğini biliyor. Bu duyguların yönetilmesi ve düzenlenmesi ile ilgili teknikler öğrenip uygulamaya çalışıyor.

Ama iş aşka geldiğinde, romantik sevgiye geldiğinde, bu duygunun da yönetilmesi, düzenlenmesi gereken bir şey olduğunu düşünmüyoruz. Bu duygunun yönetilebileceğini ve düzenlenebileceğini, gerekirse kontrol edilip söndürülebileceğini bile bilmiyoruz.

Oysa öfkeyi nasıl yönetip artık sizi kontrol edemeyecek hale getirebiliyorsanız, romantik sevgiyi de yönetip artık sizi kontrol edemeyecek hale getirebilirsiniz.

Peki birine karşı duygular beslemeye başlarsanız, bu duyguları nasıl yönetirsiniz? Bazı insanlar kendilerini geri çekerler ve uzaklaşırlar. Bu sağlıklı bir duygu yönetim stratejisi olabilir çünkü uzak durarak duyguları yönetebiliriz.

Bir diğer önemli yetenek de, konuşma yeteneği. Bir arkadaşınıza duygu beslemeye başladığınızda, ona “sana karşı bir şeyler hissetmeye başladım” diyebilirsiniz. Bunu bir itiraf gibi söylemeyebilirsiniz ki burası önemli. Birçok insan arkadaşına aşık olduğunda, bunu ona söylerken “aşkını itiraf” eder ve bu berbat bir harekettir.

Bu konuşmayı daha doğru şekilde yapabilirsiniz. Örneğin “sana karşı duygu beslemeye başladım ve senin de aynı hissedip hissetmediğini merak ediyorum. Arkadaş olarak, bu konuda ne yapabiliriz?” diyebilirsiniz. Burada arkadaşınıza “ben seninle ilişki istiyorum” demiyorsunuz ki bu da bir başka temel yetenektir. Eğer birine karşı duygu beslemeye başlarsanız, bu duyguların sizi yönelttiği yönde gitmek zorunda değilsiniz. Cinsel olarak azdığınızda, otomatik olarak bu duyguyu gidermeye çalışmıyorsunuz değil mi? 

Karşı cinsle arkadaşlık konusunda başarısız insanlarda gördüğüm ortak problem, konuşma kabiliyetlerinin kısıtlı olması. Bir yandan da duygularını düzenleme yetenekleri kısıtlı. Bu insanlar birine bir şey hissettiklerinde, bu duyguların kendilerini yönlendirdiği yolda gitmeleri gerektiğini sanıyorlar. 

Burada bir başka problem de birçok insanın “bir kere aşık oldum mu, hep aşık kalacağım” sanması. Duyguları büyüyecek, büyüyecek ve büyüyecek sanıyorlar. Bunun bir işkenceye dönüşeceği sonucuna varıp, ilişkiyi sonlandırıyorlar. Bunu yapabilirsiniz ama duygularla ilgili anlamanız gereken şeylerden biri de, duyguların zamanla denge noktasına geldikleri. 

İnsanlar aşık olurlar ve sonra aşkları biter. Bu en az aşık kalmak kadar yaygın bir şey. Ortalama bir insanın birden fazla sevgilisi oluyor. Yani bir insana karşı bir kimya hissediyorlar ve bu bir süre devam ettikten sonra bitiyor. Evliliklerin de %40-45 kadarı boşanma ile bitiyor.

Yani birine karşı duygu beslemeye başlamanız, o duyguların sürekli olacakları anlamına gelmiyor. Ve bu duygular yönetilebilirler. Bu duyguları yönetmek için yapabileceğiniz birçok şey var.

 Bunun yanında araştırmaların bize gösterdiği, birine karşı bir şeyler hissediyorsanız, bu hisleri devam ettirmeniz için, yatırım yapmanız gerektiği. Aşkın ilk seviyesi bol dopamin tarafından yönetiliyor. Onun yanında olmak bile çok heyecan veriyor ve insana kendini iyi hissettiriyor. Ama bu dopamin şelalesi bir yerde bitiyor ve 20 senelik, 30 senelik ilişkiler için dopaminden daha farklı şeyler gerekli.

Uzun süreli ilişki için, dopamin aşkından fazlasına, oksitosin aşkına yani bir bağlanma/bağ hissine ihtiyaç var. Bunların yanında fedakarlık, beraber plan yapmak, birlikte yaşamak, çocuk yetiştirmek, beraber iş kurmak gibi aktiviteleri içeren başka aşk çeşitleri de var. Aşkın çeşitlerinin yanında, romantik ve cinsel çekimin de değişik evreleri var.

Sonuçta aşk da diğer duygular gibi başlıyor, gelişiyor ve sonra sönüyor. 

Peki bir arkadaşınızdan hoşlanıyorsanız, sınırları nasıl korursunuz? Bir arkadaşınızdan hoşlanmaya başlarsanız, o duyguları yeşertecek davranışlardan kaçınabilirsiniz.  Örneğin bu kişi ile başbaşa geçirdiğiniz zamanı sınırlandırabilirsiniz. Akşam yemeğ yerine öğle yemeğinde buluşabilirsiniz. Eğer akşam yemeği yiyecekseniz, fazla içki içmekten kaçınabilirsiniz. Zaten genel olarak hoşlandığınız kişi ile beraberken, fazla içki içmekten kaçınmalısınız.

Bu konuda yapabileceğiniz bir başka şey de, arkadaşlığın içine partnerlerinizi ve çocuklarınızı koymanız. Yani buluşmalara partnerlerin de gelmesi. Böylece daha başından, arkadaşınıza karşı bir şey hissetmekten korunmuş olursunuz.

Şimdi bir kadın ile bir erkek arkadaş olamaz diyen tarafa gelelim. Birçok insanın erkek arkadaşı ya da kız arkadaşının “kıllanman yersiz o benim arkadaşım” dediği ve kıllanmanız gerektiğini gayet iyi bildiğiniz arkadaşlıklara gelelim.

Online tanışmalar dışında kalan organik ilişkilerin %70 kadarı, önce arkadaş olarak başlıyorlar. Bu ilişkiler başlamadan önce geçen arkadaşlık süresi ise ortalama 22 ay. Yani online tanışma dışında tanışan çiftlerin üçte ikisi, sevgili olmadan önce yaklaşık 2 yıl boyunca arkadaşlık ilişkisi içinde oluyorlar.

Peki bu nasıl oluyor ve bunun friendzone ile bağlantısı ne? Organik olarak başlayan ilişkilerin %70 kadarının 2 senelik arkadaşlıktan sonra başladığını öğrenmek, friendzone konusunda hassas insanları tetiklemiş olmalı.

Birçok insan “friendzone berbat bir yer” diyor. “Romantik ilgini hemen belli et ki friendzone diyarına atılma” diyor. Eğer birinden hoşlanıyorsanız “ya sevgili zone ya hiç” diyor. 

Peki bu durumda çoğu ilişkinin arkadaşlıktan başladığı gerçeğini nasıl ele alacağız? Bunun için biyoloji araştırmalarına bakmamız gerekiyor.

Kar leoparı gibi hayvanlara bakarsanız, eş seçme davranışlarının çok da karmaşık olmadığını görürsünüz. Kar leoparları tek başına yaşayan hayvanlardır. Dişi bir kar leoparı, 365 günün birkaç günü kızışır ve bu birkaç gün boyunca bir erkek, bir dişi arar. Bu çift çiftleşir ve sonra kendi yollarına giderler ve bu süreç daha çok ilkel dürtüler tarafından yönetilir.

Ama insanların hayvanlara göre çok daha gelişmiş bir zihni ve psikolojisi var. Bunlar çocukluğumuzdaki deneyimler, kültür, travmatik deneyimler, geçmiş ilişkiler ve medya tarafından şekillendiriliyorlar, Ayrıca insanlarda çok büyük bir genetik çeşitlilik de mevcut.

Yani şimdi ele alacağımız eş seçme ve çiftleşme mekanizmaları oldukça ilginç ve genel olsa da, her kadının ve her erkeğin burada bahsedilecek şekilde davranmadığını hatırlatmak isterim. Biyoloji bilimi büyük bir nüfus içindeki eğilimleri gösteriyor ama bireysel seviyede çok geniş bir yelpazede çeşitlilik ile karşılaşabiliyorsunuz.

Modern zamanlardan önce yaşayan bir erkek düşünün. Bir kadına karşı çekim duyuyor ve o kadın da erkeğe bazı sinyaller gönderiyor. Ama bu sinyaller kadının erkeğe çekim duyup duymadığını tam olarak göstermiyorlar.

Atalarımız zamanında yaşayan bir erkeğin zihni şöyle çalışıyor: “bu kadın benimle ilgileniyorsa ve ben bu sinyalleri gerçekte olduğundan daha olumsuz şekilde değerlendirirsem, bir fırsat kaçırırım. Eşleşme fırsatı kaçırmam benim çocuk yapamaman demek olabilir yani fırsat maliyeti yüksek”.

İlkel erkek beyni, bu nedenle sinyalleri olduğundan daha iyi görmeye meyilli. Yani kadının ilgilenip ilgilenmediği tam belli değilse, ilkel erkek beyni bu sinyalleri “ilgileniyor” olarak değerlendirmeye meyilli.

İlkel erkek beyni için erkek eğer ilgilenmeyen bir kadına yürür ve kadının kendisi ile ilgilenmediğini anlarsa, bunun maliyeti çok yüksek değil. Tabi böyle bir durumda maliyet, modern erkek beyni için oldukça yüksek çünkü yanlış anlama iş yerinde sorun yaratabilir ya da erkeğin kendisini çok kötü hissetmesine neden olabilir. Ama ilkel erkek beyninden bahsediyoruz.

İlkel erkek beyni için kadının kendisine gönderdiği belirsiz sinyali yanlışlıkla negatif olarak değerlendirmenin maliyeti çok yüksek iken, yanlışlıkla pozitif olarak değerlendirmenin maliyeti çok düşük. Yani hata yönetimi teorisi açısından, erkeklerin kendilerine yönelen kadın ilgisini abartmaya meyilli olduğunu söyleyebiliriz.

İlkel kadın beyni için ise olay tam tersi. Kadın eğer bir erkeğin kendisine gönderdiği sinyalleri abartırsa, o erkekle eşleştikten ve hamile kaldıktan sonra erkeğin bırakma riski artar ve bunun maliyeti (eşi olmayan anne) çok yüksek.

Bunun sonuçlarını kadınların ve erkeklerin ilişkiler konusunda şikayetlerinde de görebiliyorsunuz. Kadınlar “ben arkadaşız diye düşündüm ama adam ilişki istiyormuş” şeklinde şikayet ederlerken, erkekler “ben flört ediyoruz sanıyordum ama kadın beni arkadaş olarak görüyormuş” diye şikayet ediyor.

Peki bu dinamik ile, çoğu ilişkinin aylar süren arkadaşlıktan sonra başladığı gerçeği ile nasıl bağdaşıyor?

Öncelikle, arkadaşlıktan sevgililiğe dönen ilişkilerin büyük bir avantajı var: bu insanı yıllardır tanıyor oluyorsunuz. Sizin için doğru biri mi, yanlış biri mi olduğunu az çok biliyorsunuz, en azından yeni tanıdığınız birine göre çok daha güvenilir şekilde biliyorsunuz.

Burada asıl soru, bir arkadaşlıktan ilişkiye geçilip geçilmeyeceğini neyin belirlediği. Bu aslında friendzone alanında birgün sevgili olacağı günü bekleyen birçok insanı hüsrana uğratacak bir faktör ve friendzone olan insanlar bu faktörün farkında bile değiller.

Nedir bu faktör?

 Arkadaşlıktan ilişkiye geçen ilişkiler üzerinde yapılan araştırmalar bize şunu gösteriyor: bu tür ilişkilerde çiftler, daha başından itibaren birbirlerini sevgili olunabilecek biri olarak görüyorlar. Daha başından gizli gizli hoşlanmaktan bahsetmiyorum. Sevgili olunsa olunabilecek biri olarak görüyorlar. Daha doğru bir deyişle, çekici olarak görüyorlar.

Araştırmaların gösterdiği bir başka şey de, bir insan eğer sizi potansiyel bir partner olarak görmüyorsa, bu insanın fikrini değiştirmek için yapabileceğiniz çok fazla şeyin olmadığı. Yani bu durumda bir arkadaştan sevgili yapma ihtimaliniz çok düşük.

Friendzone diyarında acı çeken kitlelerin hatası, “ben bu insandan hoşlanıyorum, bu insan benden hoşlanmıyor ama bu insanla olan ilişkime duygusal, finansal yatırım yaparak, ona zaman ve kaynak harcayarak, onun benden hoşlanmasını sağlayabilirim” diye düşünmek. Burada bir “arkadaşın” diğer “arkadaşın” kendisinden hoşlanması için niyetli çaba göstermesi var. Ama arkadaştan ilişkiye giden çiftlerde olay böyle gelişmiyor. Bu çiftler daha arkadaşken birbirlerinin ilişkide aradığı şeyler listesini doğal olarak karşılıyorlar.

Yani bir insan ile olan ilişkinize yatırım yaparak o insanın sizden hoşlanmasını sağlama ihtimaliniz çok düşük ama maalesef ilişkiler konusunda verilen tavsiyelerin çoğu aynen bunu tavsiye ediyor.

Burada çalışır tavsiye, kişinin arkadaşının duygularını değiştirmek için arkadaşı ile olan ilişkisine değil, kendisini daha çekici biri yapmak için kendisine yatırım yapması. Yani arkadaşlıktan ilişkiye giden yol, karşınızdaki insanın sizden hoşlanmasını sağlamaya çalışmak değil, genel olarak daha çekici biri olmaya çalışmak.

3 yıldır tanıdığı ve gizli gizli hoşlandığı bir kızı arzulayan erkek, o kıza zamanını yatırıyor, hediyeler alıyor, onun dertlerini dinliyor, ona duygusal ve belki finansal destek oluyor. Ve sonunda friendzone’dan sadece arka kapıdan çıkabiliyor. Bu erkek, ilişkiye değil kendisini daha çekici birine dönüştürmeye yatırım yapmalı. Fiziksel olarak daha çekici olmaya, daha hırslı ve hedefleri olan biri olmaya, daha iyi giyinmeye, kişisel bakıma, duygusal regülasyona, daha iyi kokmaya, vs. yatırım yapması lazım. “Onun beni sevmesi için ne yapmalıyım?” zihin yapısını, “nasıl daha çekici biri olurum?” zihin yapısına çevirmesi lazım.

Kaynak: Can Men & Women Be Friends?

İlişkilerde saygı nasıl geliştirilir?

Giriş

İlişkilerde saygı ile ilgili birçok soru alıyorum. 

Bir ilişkide saygıyı ne oluşturur? 

Bir kadın birlikte olduğu erkeğe neden saygı duyar ve bu saygı zaman içinde neden azalabilir? 

Sevgilim karım bana saygı duymuyor, bu konuda ne yapabilirim?

Pek çok erkek, bu soruların cevabını partnerini mümkün olduğunca mutlu etmekte arar. Kadının istediği restorana gider, izlemek istediği programı izler, yapmak istediği planlara uyar ve tartışma çıkmaması için çoğu konuda geri adım atar. Kendi ihtiyaçlarını dile getirmemeyi anlayışlı olmak, sürekli fedakârlık yapmayı ise iyi bir partner olmanın gereği zanneder.

Fakat burada önemli bir sorun var: Bir erkeğin partnerini memnun etmek amacıyla sürekli kendisinden vazgeçmesi, zaman içinde beklediğinin tam tersi bir sonuç yaratabilir. Erkek bu davranışlarıyla sevgiyi, huzuru ve saygıyı artırmaya çalışırken kendi kimliğini ilişkinin içinden yavaş yavaş silebilir.

Bir süre sonra kadın karşısındaki erkeğin gerçekte ne istediğini, hangi konularda hassas olduğunu, nelere inanıp neyi kabul etmeyeceğini bilemez hâle gelir. Çünkü erkek, partnerinin en küçük hoşnutsuzluğunda bile kendi görüşünü değiştirir, hayır demek istediği yerde evet der hatta haklı olduğu durumlarda dahi tartışma sona ersin diye özür diler ya da soğukluk ortadan kalksın diye ilk adımı atar.

Burada kadının erkeğe olan saygısını yok eden şey, anlayış ve uzlaşma sandığı şeyin “duygusal boyun eğme” olmasıdır. Oysa saygı, insanın sürekli olarak karşısındakinin istediği şekle girmesinden değil; bağlantıyı korurken kendi kimliğine de sahip çıkabilmesinden doğar.

Duygusal Boyun Eğme Nedir?

Duygusal boyun eğme, kişinin kendi isteklerini, ihtiyaçlarını, görüşlerini ve sınırlarını karşı tarafın duygularını yönetebilmek için terk etmesidir. Başka bir ifadeyle kişinin, partnerinin üzülmesini, öfkelenmesini veya hayal kırıklığı yaşamasını engellemek amacıyla kendi gerçekliğinden vazgeçmesidir.

Bu davranış farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Erkek “hayır” demek istediği hâlde “evet” diyebilir. Partnerinin yüzünde hafif bir hoşnutsuzluk gördüğü anda görüşünü değiştirebilir. Gerçekte yanlış bir şey yapmadığı hâlde ortam sakinleşsin diye özür dileyebilir. Karşı taraf hatalı olsa da soğukluk ve belirsizlik ortadan kalksın diye ilk adımı atabilir. Arkadaşlarıyla ve ailesiyle görüşmekten, hobilerinden veya kişisel hedeflerinden partneri rahatsız olmasın diye vazgeçebilir.

İlişkilerde zaman zaman fedakârlık yapmak, partnerin tercihine uymak ve ortak bir çözüm için geri adım atmak normaldir. Sorun, bunun ilişkinin devamı için ilişkinin temel çalışma biçimine dönüşmesidir.

Sağlıklı uzlaşmada iki farklı insan ve iki farklı ihtiyaç vardır. Taraflar birbirini dinler ve ortak bir karar verir. Duygusal boyun eğmede ise taraflardan biri kendi ihtiyacını daha en baştan masadan kaldırır. Böylece görünüşte kavga çıkmaz; fakat bedeli kişinin kendi kimliğini kaybetmesi olur.

“İyi Çocuk”/”Efendi Adam” Davranışının Çocukluktaki Kaynağı

Siteyi bir süredir takip ediyorsanız, burada  bahsettiğimiz özelliklerin, iyi çocuk / efendi adam / kaygılı bağlanma stili ile örtüştüğünü fark etmişsinizdir.

İnsanları sürekli memnun etmeye çalışan erkeklerin önemli bir bölümü bu davranışı yetişkinlikte bilinçli olarak seçmezler. Bu kişiler, çocukluk döneminde çevrelerindeki insanların, özellikle de ebeveynlerinin duygularına uyum sağlamanın güvende kalmanın bir yolu olduğunu öğrenmiş olabilirler.

Öfkeli, eleştirel, değişken, ihmal edici veya aşırı kontrolcü ebeveynlerle büyüyen bir çocuk, ortamı sürekli gözlemlemeye başlar. Annesinin veya babasının yüzündeki en küçük değişikliği fark eder. Nasıl davranırsa sorun çıkmayacağını, ne söylerse kabul göreceğini ve hangi ihtiyaçlarını bastırması gerektiğini öğrenir.

Psikolojide bazen “yatıştırma tepkisi” olarak tanımlanan bu davranış, çocuğun kendisini korumak amacıyla çevresindekileri memnun etmeye çalışmasıdır. Çocuk için anlaşılabilir ve hatta gerekli olan bu hayatta kalma stratejisi, yetişkinlikte romantik ilişkilere taşındığında ciddi problemlere yol açabilir.

Erkek artık partnerinin karşısında yetişkin bir birey gibi durmak yerine, sevgi ve güvenlik elde etmek için onun duygularını takip eden bir çocuk gibi davranmaya başlar. Kendi kendisine sürekli olarak şu soruları sorar:

“Nasıl davranırsam bana kızmaz, benden soğumaz, bana gücenmez?”

Oysa sağlıklı bir yetişkin ilişkisindeki temel sorular bunlar değildir. Asıl soru şudur:

“Ben ne istiyorum, neye inanıyorum ve bunu karşımdaki insanı ezmeden nasıl ifade edebilirim?”

Bukalemun Kimliği ve İlişkide Kendini Kaybetmek

Duygusal olarak boyun eğmeye meyilli, aşırı uyumlu insanlar zaman içinde “bukalemun kimliği” geliştirebilirler. Bukalemun çevresine göre renk değiştirdiği gibi, kişi de birlikte olduğu insana göre karakter değiştirmeye başlar.

Böyle bir insan partneri neyi seviyorsa onu sever, ne düşünüyorsa ona katılır ve nasıl bir erkek istiyorsa öyle görünmeye çalışır. Buradaki amaç çoğu zaman bilinçli bir manipülasyon değildir. Kişi yalnızca kabul edilmek, sevilmek ve terk edilmemek istemektedir.

Fakat bunun sonucunda ilişkinin içinde birbirinden ayrı iki yetişkin kalmaz. Taraflardan biri diğerinin uzantısına dönüşür. Erkeğin düşünceleri, planları ve hatta ruh hâli giderek partnerinin düşünce ve duygularına bağlanır.

Bu durum yalnızca saygıyı değil, romantik çekimi de zayıflatabilir. Çünkü uzun vadeli arzu, birbirine bağlı ama birbirinden farklı iki insanın varlığını gerektirir. İki tarafın da kendine ait düşünceleri, hedefleri, ilgi alanları ve kişisel dünyası olmalıdır.

Yakınlık, iki kişinin tek bir insana dönüşmesi değildir. Sağlıklı yakınlık, iki ayrı insanın farklılıklarına rağmen birbirine bağlı kalabilmesidir.

Peki başlıktaki soruya dönersek, ilişkide kadının saygısını nasıl kazanırsınız? İlişkiler konusunda biraz tecrübeniz varsa, bu sorunun cevabının, kadının saygısını kazanmaya çalışmak olmadığını, kadının saygısını kazanmaya çalışmanın, kadının size olan saygısını azaltacağını ya da daha da azaltacağını biliyor olmalısınız.

Şimdi gelin gerçekten nasıl saygı kazanabileceğinizi konuşalım.

Saygının Başlangıç Noktası Özsaygıdır

Başkalarının bize nasıl davranacağını tamamen kontrol edemeyiz. Ancak kendimize nasıl davrandığımızı kontrol edebiliriz ve kendimize olan davranış şeklimiz, çevremizdeki insanlara güçlü mesajlar verir.

Bir insan kendi zamanına, sözüne, hedeflerine ve sınırlarına değer vermiyorsa yalnızca konuşarak başkalarından saygı görmesi zordur. İnsanlar, karşındaki kişinin kendisine verdiği değeri davranışları üzerinden okumaya eğilimlidir.

Örneğin bir erkek her sabah erken kalkıp spor yapacağını söylüyor ama her defasında vazgeçiyorsa, yalnızca bir egzersiz programını aksatmıyor demektir. Aynı zamanda kendi sözüne güvenemeyeceğini hem kendisine hem de çevresine göstermektedir.

Para biriktirmek istediğini söyleyip kontrolsüz harcamaya devam etmesi, sağlığına dikkat edeceğini söyleyip bütün sorumluluğu başkalarına yüklemesi veya ilişkide kabul etmeyeceğini söylediği davranışlara sürekli izin vermesi de aynı etkiyi yaratır.

Özsaygı, insanın kendisini kusursuz görmesi değildir. Kişinin verdiği sözleri mümkün olduğunca tutması, hatalarının sorumluluğunu alması ve kendi değerleriyle ve sınırları ile tutarlı yaşamaya çalışmasıdır.

Bir erkeğin partnerinden saygı beklemeden önce kendisine şu soruyu sorması gerekir:

“Ben şu anda kendi gözümde saygı duyacağım bir insan gibi davranıyor muyum?”

Saygının ön koşullarından birisi, özsaygı ile de alakalı olacak şekilde güçtür. Kadınlar bir erkek ancak güçlü ise ona saygı duyarlar. Fakat güç konusunda erkeklerin yaptığı önemli hatalar var. Bunlardan en önemlisi ve yaygını, birçok erkeğin saygıyı, saldırgan bir güç ve duygusuz davranarak kazanmaya çalışması.

Gerçek Güç Baskıcılık veya Duygusuzluk Değildir

Evet, ilişkilerde güçten söz edildiğinde kavram kolayca yanlış anlaşılabilir. Güçlü olmak; saldırgan davranmak, kadına hükmetmek, her kararı tek başına almak veya partnerinin ihtiyaçlarını önemsiz görmek değildir.

Benzer şekilde duygularını tamamen kapatmak, sürekli sert görünmek ve hiçbir şeyden etkilenmiyormuş gibi davranmak da güç değildir. Bunlar çoğu zaman kişinin incinebilir tarafını saklamak amacıyla taktığı bir maskedir.

Gerçek güç, erkeğin hem partneriyle bağlantıda kalabilmesi hem de kendisini terk etmemesidir. Partnerinin duygularını görebilir, onun hayal kırıklığını anlayabilir ve buna rağmen kendi kararını koruyabilir.

Örneğin şöyle diyebilir:

“Bu planı ne kadar istediğini ve hayal kırıklığına uğradığını anlıyorum. Fakat Cumartesi günü için cevabım yine de hayır. Senin ne istediğin benim için önemli ama bu kez kendi planımı uygulamam gerekiyor.”

Bu yaklaşımda soğukluk yoktur. Partner cezalandırılmamakta, küçümsenmemekte veya terk edilmemektedir. Fakat erkek de karşı tarafın üzülmesine dayanamadığı için kendi kararından vazgeçmemektedir.

Burada sevgi, sıcaklık ve omurga aynı anda bulunmaktadır.

Partnerinizin Hayal Kırıklığına Dayanabilmek

İnsanları memnun etmeye alışmış bir erkek için partnerinin üzülmesi son derece tehdit edici olabilir. Kadının mutsuzluğu, erkeğin zihninde ilişkinin tehlikeye girdiği anlamına gelebilir. Bu nedenle erkek, partnerinin yaşadığı her olumsuz duyguyu hemen ortadan kaldırmaya çalışır.

Oysa her insanın üzülmeye, kızmaya veya hayal kırıklığına uğramaya hakkı vardır. Sağlıklı bir ilişkide taraflar birbirlerinin bütün olumsuz duygularını engellemek zorunda değildir.

Erkek hafta boyunca partneriyle zaman geçirmiş ve hafta sonunda arkadaşlarıyla buluşmak istemiş olabilir. Partneri o günü birlikte geçirmek istediği için hayal kırıklığına uğrayabilir. Bu durumda erkeğin iki seçeneği varmış gibi düşünülür: Ya partnerini seçerek kendisinden vazgeçecek ya da kendi planını seçerek partnerini önemsememiş olacaktır.

Gerçekte üçüncü bir seçenek vardır. Erkek partnerinin duygusunu anlayabilir, sevgisini ifade edebilir ve yine de arkadaşlarıyla buluşabilir. Partnerinin hayal kırıklığına uğraması, erkeğin mutlaka yanlış yaptığı anlamına gelmez.

Bazen bir insanın size saygı duyabilmesi için onu hayal kırıklığına uğratma riskini göze almanız gerekir. Çünkü sınırlar ancak karşı taraf hoşnut olmadığında da korunabiliyorsa gerçek sınırlardır.

Fakat şunu da eklemem gerekiyor ki, kendinizle ilgili, partnerinizi içermeyen her aktiviteye gücenen veya  üzülen bir partner, bu gibi durumlarda sürekli olarak onu önemsemediğinizi söylüyor ya da ima ediyorsa, burada manipülatif ve toksik bir partneriniz olabilir ve üçüncü seçenek de bu tür insanlarda işe yaramaz. Böyle biriyleyseniz, yapmanız gereken ilişkide saygı kazanmak değil ilişkiyi bitirmektir.

İlişkinin Ebeveyn-Çocuk Dinamiğine Dönüşmesi

Duygusal boyun eğme zamanla ilişkiyi iki yetişkinin birlikteliğinden çıkarıp ebeveyn-çocuk ilişkisine dönüştürebilir.

Erkek sürekli olarak partnerinden onay beklediğinde, kendi kararlarını alamadığında ve sorumluluklarını ona yüklediğinde kadın eş olmaktan çıkarak bir yönetici veya anne rolüne geçebilir. Erkeğin planlarını düzenlemek, sorumluluklarını hatırlatmak ve duygusal krizlerini yönetmek zorunda kalabilir.

Bu dinamikte romantik çekimin zayıflaması şaşırtıcı değildir. Çünkü bir insanın aynı kişiye hem ebeveynlik yapması hem de onu eşit bir romantik partner olarak görmesi oldukça zordur.

Bu nedenle erkeğin kendi sorumluluklarını üstlenmesi, ne istediğini bilmesi ve kararlarının sonuçlarını taşıması gerekir. Her davranışı için izin beklemek yerine partnerine bilgi vermeli, onun görüşünü dinlemeli ve sonunda yetişkin bir insan olarak karar verebilmelidir.

İlişkilerde sınır koymayı bilmeyen, sürekli fedakarlık yapan ve bu nedenle de travmatik deneyimler yaşayan erkekler, sınır koyma ve fedakarlık konusunda çözümü, aşırı uçlara kaymakta arayabilirler. Bu nedenle de dengeyi anlamak önemlidir.

Sınır Koymak ile Bencil Olmak Arasındaki Denge

Kendi ihtiyaçlarına sahip çıkmak, yalnızca kendi istediğini yapmak anlamına gelmez. “Ben böyle istiyorum” diyerek partnerin ihtiyaçlarını sürekli görmezden gelmek güç değil, bencilliktir.

İlişkiler uzlaşma, fedakârlık ve karşılıklı anlayış gerektirir. Bazen partnerinizin istediği bir etkinliğe yalnızca onun için katılabilirsiniz. Bazen kendi planınızı erteleyebilir veya ortak bir karar için tercihinizden vazgeçebilirsiniz. Bazen partneriniz ile hiç canınız istemediği halde mesajlaşabilirsiniz ve hatta yorgun olsanız bile seks yapabilirsiniz.

Buradaki önemli ayrım, fedakârlığın bilinçli bir seçim mi yoksa terk edilme korkusundan doğan otomatik bir teslimiyet mi olduğudur.

Kişi sevdiği için gönüllü olarak uzlaşabilir. Ancak her anlaşmazlıkta kendi ihtiyacını yok sayıyorsa bu artık uzlaşma değil, kendini terk etmektir.

Sağlıklı denge, “Benim istediğim olacak” ile “Sen ne istersen o olsun” uçlarının arasında bulunur. İki taraf da konuşabilmeli, gerektiğinde geri adım atabilmeli ve önemli sınırlarını koruyabilmelidir.

Kendini Terk Etmek Yakınlık Değildir

Birçok erkek kendisinden vazgeçmeyi sevgi, bağlılık veya yakınlık zannedebilir. Partneri üzülmesin diye susmayı, kendi ihtiyaçlarını bastırmayı ve bütün enerjisini onun mutluluğuna adamayı sevginin kanıtı olarak görebilir.

Fakat kendini terk etmek gerçek yakınlık üretemez. Çünkü partneriniz sizin gerçek düşüncelerinizle, ihtiyaçlarınızla ve kişiliğinizle karşılaşmıyorsa gerçekte kiminle yakınlık kurmaktadır?

Sürekli uyum sağlayan kişi, partnerinin karşısına gerçek benliğiyle değil, kabul görmek için oluşturduğu bir karakterle çıkar. Bu durum bir süre huzurlu görünebilir; fakat zamanla güvensizlik, kırgınlık ve saygı kaybı yaratır.

Gerçek yakınlık, bir insanın kendisini açıkça ortaya koyabilmesini gerektirir. “Bunu istiyorum”, “Buna ihtiyacım var”, “Bu davranış benim için kabul edilebilir değil” ve “Bu konuda sana katılmıyorum” diyebilmek yakınlığın karşıtı değildir. Bunlar dürüst bir ilişkinin temelidir.

Değişmek İlişkiyi Her Zaman Kurtarmaz

Erkeğin daha tutarlı davranması, sınırlarını koruması ve özsaygısını geliştirmesi ilişkinin mutlaka düzeleceğini garanti etmez.

Kadının geçmiş ilişkilerinden, ailesinden veya mevcut ilişkide daha önce yaşananlardan kaynaklanan çözümlenmemiş kırgınlıkları olabilir. Erkek bugün değişmeye başlasa bile geçmişte verdiği zararların etkisi hemen ortadan kalkmayabilir. Kadının da kendi yaralarıyla yüzleşmesi, sorumluluk alması ve güveni yeniden kurmaya istekli olması gerekir.

Erkeğin değişimi ilişkiye iyileşme fırsatı sunabilir. Ancak bazen bu değişim, ilişkinin artık sürdürülemeyeceğini de ortaya çıkarabilir. Taraflardan biri diğerine hiçbir koşulda saygı duyamıyor veya onun sınırlarını kabul etmek istemiyorsa ilişkinin sona ermesi daha sağlıklı olabilir.

Özsaygının amacı her ne pahasına olursa olsun ilişkiyi kurtarmak değildir. Amaç, kişinin kendisini kaybetmeden sevgi verebildiği ve sevgi alabildiği bir ilişki kurabilmesidir.

Sonuç: Saygıyı Talep Etmek Yerine Saygı Duyulacak Bir Hayat Kurmak

Bir kadının saygısını kazanmak için sürekli daha fazla şey yapmak, daha çok fedakârlıkta bulunmak veya onun bütün isteklerini karşılamak çoğu zaman beklenen sonucu yaratmaz. Çünkü saygı, başkasının onayını elde etmek amacıyla yapılan performanstan değil, insanın kendi karakteriyle kurduğu ilişkiden doğar.

Kendi sözünü tutan, sorumluluk alan, ne istediğini bilen ve bunu açıkça ifade edebilen bir erkek hem kendisine hem de partnerine daha sağlam bir zemin sunar. Gerektiğinde hayır diyebilir; fakat bunu sevgisini geri çekmeden yapar. Partnerinin duygularını anlayabilir; fakat o duyguları yönetebilmek için kendi kimliğini yok etmez.

Gerçek güç, duygusuz veya baskıcı olmak değildir. Gerçek güç, sevdiğiniz insan üzgün olduğunda bile onunla bağlantıda kalırken kendi merkezinizi koruyabilmektir.

Bu nedenle temel soru, “Bir kadının bana saygı duymasını nasıl sağlayabilirim?” olmamalıdır. Çünkü başka bir insanın duygularını ve kararlarını bütünüyle kontrol edemezsiniz.

Sorulması gereken asıl soru şudur:

“Ben kendi gözümde saygı duyacağım bir erkek, eş, partner ve baba gibi davranıyor muyum?”

İnsan, önce kendi sözünün arkasında durmayı, ihtiyaçlarını tanımayı ve değerleriyle uyumlu yaşamayı öğrenmelidir. Bunu partnerinden övgü almak veya ilişkiyi kaybetmemek için değil, olmak istediği insan hâline gelmek için yapmalıdır.

Saygıyı zorla elde edemezsiniz. Fakat kendinize saygı duyacağınız bir hayat kurarak karşılıklı saygının gelişebileceği koşulları yaratabilirsiniz.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Daha önce ilişkisi olmuş kadınla ilişki istemiyorum – Vaka Çalışması

Bir arkadaş şöyle sormuş. Hiç bitmeyen bir soru tipi. Çok bayat sıkıcı. Bundan sonra bu soruyu soran herkese bu yazıyı linkleyeceğim.

Abi 2 senedir erkek adam olma yolunda ilerliyorum. Fakat bu konuyu hala çözemedim. Bir çözüm bulamadım. Daha önce birliktelik yaşamış kadınlarla birlikte olmak istemiyorum ama bunu ancak yatağa gittiğimde öğrenebiliyorum. Bu da bazen bir ik ay sürebilir.

“Kız arkadaşımın daha önceden bir sevgilisi olmasını kaldıramıyorum”,”sevgilimin daha önce biriyle birlikte olmasını kaldıramıyorum” diyen adamları anlamıyorum. Daha doğrusu anlıyorum ama kendileri kendi yarattıkları ikilemi anlamıyorlar.

Bekaret isteyebilirsiniz arkadaşlar ama benim takipçilerim arasında bekarete %100 önem veren adamların önemli bir kısmının hiçbir derdi yok. Genç yaşlarda evleniyorlar, çoluk çocuğa karışıyorlar. Yani kriterler ve değerleri ile örtüşen bir hayat yaşıyorlar. Dating piyasasında sevgili yapan, birkaç tane sevgili yapan adamların zaten öyle bir derdi yok pek fazla.

Bir de böyle ortada adamlar var. Yani “ne ondan vazgeçerim ne ondan vazgeçerim” adamları. Her iki dünyanın da en iyisini istiyorlar. Yani hem “ben hem sevgili dünyasında olayım, kız arkadaşlarım olsun, böyle bir modern yaşamım olsun hem de o konuya geldiği zaman hiç sevgilisi olmamış birini bulayım” falan.

Bu tür adamlarla sosyal medyada çok dalga geçiyorlar. “Siz kendiniz çok fazla kadınla birlikte olduğunuz oluyorsunuz ama kadına gelince bakire istiyorsunuz, iki yüzlüsünüz” diye. Hayır bu istek iki yüzlü değil ama yaşam iki yüzlü arkadaşlar. Daha önce ilişkisi olmamış bir kızla birliktelik yaşayıp evlenen adamlar, genelde 25 yaşına kadar evleniyor. 25 yaşını geçtikten sonra da böyle bir kıza ulaşımları astronomik olarak zorlaşmaya başlıyor.

Gerçekten kimseyle birlikte olmamış kadınlar, penisin vajinaya girmesi haricinde her şeyi yapan “bakire” kadınlardan bahsetmiyorum. Öyle kadınlar, erken yaşlarda yine kendileri gibi çok ilişkisi olmamış adamlarla evleniyorlar. Yani en geç 24-25 yaşında piyasadan çıkıyorlar zaten.

“Hem ben modern dünya nimetlerini tadayım hem de geleneksel bir ilişkim olsun” ikilemi içinde bu arkadaşlar. Dünya keşke çalışsa olsa ama çalışmıyor maalesef. Eğer böyle modern dating – sevgililik nimetlerinden yararlanmak için o hayatı yaşıyorsanız o zaman daha önce hiçbir birliktelik yaşamamış kadınla birlikte olma ihtimaliniz 22-23 yaşından sonra çok hızla düşmeye başlar.
Arkadaş sonra demiş ki:

Ben 26 yaşındayım. İlişkilerim yaklaşık 6 ay bir sene sürer ve iki ilişkimin arasında en az bir sene olur genelde. Tanıştığım sevgili olduğum tüm kızlar sosyal çevremde ve arkadaşımın nişanında tanıştım. Ya arkadaşımın sevgisi, arkadaşı gibi direkt onlara gidip bana kız ayarlamasını demiyorum. Denk geliyor bir yerde tutup flörtleşiyorum. Bir şekilde devam ettiriyorum. Olayı bağlıyorum. Bu kızlar genelde çok sevgilisi olmamış insanlar ve yaşları benden bir iki yaş küçük oluyor.
Ne güzel işte. Normal sevgili ve evlilik yapılabilecek kızlar.
Fiziksel ilerletince da ilk seferim diyorlar ya da bir şey demiyorlar. Ondan anlıyor gibiyim. Veyahut evlenmeden olmaz diyorlar.

Şu yazdıklarının asıl sorununla ya da benim cevabımla hiçbir alakası yok. Sen diyorsun ki ben 26 yaşındayım. İlişkiler piyasasındayım. Senin yaşam tarzında istediğin şey bulunmaz ya da bulma ihtimalin düşük. Onu bulan adamlar senin gibi yaşamıyorlar genellikle.

Tekrar ediyorum bu ikilemde kalan insanların çok büyük bir kısmı hem işte modern dating nimetlerini yiyeyim hem de geleneksel nimetleri yiyeyim diye iki dünyada kalmaya çalışıyorlar. Beceremiyorlar yani.

Anlattığın kızlar ne güzel gül gibi kızlar. Ben bu kızlar kötü demiyorum ya da illa sevgilisi olmamış kız bulacaksınız. Ama böyle bir kriterin varsa o kriterin dünyasında yaşayacaksın. Yaşamazsan olmuyor ya da illa ki olanı vardır ama olma ihtimali düşük.

Bu ikilemin sebebi dediğim gibi iki dünyada birden var olmaya çalışan arkadaşlar. Yoksa sadece bir dünyada yaşayan arkadaşların böyle dertleri yok. Benim kendi takipçi çevremden de görüyorum. Muhafazakar arkadaşlar genç yaşta genç bir kızla evleniyorlar. Kendilerinin de çok fazla tecrübeleri yok. Tamam, bana geldiklerinde sorunları oluyor tabii. Herkes gibi sorun çıkabiliyor ama böyle iklemler yaşamıyorlar.

Dating piyasasında olan arkadaşların çok büyük bir kısmı da yaşamıyor bunu. Ortak fikir çok fazla insanla beraber olmamış kız daha iyi olmuşu pek makbul değil ama böyle illa kimse el değmeyecek falan filan. O zaman yanlış paralel evrende yaşıyorsun. Böyle hem ayranın dökülmesin hem de kestane çizilmesin olmuyor işte.
Bu soruyu çok soruyorlar veya gerçekten de saçma bir soru. Hiç de ilgilendiğim bir soru değil. Ama illa bana soracaksanız bence temel derdimiz bu arkadaşlar. Benim tavsiyemi beğenmiyorsanız, bana sormayın, her sorunun cevabı burada yok.

Fakat ne istiyorsanız, ne değeriniz varsa ona göre yaşamanız gerektiği fikri çok da absürt değil diye düşünüyorum. Bazıları için değerlerine uygun paralel evrene geçmek için geç oluyor. O zaman da durumu kabulleneceksiniz. Adam 30 yaşına gelmiş. “Ben hiç evlenmemiş bakire bir kızla hiç böyle sevgilisi olmamış bir kızla evleneceğim” diyor. İnşallah evlenirsin de, bunun ihtimali çok düşük. O kızlar kendilerinden yaşça çok uzak olmayan ya da yaşça bir miktar uzak olsa bile gerçekten çok bir ilişki geçmişi olmayan adamlarla evleniyorlar. Zaten onlarla aynı ortamda, aynı kültürde, aynı mahallede yaşıyorlar ve piyasadan çıkıp gidiyorlar. Eğer böyle bir bekaret takıntınız varsa, daha önceden sevgilisi olmasın takıntınız varsa – takıntı demeyelim, kriter diyelim- buna hakkınız var. Herkes istediğini ister ama o zaman ona göre yaşayacaksınız. Hiç sevgilisi olmasın aman hiç olmasın istiyor olsaydım ben eminim 23-24 yaşında evlenirdim. Yani bunu görememek ilginç bir şey. Hem 26 yaşındayım hem piyasasındayım hem de kaldıramıyorum. Yani bir şey seçmen gerekiyor artık.

Şimdi bir de bunu 30 yaşındayken soran bir arkadaşa bakalım.

Seninle bir derdim mi paylaşmak istiyorum Mahmut abi. 30 yaşındayım. Dinden bağımsız olarak bekaret takıntısı olan bir erkeğim. Her zaman bakire bir kızla evlenmeyi hayal ettim. Kendime çok uyumlu bir kız buldum derken bakire olmadığı için kızdan ayrılmıştım. O kız için neredeyse bir buçuk ay acı çektim. Ancak unutabildim.

Çok da acı çekmemişsin.

Şimdi önüme bakmak istiyorum. Ben her zaman kendi bulduğum, kendi tanıştığım bir kızla evlenmek istedim. Görücü usulü sevmiyorum. Yani görücü usulü biriyle tanışmak bana yetersiz biri olduğumu düşündürüyor.

Ben bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Görücü usulü biriyle tanışmak yetersizlik değil arkadaşlar. Yani her yönden saçmalıyorsan hiç kimseyi bulamaz, bekar kalırsın. “O olmaz, bu olmaz, şu olmaz, şu şu öyle olmaz”. Bazen bazılarına bakıyorum ve diyorum ki bu adamlar aslında evlenmemek için ellerinden geleni yapıyorlar. İstiyoruz modunda olmalarına rağmen.

Ben kız bulamamışım da başkası buluyor.
Öyle bir şey yok arkadaşlar. Görücü usulü kız bulunca sanki sanıyorsunuz ki kız ”babam öyle buyurmuş, büyüklerimiz öyle buyurmuş, ben o zaman seninle evleneceğim” diyor. Öyle bir şey yok. Tamam. Tanışma görücü usulü işin hızlı evliğe gitmesi lazım ama yine kadın erkek dinamikleri full çalışıyor arada. Haberiniz olsun.

Herhalde sanıyorsunuz siz böyle görücü usul deyince ağzı var, dili yok. Kız gelecek sizi hemen alacak.

Bu beni mutsuz eder.

Sen kendini mutsuz etmeye programlisın zaten. Ne seni mutlu edecek ki?

Bir ömür kendim seçmediğim bir kızla evlenmek istemiyorum.

Görücü usulü zorla evlilik değil. Kızla seni tanıştırıyorlar. Sen kızı istersen kız seni isterse evleniyorsunuz. Ne demek kendi istemediğim, sevmediğim! Sen de seçiyorsun. Sadece kızı sana bulup getiriyorlar. Bu önyargılar zor senin işin.

Ailem yine de birkaç kız gösterdi. Kızları hem görsel olarak beğenmedim.

Beğensen şaşardım zaten.

Hem de çok muhafazakar oldukları için hoşuma gitmedi. Oh ben de muhafazakar bir aileden geliyorum ama seküler bir hayat yaşıyorum.

Zaten ikilemin muhtemelen ondan kaynaklanıyor. Hem seküler görüşte hem bakire hem de kendi seçtiğim bir kızla evlenmek istiyorum.

Seküler çevreden kız aradığımda ise bakir olarak denk gelme ihtimali düşük.En son ayrıldığım kız çok güzeldi. Bakire değildi. Görücüsü görüştüğüm son kız güzel değildi ama bakireydi. Ben bu işinden işin içinden çıkamıyorum.

Bence çıkamayacaksın zaten.

Bana ne tavsiye edersin abi?

Ben bu adamların başka bir ruhsal problemi olduğunu ama teşhis edilmediğini düşünmeye başladım. Yani o nedenle bir terapist görmeni şiddetle tavsiye ederim.

Tekrar ediyorum. Defalarca söyledim. Benim birçok takipçim bakire kadınla evleniyor. Bunlar muhafazakar insanlar. Kadınlar da muhafazakarlar ya da bunlar seküler insanlar ve genç yaşta evleniyorlar. Kendileri dating piyasasında pek olmuyorlar. Hangi sebepten olursa olsun. Ve 25 yaşına kadar da evlenmiş oluyorlar.

Yine yani birçok takipçim var. Bakire olmayan kadınla evleniyor. Dating piyasasında oluyorlar. 28-32 yaş arasında evleniyorlar. bekarete değil, geçmiş partner sayısına bakıyorlar.

Bir de işte senin gibi böyle hem modern dating dünyasının balını alayım hem de muhafazakar dünya nimetlerinden olmayayım kafasında bir garip grup var. Görücü usulü ve çok da güzel olmasa da bakire olan kızla eğer kız iyi bir kızsa evlen diyeceğim de kıza yazık olacak.

Bence sen evlenemeyeceksin bu kafayı değiştirmediğin sürece. Ya da bu kafadan terapiyle kurtulacaksın.

Yaşın gelmiş 30’a. 30 yaşındaki bir adamın bakire bir kızla evlenme ihtimali düşüktür. Nasıl düşüktür? Mesela 30 yaşında muhafazakar bir adam 22-23 yaşında muhafazakar bir kadınla görücü usulü evlenebilir. Ama senin durumunda hem öyle bir şey yok diyorsun yani öyle bir kadını istemiyorum diyorsun hem de 30 yaşına gelmişsin. Kendin bulacağım diyorsun. Zor. Şimdi sen mesela muhafazakar bir kızla evlen de diyemiyorum dediğim gibi. Çünkü sen o kızla evlensen hiç utanmadan, sıkılmadan kıza da çocuklara da hayatı zehir edersin.

Bakire evlenen kadın 22-24 yaşına kadar kendisine yaşça yakın, çok tecrübesi olmayan bir adamla evleniyor genelde ve piyasadan çekiliyor. Piyasada olmama sebepleri o kızların olmaması değil, erkenden piyasadan çekilmeleri. Türkiye’de kadınların ortalama evlenme yaşı hala 26. Bu ne demek? Kadınların yarısı 26 yaşına gelmeden evlenmiş oluyor demek.

Yani muhafazakar kesimde 30 yaşındaki adam yine 22’lik bakire bulur ama bu durum o kesimde var ve sayıca da çok olduklarını sanmıyorum. Seküler çevrede de dediğim gibi bakire kız çok. O kızlar 25 yaşının altındalar. 25 yaşın altında adamla evlenip piyasadan çekiliyorlar. 30 yaşındaki adamla evlenmiyorlar.

Seküler oldup bekarete bu kadar önem veren adama tavsiyem 25 yaşına kadar evlenmesi. Sende o tren kaçmış. Senin yaşında artık hem piyasa yapacağım, hem güzel olacak, hem muhafazakar olmayacak hem bakirs olacak, her şey olacak. Sizin iş biraz kriter kriter diye kedi annesi olan evlenemeyen kadın olayı. Hani böyle kırmızı hap gibi oluşumlarda eleştiriyorlar ya. Kadınlar kendilerine gelince modern yaşayacaklar ama erkeğe sorumluluk demeye gelince muhafazakar şeyler isteyecekler. İki yüzlü kadınlar falan diye. Onun erkek versiyonu senin durumundaki adamlar.

Kendilerine gelince modern yaşayacaklar ama karşı tarafa sorumluluk yüklemeye gelince muhafazakar şeyler isteyecekler.

Muhafazakarsan muhafazakarsın, değilsen değilsin arkadaş. Böyle işime geldiğinde o olsun işime geldiğinde bu olsun abiler senin dertlerine sahipler.

Bence senin gibi adamların çoğalma sebeplerinden biri de asosyal medyadaki bakire olmayan kadın “çatlak patlak’ embesilleri. Yani bunları yazanlar genellikle bakire olsun ya da olmasın eline kadın eli değmeyen ve asla değmeyecek adamlar. Ya da kırk yılda bir değen kaybedenler. Ve sanki ben kaybettim, hepinizi de kaybettireceğim diye erkek beyni düzmek üzere çalışıyorlar sosyal medyada. Kinleri kadınlara ama zararları erkeklere.

Eski devirlerde bunları böyle toplu halle savaşa sürerlermiş, telef ederlermiş. Yada bunlar toplu isyanla iş savaşlar falan çıkarırlarmış. Şimdi p**no ile beyinleri uyuştuğu için gerçek dünyada toplu bir halt yapamıyorlar. Öyle bir tehlikeleri yok. Ama sosyal medyada resmen kitle imha silahına dönüştüler. On binlerce erkeği baba olmaktan mahrum edecekler bu adamlar.

Asosyal medyaya yanlışlıkla bile olsa girmemeye bak. Hangi tarafta olduğunu da seç. Ona göre de bir tercih yap. Görücü usulü ile ilgili kafandaki şeyler de tamamen saçma sapan şeyler. Sanıyorsun herhalde zorla evlendirileceksin. Arkadaş bir şeyden biraz fedakarlık yapacaksın. Güzellikten yapman gerekiyorsa güzellikten yapacaksın.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Aşk bombardımanına neden düşüyorsunuz?

Sizi tanışır tanışmaz tamamen anlıyor gibi görünen biriyle hiç karşılaştınız mı?

Bu kişi ile aranızdaki bağın daha ilk günden çok güçlü olduğunu hissettiğiniz mi?

Bu kişi başından itibaren size büyük bir ilgi gösteren, çok sıcak davranan ve ilişkinize büyük bir yatırım yapıyor gibi görünen biri miydi?

Bu insan ile aranızdaki bağın çok hızlı kurulduğunu hissetiniz ama sonra aynı hızda, sanki bir düğmeye basılmış gibi işler değişti. Bu kişi kendini geri çekti, size karşı enerjisi değişti. İstikrar kayboldu ve siz de ondan kopacağınıza, onu daha çok düşünmeye, aranızdaki konuşmaları kafanızda oynatıp durmaya, ne olduğunu anlamak için düşünüp durmaya ve başlardaki ilişkiye dönmek için çabalamaya başladınız.

Bu deneyim sizin kafanızı karıştırdıysa, bunun bir nedeni var. Aşk bombardımanını bu kadar istikrarsızlaştırıcı yapan şey, sadece bağlantının çok güçlüymüş gibi hissettirmesi değil, bu güçlü bağın, beyniniz gerçekte olanları anlamaya fırsat bulamadan çok hızlı bir şekilde güçlenip zayıflaması.

Bu bölümde aşk bombardımanına popüler kültür kavramı olarak ya da bir kişilik etiketi olarak değil, bazı beyinlerin özellikle zaafının olduğu bir ivmelenmiş bağlanma örüntüsü olarak, nöron bilimi gözlüklerinden bakacağız.

Çoğu insan aşk bombardımanını, bir ilişkinin başında görülen aşırı yakınlık olarak tanımlar ama bu tanım, altta çalışan mekanizmayı pas geçen bir tanım. Gerçek problem, aşk bombardımanı yapan kişinin ilgi ve yakınlık yoğunluğu değil. Gerçek problem, aşk bombardımanını yiyen kişinin beyninin, bu yoğun yakınlığın, stabil temeli olup olmadığını görecek zamanı vermeden bağ kurmaya başlaması. Aşk bombardımanını asıl güçlü yapan şey bu. Beyniniz kasıtlı olarak bir fanteziye bağlanmıyor. Normalde bağlantı gösteren, ilgi, hemen cevap verme, duygusal açıklık, sık iletişim ve güçlü onay dili gibi davranışlara tepki veriyor. Bunlar nötr sinyaller değiller, beyin için önemliler ve insanların bağlanma sistemlerinin farkına varacağı sinyaller.

Bu nedenle bir insan size bu sinyalleri çok erken ve çok yüksek miktarda verdiğinde, beyniniz bu insanı önemli biri olarak kodluyor. Oksitosin hormonu, bir bağ ve güven yaratıyor. Dopamin hormonu bu insanla deneyiminizi göze çarpan ve dikkat vermeye değer bir deneyim olarak işaretliyor.

Bunlar irrasyonel mekanizmalar değiller ve sinir sisteminiz, yapmak için yaratıldığı şeyi yapıyor. AMA problem şu ki bağ, zamanla oluşması beklenen bir şey. Sağlıklı bir bağ kurulması sürecinde beyin, zaman içerisinde bu sinyallere tekrar tekrar maruz kalıyor.

Bu davranışları değişik durumlarda gözlemleme, bu insanın duygusal olarak stabil, gerçekten güvenilir ve uzun süreli bağ kurabilen biri olup olmadığını anlayabilme şansı buluyor.
Sağlıklı bağ kurma sürecinde verinin yavaş yavaş akması, beynin daha stabil ve gerçek dünyada sağlam temelleri olan bir bağ kurmasını sağlıyor. AMA aşk bombardımanı, bu süreci çok kısa bir süreye sıkıştırıyor, gerçekliğine dair deliller ortada olmadan bir yakınlık hissi yaratıyor. Beyin “bu insanı tanıyorum” demek yerine, “bu insan önemli, bağ gerçek” sonucuna atlıyor. Bu gerçekleştiğinde ise, beynin deneyimlediği bağ gerçek olsa da, bu bağ gerçek hayatta sağlam temellere dayanmıyor.

Aşk bombardımanı ile başlayan ilişkiler bittiğinde, insanların “bunu görebilmem lazımdı” ya da “çok hızlı bağlandım” diye utanmasının sebebi de bu. Ama olaya böyle bakmak, gerçekte olan şeyi anlamanıza engel. Ama olay sağlıksız değerlendirme ya da kötü karar olayı değil. Olay, düşünen beyin olan biteni anlamasına fırsat vermeden, bağlanma sisteminin aktif hale gelmesi.

Aşk bombardımanının ardından ise, bütün bu süreci aşırı ve orantısız yapan şey, aşk bombardımanı yapan kişinin kendisini geri çekmesi geliyor. Bu noktada nöron bilimi özellikle önemli bir hal alıyor.
Yoğun bağlantı birdenbire kesildiği zaman, beyniniz bunu küçük bir hayal kırıklığı olarak işlemiyor. Bunu sosyal bir acı olarak işliyor ki sosyal acı kelimelerini şiirsel olsunlar diye kullanmıyorum. İnsan beyninde fiziksel acı sistemi ile reddedilme, dışlanma ve bir ilişkinin kaybı gibi durumlarda aktif olan sistem arasında kesişme var. Bu ortak paydada anahtar beyin bölümlerinden birisi anterior singulat korteks alanı. Bu bölge sosyal bağlarla ilgili kaygı tepkisinde aktif hale geliyor ve aynı zamanda fiziksel acıyı da işleyen bölgelerden birisi. Yani “ayrılık canımı acıtıyor”, “reddedilmek yaraladı” sözlerinin nörolojik temelleri var. Beyin anlamlı bir bağ aniden kaybedildiğinde, beyin buna önemsiz bir şeymiş gibi bakmıyor. Beyin bunu tehditkar ve acı verici bir şey olarak algılıyor. Bu önemli çünkü beyin acı hissettiğinde, bu durumu çözmeye çalışıyor. Açıklamalar, kapanış, rahatlama ya da çözüm aramaya, dikkatini karşısındakine daha çok vermeye başlıyor.

Yani aşk bombardımanı ardından gelen zihni meşguliyet sadece duygusal toyluktan ya da takıntıdan gelmiyor. Sıklıkla, beynin bağlantının çok hızlı kurulmasına ve birdenbire kopmasına bir açıklama bulmaya çalışmasından geliyor. Bu nedenle de insanlar duruma verdikleri tepkiye şaşırıyorlar. “Bu beni neden bu kadar etkiledi, bu insanı tanıyalı ne kadar zaman oldu ki?” diye düşünüyorlar.
Sorun şu ki beyniniz ilişkiyi takvim üzerinde geçen süre ile ölçmüyor, bağlanma sinyallerinin yoğunluğu ve sıklığı ile ölçüyor. Eğer bağlanma sinyali güçlü ise, bu sinyalin ortadan kalkması güçlü bir etki yaratıyor.
Burada önemli bir konuya değinmemiz gerekiyor. Bazı insanların bu tür davranış kalıplarına, başka insanlara göre daha fazla zaafları var. Bu onların daha zayıf olmalarından ziyade, beyinlerinin hızlı bağlanma sinyallerini çok güçlü algılayacak şekilde organize olmasından kaynaklanıyor.

Bunun nedenlerinden biri, kişinin erken çocukluğunda tutarsız bağlanmaya maruz kalması. İnsanın sinir sistemi erken çocukluk döneminde yakınlığın öngörülemez olduğunu öğrenirse, örneğin bu yakınlık bir yoğun bir tamamen kopuk ise, böyle bir davranış kalıbı kişi için rahatlatıcı olmasa da bilindik bir örüntü haline gelir. Bu durumda beyin bağın yoğunluk kısmına kilitlenmeye daha meyillidir çünkü öngörülemezlik zaten bağlantının bir “parçasıdır”.

Başka bir yatkınlık sebebi de, içsel istikrar ve bağlantının düşük olmasıdır. Siz zaten duygusal olarak aç, görünmez ve belirsiz hissediyorsanız, birdenbire gelen yoğun ilgiyi normalden çok daha güçlü hissedebilirsiniz. Bu sadece iyi değil aynı zamanda yatışmış, ferahlamış hissetmenizi de sağlayabilir. Bir şey size kronik bir kötü hisse karşı ferahlama veriyorsa, o şeyi kaybetmek sizi normalde olması gerekenden çok daha kötü vurabilir.

Burada bir başka problem de kendini kaybetmekle ilgili. Yakınlık çok hızlı bir şekilde başladığında, bu bağ bu seviyede bir etkiyi zerre hak etmese de, benlik algınızın merkezi olabilir. Başka bir deyişle, “ben” henüz yeterince stabil değilken, “biz” oluşmaya başlayabilir. Bu durumda diğer insan kendini geri çekmeye başladığında, bu sadece hayal kırıklığı olarak değil, yönünü kaybetmek gibi, ayağınızın altından koca bir halı çekilmiş gibi hissedilebilir. Bu da bize aşk bombardımanı kalıbının neden sıklıkla aynı adımları izlediğini açıklayabilir.
Birinci adımda, hızlı bir aşk (ve seks) bombardımanı vardır. Çok erken ve çok fazla miktarda etkileşim, onay ve yoğun duygusal yakınlık vardır. Sonrasında ise karşınızdaki kişinin araya mesafe koyması gelir. Karşınızdaki istikrasızlaşır, daha az ulaşılır, daha az etkileşime geçer ve duygusal olarak daha az yakın olmaya başlar. Üçüncü adımda ise, yoğun arzu ve kafa karışıklığı gelir. Siz neyin değiştiğini anlamaya çalışmaya, başlangıçtaki bağı yeniden tesis etmeye çalışmaya başlarsınız. Kendinizi, tam olarak ne olduğunu anlamadığınız bir şeyi tamir etmek zorunda gibi hissetmeye başlarsınız.

Bu acelenin güçlü bir başlangıçtan çok kader ya da kesinlik gibi hissedilmesinin psikolojik bir sebebi de var. Vücudunuz yüksek derecede aktive olduğunda ve bağlantı sinyallerine boğulduğunda, beyninizin bu hissin anlamına karar vermesi lazım. Klasik iki faktörlü duygu kuramına göre, yükselme önce, yorumlama sonra gelir. Önce sinir sisteminiz tepki gösterir ve sonra zihin bu reaksiyon etrafında bir hikaye yazar. Aşk bombardımanı bağlamında, bu hikaye “bu bağ çok özel olmalı, çok derin olmalı” gibi bir şeydir. Ama çoğu zaman zihninizin kaydettiği şey, zamanın testine meydan okumuş bir ilişki değil, sel altında kalmış bir sinir sistemi.
Burada çok önemli olan şey, aşk bombardımanı ile hissettiğiniz şeyin, yakınlık ile aynı şey olmadığı. İki insan arasında yakınlık zaman içerisinde ve yavaş bir tempo ile kurulur. İki insanın birbirlerinin karakterlerine, tutarlılıklarına ve duygusal güvenilirliklerine defalarca maruz kalma sonucunda oluşur.

Aşk bombardımanındaki yoğunluk, yakınlık gibi hissedilebilir ama aslında alakaları yoktur. Yoğunluk hızlıdır, yakınlık ise zaman içerisinde kazanılır. Yoğunluk sinir sisteminizi bunaltır, yakınlık ise sinir sisteminizi istikrarlı bir hale getirir.

Bu ayrım önemli çünkü birçok insan yoğun hisleri, anlamlı bir şeyin kanıtı olarak kullanmaya çalışıyor ama yoğunluk her zaman derinliğe işaret etmez. Yoğunluk bazen bağlanma sisteminizin olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde aktif hale geldiğine işaret eder.
Aşk bombardımanı ile karşılaştığınızda yapmanız gereken ilk şey, bundan anlam çıkarma işini yavaşlatmanız. Eğer aranızdaki bağ, başlarda anormal derecede güçlü görünüyorsa, kendinize şu basit soruyu mutlaka sormalısınız:
Bu insana olan duygularımın gücü, bu insanı tanıma seviyem ile orantılı mı?
Bu soru duygularınızı geçersiz kılmaz, sadece düşünebilen beyninizi yeniden işin içine sokar. Mesela, “bu insanı yıllardır tanıyor gibiyim ama aslında tanıyalı çok kısa bir süre oldu ve bu sürenin çoğu da sadece mesajlaşmadan ibaret” diyebilirsiniz.

İkinci yapmanız gereken ikinci şey, duygusal yoğunluğu davranışsal kanıtlardan ayırmak olmalı. Bu insanı size düzenli bir şekilde nasıl davranışlar gösterdi? Duygusal zirvelerde ya da ilk haftanızda ne dedi ya da ne yaptı değil, zaman içerisinde tekrarlanan davranışlarında ne gördünüz? Bu insan istikrarlı mı? Bu insan tutarlı mı? İlk günlerin balayı havası sönmeye başladığında, sizinle etkileşim seviyesi pek değişmeden devam ediyor mu? Beyninizin doğru bağlantıyı kurması için bu verilere ihtiyacınız var.

Üçüncü yapmanız gereken şey, karşınızdaki kendisini uzaklaştırmaya başladığında, uzaklaşma tepkisinin başladığını fark etmek olmalı. Eğer bu süreçte bağlantıyı korumak, daha yakınlaşmak, işleri düzeltmek zorunda hissediyorsanız, bunun ne olduğunu söze dökün. “Beynim bu soğumayı kayıp olarak kaydediyor.” Bu küçük ama önemli bir adım çünkü, hissettiğiniz yoğun duyguların beyin acı merkezi tarafından abartıldığını anladığınızda, bu acil bir şeyler yapmalıyım hissinin ilişkinin sağlıklı ve değerli olmasından kaynaklanmadığını da anlayabilirsiniz.

Evet, bunu şöyle tekrar edeyim: beyninizdeki acı merkezi, bu ilişkinin yoğunluk hissini abartıyor. Bu nedenle de aranızdaki bağın seviyesi hakkında gerçekçi bir algınız yok. Bu bağın gerçek seviyesi hakkında düşünmek, sinir sisteminizi yatıştırabilir, bu soğumaya gösterdiğiniz aşırı tepkinin, bu insanın biricik, çok önemli olduğuna dair bir delil olmadığını, reaksiyonun gücünün aranızdaki bağlantının gücünden değil, hissettiğiniz ızdıraptan kaynaklandığını anlayabilirsiniz.

Bu yazıdan çıkarmanızı istediğim ders, beyninizin yapmak üzere evrimleştiği şeyi yaptığı için aşk bombardımanının çalışıyor olması. Beyniniz bir bağa tepki veriyor, bir sıcaklık kaynağına bağlanıyor ve acıdan kaçış arıyor. Bunlar kendi başlarına yanlış şeyler değiller ya da sizi muhtaç ya da enayi yapmıyorlar.

Aşk bombardımanının mekanizmasını anlamanız, çekim hissetmeyeceksiniz anlamına gelmiyor. Çekimin aslında neyden ibaret olduğunu bilmeniz anlamına geliyor. Bu mekanizmayı bilmek, sizin hem yoğun duyguyu hissedip hem de işin hızı ile ilgili soruları sorabilmeniz anlamına geliyor. Uzaklaşmanın acısını yaşasanız da, bunun o kişiye geri dönmeniz gerektiğine değil bir nörolojik sürece işaret ettiğini bilmeniz anlamına geliyor.

Kaynak: Why love bombing hurts so much?

Sizden gelen sorular – Mayıs 2026

Soru #1:

Benim 3 ay süren muhteşem bir ilişkim vardı.

3 aylık ilişki çok iyi olabilir ama “muhteşem”, “harika” gibi abartı kelimeler kullanıyorsan bil ki sen fantezi dünyasındasın, gerçek dünyadan kopmuşsun. Ne kadar yükseğe uçarsan da o kadar yüksekten çakılırsın.

Her şey mükemmel giderken günün birinde birden ilişkide gelecek göremediğini ve bitirmek istediğini söyledi.

Sen fantezilerde uçarken, gerçek dünyada ne olup bittiğine tamamen gözlerini kapamışsın yani.

İkimiz arasında yoğun tutkular ve arzular vardı. Öyle ki beni çok arzulardı ve her gün minimum 2-3 saat telefonlaşmadan duramazdık. Ayrılık düşüncesinden sonra biraz tartışmalar oldu ama normal konuşmaya devam ettik.

Ayrılık düşüncesi değil ayrılık. Yani kız seni terk etti ama sen kızla görüşmeye devam ettin, belki sen peşinde koştun. Ayrılığı kabullenememenin cezası da genelde ayrılığı kesinleştirmektir.

Zamanla kendiliğinden aramız açılmaya ve daha da düşman gibi tahammülsüz olmuştu bana.

Normali o. Güzellikle hayırdan anlamayana kaba davranmak lazım. Yoksa kızı bırakacağın yok. Gerçek dünyaya dönmeye hiç niyetin yok.

En son buna dair güzel ve yargılamayacak bir şekilde mesaj attım ama tabiri caizse beni istemediğini ve seninle iletişim halinde olmak istemiyorum dedi.

Kız seni terk etmiş, sen kıza sülük gibi yapışmışsın. Bunda güzel bir durum da yok, yargılanmayacak bir durum da. Kız da kibarlıkla anlatamadı sana, sert bir şekilde söylüyor.

Ben de yaşanılan güzel şeyler için teşekkür ettim ve direkt sessizce ve efendice tüm sosyal medya hesaplarından takipten çıktım. Buna karşılık beni engellemiş her yerden. İlişki için sonuna kadar gayret ettim ve engellenmek üzücü oldu açıkçası.

Hayırdan anlamadığın için engellendin. Senin için de iyi olmuş. Yaptığın şeyi “sevgi için gayret ettim” diye cilalayıp parlatma.

Takipten her yerden çıkarak (no contact) ile güzel bir adım attığımı düşünüyorum. Sizce eğer bana karşı tutkusu ve sevgisi hala var ise günün birinde yazma şansı var mı? Bir o kadar şiddetli veya kötü bir ayrılık olmadı.

Hayırdan anlamadan kızın sana “bırak yakamı” dediği yere kadar gelirsen, geri dönüşü çok ama çok zor. Pratik olarak sıfır. Oldukça kötü bir ayrılık olmuş, kızdan engel yemen gerekmiş.

Burada doğru zihin yapısına girmen lazım. Bkz. Terk edildikten sonraki doğru zihin yapısı

Soru #2:

Geçen aylarda flörtleştiğim – ancak saldırı modunda yaklaştığımdan korkuttuğum – kız geçen ay kahve ısmarlamak istediğini söyleyince tekrar görüşmeye başladık. Bu sefer akıllandığımdan ve işten, hobilerden dolayı pek vaktim olmadığından kızın üstüne düşmedim ve beklendiği gibi bu durum pozitif etki yarattı: çoğunlukla kızın teklifi ve mesajlarıyla 7-8 defa görüştük.

Bir kadınla buluşmalarınızda kadın sıcak ise, 5 buluşmaya kadar şans verin. O kadar sıcak değilse 3 buluşmaya kadar. 7-8 buluşmada bir şey olmadıysa, o işin olmayacağını varsayıp kadını kibarca başınızdan savın. Yoksa evde oturacağıma, bedava yemeğe çıkayım diyen kadının sponsoru olursunuz.

Fiziksel anlamda yaklaşmama çok müsaade etmediğinden ve buluşmalar monoton hale geldiğinden kendimi kızın yemek/kahve sponsoru(!) gibi hissetmeye başladım ve son görüşmemizde de bir sinyal aldığımı sanıp elini tuttuğumda kız aşırı gerildi.

Kahve sponsoru kısmı doğru.

Arabada da vedalaşmak için sarılmak istediğinde birazdan kendisini öpeceğimi, hazır olması gerektiğini söylediğimde “Yoooo” deyip hiçbir şey olmamış gibi vedalaşıp gittiğinde kızı bırakma kararı aldım.

Doğru karar.

Üç dört gün mesaj atmayınca “Kahvemizi içip ve tatlımızı yiyince beni niye hemen unuttun ?” gibi bir mesaj attı.

Kadınlar beta uydu erkekleri yörüngede tutmak için, erkek yörüngeden çıkmak istediğinde geri çekmeye çalışırlar. Bu sevgi ya da ilgi değil.

Ben de dudaklarıma buseler kondurup, fiziksel anlamda yakın davranmayacaksa beni evimden boşuna çıkarmamasını söyledim. Bunu söyleyince de o kadar yüksekten uçmamam gerektiğini ve yapacak bir şey olmadığını söyledi (: Ben de kızı ghostladım.

Doğru.

Şimdi buradaki kızın baba sorunları, ilişki tecrübesizliği var.

Sana ilgisi yok. Bunun baba sorunları ile ya da tecrübesizlikle alakası yok. Olay kızın sana ilgisinin olmaması ve seni yörüngede tutması.

Biraz gergin, korumacı da fakat aynı zamanda iyi biri ve fiziksel özellikleri de hiç fena değil. Kız sorunlu gibime gelse de bir şeyleri düzgün yönetemedim ve yine saldırgan yaklaştım gibime geliyor ancak atak yapmadan da böyle kahve, kokteyl içip, yemek yemeye devam edecektik. Bu konu yoktan yere kafamı çok kurcalıyor.

Kızın sana ilgisi yok, yani kafayı kurcalayacak bir şey yok. Ama bunları düşünmeye devam edersen, seni hiç istemediği ve hiç istemeyeceği belli kadına duygusal yatırım yapar sürünürsün.

Soru #3:

Mahmut abi merhaba 2 yıllık bir ilişkim var. Bunun önemli bir kısmı uzak mesafe geçti; ben farklı bir şehirdeyim, o da başka bir şehirde tekrar sınava hazırlanıyor yanıma gelmeyi planlıyordu. Son 6 aydır çok kavga ediyoruz.

Sana geç olmuş ama bu tür ilişkilerde olanlar için yazayım. Yıllardır internette dolanan, genelde Corey Wayne’den de duyabileceğiniz ve katıldığım bir kural var: Uzak mesafe ilişkisi 2 seneden önce yakın mesafeye dönüşmez ise biter. Az çok 2 sene tabi ki, 365 x 2 gün saymanızın anlamı yok. Sizin ki de aynen bu şekilde bitmiş.

Sebepler genelde iletişimsizlik, yanlış anlaşılma, ilgisizlik, geçmiş kırgınlıkların kapanmaması ve uzak mesafe yorgunluğu.

Uzak mesafede iletişimsizlik – yanlış anlaşılma ve ilgisizlik olmaması mümkün değil, ilgi dediğinin çoğu mektup pardon whatsapp arkadaşlığı zaten.

Son tartışmada ayrılmadan önce bana çok ağır konuştu, “siktir git/defol” gibi şeyler söyledi. Ben de bundan sonra yazmadım. Sonra asıl derdinin çiçek olmadığını, uzak mesafede sevildiğini ve düşünüldüğünü somut şekilde görmek istediğini anlattı.

Uzak mesafede sevildiğini ve düşünüldüğünü ne o görebilir, ne sen gösterebilirsin. Bu kızın yaptığı saygısızlık, uzak mesafeye kendisi bilerek ve isteyerek devam etmesine rağmen, böyle düşük kalitede bir ilişkinin düşük kalitede olmasının faturasını sana kesmeye kalkıyor.

Özellikle aylar önce çiçek istediğini söylemişti; ben de “yüz yüze alınca yaparım” diye erteledim. Bu onun içinde çok büyümüş.

Sürekli çiçek almıyorsan, o çiçeği gönderebilirdin, zaten neyi yüz yüze yapıyorsun ki bu kaldı. Ayrıca aylarca yüz yüze gelemiyorsanız zaten öyle ilişki mi olur?

FAKAT, o çiçeği almaman hata olsa da, alsan anca uzatma dakikası alırdın, bu bir başka yerden patlardı.

Bana göre konu çiçek değil, düşünülme ve ihmal edilme hissi.

Konu, aylarca görüşmediğiniz uzak mesafe.

açıkçası şuan ne yapmalıyım bilmiyorum ayrıldı yani daha doğrusu uzun uzun kendini nelerin üzdüğünü yazdı sonra bitti böyle bir ilişkide olmak istemiyorum dedi.

Ne yapmalıyım derken bu ilişki devam etsin diye yapabileceğin bir şey varmış gibi soruyorsun ama yok. Uzak mesafe ve oldukça ayrı geçen bir ilişki olarak uzun bile sürmüş. Bundan sonra da olmaz.

ne yapacağımı bilmiyorum ilk defa bu kadar uzun bir ilişki ve uzak mesafe ilişkisindeyim ciddi düşünüyorduk çok şey planladık paylaştık.

Çoğu şey ise sanal ve gerçeklikten uzaktı. “Ay abii mesaj var, görüntü var, sen de yani illa fiziksel mi olacak?” diyenler var. Öyle maalesef, fiziksel yakınlık olacak, dokunma olacak, koku olacak, sarılma olacak. Bunlar önemli.

karşılıklı ve böyle bir ilişkiden ayrılmak şuan korkutucu geliyor gözüme yaşta 25 ne yapmalıyım mahmut abi?

Yaşı, bitmeye mahkum ilişkiyi 2 sene sürdürürken düşünecektin. Yapman gereken, %99 olarak bitmiş bu ilişkiyi bırakıp kendine gerçek bir ilişki bulmak üzere yola çıkmak. Gerçek olsun ama, böyle düşük kalite sanalımsı bir şey olmasın.

Soru #4

Merhaba Mahmut Abi. İş yerime nadiren uğrayan bir müşterimle yaklaşık 2 hafta önce tanıştık. Kız 23 ben ise 26 yaşındayım. Ofisime ilk kez geldiği zaman aramızda değişik bir enerji oluştuğunu düşünüyorum. Kız genel olarak nazik, feminen ve biraz onay bekleyen, özgüveni düşük bir kız gibi ancak enerjisi beni çekiyor. İkinci kez ofise geldiği zaman da gözlerinin içi gülüyor ve elleri hafif titriyordu.

Bunu yazanlar genelde “ay ne kadar mahsun, ne kadar prenses” moduna girip, kimdir nedir bilmediği kızı tanrıça, gökten düşmüş bir melek yapıyorlar. Bazıları da “benimle konuşurken böyle demek ki bana bir şeyler hissediyor” diye ıslak rüyalara dalıyor.

İşle ilgili diğer konularla ilgili yazıyor ve ben konuşmalarda %20-30 oranında ciddiyetsiz görünmemek için dozunda kaliteli espri yapıyorum. Ancak kız ya espriyi anlamıyor ya da saf(saf olması muhtemeldir:) Yani ilgi işareti pek yok gibi.

Senin ona yürümeni engelliyor yani seni istemiyor da olabilir. Hata o ihtimal daha fazla.

Bu yüzden az da olsa yaptığım o eğlenen ustalığı bırakıp nextlemeyi düşünüyorum. Eğer ileride sıcak davranırsa nabza göre kızı kahveye davet etmeyi düşünüyorum.

Kahve daveti çok bayat ve genelde başarısız etmeye mahkum bir davet. Bkz. Sosyal ortamlarda beğendiğimiz kıza nasıl yürüyebiliriz? Bir kızı davet edecek başka bir şey bulamıyorsanız pas geçin. Muhtemelen kız size o fırsatı bilerek vermiyordur.

Normalde yıllardır biridnen hoşlanabilen biri değilim aksine piç takılıyorum

açlık tavanda yani. Çok kızla yatıyorum gibi bir şey yazma, duygusal olarak açsın.

7-8 yıldır ancak etkilendiğim biri çıkınca düşüncelerimi işgal etti gibi,

7-8 yıldır etkilenebileceğin kızlara ulaşımın yok, yoksa o kızlardan çok vardı. Sen ulaşamadın. Piç davranışların yüzünden öyle kızlar seni istemedi muhtemelen, sen de zaten onların ortamında değilsin. Bunu sanki kader ya da kadın milletinin eksikliği diye kendinize pazarlarsanız, böyle 7-8 sene aç kalırsınız. Yolda bir yerde ben neden hoşlanacağım kıza ulaşmaktan acizim diyecek alçakgönüllülük olsaydı, öyle kızla her 4-5 ayda bir karşılaşırdın.

senin de dediğin gibi kızın hoşlanıp hoşlamadığını merak etmek gündüz düşünden daha tehlikeli.

Papatya falı bakmak, en fazla oranda ve ezici duygusal yatırımı yapmak için harika bir yol.

Yorumun nedir, doğru zihin yapısında mıyım?

Benim hoşuma gidecek kızlara ulaşımım neden yok, neden onlar beni çekici bulmuyor diye kafa yorup bunları düzeltmen lazım. Bu kızla çok büyük ihtimalle bir şey olmayacak ve odaklanman gereken hoşlanabileceğin bir kızla (ki aslında kızın ne olduğu, nasıl biri olduğu hakkında en ufak bir bilgin yok) her 3-4 ayda bir karşılaşacak ve onları itmeyecek biri (onaylarını aramaktan değil itmemekten bahsediyorum) olmak.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Kadın – erkek kutuplaşması ve ızdırabı paraya çeviren makine

Duydunuz mu bilmiyorum ama, uzun süredir devam etmekte olan bir savaş var?
Bu savaş Ortadoğu’da değil, yorum köşelerinde, asosyal medya zaman akışınızda ve az önce birinin Jordan Peterson klibi yollayıp birilerinin buna çıldırdığı grup muhabbetlerinde devam ediyor.

Bahsettiğim savaş, cinsiyetler arasındaki savaş. Bu oldukça yorucu savaşta bombalar değil, bitmek bilmeyen yorumlar ve cevaplar kullanılıyor. Bu savaş, modern erkeklerin mağdur olduğunu düşünen bir taraf ile, bu önermenin dünyanın en defansif cümlesi olduğunu düşünenler arasında devam ediyor.

Hangi tarafta olduğumu anlamanız için size bu konuda ne düşündüğümü, daha konuya girmeden söyleyeceğim: bence birileri iki tarafı da fena oyuna getiriyor. Aslına bakarsanız bu rahatlatıcı bir gerçek çünkü insanları aynı güç tarafından düzüldüklerini, karşı tarafın kendilerini düzdüğünü sanan grupların, birbirlerini düzmediklerini ama bu düzüşten tonlarca para kazanan başka bir grup tarafından düzüldüklerini anlamaları kadar onları bir araya getirecek başka bir gerçek var mı?

Ben burada bunu size bilimi, kanıtları ve gerçekleri kullanarak ispatlayacağım. Kanıtlar ve gerçekler dememden ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsiniz çünkü kanıtlar ve gerçekler kelimeleri, ruh halinizi mahvetmek üzere olduğuma işaret. Ama neyse ki herkesin ruh hali zaten boktan.

Şimdi size bazı rakamlar vereceğim. Bu rakamlar benim yargılarım değiller, gerçekleri yansıtıyorlar. Bu rakamları vererek başlamamın bir nedeni var ve bu bölümün sonunda bu rakamlara geri döneceğim.

Erkek intihar oranları, kadın intihar oranlarının yaklaşık olarak 3 katı. Erkeklerde her 100 bin kişide 17.4 ve kadınlarda her 100 bin kişide 5.7. Bu rakamlar Ulusal İstatistik Ofisinden geliyorlar, manosphere sitelerinden değil. İngiltere’de 50 yaş altındaki erkeklerin en büyük ölüm nedeni intihar.
2024 yılında, üniversiteye giren kadınların sayısı, erkeklerin sayısının 44 bin fazlasıymış. Yüksek Eğitim Politika Enstütüsü geçen on yılda, doğum oranlarını da dikkate alarak, üniversiteye gitmesi gereken yarım milyon erkeğin üniversiteye giremediğini hesaplamış. Bu dönemde de çalışmayan ve okumayan genç erkek oranı %13’ten %17’ye çıkmış.

Bu rakamları size, bir şeylerin gerçekten yanlış olduğunu göstermek için okuyorum.

Burada nöron biliminin anlatacak bir hikayesi var. UCLA’dan Naomi Eisenberger, sosyal olarak dışlanmanın ve ekonomik belirsizliğin, fiziksel acı ile aynı nöron ağlarını tetiklediğini gösteren çalışmalar yapmış:

“Beyin reddedilmeyi nasıl işler? Bu konuyu araştırmak için denekleri fMRI makinesine soktuk ve Cyberball denilen bir bilgisayar oyunu oynattık. Bu sanal oyunda denekler başka bir insanlara karşı oynadıklarını sanıyorlardı ama aslında bilgisayara karşı oynuyorlardı. Oyunda bir noktada bilgisayarın kontrol ettiği iki oyuncu, artık deneğe top atmamaya yani onu oyundan (sosyal olarak) dışlamaya başlıyor. Biz de tam bu durumda beyinde ne olup bittiğini görüntüledik.

Ben veriyi analiz ederken, yan masada oturan bir meslektaşım da, kronik fiziksel acı ile ilgili beyin görüntülerini inceliyordu. Bir zaman sonra, ekrandaki verilerin birbirlerine ne kadar da benzediklerini fark ettik. Aslında veriler o kadar benzerlerdi ki, hangi çalışmanın sonucuna baktığımız belli bile olmuyordu.

Bu bize, sosyal reddedilmenin, fiziksel acı işleme merkezlerini tetiklediğini düşündürdü. Aslına bakarsanız, evrimsel açıdan baktığımızda bu pek de şaşırtıcı değil.”

Sosyal bağların insanların ve aslında memelilerin hayatta kalmaları için ne kadar önemli olduğunu düşünürseniz, sosyal ağın içinde olmamızı garantilemeye çalışan sistemin, fiziksel acı sisteminin üzerinde çalışması son derece mantıklı. Yani fiziksel bütünlüğümüz tehdit altındayken hissettiğimiz acı sinyalleri, sosyal ilişkilerimiz tehdit altındayken de kullanılmak üzere ödünç alınıyorlar.
Bunu biraz düşünelim. Birine “erkek ol” demek, ayağı kırık birine “koş” demek ile neredeyse aynı şey. Bir insan işini, statüsünü, amaç hissini kaybettiğinde, bunu sadece zayıflık ya da kırılganlık olarak değil, fiziksel ızdırap gibi hissediyor.

Herhangi bir tarafın yandaşı olmadan şunu söyleyebilirim ki, manosphere denilen şey, gerçek bir probleme tepki veriyor. Acı gerçek, kriz gerçek. Ama manosphere denilen şeyin bu gerçeklerle ilgili açıklamalarına gelirseniz, işler gerçekten ilginçleşiyor.

Sosyal psikolog Henri Tajfel’in 1970’lerin sonlarında yayınladığı araştırmalar, grup kimliğinin, nasıl ön yargıya dönüştüğünü anlamamızı sağlıyorlar. Tajfel’in araştırmaları, insanların doğal olarak nasıl da kabilesel olduğunu gösteriyorlar.
Bu bir defo değil, bir hayatta kalma mekanizması. Çünkü insanlık tarihi boyunca kabile içine kabul edilmek güvenlik, dışlanmak gerçekten ölüm demekti. Bu nedenle de beyin, grup aidiyeti konusunda aşırı duyarlı olacak şekilde evrimleşti.

“Biz ve onlar.”
“Benim grubuma mı dahilsin yoksa şu ya da bu gruba mı?”

Şimdi rahatsız edici tarafa gelelim.

Henri Tajfel, aşiret tepkisi oluşturmak için bir tarihçeye, ideolojiye ya da gerçek bir çatışmaya gerek olmadığını gösterdi. Tamamen rastgele ve anlamsız şeyler üzerinden insanları gruplara bölse bile, grup aidiyetinin kurulduğunu gördü. Grupları ayıran özellik anlamsız ve küçük olsa bile, insanların kendi gruplarına ait insanları, diğer gruplara ait insanlara göre kayırdıklarını gördü:

“Her sene sınıfıma 20 kadar öğrenci gelir ve hep aynı deneyi yaparım. Öğrencilerden, bir kavanozdaki fasulye sayısını tahmin etmelerini isterim ve sonra da öğrencileri “fazla tahmin edenler” ve “az tahmin edenler” diye iki gruba ayırırım. Gerçekte kavanozda kaç fasulye var bilmiyorum. Sayıyı tamamen kafadan sallıyorum. Aslında sınıfı rastgele ikiye ayırıyorum ama öğrenciler gerçek bir şeye göre ayrım yapıldığını sanıyorlar.

Ama ayrım gerçek olsaydı bile oldukça minimal. Irk değil, cinsiyet değil, ayakkabı numarası bile değil. Tamamen anlamsız ve gereksiz bir ayrım.

Bundan sonra öğrencilere bazı kaynakları sınıf içinde dağıtmalarını söyledik. Herkes kimin kendi fasulye grubundan olduğunu biliyordu. Sonuçta öğrencilerin %90’ı, kaynakları kendi gruplarında olan öğrencileri kayırarak dağıttılar.”

Aslına bakarsanız, kendi grubunuzu kayırmanız kötü bir şey olmak zorunda değil. Sonuçta grubunuzun dışındakiler kıt kaynakların acısını çekebilirler ama siz bunu onlara saldırmak için yapmıyorsunuz. Fakat uygun koşullar altında bu grup kayırma, başka gruplara karşı düşmanlığa dönüşebiliyor. Bu noktada ön yargı, sözel saldırı, alay, hakaret gibi şeyler başlıyor. Beyniniz sırf sizi bir gruba atadığı için, o grubu kurtlar gibi savunmaya başlıyorsunuz. Bu da insanların kendi taraflarını online dünyada, Ortaçağ’da kalelerini savunan askerler gibi savunduğunu açıklıyor.

Kimliğiniz, aidiyetiniz tehdit edildiğinde, beyniniz karmaşık mekanizmalara başvurmuyor. Basitçe bir düşman yaratıyor.

Şimdi 2026 yılında genç bir erkek olduğunuzu düşünün ve belki de öylesiniz. Ekonomik olarak oldukça belirsiz bir durumdasınız. Hayat pahalılığı krizi var. Kültürel olarak görünmez hissediyorsunuz. Ana akım politikada kimse sizinle konuşmuyor, deneyimlerinize uygun bir dile sahip değil.

Şimdi online dünyada toplumda dışlanmış, sorunlarına sırt çevrilmiş bu erkeklerin oluşturduğu bir gruba girdiğinizi düşünün. Bundan sonra harekete geçecek olan süreç hiç de tesadüfi değil.

NYU Sosyal Medya ve Politika Merkezinden araştırmacılar, algoritma tarafından içerik tavsiye etme mekanizmasının, insanların radikalleşmesi konusunda içeriğin kendisinden bile daha önemli, tek başına en önemli ateşleyici olduğunu bulmuşlar. Tekrar söyleyeyim, sosyal medya algoritmaları, radikalleştirme konusunda içeriğin kendisinden daha önemliler.

İnternete giriyorsunuz ve “neden zorluk çekiyorum?” diye arama yapıyorsunuz. Algoritma size, erkeklerin harcanabilir cinsiyet olduğu hakkında bir video sunuyor. Siz bu videoyu atlamayıp izlediğinizde, algoritma size biraz daha radikal bir video sunuyor. Bunu da izlediğinizde, algoritma size biraz daha radikal bir video sunuyor.

Her adımda bir 30 saniye daha fazla kalıyorsunuz, biraz daha öfkeleniyorsunuz, biraz daha ikna oluyorsunuz, spesifik bir düşmana biraz daha odaklanıyorsunuz. Bu, komplo teorisi değil, optimizasyon. Bu, bilinçaltı bir seviyede, sizin ızdırabınız üzerinde çalışan, gerçek zamanlı bir A/B testi (bölünmüş test).

Bu tünelin ucunda ise, Bugatti’sine kıçını dayamış bir şekilde Andrew Tate ya da ona benzer biri, sizi ve ızdırabınızı anladığını söyleyerek, kolları açık bir şekilde sizi bekliyor.

Andrew Tate, ismini sonradan Gerçek Dünya (Real World) olarak değiştirdiği, Hustler Universitesini kurdu (hustler kelimesi hem girişken hem de dolandırıcı demek). Bir insanın başkalarına milyoner olmayı öğreten dersler satması ile milyoner olması her zaman çok ilham verici (!) bir şey değil mi? “Ayda 50 dolar verirseniz size nasıl erkek olacağınızı ve size karşı kurulmuş düzende nasıl kazanacağınızı öğreteceğim!” Bu online eğitim sisteminin en tepe noktasında 200 bin abonesi vardı. Evet, küçük bir ada ülkesinin gayrı safi milli hasılası kadar para, nemlendirici kremlerin feminist komplosu olduğunu düşünen bir adama gidiyordu. Yanlış anlamayın, nemlendirici kremler elbette feminist komplosu.

Bütün bunlar olurken de sosyal medya, izlenen her kayıtlı yayın saatinden kendi payını alıp durdu. Milyarlarca görüntülemeden kazanılan para ve dolandırıcı ile sosyal medyanın simbiyotik varoluşu! Biri acı çeken kitleyi sağlıyor ve diğeri de bu kırılgan kitlenin emeceği öfkeyi. Sonuçta her ikisi de kazanıyor.

Ama burada da bitmiyor. Bundan sonra ne başlıyor? Andrew Tate’in ne kadar aşağılık biri olduğu ile ilgili reaksiyon videoları, podcastlar, feminist tepki videoları, vs. vs. Milyonlarca saat izlenme üreten yüz binlerce video. Hepsi para üreten ve karlı bu videolar, aynı algoritmaların tıpatıp aynı etkileşim sinyallerine servis ediliyorlar. Tarihte her iki tarafın da HelloFresh tarafından finanse edildiği ilk savaş bu.

Molly Crockett adlı bir nöron bilimci, 2017 yılında Nature Human Behavior adlı prestijli bir yayında, Dijital Çağda Ahlaki Öfke (Moral outrage in the digital age) bir araştırma yayınladı ve bu araştırmada, sosyal medya platformlarının, ahlaki öfkeyi insanların doğal olarak göstereceklerinin çok üstünde bir seviyede, sistematik bir şekilde abarttığını gösterdi.

Dijital medyanın, öfkeyi tetikleyen uyarıcıları nasıl etkilediğine bakalım. Ahlaki öfke, sosyal normların ihlal edildiğinin algılanması üzerine ortaya çıkar. Gelişmiş demokrasilerde, sosyal normların ihlal edildiğine direkt şahit olma ihtimaliniz neyse ki düşük. Gündelik Hayatta Ahlak (Morality in everyday life) adlı bir araştırmada Wilhelm Hoffman ve ekibi, insanlardan şahit oldukları ve duydukları ahlaksız eylemleri cep telefonu kullanarak bildirmeleri istemişler. Araştırma sonucunda ise insanların gün içinde gerçek hayatlarında maruz kaldıkları veya şahit oldukları ahlak dışı eylemlerin, toplam bildirilen ahlak dışı eylemlerin %5’i olduğu ortaya çıkmış. İnsanların bildikleri ahlak dışı eylemlerin çoğu, duydukları eylemler. Peki bunları nereden duyuyorlar? Bu duyumların ezici çoğunluğu, internetten geliyor ve az bir kısmı da diğer medya yayınlarından. Dijital medya ahlaki öfke tetikleyen uyaranlara maruz kalma oranımızı önemli ölçüde artırıyor.

Aynı zamanda ahlaki öfkenin tarihte ve günümüzde ne için kullanıldığını da karşılaştırmamız lazım. İnternet öncesi tarihte, sosyal ağlar içerisinde güvenilir veya güvenilmez haberler, dedikodu ile yayılıyordu. Bu dedikodu bilgisi, insanların kendi toplulukları içinde kime güvenip kime güvenmeyecekleri konusunda değerli bilgiler içeriyordu.

Günümüzde ise sosyal medya platformları, bilgi dağıtımından reklam geliri elde ediyorlar ve haber besleyici algoritmaların temel amacı, insanlar arasında güven ve işbirliği sağlayıp sağlamadığına bakılmadan, en çok paylaşılacak ve etkileşim yaratacak bilgiyi yaymak. Peki bir online içeriği viral yapan özellik nedir?

Jonah Berge ve Katy Milkman, Online İçeriği Viral yapan nedir? (What Makes online Content Viral?) adlı çalışmalarında, New York Times makalelerini incelemişler ve bir makalenin yarattığı öfke seviyesinin, o makalenin viral olup olmayacağını tahmin eden en büyük gösterge olduğunu bulmuşlar.

Başka araştırmalar da aynı şeyi gösteriyorlar. Öfke viral olma potansiyelini arttırıyor ve viral içerik de çok paylaşıldığı için kazanılan parayı.

Sosyal medya algoritmaları, insanların gerçek hayatta doğal bir şekilde deneyimlemeyecekleri kadar yüksek öfke yaratıyorlar ve sosyal medya şirketleri de bundan para kazanıyorlar. Sosyal medya platformunun cinsiyeti yok, ahlaki ve toplumsal değerleri yok. Tek bir amacı var o da daha fazla para kazanmak. Bunun için de sizin ızdırabınızın en iyi yatay içerikle mi dikey içerikle mi sömürüleceği üzerine 17 değişik A/B testi var.

Sosyal medya ne kimin öfkeli olduğu ile ilgileniyor ne de neden öfkeli olduğu ile ilgileniyor. Sosyal medyanın tek ihtiyacı olan şey öfke. Öfkenin kendisi, sosyal medya için sadece ve sadece, para kazandığı bir ürün.

Manosphere olayında da elimizde olan bu. Ekonomik olarak gelecek güvencesi olmayan ve bunu kronik fiziksel ızdırap gibi hisseden bir erkek nesline, öfke yakalamak ve yükseltmek üzere en iyilenmiş algoritmalar tarafından, hazır düşman veriliyor. Aynı algoritmalar, kendi cinsiyetlerine özgü ızdıraplar yaşayan kadınlara da, acılarını yakalamak ve yükseltmek üzere hazır düşman veriyor. İki taraf da birbiri ile çatışıyor ve kendilerinin haklı olduğunu düşünüyor. Bütün bu klavye savaşları sürerken de sosyal medya platformları, tonlarca para kazanıyor.

Platformun kendisi nötr. Ne kadınların geleceği ile, ne de erkeklerin geleceği ile, ne de abartı paralar kazanmak için abarttığı öfkenin bu insanlara ne yaptığı ile ilgileniyor. Ama bu klavye savaşlarını yapan kadınlar ve erkekler, savaşı sürdürerek kazanılan karı görmüyorlar ya da görseler bile bu haber akışlarında pek görünmüyor. Sizin sömürülmenizi durduracak gerçekler pek karlı değiller.

Bu arada da platformlarla simbiyotik ilişkide olan, erkeklerin ızdırabını gerçekten dindirmekte finansal çıkarları olmayan bazı erkekler, gerçek erkek ızdırabından gerçek paralar kazanıyorlar.

Bu insanların amacı kendileri için daha fazla para kazanmak. Sistemin içindeki herkes, platform sağlayıcılarının ve içerik üreticilerinin hepsinin, savaşın sonsuza dek sürmesinden kazanç sağlıyorlar. Siz, içerik tüketicileri ve klavye savaşının piyonları hariç tabi ki.

Bu noktada size, psikolog ve ekonomist Anne ve Angus Deon çiftini tanıtmak istiyorum. Bu ikili Princeton üniversitesinden, nobel ödüllü bilim adamları ve çaresizlik ölümlerindeki artışın kadın ve erkeklerde paralel olduğunu bulmuşlar.

Kadınların uyuşturucudan, alkolden ve intihardan ölüm oranları, erkeklerin ölüm oranlarına göre daha az tarih boyunca hep daha azdı. Ama son yıllardaki artış paralel. Belki erkeklerde ve üniversite mezunu olmayanlarda artış biraz daha fazla ama artış hemen hemen paralel.

İkili kitaplarında, Amerikan kapitalizminin, 4 yıllık üniversite mezunu olmayan Amerikalılar için çalışmadığını söylüyor ki bu, 25-64 yaş grubundaki Amerikalıların %23’ü demek. İkili antikapitalist olmadıklarını, kapitalizme inandıklarını ama kapitalizmin rayından çıktığını söylüyor.

Maaşların reel olarak artmaması, endüstrinin yurt dışına çıkması, toplulukların çökmesi, her türlü ekonomik güvenliğin yavaşça ortadan kalkması gibi ortak nedenlerle güdülenen cinsiyetler arası savaşın iki tarafı var. Sınıflar arası savaşta ise cinsiyetler aslında aynı taraftalar. Ve sınıflar arası savaşın cinsiyetler arası savaşa dönmesinden kar edenler, bu savaşın içinde değiller.

Bu online platformları işletenler, araştırmaları bilmiyor değiller. Bu platformların davranışlar konusunda uzman, insan algısını en üst seviyede anlayan bilim adamları ile dolu departmanları var. Ve bu bilim adamları tüm zekalarını, daha fazla HelloFresh ya da o günün VPN’i neyse o VPN’in reklamını görmeden platformdan çıkmamızı garantilemek için kullanıyorlar.

VPN demişken tam da bu nedenle ben de bu günün sponsoru Otomatik Portakal VPN’i kullanıyorum. Algoritmanın sosyal medya ana sayfama kustuğu aşırı korku ve öfke içeriğini tüketirken gözü mü bile kırpmamak için, hangi zaman diliminde ya da ülkede olursam olayım, bu zehire sülük gibi yapışmamı sağlayan Otomatik Portakal VPN’ kullanıyorum.

Platform sağlayıcıları, bu savaşı bitirmemenin, bitirmekten daha karlı olduğuna karar verdiler. Ve haklılar da. Bu kazara vardıkları bir karar değil. Bu, kendileri ve yaşadıkları fildişi kule hariç herkes üzerinde nasıl sonuçları olduğunu çok iyi bilen, bu konuda araştırmaları okuyabilen bir çalışan ordusuna sahip platform sağlayıcılarının, ekonomik bir iş tercihi.

Cebinizden zihninize akan bu korku ve öfke hattını manosphere inşa etmedi. Manosphere’in tek yaptığı şey, bu hat üzerinde size bir şeyler satmak. Bu hat, hattın ürettiği lağımın kesinlikle etkilemeyeceği insanlar tarafından üretildi, en iyilendi ve işletiliyor.
Durumun çok karanlık olduğunu biliyorum ama bununla mücadele etmenin bir yolu var. Nobel ödüllü Daniel Carnean, 1970’li yıllarda beyinde 2 düşünce modunun olduğunu buldu.

Sistem 1, hafızanıza otomatik olarak gelen şeyler. Size annenizi belirttiklerinde ortaya çıkan otomatik duygu gibi. Bu sistem üzerinde kontrolünüz yok. Sistem 1 istemsiz ve otomatik.

Sistem 2 ise yavaş, emek isteyen ve istemli düşünce sistemi.
Karar verirken genellikle Sistem 2 çalışıyor deriz. Çoğumuz yaptığımız şeylerin nedenleri olduğunu düşünürüz. Ama yaptığımız şeylerin çoğunu, farkında olmadığımız nedenlerle yapıyoruz. Bize neden yaptığımız sorulduğunda, buna cevap olarak nedenler söylüyoruz ama söylediğimiz nedenler, yaptıklarımızın sebepleri olmak zorunda değil.

Sistem 1 duygusal, otomatik ve kabilesel. Bir Andrew Tate ya da Jordan Peterson videosu görünce anında öfke ya da saygı hisseden tarafınız sistem 1. Asosyal medyada bir yorum okuyunca öfkelenip bununla çatışmak isteyen tarafınız da sistem 1. Ve en önemlisi, algoritmanın sizi içerde tutmak üzere kullandığı, kullanmak için tasarlanıp en iyilendiği tarafınız da sistem 1. Sistem 1, paranın kazanıldığı yer.

Sistem 2 ise yavaş, analitik, çaba harcayan ve çok paylaşılmayan içeriklerin çoğunu üreten, kullanıcıları platformda tutma konusunda berbat bir sistem. Sistem 2 viral olmuyor, trend olmuyor ve kimse tarafından kesilip biçilip TikTok’a konulmuyor. Sistem 2’nin tıklanma oranının yanında, kurumakta olan boya videosu sansayonel haber gibi.

Ama sistem 2 aynı zamanda bütün bu sosyal medya lağım hattından kimin çıkar sağladığını soran, algoritmaların arkasındaki yapısal gücü sorgulayan ve “şu an bu içerik bu platform tarafından neden önüme çıkıyor?” diyebilen taraf. Sistem 1, o sonradan yüzünüzü kızartan yorumu yazdıran taraf. Sistem 2 ise daha sonra o yorumu okuyup “ben en iyisi estetik yaptırıp başka şehre taşınayım” diye utanan taraf.

Manosphere ve ürettiği her şey, sistem 1 için üretilmiş ve tasarlanmış şeyler. Aynı zamanda manosphere’in ne kadar berbat olduğunu anlatmak için üretilmiş her şey de sistem 1 ürünü. Çünkü ancak bu tür ürünler algoritma tarafından ödüllendirilip dolaşıma sokuluyorlar. Sistem 2 moduna geçtiğiniz anda, savaş meydanının kimin olduğunu, savaştan kimin çıkar sağladığını, sizin öfke dolmanız ile kimin ekonomik çıkarlarının karşılandığını sorduğunuz anda, karşı cinsten öfkelendiğiniz kişinin değil ikinizi de o meydanda savaştıran gücün düşman olduğunu görüyorsunuz. Bu sizi “makine” için daha az kullanışlı yapıyor. Siz platformdan çıktığınız için değil, daha az manipüle edilir olduğunuz için daha az kullanışlı yapıyor.

Manosphere bir erkek nesline düşmanın kadınlar, feminizm ya da modernlik olduğuna dair bir sürü içerik üretti. Feminizm ve modernlik de kadınlara düşmanın erkekler, maskülenite ve manosphere olduğunu anlatan bir sürü içerik üretti. Ama tüm bu zaman boyunca asıl haber maaşların erimesi, endüstrinin yurt dışına kaçması, çalışan sınıf kimliğinin içinin boşaltılması ve sosyal medya platformlarının insan ızdırabından devasa miktarda para kazanmasıydı. Asıl hikaye her zaman gözümüzün önündeydi.

Bu yayını yapma sebebim, kadınlarla ve erkeklerle aynı kalp kırıcı konuşmayı defalarca yapıyor olmam.

“Erkeklerden nefret etmeyin.
Kadınlardan nefret etmeyin.
İnsan ızdırabının inanılmaz derecede etkileşim alan bir içerik olduğunu kazara fark eden, ve o günden beridir de tamamen kar motivasyonu ile, sizin üzerinizde ve size ne olduğunu zerre umursamadan çalışan algoritmadan nefret edin.”

Kaynak: The Manosphere Isn’t About Men. Or Women

Mesajlaşma seni daha mı kaygılı yapıyor? – Kaygılı bağlanmanın gerçeği

Bağlanma Stilleri ve Kaygılı Bağlanma

Kadınlarla nasıl mesajlaşılır konusunu ele alırken, bağlanma stiliniz ve bağlanma stilinizin mesajlaşmaya etkisi hakkında konuşmazsak, en temel problemi kaçırmış oluruz. Evet, belki de hemen öğrenip uygulayabileceğiniz stratejiler peşindesiniz ama kadınlarla mesajlaşma konusunda problem yaşıyorsanız, bu problem muhtemelen bağlanma stilinizden geliyor ve bu konuyu atlamamanızı tavsiye ederim.

Bağlanma stili, bireylerin özellikle erken çocukluk döneminde birincil bakım verenleriyle (genellikle anne-baba) kurdukları duygusal bağın niteliğine dayanan; yetişkinlikteki romantik ilişkiler, arkadaşlıklar ve duygusal yakınlık kurma biçimlerini belirleyen psikolojik kalıplardır. Bu konuya İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında ayrıntılı olarak değindim ve bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

4 çeşit bağlanma stili var:

  • Güvenli bağlanma
  • Kaygılı bağlanma
  • Kaçıngan bağlanma
  • Kaygılı – Kaçıngan bağlanma

Kadınlarla mesajlaşma konusunda problem yaşayan birçok erkek, kaygılı bağlanma stiline sahip. Mesajlaşmada mümkün olduğu kadar takip etmeniz, örnek almanız bağlanma stili ise güvenli bağlanma.

Güvenli bağlanan bir insanın temel inancı, “yakınlık güvenlidir, hem ben değerliyim hem de karşı taraf” şeklindedir. Güvenli bağlanan insanın bu temel inancı, “bu insanla yakın olmayı isterim ama bu yakınlık olmazsa, olur da biterse, ben başka bir yakınlığı kuracak değerdeyim” inancını doğurur.

Kaygılı bağlanma stiline sahip bir kişinin temel inancı ise, “yakınlık her an gidebilir zira ben yakınlık için değerli biri değilim” şeklindedir. Böyle bir insan ilişkide sevgi ve yakınlığı derinden arzular ama aynı zamanda bu yakınlığı her an kaybetme ihtimaline karşı sürekli tetikte yaşayan bir iç dünyaya sahiptir.

Bu bağlanma biçiminde kişi, bir mesajın geç gelmesini bile “Benden uzaklaşıyor mu?” diye yorumlayabilir; küçük belirsizlikleri kafasında büyük senaryolara dönüştürür. Sevildiğini hissettiğinde rahatlar, fakat bu rahatlık uzun sürmez; çünkü zihnin bir köşesinde her an terk edilme ihtimali, korkusu vardır. Bu yüzden kaygılı bağlanan biri, ilgiyi yalnızca istemekle kalmaz, aynı zamanda onu sürekli doğrulamak ister: “İyi miyiz?”, “Beni seviyor musun?”, “Benden sıkıldın mı?” gibi sorular bazen açıkça sorulmasa bile davranışların içine sızar. Bir yandan yakınlık arayışı vardır, diğer yandan bu arayışın getirdiği yoğun kontrol ihtiyacı ilişkiyi yorabilir.

Mesajlaşma kaygılı bağlanan insanların ilişki yaşayamama ihtimalini nasıl arttırdı?

Günümüzde mesajlaşmanın ilişkilerde önemli bir yer tutmaya başlaması, aslına bakarsanız kaygılı bağlanan insanlar için hiç de iyi olmadı. Mesajlaşma, eskiye oranla flört eden ya da ilişki yaşayan insanların çok daha fazla iletişime geçmesini sağlarken, kaygılı bağlanan insanların çok daha fazla tetiklenmesine de neden oluyor.

Kaygılı bağlanan kişi, karşı tarafın yazma hızını, emojisini, noktalama işaretlerini, hatta cümlelerin sıcaklığını bile bir anlam testi gibi okur. Kısa bir cevap “soğukluk”, görüldü atmak “değer verilmemek”, çevrimiçi olup yazmamak “başkasına ilgi duymak” gibi algılanabilir. Bu algılar çoğu zaman gerçeğin kendisinden çok, geçmişte yaşanmış güvensizliklerin bugüne taşınması olsalar da, sonuçta kişi ya peş peşe mesaj atarak güvence arar, ya da kırılıp aniden geri çekilir. Bu da karşı tarafta kafa karışıklığı yaratabilir.

Kaygılı bağlanan insanın, kendi ilişkisini baltalayan kendi kendini gerçekleştiren kehanet döngüsü, mesajlaşma ile sıklaştığı için, mesajlaşmanın yaygınlaşması, kaygılı bağlanan insanların ilişkiye girebilme sıklığını ve girdikleri ilişkide kalabilme süresini büyük oranda azalttı.

Kendi kendini gerçekleştiren kehanet döngüsü şu şekilde:

Uzaklaşma işareti (çoğu zaman gerçekdışı) ile “işte bak sonun başlangıcı” tetiklenmesi → karşı taraf sıkıştırma → karşı tarafın irite olarak uzaklaşması → uzaklaşma işaretinin (kaygılı kişinin kendi davranışları yarattığı durum nedeniyle) doğrulanması (!)  → daha fazla yapışma → krizin büyümesi.

Mesajlaşma, kaygılı bağlanmanın en hassas olduğu 3 şeyi aynı anda tetikler:

  • Belirsizlik (ne düşündü, neden geç yazdı?)
  • Erişilebilirlik (anında ulaşabilme beklentisi)
  • Onay ihtiyacı (seviliyor muyum, önemli miyim?)

Bu yüzden kaygılı bağlanan kişiler için mesajlaşma, sadece iletişim değil; çoğu zaman duygusal güvenlik ölçüm aracı gibi çalışır.

Kaygılı bağlanma stilinde mesajlaşma nasıl yaşanır?

Kaygılı bağlanan bir insan, mesaj = değer denkliği oluşturur. Kişi gerçeklikten kopuk ya da aşırı bir, “hızlı cevap veriyor, o zaman seviyor / ilgili / yakın”, geç cevap veriyor o zaman soğudu / ilgisi azaldı / uzaklaşıyor” bağlantısı kurar. Bu nedenle kaygılı bağlanan bir insan, gerçek hayatta sıklıkla olan iş yoğunluğu, cevap vermeyi unutma, yorgunluk – uykuya dalma gibi basit nedenlerle meydana gelen gecikmelerden, “uzaklaşıyor” diye tetiklenir ve önemsiz bir olayı, karşısındakini gerçekten uzaklaştırabilecek bir krize dönüştürebilir.

Kaygılı bağlanan bir insan için ilişkiler güvenli değildir. İlişki veya flört içinde olduğunda, karşısındaki insanın her an kendisinden uzaklaşabileceği tehditi vardır, çünkü kişinin kendisinin sevilmeye layık olmadığını düşünen bir temel inancı vardır.

Bu nedenle kaygılı bağlanan kişi, mesajlarına geç cevap verilmesini tehdit olarak görür. Mesajlaşmada gecikme ya da kısa kısa mesajlar, “bir şey mi oldu?”, “benden uzaklaşıyor mu?”, “beni bırakacak mı?” alarmlarını ateşler. Tehdit altında ise beyninin düşünme, planlama, mantık merkezleri kapanarak, kaç – savaş – don merkezleri aktif hale gelir.

Kaygılı bağlanan kişi ilişkide güvenli hissedemediği ve bağlanamadığı için, sürekli avlanma tehditi altındaki av hayvanları gibi, sürekli olarak tetikte dururlar ve mikro işaretleri okumaya, aşırı analize odaklanırlar.

Örneğin mesajlaşmada geçici olarak ton olmaması gibi güvenli bağlanan birinin umursamayacağı bir durum, kaygılı bağlanan kişi tarafından anında tehdit işareti olarak yakalanır. Zihin, mesajlaşmada ton olmamasını, negatif bir şekilde doldurmaya başlar: “Kısa yazdı, o zaman kızgın”, “emoji koymadı o zaman soğuyor”, “görüldü attı, beni cezalandırıyor”, “online ama yazmıyor, başka biri var galiba” gibi.

Duygusal regülasyonun mesaj üzerinden yapılması

Kaygılı bağlanan kişinin ilişkiler konusundaki en büyük problemi, güvenli bağlanan bir yetişkinin kendi kendisine yapabildiği duygusal yatıştırmayı, kontrolü ve regülasyonu, ebeveyni kendisini yatıştırsın diye ağlayan bir çocuk gibi, karşı tarafa yaptırmaya çalışmasıdır.

Mesajlaşma, kaygılı bağlanan kişinin çoğu zaman duygusal regülasyonu karşısındakine yaptırarak sakinleşmek için kullandığı bir araca dönüşür. Kişi, gizli veya açık motivasyonu “neredesin?”, “bir şey mi oldu?”, “benden uzaklaşıyor musun?”, “iyi misin? (aslında sen iyi olmadığın sürece ben iyi değilim)”, “beni bırakacak mısın?”, “beni bırakmayacağını göster (ki sakinleşeyim)” olan mesajlar atmaya başlar. Burada amaç iletişim değil; kaygıyı karşısındakinin sırtına yükleyerek düşürmek olur.

Mesajlaşmada karşısındaki kişiyle iletişim kurma amacının yerini, yoğun bir duygusal ihtiyacı karşılama amacı aldığında, saatlerce mesajlaşma, hemen günaydın mesajları atmak, iltifatlar, iletişimin içinde bulunduğu seviyenin son derece üstünde yoğun etkileşimi devam ettirme çalışmaları, uzun süredir açlığı hissedilen samimiyet, yakınlık ve cinsel istek gibi duyguların hemen ve anında karşılanması isteği alır. Kişi hem karşındakini bunları karşılayacağı, daha doğrusu yapışıp somuracağın kaynak olarak atar hem de mesajlaşmanın kolaylığı sayesinde bu kaynağı sömürmeye başlar. Kişi karşısındakine “bana ihtiyacım olanı hemen ver” diyerek yapışır.

Protesto davranışları

Kaygılı bağlanan kişi, mesajlaşmada protesto davranışlarına başvurabilir. Protesto davranışları, suçluluk hissettirme ya da ince ince sopalama, cezalandırma davranışlarıdır.

Protesto davranışları pasif agresif davranışlardır ve partneri cezalandırma amaçlı uygulanırlar. Kendini geri çekmek, kıskanç davranmak, utandırma, vs. gibi partnerle direkt anlaşmazlığa girmeden, onu ufak ufak sopalamak için yapılan davranışlardır.

Kişi mesajlaşmada trip atabilir, karşısındakini iğnelemeye çalışabilir, “tamam boşver” diyerek kendini geri çekebilir, geç cevap vererek ya da cevap vermeyerek “ders vermeye” çalışabilir.

Kişinin duygusal kendi regülasyonu için karşı tarafı mesaja boğmaya başlaması, mesajların ilişkinin seviyesinin çok üstünde talebe sahip olması ve protesto davranışları, karşı tarafı korkutur ve soğutur.

Mesajlaşma neden özellikle tetikleyicidir?

Çünkü mesajlaşmadaki bildirim – rahatlama ikilisi anlık dopamin verir, kişinin rahatlamak için tekrar mesaj atması ile bağımlılık döngüsü yaratabilir. Bunun sonucunda güvenli bir iletişim yerine, takip ve kontrol mekanizması üretir.

Mesajlaşma ayrıca belirsizliğin daha çok olduğu bir ortamdır. Ses ve mimik yoktur, karşı tarafın görece uzun süre cevap vermeyebileceği bir iletişim ortamı yaratır. Kaygılı bağlanan kişinin belirsizlik toleransı halihazırda düşüktür ve kişi, mesajlaşma ile ortaya çıkan belirsizliğe hiç dayanamaz.

Prensip #1: Kişisel algılamayın.

Zihin Kuramı (Theory of Mind)

Zihin Kuramı (Theory of Mind), insanın başkalarını anlama gücüdür, insanların kendileri ve diğer insanlar hakkında düşünme ve anlama yeteneğini ifade eder. Bu kavram, bir bireyin diğer insanların düşüncelerini, inançlarını, niyetlerini, duygularını ve perspektiflerini anlama yeteneği üzerine odaklanır.

Başka bir insanın kendi düşünceleri, kendi duyguları ve kendi öznel deneyimleri olduğunu anlamamız lazım ama, güvensiz bağlanan, flört ettiği veya ilişkide olduğu insanı kendi duygusal ihtiyaçlarını yatıştırmak için kullanan bir insanda, zihin kuramı oldukça zayıftır.

Örneğin daha güvenli bağlanan bir insan geç cevap aldığında, flört ettiği kişinin meşgul olduğunu (onun kendine ait bir hayatı var) düşünmeye eğilimlidir. Böyle bir insan mesajı ilişki değeri ile, kendine verilen değere eşitlemez. Bu insan naif değildir, bunun soğuma ve istememe anlamına geldiğini de düşünebilir ve kaygılanabilir de. Ama bu kaygısını kabul edebilir, karşı tarafı suçlamadan, karşı tarafa kendisini sakinleştirmesi için “ne oldu?” diye sormadan kendi kendine sakinleştirebilir, soğuma ve uzaklaşma ile ilgili daha fazla veri görene kadar bekleyebilir.

Güvenli bağlanan kişi, eğer soğuma ve uzaklaşma ile ilgili veriler artarsa, pasif agresif protesto davranışları yerine, güvenli iletişime geçer. “Tamam sen de hep bana meşgulsün” diye iğnelemek yerine, “gün içinde yoğun olunca iletişimimiz çok azalıyor, akşam konuşalım mı?” diyebilir.

Kadınlar size, sizin istediğiniz şekilde mesaj atmayabilirler

Özellikle yeni tanıştığınız ve flört ettiğiniz bir kadının telefonunda en önemli şahsın (henüz) siz olmadığını kabul edin. Siz önemli olsanız da başka önemli insanlar olduğunu kabul edin. Belki de sizden başka mesajlaştığı erkekler de var ama daha da büyük ihtimalle işi var, ailesi var, arkadaşları var.

Bu kızdan hoşlanıyor olabilirsiniz ama özellikle başlarda, özel ilgi ve dikkat beklemeyin. Siz ondan cidden hoşlanıyorsunuz diye, o sizden o seviyede hoşlanacak diye bir kural yok. Belki henüz o kadar hoşlanmıyor, belki hiç öyle hoşlanmayacak.

Siz ondan çok hoşlanıyorsunuz diye, o size öncelik verecek diye bir kural yok. Size hızlıca cevap verecek ya da cevap verecek diye bir kural yok.

Kadınlar mesajlarınıza çoğu zaman, sizin istediğiniz seviyede cevap vermeyecekler. Ve siz bunu kişisel algılamamalısınız. İstediğiniz gibi cevap vermiyor diye gücenmek, pasif agresif ya da agresif mesajlar atmak, kadınları sizin istediğiniz seviyeye, hizaya getirmeyecek. Tam tersi, aslında sizinle ilgilenen, arzu seviyesi henüz yüksek olmasa da yükselebilecek kadınları sizden uzaklaştıracak. Pasif agresif veya agresif mesajların tek başarabileceği şey, artık cevap alamamanız ya da Twitter’da yayınlanıp dalga geçilmeniz olabilir.

Muhtaçlık, özellikle de saldırgan muhtaçlık, son derece iticidir. Tüm iletişimi kendinizle ve kızın karşılayamayacağı doyurulmamış ihtiyaçlarınızla ilgili yaparsanız, kıza tek göstereceğiniz şey zayıf, dengesiz ve arıza biri olduğunuz. Evet belki arıza değilsiniz ama bu tür davranışların işaret ettiği şey o. Ve arıza değilken arıza davranmamak sizin sorumluluğunuzda. Arıza değilken arıza mesajlar atmak, arıza biri gibi algılanmak sizin suçunuz.

Mesajlaşmada asla ama asla bu pozisyona düşmeyin. Bu çok aptalca ve çocukça bir davranış. Karşınızdaki kadın sizinle iletişimi sessizce koparsın daha iyi. Her şeyi kişisel algılayıp pasif – agresif veya agresif davranışlar sergilemeniz sadece kadının sizinle iletişimi kesmesine neden olmaz, aynı zamanda sizinle iletişimi keserek ne kadar da doğru bir tercih yaptığını gösterir. En asgari durumda, karşınızdakine bu zevki vermeyin.

Şunu unutmayın. Hiçbir kadının, sizinle iletişimde diye, size telefon numarasını ya da Instagramını verdi diye, size mesaj, sizin istediğiniz sıklıkta mesaj borcu yok. Size bir borcu yok.

Bu tabi ki, kadının sizi küçük düşürmesine izin verin anlamına gelmiyor ve bu konuya daha sonra detaylı bir şekilde değineceğiz. Ama bir numara veya Instagram almanız, “sen ne istersen onu sana vereceğim” vaadi değil.

Özellikle yeni iletişime geçtiğiniz bir kız, hazır olduğunda size cevap verir, eğer hiç hazır olmazsa da cevap vermez. Bu ihtimali her zaman kabul edebilmeyi, kendi işinize bakabilmeyi öğrenin. Eğer sizinle gerçekten oyun oynuyorsa, sizinle o kadar da ilgilenmezken size ekmek kırıntıları atıp sizi yörüngede tutuyorsa, pasif – agresif ya da agresif bir şekilde kızı hizaya getirmekle uğraşmayın. Mesajlaşmayı, iletişimi siz kesin. Sizinle ilgilenen bir kız bulmak kolay olmasa bile, sizinle ilgilenmeyen bir kızı ilgilenir hale getirmekten daha kolay, daha onurlu ve uzun vadede sizi daha çekici yapacak bir davranış.

Bir kadın size sürekli olarak geç cevap vermesi, %90 ihtimalle sizin onun hayatında yeterince önemli bir yere gelmediniz anlamına gelir. Bu gerçeği, tatsızlık çıkarmadan kabul edebilmeyi öğrenin. Ama şunu da bilin ki, eğer itici bir muhtaçlıkla kadına yapışmadıysanız, çoğu zaman bunun sizinle, sizin değerinizle de bir alakası yok. Kendi değerinizi spesifik bir kadının hayatındaki öneminize bağlamayı bırakın.

Kadınlar da sizin gibi insanlar. Kendilerine ait ve ne zaman nelerin değişeceğini bilmedikleri bir hayatları var. Belki sizinle mesajlaşmaya ayrılık sonrası başladı ve eski sevgili yeniden resme girdi. Belki bir anda hayatında bir kayıp oldu, işi yoğunlaştı. Belki size cevap vermeyi unuttu. Belki sizinle iletişimde, sizi değerli buldu ama gerçekten birbirinize uygun olmadığınızı fark etti.

Bir kızdan telefon ya da instagram aldınız ve onunla mesajlaşmaya başladınız diye, kızın hesabının başında nöbet beklemeyi bırakın. Gidin başka kızlarla tanışmaya devam edin.

Bağlanma stilleri ve kaygılı bağlanma stili gibi güvensiz bağlanma stillerinden nasıl kurtulacağınız konusundaki ayrıntıları, İlişkilerde Bağlanma Stilleri kitabında bulabilirsiniz.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

 

Uzun süreli ilişki bulmak ortalama 1.5 yıl sürer

Uzun süreli bir ilişki sonrasında ayrılık acısı yaşayan birçok erkekten şunları duyuyorum:

“Abi, birkaç kızla görüştüm ama onunla hissettiğim gibi hissetmiyorum.”

“Abi, karşılaştığım kızlar güvenilir tipler değiller, onun gibisi çok az.”

Ayrılığın hemen sonrasındaki aylarda böyle hissetmeniz anormal değil ve aslında biraz da bu nedenle, uzun süreli ilişki sonrasındaki 3-4 ay, kızlarla romantik ve cinsel münasebetten kaçınmanızı tavsiye ederim. İlk 3-4 ay başka kadınlarla buluşmak istememek ya da buluşmadan bir zevk alamamak normaldir. Uzun süreli tarihçesi olan, zamanla inşa edilmiş bir ilişkinin kaybını, başka kadınlarla telafi etmeye, acısını başka kadınlarla görüşerek dindirmeye çalıştığınızda, oldukça adaletsiz bir karşılaştırma yapıyorsunuz ve daha da kötüsü, bu geçici ruh halinizle, kalıcı bir karamsarlık edinebiliyorsunuz.

Ben burada, pek bilinmediği için çoğu erkeği gereksiz karamsarlığa iten ve gerçekten bilindiğinde, karamsarlığa engel olan bir gerçekten bahsedeceğim.

Karşılıklı olarak birbirinize sevgi ve ilgi duyduğunuz bir kadınla, ortalama olarak uzun süreli ilişkinizin bitiminden 1.5 sene sonra yeni bir ilişkiye başlarsınız.

O da eğer sosyal hayatta ve sosyal – romantik ilişkilerde kaygıdan mağarasına kapanmaya meyilli biri değilseniz. Eğer fazla kaygılı ve izole biriyseniz, bu süre çok rahat 3-4 seneye çıkar.

Günümüz popüler kültürü insanları hemen birini bulmaya, hemen birini bulamadığı zaman ezik hissetmeye ittiği için, birçok insan bu süreyi kısaltmaya çalışıyor ve kısaltamadığında da, “piyasada düzgün kız kalmadı” ya da “sevgili bulmak zorlaştı” diye karamsarlığına itiyor.

Düzgün kızlar sayıca çok olmalarına rağmen, genellikle piyasada değil ilişki içindeler. Piyasada olduklarında da öyle düzinelerce kişiyle yazışmıyorlar, buluşmuyorlar. Piyasa kızları ise birçok erkekle yazışıyor, buluşuyor, flört ediyor ve birçoğu birçok erkekle seks yapıyor. Piyasa kızları genellikle uzun süreli ilişkide de olmuyorlar. Bu nedenle siz piyasaya çıktığınızda, bu kızlarla çok daha fazla karşılaşıyorsunuz. Bu kızların oranları değil, karşılaşma frekansları yüksek.

Ayrılık sonrası önünüzde iki seçenek var. Birinci seçenek, yaklaşık 1.5 sene bekar olacağınızı bilip, bu bekarlığın tadını çıkarmak. “Yahu nasıl olsa 1.5 sene içerisinde bir ilişkiye gireceğim, bari bekarlığın tadını çıkarayım” demek.

İkinci seçenek ise, daha bekarlığın ilk haftasından itibaren “onun gibisini ne zaman bulacağım”, “bir daha birini bulabilecek miyim” diye bu bekarlık dönemini kendinize zehir etmek, kapıldığınız karamsarlık ile 1.5 seneyi 2.5 sene yapmak.

Kaygılı bağlanan efendi erkek, sevilmeye ve ilişkiye layık olmadığı temel inancı ile ikinci seçeneğe meyilli oluyor. Ve ikinci seçenek aslında bir yalan olmasına rağmen, kendi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşüyor.

Kaygılı bağlanan efendi erkek bu dönemdeki karamsarlığı ile, 2.5 sene yalnız kalsa daha iyi diyebileceğiniz durumlara da düşüyor. Zaten bir daha kimseyi bulamam inancı nedeniyle, piyasada daha çok karşılaşılan piyasa kızlarından, ruh durumu bozukluğu yüksek olan kızlardan, özellikle kendisi gibi bir erkeği arayan arıza kızlardan biri yüzüne güldü mü, “ya bu ya ölene kadar rahiplik” diyerek hemen o kıza atlıyor. Öyle ki, nasıl olsa 1.5 sene içinde bulabileceği kıza hiç sıra gelmeden, her defasında acele ile arıza ama çekici kızlara atlıyorlar. O ilk sıraları aşıp arka sıralardaki normal kızlara hiç ulaşamıyorlar.

Konuştuğum çoğu erkek 26-27 yaş üstünde ve bu süreci kendilerine zehir ederken hiç akıllarına getirmedikleri bir durum daha var. Bu 1 – 2 senelik bekarlık süreci, hayatlarında bekar ve çocuksuz son yıllar olabilirler. Çoğunuz 27 – 33 yaş arasında ya evleneceğiniz kadınlar sevgili olacaksınız ya da evli. Önemli bir kısmınız bu yaşlarda baba olacaksınız. 25 yaş üstündeyseniz ve ayrılık acısı ile aylardır hayatı kendinize zehir edecekseniz, ne kadar ağlasanız da birgün aklınıza bile gelmeyecek birinin ardından, bu kısıtlı ama çok güzel olabilecek zamanınızı heba etmeyin. 32-33 yaşında karınız ve çocuğunuzla evde otururken geriye dönüp şu halinize baktığınızı ve bu gereksiz halinizden utandığınızı, bu halinizi karınızın ve çocuklarınızın bilmediğine şükrettiğinizi hayal edin. Hayal ettiğiniz şeyi muhtemelen yaşayacaksınız bu arada, bir fanteziden bahsetmiyoruz.

Günümüz asosyal medyası, popüler kültürü, dating uygulamaları ve Instagram, hemen uygun birini bulmanın artık çok kolay olduğunu ama sizin bulamadığınızı size empoze ediyor. Böyle bir şey yok. Instagram’dan sayısız kıza hemen ulaşabiliyorsunuz ilüzyonuna rağmen, bahsettiğim süreç 30 sene önce ne kadar geçerli ise, bugün aynı şekilde geçerli. Aslına bakarsanız bu süreç değişecekse, günümüzde daha uzun olur zira asosyal medya insanları asosyal, birbirleri ile etkileşemez hale getirdi.

Bu arada bitirmeden şunu söyleyeyim, düzgün kızla eğer yeterince ve düzgün ortamlarda da sosyalleşen biriyseniz, ayda bir karşılaşırsınız. Ama siz onu beğenmezsiniz, o sizi beğenmez, karşılıklı birbirinizi beğenmezsiniz, vs. Karşılıklı çekim olan biri olur ama devam etmeye fırsat olmaz, aksilikler olur. Karşılıklı çekim olan biri ile hem karşılaştığınız ve hem de iletişimin devamının olması durumu zaman alır.

Bana sorularınızı uygun yazı altında sorabilirsiniz, benimle görüşme ayarlayabilirsiniz ya da ilişkiler setimize bakabilirsiniz. Youtube, Spotify ve Patreon kanallarımızı da takip etmeyi unutmayın.

Özdeğer nasıl kazanılır?

Giriş

Bu bölümde neden özdeğer problem yaşadığınıza ve bu problemi nasıl düzeltebileceğinize değineceğiz.

Özdeğer konusunda ilk değineceğimiz şey, kişilik. Çoğu insan kişilik deyince, başkaları tarafından nasıl algılandığını, dışarıya nasıl bir imaj yansıttıklarını, başka insanlar tarafından nasıl göründüklerini ve kendilerini nasıl gördüklerini anlıyor. Ama sizin kişiliğiniz, hayat deneyiminiz sonucunda elde ettiğiniz, tahmin edilebilir davranışsal kalıpların bir kümesinden ibaret. Bu öngörülebilir davranış kalıplarını, kişiliğinizin temelleri olarak düşünebilirsiniz ya da kişiliğinizi, hayatınız boyunca kazandığınız bu öngörülebilir davranış kalıplarının bir alaşımı olarak düşünebilirsiniz.

Bunları okuyan birçok insan, alışkanlıklardan bahsettiğimi düşünebilir. Ama ben sadece alışkanlıklardan bahsetmiyorum. Benlik alınızı güçlendiren, öngörülebilir davranış kalıplarından bahsediyorum. Kız arkadaşınız ya da eşiniz, utanmanıza neden olacak bir şey söylediğinde, nasıl tepki vereceğinizden, çalar saat sabah 6’da çaldığında, ne yapacağınızdan da bahsediyorum.

Fil ve fil binicisi

Kişiliğiniz aynı zamanda stres ve baskı altında sinir sisteminizin vermeye koşullandığı tepkinin de bir uzantısı. Psikolojide bunu anlatmak için fil ve fil binicisi örneği verilir. Zihniniz, rasyonel zihniniz fil binicisi ve vücudunuz da fil.

Özdeğer problemi olan çoğu erkek, problemin fil binicisinde olduğunu sanıyor. Rasyonel beyninde bir şeyleri, rasyonel bir şekilde çözerek kurtulabileceği bir problemi olduğunu sanıyor.

Ama sorun, filde. Altınızda, kendisini tehdit altında hisseden, strese ve baskıya karşı belli öngörülebilir tepkileri olan, ne yapmak isterse onu yapan devasa bir fil var. Ve eğer rasyonel zihnini yıllar boyunca büyük bir disiplin ile çelikleştirmiş bir rahip değilseniz, vücudunuz stres, baskı, panik veya saldırı altındayken, zihninizin kontrolünden çıkıp, ne yapmak aklına esiyorsa onu yapacak.

Beyin değişime neden karşı koyar?

Beyin sonuçta öngörülebilir örüntüler arayan ve öngörülebilir örüntülere meyilli bir  örüntü tanıma makinesi. Yani beyin yaptığı tercihler ile sizi, uyumsuz, sağlıksız ve hatta istenmeyen örüntüler olsalar bile bildiği ve tanımlayabildiği örüntülere yönlendirmek, bildiği ve tanımlayabildiği örüntüleri, bilmediği ve tanımlayamadığı örüntülere tercih etmek üzere tasarlanmış.

Siz özgüvensiz olduğunuzu düşündüğünüzde, bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Yani beyninize, bildiği ve tanımlayabildiği örüntülerin dışına çıkmak, kimliğinizin öngörülebilir örüntülerine ters şeyler yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Yani kimlik hissinizi değiştirmek istiyorsunuz.

Bu isteğiniz, beyninizde bir problem yaratıyor çünkü beyniniz, bu yeni örüntülerin ne olduklarını bilmiyor, sonuçlarını öngöremiyor. Sizin bu örüntüleri icra ettiğinizde ne hissedeceğinizi bilemiyor. Bu da beyinde stres tepkisi ortaya çıkarıyor ki sinir sisteminiz (fil) burada devreye giriyor.

Başka bir şekilde ifade edersek, beyniniz ilk başlarda değişimi reddedecek çünkü değişim demek, bilinmeyen sular demek. Beyniniz sağlıksız örüntüleri, sırf bilindik sular olduğu için devam ettirmeye çalışacak demek. Bu deneyim ise, kişinin öz değersizlik hissini pekiştiren bir deneyim.

Burada farkında olmanız gereken şey, özdeğer geliştirmek için her harekete geçtiğinizde, kimliğinize ve egonuza yönelik bir tehdit oluşturduğunuz ve sinir sisteminizin tehdit tepkisi ile karşılık verdiği bir içsel savaş başlatıyor olduğunuz.

Dopamin, serotonin ve nöropinefrin

Şimdi bu tehdit tepkisine ve birçok erkeğin özdeğer algısının baskı altında neden çöktüğüne biraz daha detaylı bakalım. Çünkü öz değer bir inanç değil. Rasyonel olarak düşüncenizle ortaya çıkardığınız ya da sorguladığınız bir şey değil. Vücudunuzda ve sinir sisteminizde hissettiğiniz, deneyimlediğiniz bir his. Öz değer, çabanızın anlamlı olup olmadığı, davranışlarınızın yapmaya değer olup olmadığı ile ilgili bir his. Ve bu his, kendinizi olumlamanız ile, ifade ile, motivasyon hileleri ile, modunuz ile değil, biyolojik olarak özdeğer geliştirme sürecinizde çok önemli olan üç adet kimyasal ile alakalı.

Bu üç kimyasaldan birincisi dopamin. Dopamin molekülünü, dürtü, yön ve bir şeyin peşinden koşmaktan sorumlu kimyasal olarak düşünebilirsiniz. Dopamin birçok insanın sandığının aksine, her zaman zevk ile ilgili değil. Dopamin, bir şeyin peşinden koşmaya değer olduğunu sinyallemek ile ilgili.

Ben dopamini, gideceğiniz yönü belirlemek ile ilgili bir kimyasal olarak düşünüyorum. Dopamin ile bir şeye yönelmek çok daha anlamlı ve kolay, ilerleme çok daha gerçek, o yönde aksiyon almak çok daha bariz görünüyor. Dopamin ile aldığınız aksiyonlar konusunda daha güvenli, bu aksiyonları yapabilecek gibi hissediyorsunuz. Dopamin seviyeniz düşük olduğunda, her şey anlamsız, zor ve ağır gelmeye başlıyor. Aksiyonun yerini planlama alıyor ve kronik olarak planlama yapan, her şeyi yarına erteleyen birine dönüşüyorsunuz. “Yarın düşüneceğim”, “yarın yapacağım” demeye başlıyorsunuz. Sürekli günlük tutan, yapacaklarınız hakkında sürekli olarak düşünen ve konuşan ama aksiyon almayan birine dönüşüyorsunuz.

Birçok insan düşük dopamin seviyesini tembellik olarak görüyor ama dopamin eksikliği nedeniyle harekete geçememek tembellikten değil, boş hissetmekle ve gidecek bir yönü olmama ile ilgili. Boş hissetmek ve gidecek bir yöne sahip olmamak ise, insanın öz değerini yok eder.

Konuşacağımız ikinci kimyasal ise serotonin. Serotonin molekülünü, kontrol, istikrar ve dizginlenmekten sorumlu olarak düşünebilirsiniz. Birçok insan serotonin hormonunu mutluluk seviyesi olarak düşünüyor çünkü mutluluk burada bir sonuç. Serotonin dürtü kontrolü ile ilgili ve dürtü kontrolü de hem özdeğer hem de mutluluk kazanmanın anahtarı.

Serotonin aynı zamanda kronik olarak reaksiyon göstermek yerine reaksiyon göstermeden durabilme ile alakalı. Sağlıklı serotonin seviyesi, stres altında sakin kalmanızı, hazzı erteleyebilmenizi, rahatsız edici durumlarda pes etmeden, kaçmadan kalabilmenizi sağlar. Bunlar da bir arada, özdeğer inşa etmenizi sağlar.

Düşük serotonin seviyesi, duygusal dalgalanmalara, kaygıya, çabuk sinirlenmeye, ne yapacağınızı gayet iyi bilmenize rağmen yapmanız gerekenleri bir türlü yapamamanıza neden olur. Sağlıklı serotonin seviyesi ile düşük serotonin seviyesi, ne yapmanız gerektiğini bilmeniz ile yapmanız arasındaki farktır. Burası da, özdeğer ve özsaygının oluşup oluşmamasını belirler.

Üçüncü olarak bahsedeceğimiz kimyasal ise nöropinefrin. Ben nöropinefrini hazır, enerjik ve omurgalı olmak ile ilişkilendiriyorum. Bu, gayet haklı bir şekilde stres ile karıştırılıyor ve bu konuya geleceğiz.

Sağlıklı nöropinefrin, sakin, uyanık, dayanıklı ve özsayınız ve özdeğerinizle uyumlu yaşamak için harekete geçmeye hazır olmak ile alakalı. Düşük nöropinefrin ise, beyin sisi, kaçınma, öğrenilmiş çaresizlik ve uyku ile geçmeyen yorgunluk ile alakalı. Ama çok başarılı insanlarda sıklıkla görünen şekilde çok fazla nöropinefrine sahip olmak, çok yüksek kaygı, tükenmişlik, panik ve uykusuzluk ile alakalı.

Özdeğer, düzenlenmiş bir sinir sistemi gerektiriyor. Yani ne bir hippi gibi hiçbir şeyin önemi yok birader şeklinde yaşamalısınız ne de bugün birçok insanın yaptığı gibi sürekli olarak stresin kaosu altında.

İnsanlar kendi gelişimlerini neden sabote ederler?

Özdeğer inşa etme konusunda yapabileceklerinize geçmeden önce, özdeğer geliştirmenin neden ölüm gibi hissettiği hakkında konuşmak istiyorum. Bunu birçok erkekte görüyorum ve kendim de deneyimledim ama, kimse bu konuyu konuşmuyor.

Hayatınıza getirmek istediğiniz bu kişilik değişimi, sinir sisteminiz tarafından tehlike olarak algınlanıyor. Değişim için yapmanız gereken sınır çizme, zor konular hakkında konuşma, yeni planlara sadık kalma, uyuma – kalkma saatlerini ve örüntülerini değiştirme gibi aksiyonlar, sizi yeni ve bilinmeyen bir alana getiriyor. Yargılanacakmışsınız gibi, başka insanlarla olan aidiyet hissini kaybedecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama beyninizin ölüme benzer bir şekilde hissettiği şey, öngörülebilirliği kaybetmeniz.

Beyniniz, öngörülebilirliği kaybetme ihtimaliniz olduğunun farkına vardığı zaman, sinir sisteminizi devreye sokar ve sinir sisteminiz de stres tepkisi verir. Yani sinir sisteminizin kimlik değişiminize verdiği tepki, bir kaplan sizi avlayacakmış gibi yoğun bir tepkidir. Tam da bu nedenle birçok insan, büyüme sınırına geldiklerinde kendilerini sabote ederler. Sanki değişime giden yolda bir şeyler değiştirme sınırına geldiğinizde, karşınıza bir kapı çıkar ve bu kapıyı koruyan bir savaşçı ile karşılaşırsınız. Bu savaşçı size, “bu kapıdan geçmek istediğine emin misin?” diye sorar.

Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz zayıf veya defolu olmanız değil. Değişim kapısına geldiğinizde kendinizi sabote etme nedeniniz, eski kimliğinizin yani eski ve öngörülebilir davranış örüntülerinizin ölmek istememesi.

Özdeğer kazanmak için yapabilecekleriniz 

Peki bu durumu düzeltmek için gerçekten neler yapabilirsiniz?

Önce kimyasallardan başlayalım. Bir numarada dopamin var. Eğer motivasyonunuz ölü ise, muhtemelen dopamin seviyeniz çok düşük. Belki fazla uyarıldınız ve ilerleme de gerçekten yeterli değil. Bu konuda ne yapabilirsiniz?

Yapmanız gereken işi, bitirmeniz garanti olacak şekilde küçültün. Örneğin her sabah 6’da kalkmak istediğinizi düşünelim. Yani işi, gece yatma saatinizi kontrol altına almaya, erken yatmaya indirgeyin ve sadece bunu rutin hale getirmekle uğraşın. Bunun için örneğin işi, saat 10’dan sonra telefondan ve ekrandan uzak durmaya indirgeyin.

Ya da diyelim ki günlük tutmak istiyorsunuz. Eğer düzenli olarak yarım saat günlük tutmayı beceremiyorsanız, günde sadece 5 dakika günlük tutun. Fiziksel egzersiz yapmak için spor salonuna gidemiyorsanız, evde kendi ağırlığınızı kullanarak, salona git – spor yap – salondan gel işini, sadece spor yap aktivitesine indirgeyin.

İkincisi, başarılarınızın izini sürün. Başarılarınızı yazın ve bunları onaylayın. Bu başarı için kendinizle gurur duyduğunuzu yazın.

Hayatınızdaki yenilikleri azaltın, fazla yenilik dopamin seviyelerinizi çok düşürür. Ne alaka diyeceksiniz ama biraz düşünürseniz, modern bir insanın hayatı, daha önce olmadığı kadar çok ve hızlı değişen yeniliklerle dolu. Porno, sosyal medya tüketiminiz, bitmek bilmez bir yenilik seli altında yaşamanıza neden oluyor. Bu platformlar sizin dopamin seviyenizi, sizi kendilerine bağlamak üzere ele geçirip kullanıyorlar ve bunun için de bitmek bilmez bir yenilik selini kullanıyorlar.

İkincisi, serotonin hormonu. Eğer stres altında disiplin ortadan kalkıyorsa, muhtemelen serotonin seviyeniz dengesiz ve uykunuz kötü. Bu durumda yapmanız gereken, hayat rutinlerinizi düzeltmek. Stres altındayken seçeneklerinizi en aza indirin. Stres altındayken sahip olduğunuzu düşündüğünüz alternatifleri azaltın. Hayatı daha basit ve seçeneksiz hale getirin. Örneğin stres altına girdiğinizde kendinizi stresin ağırlığından kurtarmak için yapabileceğiniz porno izlemek, bilgisayar oyunu oynamak, YouTube, TikTok, Instagram, X, vs. gibi onlarca seçeneği yok edin. Sadece yapmanız gereken şeyi yapmak ya da biraz volta atmak gibi iki seçeneğiniz olsun.

Son olarak da nöropinefrin. Eğer zor şeylerden veba görmüş gibi kaçıyorsanız, öğrenilmiş çaresizlik problemi yanında, nöropinefrin seviyeniz çok düşük olabilir. Burada yapmanız gereken şey, acıya ve rahatsızlık hissine, kontrollü bir şekilde maruz kalmak. Soğuk duş, kendini fiziksel olarak zorlama gibi aktiviteler bu nedenle popülerler. Strese kontrollü bir şekilde maruz kalmanız, nöropinefrin seviyelerinizi ve dayanıklılığınızı arttırır.

Eğer nöropinefrin seviyeniz yüksekse yani sürekli tükenmiş ve aşırı stresli hissediyorsanız, zor şeyleri yapmaktan başka bir şeye vaktiniz kalmıyorsa, stres seviyenizi azaltmaya bakın.

Davranışlar vücut kimyanızı, düşüncelerden çok daha hızlı bir şekilde değiştirirler.

Burada gerçek amacınız, eski davranış ve davranış örüntülerinizin, size arıza ve yabancı göründüğü, eski bahanelerinizin aptalca göründüğü noktaya gelmek. Eğer eski davranışlarınız hala rahat ve evde hissettiriyorlarsa, henüz ölmemişler demektir.

Özdeğer kendinizi “ben özdeğerli biriyim” diye zilyon kez olumlayarak, kendinizi özdeğerli olduğunuza ikna ederek kazanılmaz. Özdeğer, sinir sisteminizin aldığınız ya da alabildiğiniz aksiyonlar, tekrarlar, yeni kimliğinizi pekiştiren öngörülebilir yeni davranışlar ile kendi kendisine ispat ettiği bir şeydir. Özdeğer, dengeli dopamin, serotonin ve nörepinefrin seviyeleri gerektirir. Eski davranışlarınıza tahammül edemeyen yeni bir kişilik gerektirir.

Özdeğer daha fazla inanarak değil, saygı duyduğunuz ve hayran olduğunuz birine dönüşerek kazanılır. Ama özdeğer kazanmanız için bir süre cehennemden geçmeniz, bir süre bilinmeyen ve saldırı altında gibi hissettiğiniz bir bölgede yürümeniz, sembolik olarak yanıp, küllerinizden yeniden doğmanızı gerektirir.

Daha iyi bir yaşam için serisine de bakmanızı tavsiye ederim.

Kaynak: Your Self-Worth Won’t Let You Change – Until You Do This